19 Eylül 2019 Perşembe

YAZMA HEVESİ

            Yazma zorunluluğu olmasa, yayınlanacağını bilsem de her hafta sadece keyif almak ya da düşüncelerimi açıklamak için  bir makale yazar mıydım, sanmıyorum.
            Zorunluluk dediğim şey hem yaptığım şeyin gereği, hem bir sorumluluk, hem de bir disiplin konusudur kuşkusuz.
            Canın yazmak istemese de yazacaksın!
            Bunun olumsuz yanları olduğu kadar olumlu yanları da olsa gerek…
           Olumsuz yan yeterince açık: Canın istemeye istemeye yazıyorsun, çünkü yazman gerek….
            Olumlu yan bence disiplin konusuyla ilgili.
            Sadece gazete yazarı değil herhangi bir edebiyatçı da bunu bilir.
            Günün belli zamanlarında yazma alışkanlığı edinmek, yaratıcılık ve sonucundaki üretim bakımından  önemlidir.
              Belli bir konu üzerinde çalışmaktayken söz konusu yazma düzeni zaten gereklidir.
              Her edebiyatçı gibi benim yaptığım da budur.
               Fakat belli bir konu yokken de,  ressamın eskizler yapması gibi , rastgele bir şeyler yazmayı düzenli olarak gerçekleştirdiğim zamanlar olmuştur.
             Bu rastgele yazmalardan  zaman zaman  pek güzel dizeler de çıkmıştır…
             Fakat edebiyat yazarı canı istemediğinde yazmayabilir.
              Gazete köşe yazarını ise bu şansı yoktur.
             Yazma hevesin yoksa da yazacaksın…
              Arada bir ve şu anda da olduğu gibi…

                                                   ***
             Gazete yazarı için yazma hevesi, öncelikle, yazılacak şeyle ilgili olsa gerek…
             Neyi yazacaksın?
            Yazacak ne var? Ya da ne kaldı?
            Bir yazar için aynı şeyleri tekrarlamak kadar iç daraltıcı bir şey olamaz.
             Aynı iç daraltısı bu tekrarları okumak durumunda olan okur için de söz konusudur.
             Okur, tekrarı gördüğünde  okumayı bırakma şansına sahiptir.
            Yazan kişinin ise böyle bir şansı söz konusu değil.
            İlle de yazacaksın…
            O zaman yukarıdaki soruları tekrar edelim:
            Yazacak ne var? Ya da ne kaldı?

                                         ***
             Kötünün kötüsü bir dünyada ve kötünün kötüsü bir Türkiye’de yaşamaktayız…
             Dünya siyaseti hemen her yerde gelmiş geçmiş en çapsız, en değersiz, en sahtekâr, en despot siyasetlerin ve siyasetçilerin elinde…
             Ormanlar  yanıyor, buzullar eriyor, hümanist ve bilimsel sosyalist düşüncenin beşiği ülkelerde faşist, ırkçı  düşünceler ve oluşumlar yükseliyor.
             İnsanlığın yüzyıllardır biriktirdiği insancıl düşünceler, sevgi, saygı, adalet duygusu, eşitlik ideali,özgürlük tutkusu, ayaklar altında, alay ve aşağılanma konusu…
              Hurafe, fizik ötesi inanışlar, her yerde itibar görme bir yana, kendinde farklı düşünce ve inanışları boğazlama hakkını da görüyor…
         Ve belki hepsinden daha da önemli ve kaygı verici olanı, yaşamın da ölümün de ciddiyetinin kalmayışı.
          Çünkü yalan her şeyi örtüyor.
           Eylemsizlik ise söylenebilecek her ciddi sözün, uyarının ve hatta en cesur ve özverili de olsa tekil kalan her davranışın anlamını, ciddiyetini hızla tüketip yok ediyor.
             Bence dünya ve Türkiye böylesine kötü bir dönemi hiç bir zaman yaşamadı.

                                                              ***
          Bu  hevessiz yazıyı, Cumhuriyet yazarı ve çalışanı arkadaşlarımızın(biri dışında) tahliyelerinin sevincini paylaşırken, az önce Halk TV’de Ayşegül Arslan’ın programında, sadece ülkemizin değil bence dünyanın en önemli  karikatür sanatçılarından Musa Kart kardeşimin bir sözü ve bu sözün bana çağrıştırdığı düşünce ile tamamlayayım.
       Söyleşinin  bir yerinde  Musa,Türkiye’de bugün her şeyin mizah olduğunu söyledi.
        Bunu anlamak ve katılmakla birlikte, kavramı genişletmek gerektiğini düşünüyorum…
        Mizah, evet, ama mizahın, en soyutunun bile bir anlamı vardır…
        Bu gün bize yaşatılmakta olanları ise “saçma” sözü sanırım mizahtan daha iyi açıklayacaktır…
          Bildiğimiz mizahın ötesinde, Becket’in(Godot), İonesco’nun(Gergedan), Kafka’nın(Dava)
mizahı bu.
           Saçmayı aşıp yaşamı yeniden anlama kavuşturmanın yolu ise, bütün dünyada ve bizde,
kıran kırana kitlesel eylemliliklerden  geçmektir gibi geliyor bana…

14 Eylül 2019 Cumartesi

Müfredat

Pazartesi gece geç saatte Çin’den geldim.
Bugün yazmayı tasarladığım yazının başlığı zihnimde hazırdı: Cumhuriyet okumak...
Fakat az önce gazete bayiinden Cumhuriyet’i alırken göz gezdirdiğim gazete başlıklarından “Sabah” adını taşıyanınkiyle irkildim: “Yerli ve Milli Ders Müfredatı.”
Hırsızlama okumayı sürdürerek alt başlıklara geçtiğimde irkilmem daha da arttı.
“Başkan” Erdoğan, “ders müfredatlarını özgürlükçü, demokratik, şeffaf ve objektif bir anlayışla yeni baştan hazırladık” demiş.
“Başkan”... Bildiğim kadarıyla anayasada böyle bir unvan yok. Gazete böyle uygun görmüş. Cumhurbaşkanı’nın da itirazı olmadığı anlaşılıyor. Ne fark var diye düşünenler olabilir. Bence çok fark var. Yerli yerine oturmayan uydurmasyon “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi”ni başkanlık sistemine dönüştürmek için Cumhurbaşkanı lafını büsbütün kaldırıp milleti başkan sözüne alıştırmak gerekiyor. Böylece bilmem kaçıncı Cumhurbaşkanı olmak yerine ilk başkan olmak, yeni bir devlet olarak kurulmakta oluşumuza kuşkusuz daha uygun düşecektir...

***

Asıl konuya geçmeden “müfredat” sözü üzerinde de biraz duralım...
Sözcükleri, kökenlerini bilip hissetmeden kullanmaktan hoşlanmıyorum.
Arapça, Farsça, Latince bilmeden, kökenleri o dillerde olan sözcükleri kullanışımız bir çeşit ezberciliktir.
Ezbere düşünüp ezbere konuşmak ise düşüncenin köksüz kalması, gelişmemesi demektir.
“Müfredat”a bakalım...
“Fert”, yani birey sözcüğünden türetilmiş olduğunu hissedecek kadar bilgim var.
Nitekim Osmanlıca sözlükte “basit şeyler, bileşik olmayanlar/ toptan bilinen şeylerin ayrıntıları, birer birer sayılmışları” olarak açıklanıyor... Demek ki “ders müfredatı” derken, “öğretimeğitim programının ayrıntıları”, “ayrıntılı öğretim-eğitim programı” demek istiyoruz... (TDK sözlüğünde “öğretim izlencesi” diye bir karşılık var, ama beğenmedim. İzlence aynı zamanda ve daha çok “temsil”, “sahne temsili” karşılığında kullanıldığı için burada iğreti duruyor.)
O da Arapça olmakla birlikte “ders” artık bizim de sözcüğümüz. Onu öğretim, eğitim sözcükleriyle, farklı anlam katmanlarında kullanmamız doğal. “Dersler başladı” dediğimizde “öğretim başladı”dan daha farklı, daha somut bir şey söylemiş oluyoruz... Buna karşılık bende karanlık çağrışımları olan, ilk kez kim ne zaman kullanmış bilmediğim “müfredat” sözünden kurtulalım isterim...

***

Sonuçta ister istemez satın alsam da sayfalarını çevirmeye gerek görmediğim boyalı gazetenin giriş sayfasında “Başkan”; “özgürlükçü”, “demokratik”, “şeffaf” ve “objektif” olmaktan anladıklarını sıralıyor...
“Milletimizin inancını, insanımızın değerlerini hor gören ideolojik unsurlar” ders kitaplarından tamamen temizlenmiş...
Nedir bu unsurlar, bilmiyoruz.
Hiçbir uygar, normal ülkenin okullarında insanlık değerlerini hor gören bir ders okutulmaz. Zaten böyle bir ders de olmaz.
Fakat “milletimizin inancı, insanımızın değerleri” gibi her bir ayrıntısı ayrı ayrı tartışılıp irdelenebilecek genellemeleri birer dogma olarak karşımıza çıkarıp karşısına “ideolojik unsurlar” gibi bir başka genelleme koyduğunuzda özgürlükçü değil baskıcı, demokratik değil demokrasi karşıtı, şeffaf (saydam) değil karanlıkçı, objektif (nesnel) değil subjektif (öznel) olursunuz.
“Başkan” devamla “uzun yıllar eğitim insanı formatlama, tek tipleştirme aracı olarak görüldü” diyor.
Açık olarak söylenmese de burada hedef tahtasında olan Atatürk döneminden Köy Enstitülerine, halkçı, ulusçu, toplumsalcı, aydınlanmacı bir eğitim anlayışıdır. “Eğitimde Cumhuriyet tarihimiz boyunca bize özgü bir gelenek oluşturamadık” sözü de “kindar ve dindar nesil yetiştirme” sözünün sahibinin ağzında, dile açıkça getirilememiş olsa da, bu gelenekten anlaşılması gerekeni gösteriyor.



***

Türkiye ve bütün dünya hiç kuşkusuz Cumhuriyetimizin kuruluş ve ilk yıllarından farklı bir yerdedir.
Hem sosyal bilim hem doğal bilim alanlarında öğretim-eğitim programlarının daha çoğulcu, daha kapsayıcı anlayışlarla hazırlanmaları gerektiği kuşkusuzdur.
Fakat bunu başarmanın yolu bu program ya da “müfredat”ın tutucu, boğucu, dinci ve şoven bir “ideloji”nin boyunduruğu altına alınması değil; evrenselci, akılcı, aydınlanmacı bir anlayışla hazırlanmasıdır.

5 Eylül 2019 Perşembe

CHP YENİDEN UMUT OLURKEN

        Tıpkı kişisel yaşamda olduğu gibi toplumsal yaşamda da sevinçli ya da üzüntü verici dönüşümlerin etkisi zaman içinde kendini daha çok duyumsatır.
      Son yerel seçimler, özellikle de 24 Haziranda yenilenen seçim sonrasında da böyle oldu.
           Cumhuriyet Halk Partisinin toplum için yeniden bir umut olmaya başladığı bütün toplumsal kesimlerce yeniden duyumsanıyor.
         Bu duygu ve buna bağlı olarak da bu partiden beklentiler giderek güçlenecektir.
        Bu yazıda ben bu çok kapsamlı konuyu , Cumhuriyet Halk Partisinin bu süreçte yapması gerektiğine ilişkin düşündüklerimi özellikle önem verdiğim üç noktada toplamak istiyorum.

                                             ***
             Bu süreçte yapılması gerekenlerden ilki aslında bu partinin her zaman  başlıca işlev ve sorumluluklarından biri olarak eğitim alanındadır.
             Türkiye toplumunun aşması gereken en önemli sorun bu alandadır.
              Toplumumuz, üzülerek söylüyorum ki, neredeyse bütün alanlarda, büyük bilgisizlik içindedir.
              Bu toplumun halk kesimleri, çok yanlış olarak söylene geldiğinin tersine “aptal” filan değil, fakat cahildir.
             Az çok okumuşu da okumamışı da hem toplumsal hem doğal bilimler alanında asgari ve temel bilgilerden yoksundur.
             Günümüz siyasal iktidarının eğitim politikası ve genel olarak siyaseti bu bilgi yoksunluğunu hiçbir zaman olmadığı ölçüde arttırmış ve yaygınlaştırmıştır.
            Bu bilgisizliğin aşılması için Cumhuriyet Halk Partisine çok somut ve bence yaşama geçirilmesi hiç de güç olmayacak bir önerim var:
          Uzmanlarına hem toplumsal hem doğal bilim alanlarında oldukça kısa, neredeyse özet gibi  kitapçıklar hazırlatarak bunları parti örgütlerinde ve belediyelerinde ders kitapları gibi okutmak.
             Hem hazırlanmalarında hem de  derslerin verilmesinde sayısız gönüllü uzman bulunacağından kuşku duymuyorum.
              Yeter ki yapılmak istensin ve   gerçekleşmesi için kollar sıvansın.

                                                   ***
       Türkiye toplumunun ikinci büyük sorunu örgütsüzlüğüdür.
        Demokrasi ancak örgütlü toplumlarda olur.
        Cumhuriyet Halk Partisi iktidar olmayı beklemeden bu alanda da somut ve etkili adımlar atmalı, bütün toplumsal kesimlerin, yaş ve meslek gruplarının  her alanda örgütlenmesi için öncülük sorumluluğunu üstlenmelidir.
                                         ***
           Bunlarla eşit önemde üçüncü bir toplumsal sorunumuz ise yoksulluktur.
            Cumhuriyet Halk Partisinin bu alanda da yapabileceği şeyler vardır.
            Halkın ekonomik alanlarındaki sorunlarına özellikle belediyeler yoluyla çözümler üretmek bu partinin  iktidara taşınmasında büyük etken olacaktır.
              Bu alanda yapılacak çalışmalara, bu çalışmaların inandırıcılığı ölçüsünde, bütün toplumsal kesimlerden maddi ve manevi destek gelecektir.

                                         ***
         Bu yazıda kısaca özetlemeye çalıştığım bu düşünce ve önerilerin her biri için kuşkusuz büyük ve kapsamlı çalışmalar gerekiyor.Fakat hem Cumhuriyet Halk Partisi hem toplumumuz bunu başarabilecek donanıma sahiptir.
          Siyasal mücadeleyi, iktidar olma çabasını, söylem alanından bu eylem alanlarına genişleterek sürdürmek Türkiye toplumunu  baskıdan ve yoksulluktan kurtararak  onu bu topluma yaraşır bir geleceğe hızla taşıyacaktır.
         
                             

    Ataol Behramoğlu/Kültür ve Siyaset/ 040919

30 Ağustos 2019 Cuma

Dişi üstündür

Cinsel birleşme öncesinde dişi ateşböceğinin en çok ışık saçan erkek ateşböceğini aradığını öğrendiğimde, doğanın bu minicik yaratığın dişisine bahşettiği seçicilik özelliğine hem şaşırmış hem hayran kalmıştım. 
Öyle sanıyorum ki insan da içinde olmak üzere, cinsel birleşme yoluyla çoğalan bütün canlı türlerinde dişi seçicidir. 
Dişi, bedenine başka bir bedeni kabul eden, başka bedeni içselleştiren, sonuçta da o başka bedenden gelen bir maddeyi kendi bedeninde muhafaza ederek soyun sağlıklı olarak sürekliliğini sağlayan olduğu için, seçici olmak zorundadır.

***

Seçicilik özelliğinin yanı sıra, insan yaşamının en yakın yoldaşlarından kedilerde ve köpeklerde, dişinin (annenin) koruyuculuğunu hepimiz gözlemlemişizdir. 
Bu türlerde dölleme işlevini tamamlayıp dişiyle ve bu işlemin sonucuyla hiçbir ilişkisi kalmayan erkek çekip gittikten sonra gebeliğin çilesini çekmeye başlayan dişi kedi ya da köpek, yavruladıktan sonra yavrularını beslemek ve korumak için kaplan kesilir, en büyük sıkıntılara göğüs gerer. 
Aile oluşturan hayvan türleri olduğunu da biliyoruz. Fakat ister doğursun, ister kuluçkada yumurtayı sıcak tutarak yavrunun oluşmasını sağlasın, türün sürekliliğinde esas olan dişinin çilesi, özverisi, çabasıdır.

***

Bütün canlı türleri içinde insanın en bilinçlisi olduğuna kuşku yok.
Fakat en iyisi, en vicdanlısı olduğunu söylemek o kadar kolay değil. 
Vicdan kavramını insan türü dışında kalan canlılara da ilişkin olarak düşünmek yadırgatıcı görülebilir. 
Buna yanıtım o dünyayı henüz yeterince tanımıyor oluşumuzdur. 
Tanıdıkça çok şaşırtıcı verilere ulaşılacağını tahmin ediyorum. 
Fakat yazının konusu bu değil. 
Erkek ve dişi türler arasındaki farklılık konusuna dönecek olursak, ben insanda da tıpkı bütün doğada olduğu gibi, dişinin erkeğe açık ara üstün olduğu kanısındayım. 
İnsanın dişisi de erkeğe göre daha seçicidir. 
Daha dayanıklı, daha sabırlı, daha gözü pek, daha çalışkandır. 
Büyük ölçüde türün sağlıklı devamı, yavrunun korunması için doğanın insan türünün dişisine de armağandır bu.Bunları söylemekle kadını bir doğum makinesine, türün sürekliliğinin aracı durumuna indirgemek istemem.
Doğa, söz konusu nedenle ilgili, fakat bu nedeninin de üzerine yükselerek, dişiye (insan türünde kadına) üstün özellikler kazandırmıştır.
En azından bugün böyledir bu. Sosyal statüde erkekle kuşkusuz eşit haklara sahip olan kadın, yukarıda sıraladığım ve başkaları eklenebilecek kişisel özelliklerle erkekten üstündür...

***

Böyleyken, sadece Türkiye’de değil, belli ölçülerde bütün dünyada erkeğin kadına uyguladığı şiddeti nasıl açıklayacağız? 
Tek tek olguların incelenmesi bir başka konu, fakat genelde baktığımızda bunun nedenlerinden biri, ne kadar paradoksal görünse de, yukarıda ileri sürdüğüm görüşle ilgili olabilir... 
Yani kadının üstünlüğüyle... 
Kas gücü bakımından kendisinden daha zayıf varlığın kişilik gücü karşısında kendini aşağılanmış hisseden erkek, şiddete başvurarak daha da alçalmaktadır. 
Bu şiddetin ülkemiz bakımından toplumsal nedenleri ise yeterince açıktır. 
Feodal dönemlerden, köleci toplum çağlarından kalma; kadını cariye, ikinci sınıf bir insan, erkeği onun efendisi sayan çarpık görüş, geniş toplumsal kesimlerde etkinliğini sürdürmektedir. 
Cumhuriyet devriminin kadına sağladığı kişilik hakları, kadının yurttaş olarak erkekle eşitlenmesi, bu toplumsal kesimlerde ne yazık ki, ya hiç ya da yeterince içselleştirilmemiştir. 
Kadın bu hakların bilincine varabildiği ölçüde de erkek egemen toplumun daha çok şiddetiyle karşılaşmaktadır. 
Mevcut siyasal iktidar ise her konuda olduğu gibi bu konuda da çağdaşlık değerlerini tersinden okumakta, kadına saygı görünüşü ardında onu tekrar feodal değerlerin tutsağı yapmak, evinin kadını aldatısı ardında erkeğin kölesi ve cariyeliğine indirgemek için elinden geleni ardına koymamaktadır. 
Kesin çözüm, erkek egemen toplum anlayışından ve kurumlarından kurtulmadadır.

23 Ağustos 2019 Cuma

HAKSIZLIĞI KİTABA UYDURMAK

     
       Başka dillerde var mıdır, varsa nasıl söylenir bilmiyorum, fakat üç büyük şehir belediye başkanının görevden alınmasına ilişkin bakanlık açıklamasını okuduğumda aklımdan  geçen ,
bizdeki “kitabına uydurmak” sözü oldu.
        Kitabına ya da kitaba uydurmak; akla, vicdana ahlâka ne kadar aykırı olursa olsun ,  bir kötülüğe, bir haksızlığa, bir kanunsuzluğa yasal kılıf uydurmak anlamında kullanılan deyim.
Böyle olunca yapılması gereken, kılıf olarak kullanılan yasayı ya da yasaları gözden geçirmek olmalı. Biz de öyle yapalım…

                                                            ***
        Bakanlık gerekçesinde yürürlükteki anayasanın 127. Maddesinden söz ediliyor. Bu madde  aynen şöyle:” Mahalli idarelerin seçilmiş organlarının , organlık sıfatını kazanmalarına ilişkin itirazların çözümü ve kaybetmeleri , konusundaki denetim yargı yolu ile olur.  Ancak görevleri ile ilgili bir suç sebebi ile hakkında soruşturma ve kovuşturma  açılan mahalli idare organları veya bu organların üyelerini, İçişleri Bakanı, geçici bir tedbir olarak , kesin hükme kadar uzaklaştırabilir.”
          Maddede açıkça görülen, “görevle ilgili suç” konusunda “denetim”in (kovuşturmanın) “yargı yolu” olduğu,  fakat İçişleri bakanına uygulamada yargının da üstünde bir rol verildiğidir.
         Seçimle gelmiş bir yönetimin yargı denetiminde olması doğaldır.
        Fakat  yürütme organına  bir yargı merciiymiş gibi böyle bir hak verilmesi en baştan tartışmaya açıktır.
          Yukarıdaki maddede geçen “suç” sözünün de “suç isnadı”, “suçlama” olması gerektiği kanısındayım….
      Bakanlık açıklamasında bu anayasa maddesinin yanı sıra sözü edilen Belediye Kanunun 47.maddesinde de hemen hemen aynı sözcüklerle aynı şey tekrar edilmekte.
          İçişleri bakanına, bir yürütme organına böyle bir yetkininin verilmesi , “mahalli idare”yi yürütmenin herhangi bir alt organına indirmekte, yürütmeye yargının da üzerinde bir güç kazandırmaktadır.
             Bana kalırsa, görevden alınmalar ve kayyım atamaları konusunda öncelikle tartışılması gereken budur.
              Böyle bir yetkiye sahip olan bir yürütme organının,  herhangi bir başka belediye başkanını, uydurma bir ihbar ya da suç isnadını gerekçe göstererek görevden almaması için “kitaba uydurma” bakımından hiç bir engel bulunmamaktadır….

                                                                             ***
    Şimdi “kitabı” bir yana bırakarak somut gerçeklikler üzerinde duralım.
    Kamu vicdanı, Diyarbakır, Van ve Mardin Belediye Başkanlarının görevden alınmalarının , söz konusu Bakanlık  açıklamasında sıralanan  “suç”larla değil; HDP’den intikam almakla, bu partiye göz dağı vermekle  ilgili olduğunu biliyor, görüyor, hissediyor.
       Aynı kamu vicdanı, iktidardaki partinin, başındaki kişinin, ortağının, “bakan” vb. titri taşıyan  bütün bu siyasetçilerin, demokrasiyle, hukukla ,   bu değerlere karşı olmak dışında  herhangi bir ilgileri  bulunmadığını da, artık büyük bir çoğunlukla görüp hissediyor.
         İktidarı ellerinde tutmakta olan bütün bu kişilerin ve çevrelerin sıkıntıları, pervasızlıkları  da bunu bilmekten geliyor.
          Bu gün âdil bir seçim yapılsa, hiş bir ciddi hukuksal dayanağı bulunmayan tek adam yönetimiyle birlikte yıkılıp gideceklerini biliyorlar.
          İstanbul seçim sonuçlarının yarattığı ölümcül korkuyu iliklerinde hissetmeleri devam ediyor ve edecek.
        Bu nedenle  de yapamayacakları hiçbir kötülük, hiçbir  hukuk dışılık yoktur.
        Üç belediye başkanının görevden alınmasını sadece HDP’ye yönelik bir girişim olarak görmek büyük yanılgı olur.
           Hedef bütünüyle demokrasi, bütünüyle muhalefet, bu baskıcı yönetime karşı olan herkestir.
            Bu gün “kitabına uydurma” görünümü altında yapılan haksızlıkların, kanunsuzlukların,
böyle bir kılıfa gerek duymaksızın da yapılabileceği ise  bu gibi yönetimlerin doğası gereğidir.


Ataol Behramoğlu/”Kültür ve Siyaset”/210819
 

15 Ağustos 2019 Perşembe

ÇORUH AKŞAMLARI (*)

   
    Ders kitaplarında yer almamış olsa adını korkarım çok az şiir severin bileceği Ömer Bedreddin Uşaklı benim çok sevdiğim bir şairdir.
     Bu çok sevmek sözünü rastgele kullanmıyorum.
    Çünkü o,  on yıl önce bu sütunda, sonra “Yurdu Teninde Duymak” adlı kitabımda yayınlanan  “Kaçkar Dağları Dumanlı” başlıklı bir yazımdaki  sözlerimle söyleyecek olursam, “memleketçi şiirimiz”in ilk ve en güzel ustalarındandır…
    Yine  aynı  yazıda adını andığım “Çoruh Akşamları” ve yanı sıra “Bataklık Güneşleri” adlı şiirleri beni her okuyuşumda ürperten güzelliktedir…
    Sözünü ettiğim yazı Artvin’i ve Çoruh nehrini ilk kez görmenin heyecanıyla yazılmıştı…
    “Çoruh Akşamları”nı ve şairini anımsayışımın Artvin’deki direnişle ilgili olduğunu tahmin edersiniz…
       İzninizle bu yazıdan, Şavşat yönünden geldiğimiz  Artvin’e ilişkin bir bölümü almak isterim:
  “Artvin önce dağlar arasından yüzünün bir yanını gösteriyor…
Az sonra bu –dağdan yapılma- (peçe,yaşmak,ne derseniz deyin) örtü açılacak ve yalçın bir tepenin dimdik eğimli  yamacına yapışmış gibi duran kentin tümü görünecektir…
İnsanın başı dönüyor…Bu evler aşağıya, Çoruh Vadisi’ne uçmaz mı?
Fakat hayır,bu yalçın kayalı dağlar Artvin’i kucaklamış, bağrına basmış.Artvin onların çocuğu, bir parçası…”
     Evet. Altın ve bakır çıkarmak için parçalanmak, delik deşik edilmek istenen böyle bir coğrafyadır…
                                                                 ***
     “Sıradan yurttaş”ımız genellikle şöyle düşünmeye yatkındır:
     Altın ve bakır çıkarılmasına neden karşısınız?
  Siz ülkemizin zenginleşmesini istemiyor musunuz vb…
   Bu insanlarımıza şunları anlatmak gerekir:
  Bir ülkenin, insanıyla birlikte asıl ve en büyük zenginliği doğasıdır.
  Türkiye doğasal güzellikleriyle gezegenimizin eşsiz, benzeriz bir ülkesidir.
  Her yere rastgele iş makineleriyle, kazmalarla giremezsiniz.
 Bunu hele o yörenin insanlarının iradesine karşı yapamazsınız.
Kaldı ki, böyle bir  coğrafya, eninde sonunda bitecek olan altına ve bakıra karşı, turizm değeriyle ve olanaklarıyla, ülkemize kat kat ve bitimsiz zenginlikler taşır…
Onlara şöyle bir örnek de verebilirsiniz: Diyelim ki tarihsel anlamı ve değeri olan bir mekânın, örneğin Süleymaniye’nin ya da Topkapı Saray’ının altında değerli bir madenin bulunduğu keşfedildi. Camiyi ya da sarayı bu madene ulaşmak için yıkacak mıyız?
 Söz konusu yurttaşa bunları anlatabiliriz ve anlatmalıyız…  Fakat talancı, sömürücü, ahlâksız,  “millet” ve yurt duygusundan yoksun, para ve mal mülk hırsını her şeyin üstünde tutan  bir anlayışın temsilcilerine karşı ne yapılabilir?
 Yapılması gereken, sadece ve ancak Cerattepe direnişçilerinin yaptığıdır…
 Bu kahramanca, özverili, gözü pek ve yurtsever direniştir…
Kalbimiz onlarla birlikte ve bedenlerimizle de yanlarında olmaya hazırız…
Cerattepe’de doğa ve halk düşmanlığı  kazanamamalıdır  ve kazanamayacak…
                                                             ***
  “Çoruh Akşamları” nın bir yerinde şair bu nehri  zincirlenmiş bir esire benzeterek şöyle diyor:
   “Girdapların kararmış gözleri süzülünce
     Korkunç birer dev gibi sulara girer dağlar
    Karlı dağlar ardından titrek bir ay gülünce
  Çoruh zincir içinde bir esir gibi ağlar…
   Korkunç birer dağ gibi sulara girer dağlar…”
   Yurdumuzu yurt sevgisinden, vicdandan, “millet” saygısından yoksun soygun çetelerinin  elinde  “zincir içinde bir esir gibi” ağlatmayacağız, ağlatmamalıyız…

(*)27 Şubat 2016’da”Cumartesi Yazıları” köşemde yayınlanan bu yazıyı, “maden çıkarma” konusunun tekrar güncelleşmesi nedeniyle yeniden yayınlamak istedim. Bu arada Cerattepe’deki kıyımları durdurmak için  Ağustos 2017’de AYM’ye yapılan başvuru dosyasının orada   beklemekte olduğunu öğrendim. Yüksek mahkemelerden adalete, vicdana, yurtseverliğe uygun kararlar beklemek hakkımızdır.

9 Ağustos 2019 Cuma

VATAN SATMAK


    

Bir şeyin satılabilmesi için onun bir meta olması ve satan kişiye ait olması gerekir.
Böyle bakıldığında, vatan bir meta değil ki, nasıl satılacak diye düşünülebilir.
Kaldı ki o bize değil biz ona aidiz.
Kuşaklar gelir geçer, vatan bulunduğu yerdedir.
Mülkiyeti bizim olan bir mülk değil ki, nasıl satalım?
 Fakat vatan severlik, vatana ihanet gibi kavramların yanında  vatanı satmak kavramı da kendine yer buluyor.
  Şimdi bu kavramın nasıl bir şey olduğunu araştıralım…
   Fakat bunu yapmadan önce biraz daha farklı bir kavram üzerinde, ruhunu şeytana satmak kavramı üzerinde durmak isterim.

                                                               ***
       Öncesi  mutlaka olmalı, fakat bildiğim kadarıyla  ruhunu şeytana satan en ünlü kişi, bu bir roman(tragedya vb.) kahramanı da olsa , Goethe’nin Faust’udur.
        Dr.Faust yaşlılığında,yeniden gençlik gücü  ve bu gücün avantajlarını  kazanmak için şeytanla bir sözleşme yapar.
        Bu sözleşme, özetle,  bedensel zevklere yeniden ulaşma uğruna kişiliğini şeytanın emrine vermektir.
       Yaşamın doğal akışına aykırı böyle bir sözleşmenin söz konusu kişinin mahvına yol açacak olması en baştan bellidir.
          Nitekim öyle  de olur.
          Ruhunu şeytana satan kişi, uğruna bunu yapmayı göze aldığı sevgilinin yok olmasına  neden olacak ,bu yok oluşa göz yumacak ölçüde alçalarak  kendisi de  kişiliğini tümden yitirip yok olacaktır.

                                                            ***
            Ruh ya da kişilik, meta olmamasına karşın alınıp satılabiliyor.
            Vatan ise, bir kavram olmanın ötesinde, taşıyla toprağıyla, deniziyle ormanıyla, bütün maddi varlığıyla, yaşayan, canlı bir varlıktır.
            Bir ülkede elinde siyasal erki tutan güç, bu maddi varlığı bütünüyle, ya da kısmen,parça parça satabilir.
             Bu erkin, özel mülkiyet alanlarına girmesi  büsbütün olanaksız değilse de, kuşkusuz daha güçtür.
              Fakat kamu alanı söz konusu olduğunda, kendini daha rahat hissedecektir.
               Ülkemizde şu anda yaşanmakta olan tam olarak budur.

                                                                       ***
               Bu gün, demokrasinin olanaklarında yararlanarak bulunduğu yere gelmiş olup bu demokrasiyi şimdilik gücü yetebildiğince ortadan kaldırmış olan  siyasal erk, kamuya ait varlıklar  üzerinde babasının malıymış  gibi istediğini yapıyor.
                Kaldı ki  babanızın malı üzerinde bile  böylesine keyfi, böylesine yasa tanımaz ve kural dışı  davranamazsınız.
               Örneğin evinizi yıkıp bir yenisini keyfinizce yaptıramazsınız.
               İzne ve ölçülere bağlıdır.
              Daha uygarlaşmış ülkelerde bu ölçüler çok daha sıkı sınırlar içindedir.
                Bu gün bizde yaşanmakta olanlar ise, Güney ve Kuzey Amerikaların işgal ve iskân dönemlerinde  olanları anımsatıyor.
                   Vatan topraklarımızın üstü ve altı, ormanlarımız, denizlerimiz, bütünüyle vatanımız, ölçü ve kural tanımazca satılıyor, kiralanıyor,işgal ediliyor, yağmalanıyor.
               Bunu yapan güç gözü dönmüşçesine, akıl ve vicdanla bütün köprüleri atmışçasına, 
gemileri yakmışçasına, ruhunu şeytana satmışçasına, milletle arasındaki bütün bağları koparmışçasına, tek silahı olan yalan ve tehdide sarılarak yoluna devam ediyor.
              Daha doğrusu devam etmek istiyor…
              Bunu böyle sürüp gidemeyeceğini Pazar günü katıldığım Kaz dağları direnişindeki binlerin coşkusunda, bilincinde, kararlılığında   bir kez daha, yerinde ve  somut olarak  gördüm…
         Vatan ve millet kalıcıdır.
          Ruhunu şeytana, altına, iktidar hırsına satmış vatan satıcılarının sonları ise hızla yaklaşıyor…

Ataol Behramoğlu//Kültür ve Siyaset/070819
              

31 Temmuz 2019 Çarşamba

TAŞRADA ŞİİRİ ÖZLEMEK


         Taşra sözcüğü TDK sözlüğünde şöyle  açıklanıyor: Bir ülkenin başkenti veya en önemli şiirleri dışındaki yerlerin hepsi,dışarlık.
          Konu kültür olduğunda ve ülkemiz bakımından bu başkent İstanbul’dur.
          Toplumsal değerlerin az çok eşit olarak dağıldığı  belli başlı bütün ülkeler bakımından bile bunun aşağı yukarı böyle olduğu söylenebilir.
         Paris’le Fransa’nın hangi kenti yarışabilir?
         Roma, Londra, Moskova vb…  Adları akla  bir çırpıda gelebilecek siyasal anlamıyla başkentler,  aynı zamanda da ülkelerinin kültür başkentleridir.
         Bu konuda belki Newyork’la  İstanbul arasında bir benzerlik olduğu söylenebilir.
          İkisi de siyasal anlamıyla başkent olmamakla birlikte kültürel anlamda ülkelerinin başkentleridir.
           Böyle olunca da onların dışında kalan şehirler, onlara göre ister istemez az çok taşradır.
           Tıpkı bizde,İstanbul’a göre başkent Ankara’nın, İzmir’in, başkaca büyük şehirlerimizin özellikle kültürel anlamda az çok taşra olmaları gibi…

                                                          ***
       “Taşra Kentlerinde Akşam Kederi” adlı bir şiirimdeki şu birkaç dize, taşra kentlerinde yaşanmış bir çocukluğun ve ergenlik yıllarının benim için özeti gibidir:
                        “Taşra kentlerinde geçti çocukluğum
                           Akşamın o gri hüznü
                           Yakındır bu yüzden yüreğime”
       
      Sözünü ettiğim “gri hüzün” akşamın inişiyle birlikte irili ufaklı mağazaların, dükkânların ışıklarının sönmesi; kepenklerinin kapanması; caddelerin, sokakların ıssızlaşması demektir.
       Ülkemizde bu bugün de böyledir. Akşamla ve onu izleyen geceyle birlikte, sadece daha küçük şehirlerimiz değil, 24 saat yaşayan İstanbul dışında, Ankara ve İzmir de içinde olmak üzere   bütün şehirlerimiz için böyledir bu.                                                   

                                                    ***

        Taşra kentlerinde geçen  çocuklukta ve özellikle ilk gençlikte, benim başlıca avuntum şiir olmuştur. Şair oluşumu büyük ölçüde o “gri hüzün” dediğim şeye borçlu olduğumu bile söyleyebilirim…
           Başta şiir, fakat kuşkusuz bütünüyle edebiyat…
           Şairlerimizin ilk şiirlerini nerede, ne zaman yazdıkları ilginç bir araştırma konusu olabilir.
             Bunu bütünüyle edebiyatımız bakımından da yapabiliriz.
           Böyle bir araştırma,  örneğin İstanbul’un kültür başkenti olma ayrıcalığını sanırım sarsacaktır.
             Kültür başkenti olmak, yani kültür-sanat değerlerine ulaşma kolaylığı, söz konusu kentin  ya da kentlerin; kültürün, sanatın doğum yeri olma konusunda ille de ayrıcalık sahibi olduğu anlamına gelmeyebilir.

                                                          ***
      Bu haftaki yazımın  konusunu bana , şair Nurduran Duman’ın gazetemizin kültür sayfasında  bir süredir her hafta  Pazartesi günleri yayınlanan  “Dergiler
Arasında” başlıklı yazılarından bu haftakinin başlığı esinledi: “Nevşehir’de Şiiri Özlemek”… 
          Bu yazıları kaçırıyor ya da atlıyorsanız , bir eksiğiniz var demektir.
          Yıllar önce “Pazar Söyleşileri” köşemde yayınladığım “Anadolu’da Edebiyat Dergileri”  başlıklı  bir yazımda,  bu dergileri özellikle İstanbul’un kültür alanındaki tekelini kıran “kültür kardelenleri, ateş böcekleri” olarak gördüğümü yazmıştım.
          Kültür sayfamızda  arkadaşımız bu yazılara başladığında, bu öneriyi yapan ben bile  böylesine çok sayıda ve canlı bir dergi dünyasıyla karşılaşacağımızı tahmin etmemiştim.
         Öyleyse  yol yakınken, internet üzerinden de olsa bu hafta Pazartesi yayınlanan yazıdan(Nevşehir’de 18 yıldır yayınlanmakta olan   “Şiiri Özlemek”
Dergisinin yönetmeni Fuat Çiftçi’yle yapılan söyleşiden) başlayarak, “Dergiler Arasında” yazılarını okuyun ve bundan sonra da izlemeyi sürdürün.
           Ülkemizin her alanda ve her anlamda geleceği bu kardelenlerde,ateş böceklerindedir…


Ataol Behramoğlu/Kültür ve Siyaset/310719

24 Temmuz 2019 Çarşamba

BAYBURTLU ZİHNİ’NİN ŞEHRİNDE


 Belki pek çok kişi gibi benim de Bayburt hakkında Bayburtlu Zihni’nin şehri olduğu dışında fazla bir  bilgim yoktu.  Özellikle şu son 25-30 yılda ülkemizin sadece şehirlerinin değil daha küçük yerleşim birimlerinin de  pek çoğunu  şiirlerimi okuyarak karış karış gezip görmüş, fakat Bayburt yolumun düşmediği birkaç şehrimizden biri olarak kalmıştı.  Belediyenin çağrısıyla Dede Korkut 25.Uluslararası Kültür ve Sanat Şölenine katılmak için gelmekle hem bir eksiğimi gidermiş, hem de gerçekten özgün, kimlikli, güzel bir şehrimizi tanımış oldum. Belediye Başkanı sayın Pekmezci’yle 2003’te Bakû’da yine bir Dede Korkut sempozyumunda birlikte olduğumuzu da böylece anımsadım.
                                                        ***
    Havaalanı olmadığı için Bayburt’a Erzurum ya da Trabzon üzerinden geliniyor. Coğrafi olarak da Doğu Anadolu’dan Doğu Karadeniz’e doğru bir hattın, Erzurum-Trabzon yolunun tam ortasında bir yerde. Ama öyle bir yer ki, içinde, kabuğu  granit taşlardan oluşmuş dev bir kaplumbağayı andıran doğa mucizesi bir tepenin üzerinde ülkemizin en etkileyici kalelerinden biri yükselirken   , şehrin ortasından da yine ülkemizin akış hızı en yüksek nehri Çoruh geçiyor. Fakat Çoruh’a az sonra tekrar döneceğim…
                                                           ***
     Erzurum havaalanında beni alan araçla Bayburt’a doğru yol alırken bir ara sanki çocukluğumun Kars’ın kırlarından geçiyormuşum duygusunu yaşıyorum. Taze-yeşil bitki örtüsüyle göz alabildiğine kaplı  tepeler ve ovalar, pencereyi açtığımda yüzüme çarpan serin kır havası ,  yaz ortasında sonsuz bir ilkbahar duygusu yaşatıyor.  Bu kırların ve tepelerin kış mevsiminde yoğun bir kar örtüsüne bürüneceğini, kimi yerde kıvrılarak ilerleyen yolların geçilmez olacağını tahmin etmek güç değil. Nitekim direksiyondaki genç sürücü arkadaştan, yöredeki en büyük dağ olan Kop Dağı altında  yapımına 2012 yılında başlanan tünel bittiğinde bu sorunun çözümleneceğini, fakat yolculuk sırasında  Erzurum-Bayburt arasındaki bu etkileyici kır görünümlerin de artık görülemeyeceğini öğreniyorum…
                                                         ***
           Yol boyunca bir yandan bu görünümleri gözlerime duygularıma doyasıya yerleştirirken, bir yandan da iki de bir ayağıma dolanan wikipedia yasağına lanetler savurarak cep telefonumdan Bayburt ve Bayburt’lu Zihni hakkında bilgiler edinmeye çalışıyorum. Zihni’den başlayalım… Pek çok şair ya da şiir sever gibi onu ben de (pek güzel bir şarkısı olan, zaten sanırım çoğunlukla da bu şarkı sayesinde  bilinen), o unutulmaz “Vardım ki yurdundan ayağ göçürmüş” dizesiyle başlayan  hasret dolu şiiriyle tanıyorum…  Halk şiiri ustalarımızın genellikle halkın yoksul kesimlerinden çıkmış, öğrenim görmemiş köylü çocukları oldukları düşünülür. Genellikle de öyledirler.  Fakat(asıl adı Mehmet Emin olan, takma ad olarak aldığı Zihni’ye Bayburtlu’yu halkın eklediği)  Bayburtlu Zihni onlardan değil. 1795’te Bayburt’ta doğan şair, öğrenimini Erzurum ve Trabzon medreselerinde tamamlamış. Daha sonra İstanbul’a giderek kâtiplik görevlerinde bulunmuş, ülkenin çeşitli yörelerinde memurluk yapmış, tekrar şehri Bayburt’a dönmüş, şehrin Ruslar tarafından işgali üzerine buradan ayrılmış,işgal sona erince tekrar şehrine dönmek üzere yolculuktayken Trabzon yakınlarında bir handa, 1859 tarihinde yaşamdan ayrılmış. Tam bir şair hayatı. Çalışkanlık, üretim, yolculuklar, hasretlik ve ölüm. Yaşamdan ayrıldığı yede toprağa verilen şairin kalıntıları 1936’da buradan alınarak Bayburt’a yapılan, bugün ziyaret edeceğim Bayburtlu Zihni anıtının türbe bölümüne yerleştirilmiş.
                                                            ****
       Çoruh konusunda döneceğimi söylemiştim…  Ömer Bedrettin Uşaklı benim ilk ve en sevdiğim şairlerimden biri, onun “Çoruh Akşamları” şiiri ise ülkemizden bir doğa parçasının betimi olarak “memleket şiir”i diye niteleyebileceğimiz bir şiir alanının en seçkin bir örneğidir. Çoruh’u  Artvin’den, bu demektir ki bir tepeden görmüştüm…  Bir şehrin içinde, onun  yanı başında oturacağımı hayal bile edemezdim. Dün ayak bastığım Bayburt’ta, festival ışıklarıyla donatılmış bir Bayburt gecesinde,festivale katılışıma da   ön ayak olan değerli şair arkadaşım, Bayburt’lu Yahya Akengin’le, elimizi uzatsak dokunacağımız kadar aşağısında bu efsanevi nehrin  ışıldayarak aktığı bir kahvede, kahvelerimizi içerek şiirden, burada kaymakamlık yaparken bu şiiri yazan sevgili şairimiz Ömer Bedrettin’den, Bayburttan ve ülkemizden konuştuk.
                Bu gece başka şair arkadaşlarla birlikte şiirlerimi okuyacak ve ben bugün ve yarın bu güzel şehrimizi ve çevresini doyasıya gezdikten sonra yarın gece Bayburt’a veda edeceğim.


Ataol Behramoğlu/24.07.19/ Kültür ve Siyaset

17 Temmuz 2019 Çarşamba

Neyi yuhalıyorsunuz?

TBMM’nin 15 Temmuz özel oturumunda CHP Grup Başkanvekili Engin Özkoç konuşuyor.
Konuşmanın ilk birkaç cümlesi sonrasında “15 Temmuz darbe girişiminin öncesi ve sonrası vardır” diyen konuşmacı, tok bir sesle, sözcükleri tane tane vurgulayarak devam ediyor:
“Öncesinde dershaneler, yurtlar, Türkçe Olimpiyatları, eğitimde-yargıda- güvenlikte örgütlenme ve siyaseti araç olarak kullanmak...”
İktidar grubunun sıralarında kıpırdanmalar başlıyor, fakat henüz sesli bir tepki yok.
Konuşmacı konuşmasını bir soruyla ve yanıtıyla, aynı tonda sürdürüyor:
“Bu dönemde kim FETÖ’ye daha çok yardımcı olmuştur, bunun cevabını sayın Cumhurbaşkanı vermektedir: ‘Ne istedilerse verdik’ demişlerdir”
İktidar sıralarında uğultular, sıra kapaklarına vurmalar.
Konuşmacı dikkatini önündeki tekstten ayırmadan sözlerini sürdürüyor:
“Asıl olay tam bu değildir. Asıl olay Balyoz ve Ergenekon davalarıdır. Bir kişinin denetimsiz iktidarı sayesinde FETÖ darbe girişiminin zeminini hazırlayan Zekeriya Öz’ün önü açılıyordu. Bu ülkenin Genel Kurmay Başkanı gizli tanık ile hapse giriyor, müebbet hapse mahkûm ediliyordu.. Vatanseverler yargılanırken ölüyordu. Dönemin başbakanı sayesinde darbenin tüm hazırlıkları yapılıyordu. Darbeci subaylar önemli yerlere atanıyordu.”
Söz konusu davaların “savcı”sı Reis, görünüşte tepkisiz, bulunduğu yerden konuşmayı izliyor.
Oturum başkanının uyarılarına rağmen devam eden uğultulara yuh sesleri karışıyor. Belli ki her şey söylense de, Reis’e dil uzatılamaz. Onun dokunulmazlığı var. Konuşmacı ise dikkatini önündeki tekstten bir an bile ayırmadan, her biri kurşun ağırlığında kelimelerle hazırlanmış konuşmasını okumayı sürdürüyor:
“15 Temmuz. Darbeci generallerin emriyle köprüler kesildi. Darbe enişteden öğrenildi. Gazi Meclis bombalanıyordu. CHP milletvekilleri ve diğer siyasi parti milletvekilleri arkadaşları TBMM’ye gelerek ‘Öleceksek bu çatı altında ölelim’ dediler ve demokrasimize sahip çıktılar. Halk tankların önüne geçti. 251 insanımız şehit düştü. Elbirliğiyle meşru direnme hakkını kullandık. Ne MİT, ne İstihbarat kuruluşları haber verdi.”
Çığırından çıkmış olan yuhlar artık hedef gözetmeksizin devam ediyor.

***

Konuşma darbe sonrasına ilişkin bölümüyle, başkanın sürekli uyarılarına rağmen sıra kapaklarına vurularak yaratılan gürültüler, şiddetini artıran uğultular ve yuh sesleri arasında devam ediyor:
“Adil Öksüz yakalandı, kelepçelendi, sonra eline pasaport verildi, bırakıldı. Zekeriye Öz elini kolunu sallayarak yurtdışına çıktı. Bu organizasyonun arkasında duran kişi ‘Hata ettik affedin’ dedi hâlâ Cumhurbaşkanı.”
Konuşmacı alkışlanacak bir serinkanlılıkla, aksatmaksızın, duraksamaksızın konuşmasını sürdürüyor:
“On binlerce insan işten çıkarıldı. Bu kişilerin içinde asker, polis, öğretmen var, ama bir tek siyasi yok. Çözüm güçlü parlamentodadır. 15 Temmuz gecesi Gazi Meclis’imizde ölümü göze alan tüm siyasi partiler olarak güçlü parlamenter sistemi yeniden tesis etmeliyiz. Enkazı kaldırmalıyız. Yeni darbelerin oluşmasına engel olmalıyız. Güçler ayrılığının temelinde güçlü Meclis, bağımsız yargı ve denetlenebilir yürütme olmalıdır.”
Video görüntüsünde iktidar sıralarına bakıyorum. Birkaç türbanlı hanım milletvekiline gözüm ilişiyor. Burada, erkeklerin arasında bulunmalarını Mustafa Kemal Atatürk’e borçlu olduklarını ne kadar bildikleri hakkında kuşkum olan bu hanımlar, cezbeye kapılmış gibi sıra kapaklarına vurmakta, bağırıp çağırmakta, yuh çekmekteler.
Uğultular, bağırışlar, yuh sesleri arasında konuşma aşağıdaki cümlelerle sona eriyor:
“Eğer kurucu lider arıyorsak o liderin adı Mustafa Kemal Atatürk’tür. Eğer uğruna ölünecek bir vatan arıyorsak onun adı Türkiye Cumhuriyeti’dir. Bir rejim arıyorsak o laik ve demokratik parlamento sistemidir.”

***

Güçler ayrılığı, denetlenebilir bir yürütme ve bağımsız yargı temelinde, laik ve demokratik bir parlamento sistemini reddeden, yuhalayan bir parlamento çoğunluğu.
İnsan bu kargaşa görüntüsünün videosunu izlerken bu insanlar neyi yuhaladıklarının farkındalar mı diye düşünmekten kendini alamıyor. Yoksa kendilerini mi?

10 Temmuz 2019 Çarşamba

ŞİMDİ SAİT FAİK OKUMAK


       Seçimi kaybedenler 24 Haziran seçiminin yaşattığı sevinç kursağımızda kalsın diye   ellerinden geleni yapmaktalarken , buradaki kitaplığımın bir köşeciğinde kalmış “Mahalle Kahvesi”nden Sait Faik okuyorum.
            Buradaki derken, İstanbul dışında, yazları geldiğimiz Foça’dayım. 24 Haziran için İstanbul’a bir günlüğüne gidip geldik. Beşiktaş’ta oyumuzu verip geceleyin yine Beşiktaş’ta büyük coşkuya katıldık. Sonra İstanbul Hava Limanı denilen, bir arkadaşın haklı olarak hava limanından çok AVM’ye benzettiği ıssızlıktan geçerek buraya döndük.
           Neden ıssızlık, diyeceksiniz. Git git bitmek bilmeyen yollarıyla bu yeni hava limanı, tıpkı AVM’ler gibi, geceleri  geç saatte açık kalan  birkaç kantin dışında dükkânlar kapandığı için ıssızlaşıyor.. On binlerce ağacın katledilerek,kuşcağızların geçiş yolları  işgal edilip engellenerek, işçi ölümleri pahasına el çabukluğuyla kotarılan  bu AVM-Havalimanının uzun yaşama şansı olacağını pek sanmıyorum. Bu iktidarın gitmesiyle birlikte, yapılan sakat işler arasında İstanbul havalimanı da sanırım gözden ve elden geçirilecektir. (Atatürk Hava alanını anılarımızla birlikte elimizden alanların, orayı özel havaalanları olarak  kullanmaları hem ayıp, hem hepimize hakaret değil mi? Diktatörlükler de içinde olmak üzere böyle bir özel hava alanı uygulamasının  olduğu  bir başka ülke var mı?)
                                                                        ***
             Bu iktidar denildiğinde akla ilk gelecek suçlarından biri olan, Gezi direnişinin de başlıca nedeni (durdurulamazsa şu anda Ortadoğu Üniversitesi alanındaki) ağaç  katliamından söz etmişken, “Mahalle Kahvesi”ndeki hikâyelerden birinden, “Bahçe”den bir alıntı yapalım:
               “Sabahleyin çok erken uyandım. Gözümü açar açmaz, karşı pencereden gözlerime öyle güzel, bakımsız gibi bir koruluk ilişti ki hayretler içinde kaldım. Önümde büyük ağaçlar, hışırtılar içinde sessiz küçük yollar, değişik değişik ağaçların, değişik değişik renkte yaprakları,
kırmızıdan, çürük renginden sarıya, yemyeşile, koyu açık yeşile,hatta beyaza kadar dönen bir kuru yaprak mahşeri ,sabahın hafif sessizliğinde bir bahçe vardı.!”
             Edebiyatta da artık pek karşılaşılmayan bu doğa betimi, bu doğa sevgisi, renklerin sıralanışı, yitirdiğimiz nice şeylerin özlemini duyumsatıyor.

                                                           ****
           Bir renk ustası Sait Faik.  Bir renk sevdalısı.  Renkçi bir ressam gibi paletindeki renkleri ve renk karışımlarını bir biri ardına yerleştiriyor tablosuna.
         “Plajdaki Ayna”da karşılaşıp konuştuğu çocuğu betimleyen cümleler izlenimci bir ressamı kıskandırabilir:
                 “”Açık mavi gözlerinin kırmızı kirpikleri yanıp yanıp sönüyordu”.
           Ya da:
                    “Mavi gözlerine beyazlıktan mavileşmiş bir göz kapağı altın ışıklarıyla indi”
      (Bu arada, bu öykü, harika bir Sait Faik filmi için bulunmaz bir potansiyel taşıyor.  Diyaloglar kendiliğinden hazır.)
       Renklerle sürdürelim..Sinema kapısında rastladığı “uyuzlu”nun betimlenişine bakın:
         “Ayakları çıplaktı. Büyük, sarı ela gözleri, aslında beyaz olduğu halde yer yer morarmış bir derinin içinden, baharda badem ağacı güzelliğiyle bakıyordu.”
     Uyuz ve badem ağacı güzelliği…
         Her şeyi, bütün bir yaşamı kucaklamaya hazır nasıl bir insan sevgisi, nasıl bir yaşama sevinci bu!
         “Hallaç” adlı öyküde dile getirildiği gibi:
             “O gün ne güzel bir gündü!Deniz ne serindi! Ne güler yüzlü idi sandallar, çocuklar, kadınlar!Sanki kimse kimseye bütün gün sövmemişti….Dünya yüzüne bir tek kötü lakırdı, kötü hareket, kötü düşünce o gün için-o günün başı için-insan elinden, insan dilinden, insan kafasından çıkmamış gibi bir akşam oldu.”
                                                          ***
    İnsan elinden, insan kafasından çıkmış kötülüklerle kuşatılmış bir dünyada ve ülkemizde, burada rastgele sıralanmış kitaplarımın arasında sessizce beklemekte olan “Mahalle Kahvesi” beklenmedik bir armağan gibi geldi…
        Ruhumuzu, zihnimizi biraz olsun dinlendirmek, bunca kötülüğün örselediği insanlığımızı biraz olsun koruyup onarmak için Sait Faik okuyalım.


Ataol Behramoğlu/Kültür ve Siyaset/100719

4 Temmuz 2019 Perşembe

İNSAN DOĞADA BİR SAPMA MIDIR?


      İnsan dışındaki canlı dünyasına baktığımızda insanın sahip olduğu bazı kötü özelliklerin bu dünyada bulunmadığını görüyoruz.
       Bunların başında cinayet işlemek,  cana kıymak geliyor.
        İnsan dışındaki canlı dünyasında cana kıymanın tek nedeni, beslenme gereksinimi, yanı sıra da kendini, ya da türünü korumak için savunmadır.
        İnsan ise her türlü nedenle  cinayet işleyebiliyor.
         Nedensiz, ya da sadistçe  güdülerle de cana kıyabiliyor.
          İnsan dışındaki canlı dünyasında işkence yoktur.
          İşkence gibi görülen kimi uygulamalar  yine beslenme gereksinimiyle
ilgili  uygulanan kimi yöntemlerdir.
          İnsan, kendi soyuna, yanı  sıra da başka canlılara işkence uygulayan tek canlı türüdür.
           Sadece bu iki kötü özellik bile, insanı bütün öteki canlılardan köklü biçimde ayırıyor.
         Doğa kendi düzeni içinde yaşamını sürdürürken, insan soyu bu sürece  de müdahale ediyor.
         İklimleri bozuyor, hem bitki hem hayvan dünyasında türleri değiştiriyor,canlı ve cansız doğanın yasalarını, işleyişini, doğallığını alt üst ediyor.

                                                     ***
        İnsan dışındaki canlı dünyasında çatışmalar, yine beslenme ve yanı sıra da üreme gereksiniminin karşılanması konularındadır.
            Alçakça tuzaklar, ihanetler, dedikodu, iftira, yalan gibi sosyal kötülükler insan dünyasına özgüdür.
              Bu özellikleriyle de insan, canlılar dünyasının en kötü, en tehlikeli, en korkulur türüdür.
                   Bu söylediklerime hümanist karşı çıkışları görüyorum.
                     Bilimde, sanatta, kültürde elde edilen başarıları yadsıyacak değilim.
                     Fakat insanın  bütün başarıları sonuçta kendisi için, kendi türünün yararına değil mi?
                   Evren insan türü olmadan da vardı.
                    Doğa da insan türü ortaya çıkmadan önce vardı, varlığını sürdürmekteydi.
                         Doğa kendi yaralarını kendisi iyileştirecek yetenektedir.
                        İnsan ise  kendi türüyle birlikte doğayı da yok eden ve giderek bu yok edişte bugün hiçbir canlı türünün sahip olmadığı ve olamayacağı olanaklara sahip  tek canlı türüdür.
                    Hem kendisi, hem canlı ve cansız bütün varoluş için en tehlikeli, hatta tek tehlikeli canlı türü, insan dediğimiz bu türdür.
                 Bütün  bunlar bir arada düşünüldüğünde, bir insansı türden bu gün insan dediğimiz canlı türünün ortaya çıkması, bana bazen ve gittikçe daha da çok, bir sapma, türsel bir sapkınlık olarak görünüyor.
                    İnsan hiç var olmasa, bu canlı türü ortaya hiç çıkmamış olsa, canlı  cansız doğa  ve bütün bir evren ne kaybederdi?
                     Belki hiçbir şey…

                                         ****
                     Bütün bir insanlık tarihindeki ve günümüzdeki akıl almaz, tüyler ürpertici  kötülükleri,alçaklıkları, zalimlikleri  bir arada düşündüğümde, insan dediğimiz ve benim de bir mensubu olduğum bu türe inancım, güvenim, sevgim, en temellerinden sarsılıyor.
                    Bilimde, kültürde, sanatta ulaşılmış olan bütün üstün başarılara karşın, kötülük insanın kimliğinde ilaçlara göre  şekil değiştirerek, yeni kimliklere bürünerek yaşamaya devam eden alt edilemez bir mikrop gibi varlığını sürdürüyor.
               İyilik, merhamet, özveri , kötülüğe  karşı başarılar kazansa da onun bütünüyle üstesinden gelemiyor.
                     İnsan, hem kendisinin,hem  canlı cansız  varlıklarıyla doğanın, hem üzerinde var olduğu gezegenin en korkulur düşmanı olarak, kendini beğenmişliğin zirvelerinde var olmaya devam ediyor.
                Bu  böyle nereye kadar sürer, belli değil.   

                                                ****             

         
      Kötülüğe karşı savaşımında iyiliğe  elimde geldiğince destek olmaya çalıştım  ve olmaya devam edeceğim.
               Bu anlamda ve bu  savaşımın sınırları içinde yılgın  ya da karamsar da değilim.
               Fakat bütün bilimsel açıklamaların ötesinde, türümüzün bütününü, var oluşunu sorgulamaktan; acaba insansıdan insan dediğimiz türe doğru böyle bir  oluşum gerçekleşmemiş olsaydı, doğa, evren, bütün bir varoluş için her şey daha mı iyi olurdu diye düşünmekten de kendimi alamıyorum…


Ataol Behramoğlu/Kültür ve Siyaset/030719

28 Haziran 2019 Cuma

Kazananlar- kaybedenler


Böyle bir yazı başlığının ardından 31 Mart seçimi sonrasında söylenecekler pek de fazla olmayacaktı.
Devlet olanaklarının kullanılmasına karşı ölçülü bir tanıtım, kibre karşı alçakgönüllülük, yıpranmışlığa karşı gençlik enerjisi kazandı demek yeterli olabilecekti..
Fakat o seçimin galibinin uğradığı haksızlık ve bu iki seçim arasında yaşananlardan sonra ulaşılan sonuç, daha farklı ve daha çok şey söylemeyi gerektiriyor.
Ekrem İmamoğlu’nun Binali Yıldırım karşısında 23 Haziran seçiminde kazandığı ezici zafer, taraflardan birinin başarısı ile ötekinin yenilgisi ötesinde; ülkemizde siyasetin yakın, orta ve uzak geleceği bakımından önemli sonuçlara gebe ipuçları ve anlamlar taşıyor.

***

Türkiye’de siyaset hiçbir zaman bu kadar ayağa düşmemiş, bu kadar çirkefleşmemiş; bu kadar yalan, iftira, tehdit, ahlakdışılık ve haksızlığa, akıl ve vicdanla bağdaşması olanaksız bu ölçüde bir sapkınlığa bulaşmamıştı.
Öyleyse, iki seçim arasında yaşanmış olan bütün bu kirliliklerden sonra kazanılmış zaferin eziciliği, bütün bir toplumun bütün bunları reddettiği anlamına geliyor…
Bütün bir toplumun… çünkü İstanbul Türkiye’yi bütünüyle temsil eden, muazzam çeşitlilikte farklılıkları barındıran bir laboratuvardır.
23 Haziran seçiminde bu farklılıklar, yukarıda sayılan kötülükler karşısında birleşmiş; korkmayacağını, kabul etmeyeceğini, boyun eğmeyeceğini; coşkuyla, sabırla, iyilikle, akılla, enerjiyle, özveriyle ve kararlılıkla gösterip kanıtlamıştır…

***

Kaybeden tarafta bu yenilginin en ağır sonuçlarının iktidarın küçük ortağı içinde yaşanacağını tahmin ediyorum.
Günümüz koşullarında ideolojisi zaten belirsizleşmiş bu oluşumun uzak olmayan bir gelecekte dağılacağından, nereden aldığı belli olmayan bir güçle ve akıl almaz zikzaklar çizerek en yüksek perdeden atıp tutan, kraldan çok kralcı başkanlarının da siyaset sahnesinden çekilip gideceğinden kuşku duymuyorum. Bu sürecin hızlanmasında, tutarlı, dürüst ve etkili duruşuyla seçim sonuçlarında önemli katkı sahibi İYİ Parti’nin ve sayın genel başkanının uygulayacağı siyasetin belirleyici olacağını düşünüyorum.
HDP de, bütün yönetiminin ve haksız yere içerde tutulan yöneticilerinin tutarlı ve kararlı duruşuyla, temsil ettiği hakların ve çıkarların ancak demokrasi içinde geçekleşebileceği konusunda bilinçliliğini bir kez daha kanıtlamıştır.

***

Önümüzdeki süreçte iktidar partisi içindeki çalkantılar giderek şiddetlenecek ve ülkenin başına bela edilen saraycı-tek adamcı sistemin bu ülkenin ve bu çağın dokusuyla bağdaşamayacağı daha iyi görülüp anlaşılacaktır.
Parlamenter sisteme dönüş için gerekli anayasal değişikliğin bir an önce yapılması için adımlar atılması demokrasi ve özgürlüklerin gereği olduğu kadar güçsüzlük ve yetersizliğinin herkesten çok farkında olması gereken iktidarın da hayrına olacaktır.

***

CHP, Ekrem İmamoğlu kişiliğinde odaklanan genç, dürüst, içten, şeffaf, ülke gerçekleriyle barışık enerjiyle yeniden umut oluyor.
Bu partinin şimdi yapması gereken ise yine bir tek adam efsanesi yaratarak onu yorup yıpratmak değil, hem potansiyel olarak hem gerçekte var olan bu adamları ve belki daha da çok kadınları öne çıkararak, yenilerinin önünü açarak, bu partiye yepyeni, çağdaş, güncel bir çehre kazandırmaktır.
Sözcü gazetesinin 24 Haziran sabahı ilk sayfa manşeti müthişti: Geçmişi 1923 olmayanın hedefi 2023 olamaz.
Seçim öncesi ve sonrası gösterilerde Mustafa Kemal’in bir kez daha yol gösteren bir yıldız gibi ışıldaması sıradan bir olgu değildir.
İktidarın ve emperyalizmin 2023’te 1923’ün ölümünü ilan etme hedefi 23 Haziran seçimiyle kolayca çıkamayacağı derinliklere gömülmüştür.
Şimdi yapılması gereken, bütün vatansever güçlerin, 2023’te laik, aydınlık, çağdaş Türkiye Cumhuriyeti’nin ölümsüzlüğünü bütün dünyaya ilan etme hedefinde elbirliği ve güç birliği yapmasıdır.

19 Haziran 2019 Çarşamba

TAŞLAR VE KÖPEKLER


   Nasrettin Hoca  halk  zekâsının mizah alanında  eşsiz denebilecek örneğidir.
   Böyle bir zekâyı yaratabilen bir halkın bugün zekâ yoksunu bir konuma savrulmuş olması ise yürekler acısıdır.
       Halk insanlarının bulunduğu yerlerdeki konuşmalara kulak kabartın…
Oralarda da mizahın, zekânın yerini; korkunun, çekingenliğin, medyadan kapılmış ya da fısıltı gazeteciliğinin  ürünü ezberlerin almış olduğunu göreceksiniz.
      Bereket sosyal medya var. Özellikle gençlerin ürünü zeki ve cesur buluşlar,  toplumun üzerine kapatılmış olan zekâ durgunluğu örtüsünü  bir ucundan da olsa zaman zaman aralayabiliyor…

                                             ***
       Nasrettin Hoca fıkralarını şiirle söylemeyi deneyen pek çok şair olmuştur. Bunlar arasında bizim kuşağımızın ve toplumcu şiirimizin en değerli şairlerinden sevgili Metin Demirtaş’ınkiler özellikle özgün ve başarılıdır. Ben de bu sütunlarda  “Hoca ve Despot” başlığı ile Nasrettin Hoca’yı günümüz siyasetinin bazı tuhaflıkları konusunda şiir diliyle  konuşturmayı denemiştim. Kaçırmış olanlar bunları  “Ne Çok Hain” adlı kitabımdan okuyabilirler. Bugün ise kuşkusuz çoğunuzun bildiği  bir Hoca fıkrasını, “Taşlar ve Köpekler”i , şiir olarak değil  fıkra olarak sizlerle paylaşmak istedim…

                                             ***
       Hoca bir gün bir köyden geçerken  köpeklerin saldırısına uğruyor. Kendini savunacak sopa vb. bir silahı yok. Bunun üzerine taşa davranmak istiyor, fakat elini attığı her taş toprağa öylesine gömülü ki kımıldatmak olanaksız… O koşıllarda bile mizah duygusunu kaybetmeyen Hoca” Hay Allah!” diyor, “Nasıl bir memleket bu! Köpekleri salıp, taşları bağlamışlar!”

                                             **
     “Nereden geldi bu fıkra Behramoğlu’nun aklına “ diyenleriniz olacaktır. Gazetelere, haberlere göz gezdirirken geldi… Öyleyse onlardan aklımda en çok iz bırakanları yorumsuz sıralayalım. Yorum okura kalsın…
               “İşkenceyi Protesto Edince Yargılandı “ başlıklı haberde , şu anda halen Tekirdağ Cezaevi’nde tutuklu bulunan Çağdaş Hukukçular Derneği üyesi avukat Engin Gökoğlu’nun(neyse ki beraat ettiği) bir başka davadan söz ediliyor. Habere göre 2017’de cezaevinde(eskiden gardiyan dediğimiz) infaz koruma memurlarının saldırısına uğrayıp kolu kırılan ve yerlerde sürüklenirken “İşkence yapmak şerefsizliktir.Bu yaptığınız işkencelerin hesabını bir gün vereceksiniz” diye “slogan atan” tutuklu avukat hakkında “kamu görevlisine hakaret” suçlamasıyla dava açılmış.  Mahkeme, “Gökoğlu’nun doğrudan ithamda bulunmadığı, sloganları hücrede bulunan kameraya bakarak söylediğine kanaat getirerek” beraat karar vermiş… Bu mahkemeyi içtenlikle kutluyorum. Fakat şu soruyu sormaktan da kendimi alamıyorum: Acaba bir tutukluya kolu kırılacak ölçüde şiddet uygulayan bu “kamu görelileri” ne karşı bir dava açılmış mıdır?

                                               ***
   Dikkatimi çeken bir başka haber İmamoğlu’nun Ordu Valisine “hakareti” konusunda iktidar partisi başkanının söyledikleri.   
       İmamoğlu validen ve milletten özür dilemedikçe İstanbul’a Belediye Başkanı olamazmış…
     Şu andaki ortağıyla birbirlerine  karşılıklı olarak en ağır hakaretler etmeyi   bulundukları mevki ve konumlarına aykırı bulmayanlar, söz konusu valiye(makamına değil, o makamda bulunan kişiye) yönelik olarak söylendiği iddia edilen bir sözcüğe can simidi gibi sarılmış, bir bardak suda fırtına koparmaktalar.
        Fakat valiye hakaret ettiği ileri sürülen kişiye karşı  iktidar partisinin her kademesinden ve medyasından gelen  alçakça hakaretler konusunda söz konusu genel başkandan tık yok.  Vali konusunda gösterdiğiniz hassasiyeti en büyük şehrimizin Belediye Başkanı adayına  yönelik hakaretler konusunda da gösterseniz ya, diyen de yok!
                                                                ***
                      Nasrettin Hoca’nın köpekli taşlı fıkrasıyla başladık, bu satırların yazarının  yine taşlardan ve köpeklerden söz eden “Satranç” başlıklı bir dörtlüğüyle sözümüzü tamamlayalım:

                                 Elinde ne piyon kaldı, ne vezir, ne kale
                                 Düştü birbiri ardına atlar, filler
                                 Ama şah hâlâ ayak diremekte
                                 Yeni taşlar bulundu çünkü:Köpekler

Ataol Behramoğlu/Kültür ve Siyaset/ 190619
 

12 Haziran 2019 Çarşamba

YALANCININ AMPULÜ(X)

  “Yalancının mumu yatsıya kadar yanar” atasözünün tam olarak ne anlama geldiğini araştırdığınızda karşınıza pek çok yorum çıkıyor.
        Bunlardan kimileri akla yakın olsa da çoğunun zorlama ve
pek kişisel yorumlar olduğu hemen anlaşılıyor.
        Merak edenler internet üzerinden, ya da atasözlerini açıklayan
sözlüklerde bunlara kolayca ulaşabilir.
                                   
                                     ***
      Bana kalırsa konunun açıklaması yatsı sözcüğünün anlamında gizli.
      Yatsı, güneşin batışından bir buçuk saat sonraki vakittir.
       İki anlamı olduğu düşünülebilir.
        Bunlardan ilki, güneşin son ışıklarının da tamamen çekildiği,
karanlığın tam olarak çöktüğü vakit olmasıdır.
       İkinci anlam, günün son namazının kılındığı vakti niteler.
      En yoksul kişi ya da aile bile, o saatte ve sonrasında artık
ışıksız yapamaz, mumunu yakmak zorundadır...
      Mumu bile olmayan bir yoksul, eğer namaz kılan biri de
değilse, güneş batar batmaz uykuya çekilebilir...
      Fakat namaz kılan bir Müslüman’ın, yatsı namazı için de,
günün o saatinde büyük olasılıkla ışığa gereksinimi olacaktır.
      Buradan yola çıkarak yalancının mumunun yatsıya kadar
yanmasının anlamını çözmeye yaklaşabiliriz...
     Hava zaten aydınlıkken, yalancı, bu aydınlığın kendi mumunun
ışığı olduğunu söyleyerek insanları belki kandırabilir...
     Yani aslında, mumu filan yoktur...
Ama yatsı vakti gelip de karanlık çöktüğünde, yalanı ortaya
çıkacaktır...
       Bir süre belki yine göz boyamaya, insanları kandırmaya çalışsa
da, bir başka atasözümüzdeki gibi mızrak çuvala sığmayacak,yalancı yalanını daha fazla sürdüremeyeceğini görerek cezalandırılmaktan kurtulmak için büyük olasılıkla ortadan kaybolmayı deneyecektir...
                           
                                      ***
       Yalancılar, kendilerini olduğundan daha büyük, daha önemli göstermeye çalışan kişilerdir.
     Bunun için yüksekten atar; bakışlarıyla, seslerinin tonuyla,
seçtikleri sözcüklerle, davranış biçimleriyle insanlar üzerinde
egemenlik kurmaya çalışırlar.
     Sahteciliklerinin ölçüsüne göre, bunda başarılı da olurlar.
      Fakat yeri gelip de çıkarlarına öylesi uygun olduğunda, bu
kez de tam tersine, kurdun kuzu postuna bürünmüşü oluverirler...
     Kendilerini acındırmak için seslerin tonunu yumuşatır, boyunlarını
büker, bir zavallılık görüntüsü alırlar...
     Bunlar gerçekten çok tehlikeli, uzak durulması gereken kimselerdir.
       Giderek yalanlarına başkalarını olduğu gibi kendilerini de
inandırmayı başarır, büyüklük hastalığına tutulmuş akıl hastaları
gibi kendi paranoyalarının tutsağı olurlar.
       Dünyanın heryerinde akıl hastaneleri bu gibilerle dolup taşar.
      Fakat onlar, gözetim altında oldukları ve tedavi gördükleri
için insanlık bakımından tehlike oluşturmadıkları gibi, üzüntü,
yardım etme isteği, yerine göre sempati bile uyandırabilirler.
      İnsanlık için asıl tehlike, dışarıdaki paranoyaklardır...
 
                                      ***
 Zamanımıza uyması için atasözündeki mumu ampulle değiştirdim...
 Deniz feneri de denebilirdi...
 Zaten atasözlerinin en güzel yanlarından biri, her zamana,her duruma uygulanabilirlikleri değil midir?
    Öyleyse yine konumuza uygun bir başka atasözümüzle,“minareyi çalan kılıfını hazırlar”la sonlandıralım yazımızı.
    Fakat bu da çaldığın minareye bağlıdır...
     Eğer bu minare hiçbir ayakkabı kutusuna, hiçbir kasaya, hiçbir akraba evine, hatta hiçbir tıra sığmıyorsa, yatsı vakti geldiğinde gömüldüğün karanlıkta bağırıp çağırman boşunadır...
     Sahteliği anlaşılmış ampulünün de sana bir yararı olamayacaktır artık...

(*) 1 Mart 2014 tarihinde “Cumartesi Yazıları köşemde yayınlanan bu yazıyı  23 Haziran yaklaşırken güncelliği nedeniyle bir kez daha yayınlama gereğini duydum.AB

6 Haziran 2019 Perşembe

İSLAMBOL’MUŞ…


     Her şeyden önce Türkçesi kulağa hoş gelmiyor.
    “Bol” sıfatı,  o da bazı durumlarda, eşyalar ve kavramlar için kullanılır.
     Örneğin, yemek bol deriz.Fakat masada çatal bıçak bol denir denmesine de, yeterince var, çok vb. demek daha doğru olur.
      Mutluluk, sevinç sözcükleri için “bol” sıfatını “Ben İsterim ki” adlı şiirinde Azerbaycan’ın büyük şairlerinden Resul Rıza pek güzel kullanıyor.
                         
                            Ben isterim ki
                            Sevinç,mutluluk bol olsun
                            Yürekten yüreğe
                           Ülkeden ülkeye
                            Açık yol olsun
 
   Burada da “sevinç”, “mutluluk”  gibi olumlu kavramlar “bol” sözcüğüyle nitelenerek bu sıfatın işlevi eşyadan kavrama doğru olarak genişletilmiş oluyor.
Özetle yiyecek bol olur ama kıtlık bol olmaz, mutluluk bu şiirde dile getirildiği gibi bol olabilir ama mutsuzluk  bol olmaz.
          Bol sözcüğünün bir de dar’ın karşıtı olarak kullanışı var, “pantolon bol” gibi…
         Bunlar(her dilin  kendine özgü incelikleri  gibi) Türkçe’nin incelikleridir.
            Şimdi düşündüğümde, bu sözcüğün, canlılar için, bu arada insanlar için kullanılabildiğinin örnekleri de geliyor aklıma.
                    “Bu bahçede kedi köpek bol, kuş bol..”, “bu ailede çocuk bol”  gibi cümleler kurulabilir…
                    Bu gibi kullanılışlarda da, biraz düşününce, “istemediğin kadar”, “gereğinden çok” ironi  nüansları sezilebiliyor…
                  Bu nedenlerle   “İslam” kavram olarak da, “Müslüman kişi” olarak da bol sıfatıyla yan yana  iyi durmuyor.
        Nesneleşiyor, sıradanlaşıyor,basitleşiyor, azaltılıp çoğaltılabilecek bir şey durumuna indirgenmiş oluyor…
                       Bu söylediklerim   ses benzerliğinden yararlanarak “İstanbul”u  “İslambol” yapan bir zevk ve bilgi düzeysizliğinin dil bilgisi bakımından kısa eleştirisi.
                         Tabii anlayana.
                      Sözcük sokakta kalsa, konuşma dilinde ses benzerliklerine yakıştırılarak yapılmış herhangi bir sözcük olarak üzerinde durmazsınız.
                        Öyleydi nitekim de.
                             Fakat siyasal propaganda amacıyla kullanıldığında durum değişiyor.     
                    Türkçe’nin , İstanbul’un ve  din değerlerinin , zevksizlik , bilgisizlik ve ayrımcılığın   âleti  yapılmasına izin vermemek gerekiyor.

                                                   ***
     Paris’te benim yönetiminde yayınlanan Anka dergisinin İstanbul özel sayısının kapağında İstanbul’un uzun tarihi boyunca  çeşitli dillerde sahip olduğu adların bir listesi vardır. Bu özel sayıyı arşivimde bulamadım ne yazık ki. Bu adlardan internette bulduğum bir kaç tanesini sayayım:Vizantion,Bizantium,Antoninya Alma Roma, Constantinople,İstinpolin, Tsargrad,Vizant, Stimbol,Estambol,Eskomboli vb…  Bunlardan Constantinople Bizans  imparatorluğu süresince şehrin adı olarak kalmış.
        Kaynaklarda  Fetihten sonraki yüzyıllarda bu adın yanı sıra başta Dersaadet olmak üzere  Payitaht-ı Saltanat,Deraliyye, Südde-i Saadet vb. başkaca adların kullanıldığı belirtiliyor.
        Halk arasında söylenegelen İstanbul adının resmileşmesi ise 1929’dadır. Nitekim “3 Ocak 1929’da Türkiye Cumhuriyetinin posta telgraf ve telefon genel müdürü, merkezi İsviçrenin Bern şehrindeki Uluslar arası Posta,Telgraf ve Telefon kuruluşuna yazılı olarak bundan böyle Constantinople yerine İstanbul adını kullanılması gerektiğini “resmen  bildiriyor.
           Yani İstanbul’un İstanbul oluşu da, şehri düşman işgalinden  kurtaran, geleceğin Cumhuriyet’inin  aldığı kararın sonucudur.

                                                      ***
          Bu günlerin modasının, câmilerde yapılan ve belli ki  yapılacak olan  konuşmalarda,  İslambol/Constantinople gibi uydurma  ayrılıklar ve karşıtlıklar yaratarak  kaybettikleri İstanbul’u yeniden ele geçirmeye çalışmak çabası  olacağı  anlaşılıyor.
Türkçeyi, İstanbul’u ve halkın samimi inançlarını  bunlardan kurtarmak gerekiyor…

Ataol Behramoğlu/Kültür ve Siyaset/050619

30 Mayıs 2019 Perşembe

İKTİDAR NEYİ TEMSİL EDİYOR

 
      Demokrasilerde siyasal iktidarlar halk iradesini temsil eder.
       Siyasal iktidar parlamentoda milletvekili çoğunluğu ve parlamentoya karşı sorumlu hükümet demektir.
       Halk, toplumsal sınıflardan oluşur.
        Siyasal iktidar çoğunluk oyuyla gelmiş olmasına karşın aslında ağırlıklı olarak bir sınıfın temsilcisidir.
        Bu anlamda halk iradesi kapitalist ekonominin egemen olduğu toplumlarda aldatıcı bir kavramdır.
        Fakat öyle de olsa, söz konusu toplumu  oluşturan sınıflar ve meslek grupları örgütlülerse, siyasal iktidarın üzerinde her birinin etkisi olacaktır.
      Yani bu siyasal iktidar ağırlıklı olarak hangi toplumsal sınıfın temsilcisi olursa olsun, az ya da çok bütün toplumsal sınıfların ve meslek gruplarının yararına işler yapmak zorundadır.
        Bu olmazsa toplumsal kargaşa çıkar.
         Demokrasinin işleyişi zora girer.
         Bu  son derece sıradan bilgiler  yine az ya da çok demokrasinin geçerli olduğu ülkeler için söz konusudur.
         Batımızda kalan ülkelerin belli başlılarında yürürlükte olan siyasal sistem, bütün aksamalarına rağmen budur.
            Aksaklıklara, sistem içinde şimdilik çözümler bulunmaktadır.
            Dünyanın geri kalanında ise(ABD ve Rusya Federasyonu da içinde olmak üzere) siyasal iktidarların neyi temsil ettiği sorusunu ayrı ayrı irdelemek gerekir.

                                                    ***
             Bizde siyasal iktidarlar, çok partili sisteme geçilen 1950’lerden başlayarak, bütün aksamalarına ve kesintilere karşın halk iradesini temsil ediyordu.
          Yine 1950’lerden başlayarak iktidarlar halk oyuyla geliyor, halk oyuyla gidiyorlardı.
         27 Mayıs 1960’ta  halk oyuyla gitmeye niyeti olmadığı anlaşılan siyasal iktidar(bana kalırsa ağırlıklı olarak iç dinamizmin temsilcisi olan güçlerce) gönderildi ve tıkanıklık açıldı.
        Demokrasiye işlerlik kazandırılmasıyla ülke bir süre rahatladı.
         Fakat bu kez 12 Mart ve 12 Eylül darbeleriyle kazanımlar geri alınarak bu günlerin temelleri o günlerde atıldı.
          Bu darbelerin temel hedefi, başta işçi sınıfı olmak üzere, emekçi halkın , köylülüğün,esnafın ve memurun örgütlenmesine engel olmaktı.
            Bunda da büyük başarıya ulaşıldı.

                                                              ***
       Bu gün gelinen nokta ise kötünün daha kötüsüdür.
        Günümüzdeki siyasal iktidarın neyi temsil ettiğini görmek için 2000’öncesinden başlamak gerekiyor.
           Yüzde yirmiler gibi bir oy oranıyla İstanbul’a Belediye Başkanı olan kişinin  daha sonra başkanı olacağı siyasal partinin  yine o oranlarda bir oyla parlamentoda bu oranın üç katı sayıda milletvekili elde etmesi yaşamakta olduğumuz  günlerin  başlangıcıdır.
           Böyle bir haksızlık ve orantısızlıkla siyasal iktidarı ele geçiren ekibin, bütün bir ülkeyi değil , var olan toplumsal sınıflardan herhangi birini temsil etmek gibi bir derdi de , yükümlülüğü de olamazdı.
            Nitekim, bazen geri adımlar atılıyormuş gibi yapılarak adım adına gelinen ve 2018’de Cumhurbaşkanlığı sistemine geçilmesiyle de ulaşılan noktanın, demokrasiyle uzak yakın bir ilişkisi olamaz.
            Türkiye’de bugün yürürlükte olan, bir dikta rejimidir.
             Bu dikta, dış ve iç koşulların izin  verdiği ölçüde ilerleyecek kadar akıllı ve hesaplı davranıyor.
              İktidarı kaybetmemenin koşularını da hazırlamak için elinden gelen her önlemi alıyor.
              Bu siyasal iktidar bu ülkede  bu gün en başta kendilerininki olmak üzere bir zümrenin ve irili ufaklı yandaşlarının çıkarlarını temsil ediyor.               Sahnelemeye çalıştığı demokrasi oyununda rol almak isteyen, sanatçı, siyasetçi, gazeteci,akademisyen,  bu oyunda ancak figüran olabilecek, işi bittiğinde bir kenara atılacak, unutulacak, silinecek, yok olacaktır.
                 Destekçi kitlelerin konumu da figüranlıktan farksızdır.
                 Aydınlanmanın, cumhuriyetin değerlerini savunanların yapması gereken, bu iktidarla diyalog aramaksızın, nezaket için bile olsa ona yasallık sağlayacak en ufak bir  ödün vermeksizin, bir milim gerilemeksin, , kararlılık ve cesaretle ilerlemektir.
                Bir  milim gerisi uçurumdur.

290519/Kültür ve Siyaset

23 Mayıs 2019 Perşembe

19 MAYIS GENÇLİĞE YAKIŞIYOR

 
 En önemli bilgi edinme kaynaklarından Vikipedia ülkemizde hâlâ yasaklı olduğundan onun dışında kalan internet sitelerinden öğrendiğime göre 19 Mayıs 1919 tarihi ilk kez 1926’da  Samsun’da “Gazi Günü” adıyla kutlanmış.
      O günlerin saf, tertemiz heyecanına neredeyse yüz yıla yakın zaman sonra  tanıklık etmek, o heyecana katılmak için  bu kutlamalarda çekilmiş fotoğrafları görmek, yapılan konuşmaları bilmek isterdim.
        İnternet sitelerinde, 19 Mayıs 1919 tarihinin daha sonra “Ata’nın isteği üzerine Gençlik ve Spor Bayramı olarak kutlanmaya başlandığı” yazılıysa da, bunu hangi tarihte olduğu belirtilmiyor.
       Sanırım bu tarih, bu günün  “Atatürk Spor  Günü” adı altında resmiyet kazandığı 24 Mayıs 1935 olmalı.
          Yine internet sitelerinden, Bu ilk 19 Mayıs’ın, Beşiktaş’ın girişimiyle Fenerbahçe stadında Galatasaray ve Fenerbahçe’den yüzlerce sporcunun katılımıyla bir spor günü olarak kutlandığını öğreniyoruz
       Nitekim bu tarihten bir süre sonra toplanan Spor kongresinde Beşiktaş kulübünün kurucularından ve başkanlarından Ahmet Fetgeri, 19 Mayısların her yıl Gençlik ve Spor bayramı olarak kutlanmasını önermiş.
         20 Haziran 1938’de de(yani Atatürk henüz hayattayken)  19 Mayıs tarihi “Gençlik ve Spor Bayramı” adıyla ulusal bayramlarımız arasına katılmış.
            Bu ayrıntıları önemsiyorum. Yakın ve uzak tarihimiz konusundaki ezbercilikten kurtulmamız için bu bilgileri edinmek gerektiğini düşünüyorum
 
                                                     ***
                 19 Mayıs 1919’un gençlik ve spor bayramı olarak kutlanmasının, Atatürk’ün düşüncesi ve önerisi olmasa da, onun bilgisi ve onayı dışında olmadığı da görülüyor.
                  Üstelik bu tarih, belki de alıştığımız için, gençliğe ve spora yakışıyor.
                  Gençlik enerji ve yenilik demektir.
                   Çocukluk sonrasında bilinçli hayatı adımlamaya başlamanın ilk baharıdır.
                    Spor ise enerji, yarışma, kendi fiziksel sınırlılığını aşma çabası ve rakiple yarış demektir.
                     Böylece gençlik ve spor sözcüklerinin birbirine yakıştığını da görüyoruz.
                     Fakat bana kalırsa daha da anlamlı olan, Atatürk’ün  19 Mayıs 1919’u bir başlangıç olarak gençliğe yakıştırmasıdır.
                     19 Mayıs 1919 Türkiye Cumhuriyetinin genç bir cumhuriyet olarak insanlık tarihine gireceği yolun başlangıcı,  o yolda atılmaya başlanan ilk adımlardır.
                                                        ***

               1968 kuşağı konulu bir seminerdeki konuşmamda bizim 68’imizin Batı 68’inin kopyası değil,başlangıcını bizim 1960’lı yılların  ilk yarısı ve az daha önceki üniversiteli gençlik hareketinden alan, bizim gençlik tarihimizin ürünü bir hareket olduğunu söylemiştim.
                      Bu konuşmamda, bu gençlik hareketlerinin öncesinde de, bir temel taşı gibi Atatürk’ün Gençliğe Hitabesinin bulunduğunu eklemiştim.
                        Gerçekten de bu hitabe, görebildiğim ve bilebildiğim kadarıyla sadece bizim değil bütün insanlığın siyasal tarihinde tektir.
                        Bir önder düşünün ki 19 Mayıs 1919’dan başlayarak  bir ulusun kurtuluş ve kuruluş mücadelesinin süreçlerini  anlattığı yapıtını, ülkesinin gençliğine seslenerek tamamlıyor.
                        Ülkeyi, ülkenin geleceğini gençliğe, yani hep genç kalacak olana emanet ediyor…
                      Çünkü bugünün genç kuşağı genç olmayı nasıl bir önceki kuşaktan devraldıysa, yarının genç kuşağı da bu emaneti bugünün genç kuşağından devralacaktır.
                    Yani hiçbir zaman sona ermeyecek bir süreç…

                                                      ***
      Bu nedenlerle 19 Mayıs 1919 sıradan bir gençlik spor bayramı değil, her genç kuşağın Gençliğe Hitabede kendisine verilen önemi ve ödevi bir kez daha anımsaması,  ülkenin kurucu önderi tarafından gençliğe  verilen  değerin her seferinde bir kez daha düşünülüp içselleştirilmesi gereken bir gündür….

Ataol Behramoğlu/Kültür ve Siyaset/220519