17 Haziran 2017 Cumartesi

KILIÇDAROĞLU’NUN YÜRÜYÜŞÜ


CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu 15 Haziran Çarşamba günü saat 11.00’de Ankara Güven Parktan başlayıp İstanbul Maltepe Cezaevi önünde sona erecek bir yürüyüş gerçekleştiriyor.
Hedef, Genel Başkanın taşıdığı pankartta yazılı olduğu gibi “Adalet”tir.
Bu sütunda, özellikle son birkaç yazıda, incitmemeye özen gösterilen bir üslupla da olsa Kılıçdaroğlu kıyasıya eleştirildi.
Bu gün Kemal Kılıçdaroğlu’nun kararını ve eylemini alkışlıyor, yürekten destekliyorum.
Parlamentoda 134 milletvekili bulunan bir partinin genel başkanının 429 kilometrelik bir yolu “adalet” sloganıyla yürüyerek aşma kararı sadece ülkemiz bakımından değil dünya ölçüsünde tarihsel önemde bir olaydır.
Sonuçlarının da şu anda öngörülebilecek olanların ötesinde ve üstünde olacağından kuşku duymuyorum.
***
Türkiye Cumhuriyetinin kurucu partisi ve milletvekili sayısı bakımından ülkenin ikinci büyük partisinin genel başkanının, sorunları parlamentoda çözmeye çalışmak yerine neden böyle bir yola başvurduğu sorulacak olursa yanıtı çok basittir:
Çünkü parlamentonun artık bir işlevselliği kalmamıştır.
Ülke tek parti diktasının da ötesinde tek adam diktasına sürüklenmiş ve bu yönde çok yol alınmıştır.
Kemal Kılıçdaroğlu’nun radikal bir kararla bu radikal eyleme öncülük etmesinin nedeni budur.
Bu yürüyüş kararının ve eyleminin anlamı, ülkemizin üstüne çökmüş olan boğucu atmosferden, ne kadar doğru ve iyi ifade edilmiş olursa olsun sözle değil eylemle karşı konulabileceğidir.
Çok sık tekrar edildiği gibi, eğer sözün bittiği yerdeysek yapılması gereken de sözü çoğaltmak değil eylemi başlatmaktır.
Çünkü sözün bittiği yer eylemin başlaması gereken yer demektir…
***
Hesaplamalara göre yirmi günden çok sürecek olan bu adalet yürüyüşünün süreçlerinde neler olabilir?
Belki pek çok şey, belki hiç bir şey…
Bunu şimdiden tahmin edemeyiz…
Bildiğimiz şey kötülüğün pusuda olduğu, zamanının geldiğini düşündüğünde elinden geleni ardına koymayacağıdır.
İftira, tehdit, yalan, şantaj, kışkırtma, küçümseme, yok sayma, onun en iyi bildiği ve en sıklıkla kullandığı silahlarıdır…
CHP Genel Başkanının adalet yürüyüşünde de kötü propaganda harekete geçmekte gecikmemiş ve kuşkusuz ki artarak sürecektir.
Son halk oylaması öncesinde bu konuda deneyimler kazandık.
En eşitsiz ve olumsuz koşullara karşın iktidar sahiplerinin korkunç propaganda saldırısının bekledikleri sonucu sağlamadığına tanık olduk.
Bu kez de öyle olacak, adalet yürüyüşü olası suikast ve kıyım tehditlerini de aşarak toplumsal yaşamda ve vicdanlarda hakkı olan yerini alacaktır.
***
Adalet yürüyüşünün görünüşteki başlama nedeni CHP milletvekili Enis Berberoğlu’na verilen, adaletle, mantıkla, vicdanla ilgisiz mahkumiyet kararı ve tutukluluk da olsa, asıl ve daha büyük neden ülkenin bütünüyle bir tutuk evine dönüştürülmüş olmasıdır.
Bu nedenle de CHP Genel başkanının öncülük ettiği adalet yürüyüşü, düşüncelerinden ötürü cezaevlerinde bulunan herkes içindir.
Türkiye tek parti diktasına da tek adam diktasına da boyun eğemeyecek büyük bir ülkedir.
Hiçbir zaman sönmemiş olan Gezi ve Cumhuriyet Mitingleri ruhu ateşlenmiştir.
15 Haziranda başlayan adalet yürüyüşü Maltepe Cezaevi önünde sembolik olarak sona erecek olsa da ülke içindeki ve dışındaki diktacıların hevesleri kırılıncaya kadar sürecektir, sürmelidir.


Ataol Behramoğlu/170617 

10 Haziran 2017 Cumartesi

KIRIK SENFONİ(2)


1-5 Haziran tarihlerindeki İtalya yolculuğu,yorucu, eğlendirici, bilgilendirici geçti.
Gazeteye geçen hafta İtalya’dan gönderdiğim yazıda söylediğim gibi, hiçbir mutluluğu, sevinci, gölgesiz yaşamaya hakkımız yok.
Bu kez her zamankinden daha da çok öyle oldu.
Avrupa ülkelerinden, Asya’dan, Amerika’dan bu şiir festivaline katılan şairler arasında ülkemizin şiirini temsil ediyor olmak kuşkusuz güzeldi.
Fakat ülkemizde yaşanmakta olanları merak edenlerin meraklarını gidermek de da bir o kadar güçtü.
Türkiye için kaygı duyuluyordu.
Önceki yurt dışı yolculuklarımda karşılaştığım iyimser,olumlu görüşlerin ve beklentilerin yerini, kaygı dolu soru işaretleri almıştı.
Sanki 1980 sonrasında, yurt dışı sürgünümde yaşadıklarımı bir kez daha yaşamaktaydım…
Film geriye sarılmış, tekrarlanıyordu…
Bunun ne kadar üzücü, sıkıntı verici bir duygu olduğunu anlatmak kolay değil…
Yurdumda yurtsuz kalmış gibiydim…

***
Güney İtalya coğrafyasındaki Lazio bölgesinde; tek bir gökdelene, zevksiz yapılaşmalara, tamamlanmadan bırakılmış inşaat iskeletlerine rastlamadığım bu yemyeşil coğrafyadaki buluşmalardan, şölenlerden, ayrıntılarıyla söz etmeyi farklı türde bir başka yazıya bırakıyorum.
Bu köşe yazısında özetle söyleyebileceğim şey, İtalya’nın (özellikle de) kadınıyla, erkeğiyle, güler yüzlü, konuşkan, mutlu insanlar ülkesi olduğudur…
Festival sonrasında bir gün kalarak gezdiğim Roma ise, her zamanki gibi,sorunsuz, kavgasız gürültüsüz, turist kaynayan, ama insanların birbirinin üzerine ve birbirinin üzerinde yürümediği, yaşanılası, çağdaş, özgür bir şehirdi…


***
Adı(şimdilik) Atatürk olan havaalanımızdan giriş yaparken, pasaport kontrolünde, tıpkı ülkeden çıkıştaki gibi, yıllar sonrasında ilk kez yine bir tedirginlik yaşadığımı hissettim.
Ne de olsa sırtımızda bir namluyla yaşıyor gibiyiz.
Adı konulmamış bir darbe ortamındayız.
Canımızın, olduğu kadarıyla malımızın, hiçbir şeyimizin güvencesi kalmadı.
12 Eylül sonrasında 10 ay cezaevlerinde kaldım.
Şimdi , şu anda Silivri’de, 223 gündür, yani yedi buçuk aydır sorgusuz sualsiz tutulmakta olan arkadaşlarımızın yerinde mi, yoksa o zamanki tutsaklık koşullarında mı olmak isterdin diye sorsalar, kuşkusuz ve duraksamaksızın o zamanı tercih edeceğimi söylerdim. Çünkü üç ay sonra da olsa iddianame dedikleri şey hazırlanmış, yargıç önüne çıkarılmıştık.
Bu gün bütün cezaevleri esir kamplarından farksızdır. Ülkemize, adı konulmamış bir kapalı rejimin en ağırı yaşatılmakta. Faşizmden daha korkunç olan, onun iki yüzlüsüdür.Cinayet korkunç, zulüm insanlık dışıdır. Fakat daha da kötüsü suçun üstünün örtülmesi, zalimin mazlum mazlumun zalim gösterilmesi ve sonsuz beyin yıkama olanaklarıyla bunda başarı da kazanılmasıdır. İki yüzlü faşizm derken söylemek istediğim budur…

***
İtalya’daki festivalin son gününde, şiir ve heykel kenti Cervara di Roma’da “Sanatçılar Cumhuriyeti”nin açılışı yapıldı…Bana da üzerinde “REPUBLICA delgi ARTISTI/TURCHIA” yazılı bir plaket verildi… Onu, dört yanına açılmış çivi deliklerinden çalışma odamın duvarında bir yere çivileyeceğim… Bu sırda yaptığım konuşmada, söze Bursa cezaevinde Nâzım Hikmet’le duruşmanın savcısı arasında geçen bir konuşmayla başladım. Nâzım Hikmet’in soruları üzerine , Ömer Hayyam’ı tanıdığını, o dönemin sultanlarının adını ise bilmediğini söyleyen kibirli savcıya Nâzım, şimdi de aynı şeyin olacağını, dönemin bütün egemenlerinin adı unutulurken kendi adının unutulmayacağını söylüyor.
Sonrasında ise sözlerimi şöyle bağladım:
Bu gün bizlere bu sanatçılar cumhuriyeti belki çocukça bir oyun, bir fantezi gibi görünebilir.
Fakat bütün cumhuriyetlerden daha çok yaşayacak olan, bu küçücük salonda kuruluşunu gerçekleştirdiğimiz Sanatçılar Cumhuriyeti’dir…”
Bunlar da “kırık senfoni”min final notaları olsun…


Ataol Behramoğlu/Cumartesi/100617

3 Haziran 2017 Cumartesi

KIRIK SENFONİ


Subiaco-İtalya

Yazı başlığı zihnimde dün gece kıpırdanıyordu…. Şimdi,yabancı bir ülkenin küçük bir konuk evi odasında yaklaşık beş saatlik uykudan kalktığımda bu başlık kesinleşmiş, yazacaklarım ve nasıl yazacağım da epeyce belirginleşmişti. Birbiri ardına gelen çağrışımlarla yazacağım… Bunlar öylesine karışık, çelişik şeyler ki birbiri ardına sıralandığında kırık senfoni dediğim şeyi zaten kendiliğinden oluşturacaklar…
***
Senfonilerdeki çok seslilik konusunu çok da iyi anlamış değilim…Daha doğrusu, bunu biçime ilişkin teknik bir konu olarak görmeme eğilimindeyim. Sözgelimi Barok neden çok sesli olsun… Örneğin Bach çok sevdiğim bir müzisyen. Vivaldi de öyle… Fakat senfonilerinin her birinde akıp giden, çok yoğun ama tek bir duygunun, çoğaltılarak da olsa tekrarıdır… Asıl çok seslilik bence romantizmin Bethoven, Mendelson gibi bestecilerinin eserlerinde gerçekleşiyor… Özellikle Bethoven’de senfoniler iç içe giren, yer değiştiren karşıt duygu ezgileriyle örülüyor… Yirminci yüzyıla doğru, örneğin Çaykovski’de, bu karmaşa daha da artıyor… Modern müzik ise, şiirde ve resimde olduğu gibi, bir karşıt sesler örgüsü…Fakat onlarda da bu karmaşa her zaman içten gelen bir itkiyle değil de, sanki yapay olarak gerçekleştiriliyor…
***
19. Yüzyılın iki büyük şairi, Romen Mihai Eminescu ile İtalyan Giacomo Leopardi adına düzenlenen uluslar arası şiir festivali için geldiğim İtalya’da, Roma yakınlarındaki Subiaco kentindeyim. Bu yörede, her gün bir, bazen birkaç yerde gerçekleşecek festival bu gün başlıyor. Dün ilk ve serbest gündü. Ben ilk gelenlerden biri olarak, sabahın erken saatinde, konuk edildiğimiz , bir ormanın hemen kıyısında, bir tepe üzerindeki “Santa Scolastico” manastırının ve konuk evinin çevresindeki muhteşem yaz başlangıcı doğasını keşfetmeye çıktım... Dar bir asfalt yol kıvrılarak daha yukarılara çıkıyor… Aşağılara doğru ise sonsuzluk duygusu uyandıran çepeçevre bir gökyüzü altında yeşilliklerin fışkırdığı, her yöne kilometrelerce uzanan bir doğa cenneti… Tek karşıtlık, buradan birkaç kilometre ötede, bir yamaç üzerinde, evlerin sımsıkı birbirine yaslandığı ağaçsız bir ortaçağ kenti olan Subiaco’nun kendisi…
***
Sözünü ettiğim sabah gezisinde, pek de çekici görünmeyen kenti gezip görmek yerine, o saatte duyulan tek sesin kuş cıvıltıları olduğu doğayı yaşamak istedim… Ve bir zaman sonra da, kendimi de şaşırtan bir itkiyle(adlarını ne yazık ki bilmediğim) morlu, kırmızılı(bunlar sanırım gelincikti), sarılı, beyazlı kır çiçeklerinden bir küçük demet derledim ve bu demetle çektirdiğim fotoğrafı hem yakınlarıma göndermek hem de sosyal medyada paylaşmak isteğini kırık senfoninin ilk karşı notaları izledi…Böylece, fotoğrafın altına şu iki karşıt cümle yazılmış oldu: “Kırlardan çiçek toplamayalı kim bilir kaç zaman oldu…/Zaten ülkemizde ne kır kaldı ne çiçek ne de çiçek toplamak için heves…”
***
Aynı gün öğleden sonra, Romen şair İon Deaconescu ile festivalin iki yaratıcısından biri olan İtalyan heykeltraş ve şair Vincenzo Bianci ile yine yakınlardaki “Cervara dı Roma” kasabasını gezdik… Kasaba derken,duvar dikliğinde, birkaç yüz metre uzunluğunda ve aynı boyutlardaki eninde bir kayalık tepe üzerine kurulmuş kartal yuvalarından söz ediyorum… Duvarlarda şiirler yazılı ve kayalara heykeller oyulmuş… Gezi dediğim, yüzlerce basamağı bir yukarı bir aşağı inip çıkmak da olsa hissettiğim şey yorgunluk değil mutluluktu…Fakat gece bütün katılımcılarla birlikte muhtarlıktaki buluşmada, mutluluğum yerini yine burukluğa bırakacaktı… Hoş geldin konuşmasının daha ilk cümlesinde muhtar adımı anıyordu…İtalyanca konuşma İngilizceye çevrildiğinde mesele anlaşıldı…Sorunlu bir ülkeden gelebildiğim için, yaklaşık otuz ülkeden gelen şairler arasında bana özellikle teşekkür edilmekteydi…
***
Sözcük sınırını aştım…Kırık senfoniyi önümüzdeki hafta sürdürürüm belki…


Ataol Behramoğlu/Cumartesi/030617