9 Aralık 2017 Cumartesi

AH İSTANBUL!..


Dünyanın en güzel şehirlerinden biri olduğunda kuşku yok.
Belki de en güzelidir.
Nereden geliyor bu güzellik?
Coğrafyadan öncelikle.
İçinden deniz geçen bir başka şehir olduğunu görüp işitmedim.
Bir tek Sydney’de, Okyanusla şehrin buluşmasında İstanbul’dakine benzer bir şey duyumsamıştım.
Benzersiz çekiciliğinin bir başka büyük nedeni sahip olduğu kültür sentezi olmalı.
Hıristiyan ve İslam kültürü ve sanatı bu şehirde hiçbir yerde olmadığı kadar yüzyıllarca birlikte yaşamayı sürdürdü…
Kuşkusuz Ermeni, Musevi dinsel inançları ve yaşama kültürleriyle bir arada…
Günümüzde de bu birlikteliğin izleri hâlâ görülebiliyor…
Fakat artık sadece iz olarak…
İstanbul Boğazı(Bosfor) çok şükür yerli yerinde…
Fakat onu çevreleyen tepelerin ve kıyıların da, değil geleneksel İstanbul’la, 1900’lerin ikinci yarısına kadar yaşamını sürdüren İstanbul’un görünümü ve kültürüyle de hemen hemen ilgisi kalmadı…
İster modernleşme, ister yozlaşma denilsin…
Bu gün yaşadığımız İstanbul, bu şehirden birkaç günlüğüne gelip geçen yerli ve yabancı konukları büyülemeyi sürdürse de, hangi sınıftan ve gelir tabakasından olursa olsun yerleşik sakinlerini mutlu etmeyen, onların her birine olanakları ve hayal güçleri ölçüsünde onu terk etme planları yaptıran bir şehirdir.
Melisa Gürpınar’ın “Tiyatro Ayna” topluluğundan izlediğimiz “İstanbul’un Gözleri Mahmur” adlı oyunu bu acıtıcı gerçeği tam da başladığı süreçlerden yakalayıp anlatıyor…
***
Sevgili Melisa’nın oyununda sıklıkla tekrarlanan bir cümle, oyunda işlenen konunun özlü bir özeti gibidir:
İstanbul’da önce yollar açıldı, sonra Anadolu’ya açıldı bu yollar…”
1950’lerden söz ediliyor böylece.
Denebilir ki gelişmenin, modernleşmenin, kaçınılmaz olduğu kadar gerekli de bir evresiydi bu.
Böyle bir açıklama kabul edilebilir de olsa, sözü edilen modernleşme süreci denetlenemez miydi sorusuna engel oluşturamaz.
Nasıl mı engellenirdi?
Anadolu’da tarımı modernleştirerek, fabrikalar açarak, iş olanakları sağlanarak.
Ulusal ekonomiyi var olan zenginliklerin yağmalanması üzerine değil yeni zenginlikler yaratma üzerine kurarak.
Böylece de İstanbul’a Anadolu’dan göç kapılarını sınırlamış olarak…
Yapılanlar ise yapılması gerekenin tam tersi oldu…
***
Bu gün gelinen nokta en vahim olanıdır.
İstanbul İstanbul olalı…” böylesine hoyratça bozulup yağmalanmadı...
Açılan ve açılması planlanan yollar, köprüler, kanallar vb. yaşamı bir ölçüde kolaylaştırıyor gibi görünse de doğayı daha da tahrip ederek , İstanbul ve İstanbullu kimliğini yok ederek bu sevgili şehre bütün tarihinde görülmedik ölçüde kötülük yapıyor…
Boğaz artık İstanbul’a ait değilmiş gibi, yabancıymışız gibi , sevinçsiz, amaçsız akıp gidiyor…
Ah İstanbul…” kayıp gidiyor ellerimizden…
Dilek Türker ve arkadaşları; Melisa Gürpınar’ın duygulu, bilinçli aracılığı ve Hakan Altıner’in deneyimli,etkileyici yorumuyla bu gerçeğe “ayna” tutuyor…
Fakat yine de umutsuz olmadan…
Dirençle, meydan okuyarak…
Oyunun sonunda sevgili Dilek’in, sadece en uzak aile kökenlerinden İstanbullu olarak değil kendisi İstanbul olarak izleyiciye seslenirken, bir direniş anıtı gibi dile getirdiği final cümlelerindeki gibi:
Ben hep buradayım.
Herkes gitse de mi?
Evet.
Nefes almak bile zorlaşsa da mı ?
Evet.
Peki ama neden ?
Çünkü ben İstanbul’um….”


Ataol Behramoğlu/Cumartesi/091217

2 Aralık 2017 Cumartesi

KİTAP FUARLARI


Ülkemizin neredeyse her yöresinde kitap fuarları açılıyor. Öylesine bir yoğunluk ki yetişmek neredeyse olanaksız ve yorucu. Fakat öte yandan çok önemli bir kültür hizmeti , muazzam ve sanırım bu biçimiyle bize özgü bir olay.
Kitap Fuarları TÜYAP’la başladı. İlki 1982’de Tepebaşında açıldı ve Beylikdüzü’ne taşınıncaya kadar da her yıl orada devam etti. Tepebaşı günlerini nostaljiyle ve o günleri birlikte yaşadığımız pek çok yazarımızın bu gün yaşamda olmayışının hüznüyle anımsıyoruz.
Daha öncelerde de yazmış olmalıyım. 1983 yılı Aralık ayında açılan Tüyap İstanbul Kitap Fuarına ilişkin bir anımı bir kez daha paylaşmak istedim.. . O yılın Kasım ayında 8 yıl hapis cezasına mahkûm edilen bir kaçak olarak gizlendiğim bir evde Cumhuriyet’in kitap fuarına ilişkin ekinde gördüğüm karikatür şu andaymışçasına gözlerimin önündedir.
Boş bir masa önündeki kuyrukta şen şakrak bekleyen insanlar. Masanın arkasında iki fuar görevlisi konuşuyor:
-Yazar sekiz yıla mahkûm oldu gelemiyor demediniz mi?
-Dedik, ziyanı yok,bekleriz diyorlar…
***
Bu yıl ajandamda görebildiğim kadarıyla Ocak ayında Ankara Kitap Fuarı ve Tüyap Adana Kitap Fuarına; Şubatta Tüyap Samsun ,Mart ayında Isparta Belediyesi Kitap Fuarı ile Tüyap Bursa ve İzmir Konak Belediyesi Kitap Fuarlarına katılmışım. Bunları Nisanda Konya ve Merzifon Belediyelerinin kitap fuarları , Tüyap İzmir Kitap Fuarı ve Susurlukta bir kitap fuarı izlemiş… Mayısta Kadıköy Belediyesinin Haydarpaşa Garındaki muazzam Kitap Fuarı… Ağustos’taki Edremit Belediyesi Kitap Fuarını Ekim’de Edirne, Eskişehir, Van, Kayseri kitap fuarları izliyor…Kasım’da Tokat, Çorlu Kitap Fuarları ve son olarak da Antalya Konyaaltı Belediyesinin bu yıl gerçek bir zirve yapan kitap fuarı…
Bunlar benim katıldığım fuarlar…. Katılamadıklarım da olmuştur… Sadece yukarıdaki liste bile, kitap fuarı olgusunun nasıl büyük bir kültür olayına dönüşmekte olduğunun göstergesidir.
Hemen her birindeki çok büyük okur ilgisi ise, insanımızın kültüre, bilgiye, kitaba susamışlığını gösteriyor…
***
İlk kez gördüğüm Tokat’a biraz da gecikerek ulaşıp fuar alanına girdiğimizde, stendin önünde uzayıp giden okur kuyruğunun beni şaşırttığını gizleyemem… Belki yarısından da çoğu başı örtülü,fakat bakışları ışık dolu kızlarımızla şiir, aşk ve her şey üzerine söyleşilerimiz ise unutulmazdı… Oradaki söyleşimde Tokat’lılara sevgili şairleri Külebi’den de dizeler okudum…
Isparta Kitap Fuarı içindeki özel bir alanda belki bin kişi izledi konuşmamı….
Nuriye ve Semih için bir günlük sembolik açlık grevim Malatya Kitap Fuarına rastladı…
Konya’da konuşma yapmama çıkarılmak istenen engeli aşarak yaptığım konuşmada Mevlana üzerine söylediklerim fuar yöneticileri için sanırım beklenmedik bir şeydi… Hele Türkçesiyle birlikte bana hediye olarak vermek için getirttikleri Rusça Mesnevi’den bölümler okuyarak karşılaştırmalar yapışıma bir hayli şaşırmış olmalılar….
Kayseri Kitap Fuarını İhsan Eliaçık’a yapılan saldırı ve Prof.İbrahim Kaboğlu’na engelleme üzerine protesto ettik. Sonrasında yine Kayseri’de gerçekleştirdiğimiz toplantı ise muhteşemdi. Bu yazarlarımız 2018 Kayseri Kitap Fuarının onur konuğu olmalıdır.
***
Kitap Fuarlarının yanı sıra Üniversitelerin, başta TED’inkiler olmak üzere kolejlerin,başkaca okulların ve derneklerin toplantılarında , bütün ülkede,her yaştan okurla karşılaşıp söyleşmek, onlara kitap imzalamak, onların sevgi sözlerini işitmek bir yazarın alabileceği en büyük ödül, tadabileceği en eşsiz mutluluk olmalı… “Yurdu Teninde Duymak” derken de düşündüğüm böyle bir şeydir…
Sekiz yıla mahkûm olmuş yazarına kitap imzalatmak için sekiz yıl beklemeye hazır olan bir okur kitlesini hiçbir karanlık güç teslim alamaz…
__________________________________________________________________________
Haluk Çetin’in yeni albümü yayınlandı.”Yürüdüm sana Doğru”/Ada Müzik


26 Kasım 2017 Pazar

HİNDİSTAN


Bu hafta Hindistan izlenimlerimi paylaşmak istedim sizlerle.
Hindistan’ı görmüş ya da bu ülkeyle özel olarak ilgilenmiş olanlar haklı olarak hangi Hindistan diye soracaklardır…
2017 sayımına göre 1 milyar 324 milyon nüfusuyla Çin’ den sonra dünyanın ikinci en kalabalık ve 3.287.263 km2 yüzölçümüyle en büyük yüzölçümüne sahip sekizinci ülkesinin her yöresini gezip görmedikten, neredeyse insanlık tarihi kadar köklü ve eski tarihini okuyup öğrenmedikten sonra, sadece tek bir bölgesinde birkaç günlük bir seyahatten sonrasında böyle bir ülke hakkında ne söylenebilir?
Sadece büyük ölçüde yüzeysel izlenimler…
Benim şimdi söyleyeceklerim de ister istemez böyle olacak.
İlk kez 2012’de Hindistan’ın eyalet devletlerinden en güneydeki Kerela’nın başkenti Trivandrum’daki uluslar arası Kritya Şiir Festivali’ne çağrılı olarak bu ülkeye gitmiştim.
O günlerden en unutamayacağım izlenimim, Hint Okyanusunda yüzme deneyimimin, daha ilk adımımı attığımda herhalde bir alt dalganın attırdığı ters taklayla kendimi yine ayaklarım üzerinde aynı yerde bulmam üzerine, başlamadan sona erişi oldu… Bu kez içimden ne kadar gelse de bu güvenilmez denize bir daha adım atmayı göz alamadım…
Bu yıl 8-13 Kasım günlerinde yine aynı Festival için, fakat şimdi onur konuğu olarak yine Kerelada’ydım… Onur konukluğu da lafta değildi doğrusu… Çeşitli ülkelerden konuk şairlerin portrelerinin bulunduğu afişlerde benimki neredeyse iki katına yakın büyüklükte konulmuştu… Bundan biraz rahatsızlık duyduğumu da gizleyemem… Nitekim açılış ve kapanış törenlerinde yaptığım konuşmalarda, Cemal Süreya’nın “Bir mısra söylesek sanki her şey düzelecek” dizesini örnek vererek, tek bir dizeyle bile şair okunabileceğini, şairler arasında büyüklük küçüklük gibi ayrımlar olamayacağını, şiire emek veren herkesin eşit olarak sevgiye ve saygıya layık olduğunu içtenlikle anlattım ve sanıyorum etkili de oldu bu sözlerim…
Yine bu kez en unutulamayacak izlenimim Devlet Hapishanesinde mahkûmlarla buluşmamız oldu… Ben başka arkadaşlardan farklı olarak, bizim burada da çoğu kez yaptığım gibi, sahneden izleyicilerin arasına inerek yaptım konuşmamı. Orada söylediklerim ise özetle, cezaevinde bedenlerimiz tutsak olsa da ruhlarımızı şiirle özgürleştirebileceğimiz ve bunu kendi deneyimlerinden bildiğimdi… Sonra “Yaşadıklarımdan Öğrendiğim Bir Şey Var”ı okudum… Konuşmalar İngilizce yapılıyor, Kerela’nın resmi dili olan Malalayama diline çevriliyordu… Şiirimin kuşkusuz yazıldığı dilde okuduğum her kıtasından sonra Malalayama diline yapılmış çevirisi okunuyordu… (Hindistan’da ulusal düzeyde resmi dil olarak Hintçe ve İngilizce kabul edilmiş. Bundan başka 22 Eyalet dili ve bütün ülkede de 400’ü aşkın dil ve lehçe bulunuyor…
Unutulamayacak bir başka ziyaret öksüzler yurdunaydı… Orada da yerde onlarla oturarak bütün ailesini 1915’lerde iç çatışmalarda yitirip ilk eğitimini öksüzler yurdunda almış bir babanın çocuğu olduğumu, bu babanın her biri yüksek meslek sahibi olmuş dört çocuk yetiştirdiğini anlattım… O esmer yüzlerde, dikkatle açılmış çocuk gözlerinde, gerçekten de Karabekir’in Erzurumda açtığı yetimler yurdundaki çocuk babamı görür gibi oldum…
Hapishanede ve öksüzler yurdundaki konuşmalarım medyada çokça yer tuttu…
Hindistan izlenimlerime bir fırsatta yine döneceğim…


Ataol Behramoğlu/Cumartesi/25.11.17

18 Kasım 2017 Cumartesi

İTTİFAK ZORUNLULUĞU


Tarihler değişmezse yerel seçimler 2019 Martında, genel seçimler ve başkanlık seçimi aynı yılın Kasım ayında yapılacak.
Tarihler değişmezse… çünkü Türkiye’de her şey her an değişebilir.
Zaten asıl sorun da bu;Her şeyin her an değişebileceği bir ülkede yaşıyor olmamız.
Seçimlerde ittifaklar konusu da bu sorunla doğrudan ilgili.
Her şeyin her an değişebileceği, daha açık bir deyişle de keyfi bir yönetimin, tek adam diktasının daha da kalıcılık kazanarak devam edeceği bir Türkiye’de mi, parlamenter demokrasinin yeniden geçerlilik kazanacağı bir ülkede mi yaşamlarımızı sürdüreceğiz…
Seçimlerde ittifak konusu öncelikle bu soruna bakışımızla ilgili…

***
Birkaç zamandır yeni bir Tayyip Erdoğan imajıyla karşı karşıyayız.
İslamcı, ümmetçi, despot, demokrasi karşıtı, Amerika’nın Ortadoğu projesinin ürünü ve uygulayıcısı Erdoğan imajı, yerini giderek Amerika ve Batı emperyalizmi karşıtı, milliyetçi, Avrasyacı, yine de dediğim dedik olmakla birlikte milletin neredeyse bilge ve şefkatli babası görünümünde yeni bir Erdoğan imajına bırakıyor gibi…
Buna şimdilerde Atatürkçülük de eklendi eklenecek…
Henüz çok açık söylenmiyor olsa da, satır aralarında görülüp okunanlar bunlar…
AKP’lilerle Bahçeli MHP’si için bu konuda bir sorun yok.
Onlar Tayyip Erdoğan’ın ne olup ne olmadığını kuşkusuz bilmekteler ve oyları bellidir
Erdoğan’ı anti emperyalist, anti Amerikancı olarak cilalayanların yapacakları ise,tutarlı olacaklarsa, herhalde farklı olmayacaktır…
***
AKP ile Bahçeli MHP’si ve dışarıdan destekçileri dışında kalan partiler ve çevreler arasında seçimlerde ne gibi ittifaklar olasıdır, olabilir, olmalıdır…
Bunu belirleyecek olan da, bu parti ve çevrelerin bugünkü yönetime bakışlarındaki tutarlılık ya da tutarsızlıklardır…
Seçim parlamenter demokrasiyle tek adam diktası arasında olacağı için, burada tereddüde, ikircime yer yoktur.
Ya karşı ya yandaşsınız. Böyle bir konuda ortada olunamaz.
Fakat kararlı olmak da yeterli değildir. Aynı zamanda akıllı olunması gerekiyor.
Şu anda elinde iktidarı tutmakta olan siyasal erk, sonsuz maddi güce, devlet kaynaklarına ve sınırsız propaganda olanaklarına sahip.
Böyle bir güce karşı aynı olanaklara sahip olarak mücadele etmek ve kazanabilmek mümkün olmadığa göre, hem yerel seçimlerde hem sonrasındaki parlamento ve başkanlık seçimlerinde birlikte hareket etmeleri kaçınılmaz olan siyasal parti ve çevrelerin; bencillikten uzak, cesur, birleştirici, samimi adımlar atmaları gerekiyor.
Çok partili sisteme geçildiğinden bu yana alışık olduğumuz siyasal ağız dalaşlarının, kısır iddiaların, kof meydan okumaların,ölçüsüz suçlamaların çok ötesinde bir yerdeyiz.
Muhalefetteki siyasal partiler ve yöneticileri, çok ağır, çok büyük sorumluluk altındalar.
Geniş, güçlü, yapıcı,uzlaşıcı, birleştirici bakıp davranamayanlar, geri dönülmez felâketlerin sorumluları arasında yer alacaklardır.
***
Somuta indirgeyerek ve her türlü suçlamayı ve eleştiriyi göze alarak devam ediyorum:
CHP,İYİ Parti, HDP, Saadet Partisi, DSP,ÖDP, TKP, Birleşik Haziran Hareketi vb. arasında, halk oylamasında fiilen oluşan cephe korunmalı, güçlendirilmelidir.( İYİ Parti o sırada yoktu, fakat kurucuları ve seçmen potansiyeli hayır cephesinde yer almıştı.)
Bu gün ülkemiz için yaşamsal önemdeki 2019 seçimleri öncesinde, hiçbir anlamdaki ideolojik farklılığın, aidiyetin önemi yoktur.
Seçim çok açık olarak demokrasi ve dikta arasındadır ve demokrasi ancak bütün muhalefetin birlikte hareketiyle kazanılacaktır.
Adaylar hiçbir ideolojiyle övünmeksizin ve eleştiriden de çekinmeksizin , akılla, samimiyetle, öngörüyle ve açıkça görüşülüp konuşularak belirlenmeli ve öylece de elbirliğiyle savunulmalıdır…
Parlamenter demokrasi kazanırsa, ideolojik farklılıkları konuşup tartışmaya çok vaktimiz olacak…
Kaybederse, diktanın dikte edeceği dışında herhangi bir ideolojiyi değil örgütleme,
konuşup tartışma olanakları da sanırım bütünüyle yok olacaktır.

Ataol Behramoğlu/ Cumartesi/18.11.17


12 Kasım 2017 Pazar

DÜNYA ŞAİRLERİNDEN ŞİİR VE ŞAİR ÜZERİNE

Bir kaç gündür Hindistan-Kerela’da uluslararası şiir festivalindeyim.
Bu hafta Rusya, Küba ve Macaristan’dan, ikisi 19. Yüzyıl, üçüncüsü çağdaşımız üç büyük dünya şairini, dilimize çevirdiğim ve „Kardeş Türküler“ adlı kitabımda yer alan şiir ve şair üzerine şiirleriyle anmak istedim. Üçü de de genç yaşlarda, Lermontov bir komplo düelloda, Marti savaş alanında, Attila nice anlayışsızlıklar sonucu bir intiharla , geride büyük bir şiir ve insanlık mirası bırakarak yaşamdan ayrıldılar.



ŞAİR

Mihail Lermontov/Rusya(1814-1841)


Parlıyor altın işlemesi hançerimin.
Gövdesi kusursuz ve sağlamdır.
Gizemli direnci çeliğinin
Doğunun savaşçılığındandır.

Dağlarda bir dağlıya çalıştı yıllarca
Hizmetine karşılık ücret beklemedi.
Açtı birçok göğüste birçok korkunç yara
Deldi birçok çelik giysiyi.

Eğlenirken bir köleden de uysaldı, ama
Çınlardı bir söz kırdı mı onurunu.
O günler, oymalı, zengin bir süs ona
Yabancı, utanç verici bir giysi olurdu.

Onu,yiğit bir Kazak, Terek nehri ötesinde
Soğumuş ölüsünden almıştı sahibinin.
Sonra, fırlatılmış, yatıp durdu uzun süre
Gezici dükkânında Ermeninin.

Şimdi öz kınlardan, savaşta hırpalanmış,
Yoksundur zavallı yoldaşı kahramanın.
Altın bir oyuncak halinde, şerefsiz ve zararsız
Parlayıp duruyor üstünde duvarın.

Artık özenli, alışkın bir elle
Onu silen, okşayan kalmadı.
Ve dua ederek şafaktan önce
Okumuyor kimse üstündeki yazıtı.

Şair! İşte bu gevşek çağda sen de
Böylesin! Yitirdin önemini!
O altınla değiştirdiğin kudrete
Dünya saygıyla kulak verirdi.


Güçlü sözcüklerin ölçülü sesiyle
Savaşçı ateşlenirdi savaşa.
Tütsü dua saatine nasıl gerekliyse
Kadeh şölene nasıl, gerekliydin halka.

Şiirin tanrısal bir ruh gibi, kalabalığın üzerinde -
Uçup dururdu ve soylu düşünceler, yankılanan -
Çınlardı o çan gibi,halkın bayram ve yıkım günlerinde -
Kurultay kulesi üstünde çalan.

Şimdi yalın ve onurlu bir dil sıkıyor bizi, yalnız;
Eğleniyoruz parlak pullar ve aldatılarla.
Yıpranmış bir güzellik gibi, ki yıpranmış dünyamız
Alışkındır kırışıklıklarını gizlemeye allıklar altında.

Ey alay edilmiş peygamber,yeniden uyanacak mısın?
Ya da intikam çağrısına hiçbir zaman -
Altın kınlardan çıkarmayacak mısın
Kılıcını, hakaret pasıyla kaplanan?...

KABARAN BİR DALGA GÖRDÜĞÜNDE SEN
Jose Marti/Küba(1853-1895)
Kabaran bir dalga gördüğünde sen
Şiirimi görüyorsun demektir
Yükselir göğe, fakat bazen
O hafif ve uykulu bir yelpazedir
Öyle bir hançerdir ki şiirim
Çiçeklenir elde kabzesi
Şiirim bir çağlayandır
Suyu berrak, kristal gibi
O fışkıran bir yeşilliktir
Pırıl pırıl; ve alev kızıllığında.
Şiirim yaralı bir geyiktir
Bir sığınak arayan ormanda
Şiirim kardeştir cesarete
Yalın, içten ve özlüdür
O, kendisinden kılıç yapılan
Çelikle aynı örste döğülmüştür.

ŞİİR SANATI
Attila Jozsef/Macaristan(1905-1937)

Şairim ben; ama şiiri
Kendisi olarak umursamam bile.
Gece ırmağının taşıdığı yıldız
Çirkinleşir göğe tırmanmak isterse.
Zaman damla damla eriyip gitmede
Karnım tok sütüne masalların
Ben gerçek ve elle tutulan bir dünyayla beslenmekteyim
Göğün köpükleridir yükselen üstünde o dünyanın
Girip yıkanasın diyedir kaynak
Orada ürpertili ya da dingin sular
Birbirlerine karışıp sarmaşırlar
Sevimli, akıllı şeyler konuşarak
Bir takım şairler -ırak olsunlar benden-
Tepeden tırnağa çamur içinde
Yalandan bir sarhoşluğun imgelerini kusarak
Yolculuk etmedeler birinci mevki bir esrimede
Meyhaneler de ırak olsun benden
Ben akla giderim ve daha öteye…
Hiçbir şey ruhumu alçaltamaz
Dalkavukluğa, ikiyüzlülüğe…
Sev, ye, uyu, iç; kendine
Ölçü olarak evreni almalısın.
Bizi yoksul ve tutsak kılanlara
Bir zerresini bağışlamam yaşama hakkımın.
Hiçbir uzlaşmaya yanaşmadan
Mutlu olma hakkımı haykırırım
Kızarır yanaklarım tutkudan
Tutuşur ateşler içinde kanım.
Hiç kimse beni susmaya zorlayamaz
Bilimdir bana omuz veren çünkü.
Çağ beni koruyor, onun oğluyum ben
Beni düşünüyor sürerken sabanını köylü
İşçinin içine doğan şey benim
Mekanik iki hareket arasında.
Şu hırpani kılıklı delikanlı
Beni bekliyor sinema kapılarında.
Ve benim yakıcı dizelerimi
Vurmaya kalkıştığında alçaklar
Yola çıkar kardeş tanklar
Gümbürdeyerek şiirlerimi
İnsan çocuk daha, bunu biliyorum
Ama büyümek istiyor, işte bu onun deliliği.
Anne-babası sevgi ve akıl
Ona göz kulak olsalar bari.


Cumartesi/ 111117

4 Kasım 2017 Cumartesi

TARTIŞMANIN GELDİĞİ NOKTADA

Son birkaç yazımın yol açtığı tartışmalar iki konuda odaklanıyor.
İlki yeni kurulan partiye ve liderine kefil olduğumdur.
Yanlış.
Benim kaygım, bir çok başka okurumun ve arkadaşımın da paylaştığı gibi, ülkemizi dağılıp parçalanmaktan kurtaracak azami bir güç birliğinin nasıl sağlanacağı sorusudur.
Gerisi bu gün için bence ayrıntıdır.
Bir güç birliğinin nasıl yapılabileceği konusundaki görüşlerimi ise sonraki yazılarımda ele almak üzere, kişiliğime yönelik asılsız suçlamaları,sövgüleri küçümseyerek ve kimilerini de sahiplerine aynen iade ederek tartışmanın bu bölümünü kapatıyorum.

***

İkinci ve belli düzeydeki tartışma, yazılarımın birindeki “Avrasya belirsizliği” tanımından kaynaklandı. Daha doğrusu zaten var olan bir tartışma boyutlandı.
Özellikle Aydınlık’ta bu konuda ilginç, önemli yazılar yayınandı, yayınlanmakta.
Geçen haftaki yazımda da değindiğim gibi, bu ikinci tartışmanın odağı Batı-Avrasya ikilemidir.
Nereye aitiz? Batıya mı, Doğuya mı?
Nereliyiz? Batılı mı, Avrasyalı mı?
Günümüzde aydınlanma değerleri Batıda mı Doğuda mıdır?
Batı ülkeleri derken hangilerini, Avrasya derken kimleri kastediyoruz?
Konuyu basitleştirmek istemem. Fakat bence bu vb. soruların yanıtları hiç de karmaşık değil.

***
S.Huntington “Uygarlıklar Çatışması”nda açık bir dille, siz Batılı değilsiniz, sizin yolunuz İslamdır ve İslam coğrafyasıdır, Atatürk sizi yanlış bir yola soktu, artık asıl yolunuza yönelin ve orada lider olun diyor. Buna başaracak bir karşı-Atatürk olarak da, adını vermese de, Tayyip Erdoğan’ı tarif ediyor.
Bu kafa, Türkler Avrupa’nın Kızılderilileridir diyen Llyod George kafası, Lozan’daki diplomat hasmımız Curzon kafasıdır.
Günümüzde de kıta Avrupa’sından Ada Avrupa’sına, oradan Amerika’ya ve Avustralya’ya, hristiyan Batı dünyasının Türk’e ve Türkiye’ye bakışı genel olarak böyledir…
(Avrasya’nınmen Batılı ülkesi Rusya’da durum çok mu farklı? Orada da “turok”(Türk) sözü hakaret olarak kullanılıyor. “Razve tıy turok?” Yani, yoksa Türk müsün, laf anlamıyorsun, mankafalık yapıyorsun vb… )

***
Biz, Batıya rağmen Batılıyız, öyle olmalıyız.
Çünkü aydınlanma değerleri evrenseldir ve bunun en önemli kanıtı da bizim Cumhuriyet devrimimizdir.
Mustafa Kemal Batılı olarak, Batılı kalarak emperyalist Batıya karşı savaşmış ve kazanmıştır.
Batılı olmak İngiliz,Fransız vb. hayranlığı değil,Nato’culuk hiç değil, aydınlanma değerlerinden ve bu değerlerle sonrasındaki sosyal devlet(sosyalizm) değerlerinin en örgütlü olduğu Batı sisteminden kopmamak demektir.
Batılı olmak Doğuya, Avrasya’ya sırt çevirmek de değildir.
Fakat hiç kimse beni bugünkü yönetimin anti emperyalist Avrasyacılığına inandıramaz. Yapılan her şey ülkeyi kendi elleriyle sürükledikleri bataklıktan kendilerini kurtarma çabasından ibarettir.
***
Attila İlhan ve vatanseverlik,, Rusya vb. konulu birkaç yazıya daha sonra değineceğim.
Şimdilik söyleyebileceğim, vatanseverliği de Rus kültüründeki Batılılık-Doğululuk konularını da kimseden öğrenmeye pek ihtiyacım olmadığıdır.


Ataol Behramoğlu/04.11.17


Kimiz” sorusunu, kim olmalıyız; çocuklarımız, torunlarımız, gelecek kuşaklar
nasıl bir ülkede, nasıl bir dünyada yaşayacak sorularından ayrı düşünmemeliyiz. Türkiye Cumhuriyeti, (imparatorluğu oluşturan öteki “unsur”lardan farklı olarak ), etnisite ya da din temelinde değil; laik, aydınlanmacı dünya görüşünün birleştirici, eşitlikçi ilkelerini temele alarak kuruldu. Etnik kökenimiz ya da dinsel inancımız ne olursa olsun “Türklük”, “Türkiyelilik” kavramlarını bu ilkelerin ışığında görerek ve aynı şey olduklarını kavrayarak içimize sindirebildiğimiz ölçüde, bütün bir ülke olarak aydınlık bir geleceğe doğru yürümemiz daha kolaylaşacak… Tersine zorlamalar, korkarım ki, Batı aydınlanmacılığına bu coğrafyada büyük bir müttefikini, Türkiye’yi kaybettirebilecek…
Ataol Behramoğlu/Cumartesi Yazıları/041117


28 Ekim 2017 Cumartesi

EY!...


Yüksek tonda yazıp konuşmayı seviyoruz.
Sesimizi ne kadar yükseltirsek o kadar etkili olacağımızı düşünüyoruz.
Araya hakaretimsi sözler, ya da düpedüz hakaretler yerleştirdik mi, taşı tam gediğine oturttuğumuzu sanıyoruz.
Siyaset dilimiz hemen hemen bütünüyle böyle.
Bu yüksek sesle, hakaretler savurarak konuşma merakı Tayyip Erdoğan’la zirveye ulaştı.
Ağzını açtı mı biliyorsunuz ki bağıracak.
Arada bir yumuşak perdeye geçti mi bunun da yüksek tonlara hazırlık olduğunu anlıyorsunuz.
Ey!..” retoriği kahramanlık edebiyatımızla başladı:
Ey mavi göklerin kızıl ve beyaz süsü!..”
Ey bu topraklar için toprağa düşmüş asker!”
Bu “ey”lerden günümüz siyasetinin ey bilmem kimlerine geldik…
Ve bu arada, Ey Amerika, ey Fransa, Ey Almanya vb…
Hadi bir ey de benden olsun, Mehmet Akif’e nazire olarak:

Ey bu topraklar için toprağa düşen!..
Bir karış toprağın var mıydı yaşarken?”

Tabii burada ironi yapmış oluyoruz.
Günümüzde siyasetinin de, edebiyatının da , günlük yaşam kültürünün de epeyce uzak düştüğü bir zekâ ve üslup özelliği olarak…

***
Son birkaç haftadır dar bir çevrede de olsa alevlenmiş görünen Batı mı-Avrasya mı tartışmaları da bu üsluptan nasibini alıyor.
Bazı yazılarda yazılarımdan alıntı yapılarak ve adım anılarak, bazılarında ima edilerek tartışma taraflarından biri gibi gösterildiğim den, bir şeyler söylemem kaçınılmaz oldu.
Sadece ima edildiğim, ya da öyle sandığım yazılardan, ben de izninizle yazar adı vermeksizin söz edeceğim….

***
Çok değer verdiğim, öğretim üyesi bir yazar arkadaşım, “Medeni Dünya Yanılsaması” başlıklı yazısında , özetle, benim aydınlanma değerleri dediğim Batı değerlerini savunanların “ Dünyaya bir önceki yüzyılı, yani ulusal kurtuluş ve sosyalizm çağını pas geçerek baktıklarını” söylüyor.
Varlığı, yaşamın anlamını” bu değerlerde bulduklarını ileri sürüyor.
Bunların “anavatanda”(yani bu ülkelerin kendilerinde de) terk edildiğini, aslolanın Batılı gibi yaşamak değil haysiyet ve şerefi ile yaşamak olduğunu söyleyerek kendisi gibi düşünmeyenleri dolaylı yoldan da olsa haysiyetsiz ve şerefsiz olmakla suçluyor.
Türkiyeci olmak bu kadar mı zor diye soruyor…
Aynı yazar, üstelik sahibin sesi medyada övgüyle söz edilen “Batıcı Olmak” başlıklı bir başka yazısında, böylelerini “Erdoğan diktatörlüğü ve iktidara muhalefet” mazereti arkasında “emperyalizm gönüllüsü” diye adlandırıyor.
Entelektüel birikiminden kuşku duyulamayacak bir başka yazar ve siyasetçi arkadaş, Türkiye’nin Batı Asya ve Avrasya’daki konumuna yerleştiğini… bu gün icatların,ufukları aydınlatan kültür ve sanatın, özgürlüklerin Asya’da” olduğunu ileri sürerek farklı düşünenleri “….tek dişi kalmış medeniyetin kapı kulları” diye adlandırıyor…
Yüksek dozda heyecan ve ağır suçlamaların bence doğrularını da gölgelediği bu görüşler üzerine düşündüklerim özetle şöyle:
Ulusal kurtuluş ve sosyalizm değerlerinin temellerinde de aydınlanma değerleri vardır. Bu değerler AB’ye, hele NATO’ya hiç indirgenemez..Anavatanlarında terk edilmiş olmaları değerlerini eksiltmez, önemlerini azaltmaz. . Kaldı ki insan hakları evrensel bildirgesinde sıralanan bu temel ilkelerin en örgütlü olduğu,içselleştirildiği toplumlar yine de Batı toplumlarıdır. Mustafa Kemal’in , dolayısıyla cumhuriyetimizin ,ideolojisi (tıpkı ulusal kurtuluş, anti emperyalizm, bilimsel sosyalizm gibi evrensel nitelikteki) bu değerlerle yoğrulmuştur. Onlardan sapış, onları küçümseyiş, yok oluş demektir.. Türkiye Batı’dan kopmaksızın bütün dünya ile iyi ilişki içinde olabilecek yetenektedir. Gerçek Türkiyecilik bunu bilmek, bunun için çalışmaktır..
***
Diktaya ve iktidara muhalefet mazereti”ne gelince…
Bu bir mazeret değil,en yakıcı sorunumuzdur.
Bu günkü iktidarın siyaseti Türkiye koşullarındaki Humeyniciliktir…
Koşullar oluştuğunda daha da kötü olacaktır…
Küçümsemeye kalkmak ölüme çağrı çıkarmaktır.
Bu tartışmayı sürdürelim…
Fakat lütfen hakaretsiz, suçlamasız…





Ataol Behramoğlu/281017

21 Ekim 2017 Cumartesi

KÖR DÖĞÜŞÜ SAĞIR DİYALOGU


Görme ya da işitme özürlü okurlarım beni bağışlasın. Sözüm onlara değil kuşkusuz. Fakat şimdi yazacaklarıma daha iyi başlık olabilecek başka bir deyim bulamadım.
Bu köşede yayınlanan “Meral Akşener Gerçeği” ve “Meral Akşener’i Desteklemek” başlıklı yazılarıma gelen tepkilerden söz edeceğimi anlamışsınızdır.
***
Tepkiler birkaç koldan, farklı , kimi kez karşıt çevrelerden geldi, gelmekte ve sanırım gelmeye de devam edecektir.
Çünkü konu ilginç, güncel, önemli…
Sosyal medya üzerinden gelen olumsuz tepkilerin çoğu hakaret ve sövgüydü.
Kimisine üzüldüm, kimisine güldüm geçtim, kimisini ise ne yazık ki onların sözcükleriyle yanıtlamak zorunda kaldım. Örneğin, yüzüme tükürmek gerektiğini söyleyen birini, yüz binlerce okurum onun yüzüne tükürmek için kuyruğa girerlerse güç durumda kalacağı konusunda uyardım.
Bir başkası, bana sayın Akşener’in yardımcılığını yakıştırdı. Bir sürü başkası bu zırvayı papağan gibi tekrarlayıp durdu. Kurulacak partinin kurucuları arasında yer alacağım gibi hayal ürünü bile olamayacak söylentiler yayıldı.Buna benzer zekâ geriliği ve kara yüreklilik örnekleri üzerinde durmaya pek de gerek yok.
Bu türden tepkilerin genellikle kendini “sol”da sayan , HDP sempatizanı, bir zamanların “yetmez ama evet”ci takımından geldiğini tahmin ediyorum.
HDP konusundaki yazılarımı anlamamışlardı. Aynı dar görüşlülüğü bu sefer de gösterdiler. Ağzını bozmadan konuşanlara diyeceğim olamaz. Her zaman tartışabiliriz. Sövüp sayanların ise ne solculuklarına, ne bilmem neciliklerine saygı duymam herhalde söz konusu olamaz.
***
Derken sahibinin sesi medyanın kaptan köşkünden sesler yükseldi. Okumuş bir cahil bana şiir çevirisi dersi vermeye kalktı. Zahmet eder ve derslerimden birini izlemeye gelirse hem nasıl zırvaladığını anlar, hem de bir şeyler öğrenir.Sözünü ettiği şiirin orijinalinde geçen (day bog)” deyiminin anlamı “İnşallah”tır. Çeviride inşallah yerine dilerim demenin, Allah sözcüğünü kullanmak istemeyişle uzak yakın ilgisi yoktur
Bir başka sahibinin sesi, “Ataol Behramoğlu’nu elimizden Erdoğan bile kurtaramaz” diye yazdı… Ne demek istediğini anlayan varsa beri gelsin…
Şimdi bunları yazarken, bütün bu ve benzer saçmalıklar üzerinde durmanın pek de gereği ve anlamı olmadığını görüyorum…
Kötü niyetle beslenmiş dar kafalılık ya yine bildiğini okuyacak,ya da sahibine yaranmak için bile bile yalan söyleyecek, ucuz kahramanlık taslayacaktır.
***
Düzeyli eleştirilere ya da tartışma konularından bazılarına gelince…
Sadık Albayrak arkadaşım haklı olarak kurutuluşun sağda değil solda olduğunu söylüyor. Aydınların bir arada olacağı yeni oluşumlardan söz ediyor. Bu dileklere kimse hayır demez. Fakat günümüz gerçekliğinde, hadi ütopya demeyeyim, bir dilek olarak kalıyor bu. Yapılması gereken ise, elde olanların en büyük birlikteliğiyle önümüzdeki seçimlere hazırlanmak.
Bu arada sevgili okurlarımdan da ölçü dışına çıkmayan eleştiriler geldi. Hepsinin başımın üstünde yeri vardır. Fakat korkarım genellikle düşülen hata, ülkenin nasıl bir tehlike karşısında bulunduğunun yeterince açıklıkla görülemeyişinden ve yapılması gerekenin tam olarak bilinemeyişinden geliyor.
***
Bir kez daha, altını çizerek ve daha da açarak tekrar ediyorum. Akşener hareketinin şu andaki siyasal iktidardan farklı olarak dışarıda planlanmış bir oluşum değil, tam tersine, ülkemizin iç dinamiğinin sonucu olarak doğmuş ve gelişmekte olduğunu düşünüyorum. Solda, sağda, ortada, despotizme tam olarak gidişi durdurmak isteyen herkesi bu konuda düşünmeye, gerekeni yapmaya çağırıyorum.
Erdal Atabek, başkaca yazar arkadaşlarım ve okurlarım, düşünsel destekleriyle konunun önemini vurguladılar.
Söz konusu yazılarımla dolaylı ya da dolaysız ilgili, özellikle de Batıcılık konusunda yazı ve görüşlere ilişkin düşüncelerimi önümüzdeki haftaya bırakıyorum…



Saat 01.00’de HALK TV’de H.Çetin’in programındayım…