19 Ağustos 2017 Cumartesi

ÖĞRETMEN ÖLDÜRMEK


-Bu konuda yazmamı isteyen ve bekleyen sayın Necat Birinci hocamıza.-
Yalçın Pekşen’in Hürriyet’teki köşesinde 24 Kasım 2012’de yayınlanan yazısındaki bir okur mektubundan, PKK’nın katlettiği ilk öğretmenin,1979’da okul bahçesinde, öğrencilerin gözleri önünde öldürülen Mehmet Saygıgüder olduğunu öğreniyoruz. Başka kaynaklardan, Saygıgüder’in Gaziantep Şahinbey Aliye Ömer Battal İlkokulu müdür yardımcısı olduğunu öğrendim. Şehit edilme tarihi tam olarak 26.06.1979.
Yine Pekşen’in yazısındaki okur mektubunda o tarihten 4 Eylül 2011’de Tunceli Görme Engelliler sınıf öğretmeni Dilay Kermen’in katledilişine kadar geçen 22 yılda 140 öğretmenin şehit edildiği yazılı.
Öğretmenlere karşı PKK tarafından işlenen cinayetlerin yıllara göre kurban sayısı ise şöyle:
1980’de beş, 1981’de yine beş öğretmen öldürülmüş. 12 Eylül 1981’den 1987 sonuna değin öldürme olayı yaşanmamış. Ancak 1988’de sekiz, 1989’da dört, 1990’da üç, 1991’de iki öğretmen öldürülürken, 1992 yılında 17, 1993’te 48, 1994’te de 30 öğretmenin katledilmesiyle sadece üç yıl içinde öldürülen öğretmen sayısı 95’i bulmuş….
1995’te altı, 1996’da yine altı, 1997’de üç, 1998’de bir öğretmenin katledilmesiyle de o tarihe kadar şehit öğretmen sayısı 140’a ulaşmış oluyor…
O tarihten bu güne öldürülen öğretmen sayısını gösteren bir veriye ulaşamadım. Zaten mesele sayıda değil… PKK sadece karşısındaki askeri güce değil sivillere de saldırıyor. Katliamlara bebeklerin de hedef olmaktan kurtulamadıklarını biliyoruz. Öğretmenlerin ise alçakça işlenen bu cinayetlerde kurbanlar arasında ağırlıklı oranda yer aldıkları görülüyor. Hepsinin değilse bile çoğunun ilk okul öğretmenleri olduğunu tahmin ediyorum…,Alçakça cinayetler… Çünkü öğretmen, adı üstünde, silahsız kişi demektir. İşi öğretmek, bilgi vermektir. Silahsız kişiyi katletmek ise alçaklıktır. Fakat PKK’nın bu konuda bir sınır ve ölçü tanımadığı zaten biliniyor.
Son olarak, kaçırılarak öldürülen, Şanlıurfa’nın Siverek ilçesi Çiftçibaşı köyü öğretmeni 23 yaşındaki Necmettin Yılmaz’ın ve Batman’ın Kozluk ilçesindeki bir PKK saldırısında yaşamını yitiren müzik öğretmeni Şenay Aybüke Yalçın’ın ölümleriyle sarsıldık.
PKK neden öğretmen öldürüyor? Sorunun yanıtı güç değil. Çünkü öğretmenler çocuklara Türkçe öğretiyor. Türkçe aracılığıyla da onlara insanı insan yapan bilgilerin temellerini kazandırıyor. Amaç göz korkutarak, yıldırarak yöredeki okulların kapatılmasını sağlamak.
O dil kendi ana dilimiz olmasa da bir dile düşman olunabilir mi? Daha dolaysız bir soru sorayım: Söz konusu örgütün başında bulunan kişiler, edindikleri bilgileri Türkçe yoluyla kazanmadılar mı? Aldıkları eğitimi, temel bilgileri katlettikleri öğretmenlerin benzerlerinden almadılar mı? Öyleyse nedir bu kör, gözü dönmüş, ölçüsüz, sınırsız düşmanlık? Alçaklık,canilik değilse nedir?
Burada tartıştığım(gerçekten varsa eğer) PKK savları değil. Bu konuda düşündüklerimi defalarca yazdım. Ben hunharlığı, canavarlığı, tartışıyorum. Savaşın da bir ahlâkı, ölçüsü, kuralları vardır ve olmalıdır. Öldürülmüş bir insanın cesedinin bir polis panzeri arkasında sürüklenmesini; yer sofrasında kahvaltı yapılmaktayken bir toma ile duvarı yıkılan evde yoksul insanların ezilerek öldürülmesini, polis baskınında bir evde bir genç kızın vajinasına ateş edilerek katledilmesini nasıl lanetliyorsak; çocuklara insan olmanın en temel bilgilerini öğretmek için en güç koşullarda görev üstlenen silahsız insanların, çoğunluğu çok genç eğitim emekçilerinin acımasızca, kalleşçe katledilmeleri de aynı laneti hak etmektedir.
Neredeyse çocuk narinliğinde bir genç kız olan müzik öğretmeni Şenay Aybüke Yalçın’ın,bir ud eşliğinde, kır çiçekleri tazeliğinde sesiyle söylediği türkünün videosunu izlemediyseniz mutlaka izleyin..
Beni öldürende din yok iman yok” sözcükleri , acı yazgısını seziyormuşçasına yürek yakıcı bir dokunaklılıkla dökülüyordu dudaklarından…
Seni öldürende vicdan da, insanlık da yok güzel kızım, canım öğretmenim…



Ataol Behramoğlu/Cumartesi/180817 

12 Ağustos 2017 Cumartesi

MAVİ YENGEÇ AĞIDI


Bu hafta sizinle Nihat Behram’ın, beni her okuyuşumda ürperten “Mavi Yengeç Ağıdı” adlı şiirini paylaşacağım…
Bilen mutlaka vardır mavi yengecin nasıl bir şey olduğunu, bildiğimiz yengeçten farkını. Nihat Behram’ın şiirini okuma öncesinde ben bilmiyordum doğrusu.
Konumuz şiir. Şiirde anlatılan mavi yengeç… Ama ben yine de internete bir göz atayım dedim. Adını kıskaçlarındaki mavi renkten alıyormuş. Asıl vatanı Kuzey Amerika’ymış. Bizde Dalyan Kanalı ile denizle akarsuyun birleştiği lagünlerde yaşıyormuş.
Devam edelim…”Göğüs ve kıskaç etleri yenilen” mavi yengeçler, “protein zenginliği ve tadındaki büyük lezzet” nedeniyle bir çok ülkede tüketilmekte, gelişmiş ülkelerde lüks bir ürün olarak oldukça yüksek fiyatlarla satılmakta, bizde de tatilci ve turistlerin vazgeçemediği bir ürün olarak ayda otuz binin üzerinde tüketilmekteymiş…
Bütün bunları niye anlatıyorsun; bunlarla şiirin, ağıtın ne ilgisi var diye düşünebilirsiniz… Yanıtım ağıtın diliyle, Nihat Behram’ın sözcükleriyle olacak…
***
Ağıt öncesi açıklamadan bir bölümle başlayayım:
Mavi yengeçle göz göze geldiğim an, ateş olup içime düşmüştü. Sağ elinde bıçak olan adamın sol elindeydi mavi yengeç. Çakmaktaşına benziyordu bakışı. Kurtulmak, kendi dünyasına kaçmak istiyordu.Sudaki dalgalar, sazlıklardaki kuşlar o nu çağırıyordu.Çağırmaktan başka hiçbir şey gelmiyordu ellerinden. Çırpınarak öyle mahzun bakıyordu. Suçunu da bilmiyordu.Ay ışığında yakut gibi ışıldayan kabuğu muydu suçu, cam mavi rengi miydi, bir gramcık eti miydi?”
Bu paragrafı izleyen anlatımlar, bence, en eski, en büyük destanların diliyle; Nihat Behram’ı oğlu gibi sevdiğini bildiğim sevgili Yaşar Kemal’in betimleriyle yarışabilecek değerdedir:
Bıçak bağrına saplanıp ateşe basıldığında öyle tiz bir çığlık attı ki, paradan başka şey düşünmeyen insan kulağı sağırdı ona. Ama su duydu o çığlığı, gördüm, titreşti. Rüzgâr duydu o çığlığı, için için inleme sesiyle esti, Ölümün karşısında çaresiz kalan ne varsa utandı çaresizliğinden. Arı balından utandı, kelebek kanadından, ateşböceği ışıltısından utandı, iskete sevdalı şarkısından…”
***
Her bir sözcüğü şiir olan açıklama sözlerinin ardından gelen birkaç sayfalık ağıtın kendisi ise, her okuyuşumda beni Pablo Neruda doruklarına taşıyor:
Kayalığın sevdalısı,/sazlıkların, yosunun belalısı,/haşarı mı haşarı/kum tanesi iki çakmaktaşı göz edinmiş mavi yengeç/ne kadar güzeldin oysa,/çevik mi çevik, bıçkın mı bıçkın;/sol yanından dalgaların çığıltısı, sağ yanından/kuşların cıvıltısı çağırdığı için mi/bir o yana bir bu yana yanın yanın gezerdin;/sedefi mermere kavuşturan şarkınla/seher serinliğinde sulardan gelişini/uzaktan işitirdi sakalar/kıskanıp ısırgan otu/ çakıldan sorardı gizini mercan kıskaçlarının;/çıkıp geceleri kumsala, seyrine dalsan yıldızların/ay ışığı ıslak parıltısına yaslanıp/okşardı usul usul yakut tacını;/kamışların fosforlu kelebeği,/bir yudum etini mi zümrüt içinde/denizlerin gökyüzünden senin için süzdüğü/menevişli cam mavisi rengini mi, kıymak için canına/suçun saydılar;/ah, kırılan sedef kabuğu suyun,/gönül gürültüsü dağlanmış kıskaçlı boncuk,/bağrında kendinden daha ağır bir bıçak yarasıyla/ateşe yatırdıklarında, kim bilir nasıl arandı bakışların/yosunlara gizlediğin kehribar kovuğunu/””
***
İyisi mi ben araya girmeksizin, yine ağıt öncesindeki açıklama yazısından bir paragrafla bitireyim bu yazıyı:
Her derde deva dendi mi, canlıyken maymunun kafatasını parçalayıp beynini yiyen,kaplanın hayalarını kesip çiğ çiğ midesine indiren insan kılıklı canavarların dünyasında, rüzgârın gözyaşı kimin umurunda?Mavi yengeci ateşe basan adam sanki kalbimi ateşe basmıştı. Nesli tükendi tükenecek o güzelim canlıya saldıracaklarını o gün sezmiştim.Zaman içinde “Mavi Yengeç Restaurant’lar türedi. TV’ye sıçradı azgınlıkları:internete vahşet videoları yüklediler.”
***
Nihat Behram’ın ağıdı her an biraz daha yitirdiğimiz insanlığımız için de yakılmış bir ağıt değil mi?

Ataol Behramoğlu/Cumartesi/120817

6 Ağustos 2017 Pazar

ÇEVİRMENİN ÖLÜMÜ


Yakın, sevgili bir arkadaşın ölümü üzerine yazmak ne kadar güç olsa da, yazarak vedalaşmak isteği kaçınılmaz oluyor. Üstelik bu arkadaş Ahmet Cemal gibi bir yazı insanıysa.
Uzunca süredir yaşamakta olduğu sağlık sorunlarının son birkaç ayda arttığını ve kalple ilgili olanlarının sıklaştığını biliyordum.
Bir ara öldüğü söylentisi bile çıktı.
Tedavide olduğu hastaneden yanıt alamadığımda yayıncısı ve yakın dostu Can Öz’den, gerçekten de bir ara kalbinin durduğunu, doktorların çabasıyla yaşama döndürüldüğünü öğrendim.
Sonrasında birkaç kez aramayı denediysem de bir türlü görüşmek kısmet olmadı.
Araya yaz kopukluğu girdi ve ona bir geçmiş olsun bile diyemeden ölüm haberiyle sarsıldık.
Bir bakıma, tıpkı yaşarkenki gibi, sessizce, usulca, efendice, onca bağlı olduğu, onca emek verdiği yaşamdan çekip gitti.
***
Ahmet Cemal kuşkusuz değerli bir köşe yazarı, çok yönlü bir yazın ve ve düşün adamıydı.
Edebiyat çevirisi alanında verdiği emek ise tartışmasız çeviri edebiyatımızın en ön sıralarındadır.
Bu veda yazısının başlığını “Çevirmenin Ölümü “ olarak koymam bundandır.
Bir başka neden, çeviri emeğinin, her şeye karşın hâlâ ikincil bir emek sayılagelmesidir.
Oysa yazınsal(ve kuşkusuz bilimsel) çeviri; yaratıcı yetenek, sabır ve özveri gerektiren çok zahmetli bir yaratıcı çabadır ve bir ülkenin edebiyatına , kültürüne söz konusu yapıtların kendileriyle boy ölçüşebilecek değerde önemli bir katkıdır.
Ahmet Cemal böyle bir çevirmendi. Alman dilli edebiyattan çevirilerinin toplamı bir kitaplık oluşturacak ölçüde değerli ve büyüktür.

***
Okuduğumu anımsadığım ilk çevirisi Elias Canetti’nin “Körleşme”sidir… Aydın körleşmesi sorunsalının bu baş yapıtını 1982’de cezaevinde okumuştum…. Sonradan Ahmet’e şaka yollu, hapiste olmasam bu kitabı okumaya belki de sabrım yetmezdi diye takıldığımı anımsıyorum… “Körleşme” gerçekten de okunması güç bir yapıttır. Bir de, okunması bile güç olan bir yapıtın çevirisine verilen emeği düşünün… Ahmet Cemal çevirmek için hep güç olan, çok güç olanı seçmiştir. Örneğin Robert Musil’in , kuşkusuz yine bir başyapıt olan “Niteliksiz Adam”ı… Farklı, benzersiz bir edebiyat tadı alarak aralıklarla okumayı sürdürdüğüm(iki yıldır elimin altındaki )bu iki ciltlik romanı bir çırpıda okumak bence olanaksız ve zaten yanlıştır. Avusturyalı yazar ve düşünür Herman Broch’tan çevirdiği (başka bir dile çevrilemez denilen) deneysel romanı“Vergillius’un Ölümü” ise, dilimizde yayınlandığından bu yana okumayı planladığım kitapların ön sırasında yerini koruyor…
Nietzche,Kleist, Novalis, Hölderlin, Zweig, Kafka,Seghers, Brecht, Böll, Celan, Rilke,Trakl… uzayıp giden bir yazar ve şairler listesi… Türkçeye ve Almancaya verilen büyük emek… Bir söyleşimizde, belki de benim soruma yanıt olarak, Faust’u çevirmekte olduğunu söylediğini anımsıyorum… Ne kadar yarım ve eksik de olsa bulunup yayınlanırsa Faust çevirileri arasında yerini alacak, mutlaka çok yararlı olacaktır…
***
Müstesna bir yazın insanını,;seçkin bir edebiyat, sanat, kültür adamını; son yolculuğuna uğurlanırken öğrencilerinin yüzlerindeki kederden de okunacağı gibi çok değerli, çok sevilen bir akademisyeni kaybettik. Yapıtlarıyla yaşayacak, insan ve arkadaş olarak yokluğu hep hissedilecek….


Ataol Behramoğlu/Cumartesi/050817

29 Temmuz 2017 Cumartesi

ADALET VE SARAY

Ataol Behramoğlu/ Cumartesi/290717

Adalet Sarayı sözü bize batıdan gelmiş olmalı. Ne zamandan beri kullanıldığını anımsamıyorum. Sanırım Çağlayan’daki binadan önce bizde adliyelere böyle denmiyordu. Resmi adıyla “İstanbul Anadolu Adalet Sarayı”nın dünyanın en büyük adalet sarayı olduğu söyleniyor. Doğru mu,bilmem. Doğruysa da övünülecek bir şey mi? Gerçekten adalet dağıtılıyorsa, evet. Dava sayısının saray gerektirecek kadar çokluğundansa, ayrı konu… Sonuçta, saray denilebilecek büyüklükte , hizmete Ocak 2013’te açılan bir adliye binamız var gerçekten de … Bir de ,Ankara Söğütözü’nde bir başka sarayımız, Ak Saray var…Ona artık kısaca Saray ya da külliye deniyor. Yapımında bazı hukuk usulsüzlükleri bulunduğu iddia edildiğinden kaçak saray denildiği de oluyor.
***
İstanbul Anadolu Adalet Sarayına bir kez sanık, birkaç kez de izleyici olarak yolum düştü. Sanıklığımın konusu cumhurbaşkanı hakkında kötü söz söylediğim iddiasıydı. Yargıç söz konusu köşe yazımdaki sözlerimin kötü niyet taşımadığını görmüş olmalı ki ilk celsede beraatime karar verdi. Çıkarken kendisine “Kolay gelsin” diye seslendim. Duyup duymadığını bilmiyorum. Fakat sabahın erken sayılabilecek bir saatinde, belli yaşta, belli eğitimden geçmiş bir insanın böylesine ipe sapa gelmez konularla zaman ve enerji harcamak zorunda kalması beni gerçekten üzmüştü…
***
Bir kaç gün önce, bu kez Cumhuriyet yazarı ve çalışanı arkadaşlarımızın sanık olduğu davanın ilk günkü duruşmasını izlerken benzer şeyleri çok daha kuvvetle hissettim… Kürsüde belli eğitimden geçmiş, bir meslek sahibi olmak için nice emek harcamış insanlar; sanık konumunda her biri ayrı ayrı değerli, gazeteci, yazar arkadaşlarım; avukat sıraları tıklım tıklım; salon ise aralarında davayı izlemeye gelmiş milletvekillerinin de bulunduğu tutuklu yakınları ve başka izleyicilerle dolup taşıyor. Neden buradayız? Konu ne? Bunca sıkıntı, telaş, kargaşa, öfke, üzüntü ve zaman kaybı neden? Şu anda bu salonda, benim de içinde bulunduğum bu olay gerçek mi, yoksa çok acemice kurgulanmış saçma sapan bir gösteri mi? Gerçek olduğu, yüzlerini dokuz aydır görmediğim, göremediğim arkadaşlarımın her biri salona tek tek alınırlarken, onlar ne kadar dimdik, pırıl pırıl olsalar da içimden yükselen ağlamak duygusu… Musa, Turhan, Güray, Hakan, tüm ötekiler, hepsi… 1982’de Barış Derneği tutuklamasındaki bizleri görüyorum… Aradaki fark, biz hepimiz aynı koğuştaydık…. Bilek hakkıyla almış da olsak içerde yazıp çizme şansımız da olmuştu… Kitap gelmemesi diye bir sorunumuz yoktu…Havalandırmada gökyüzünü görüyor, koşuyor, basketbol da oynuyorduk… Bu bir askeri diktatörlüktü… O dönemde yaşanan acıları, yapılan kıyımları, zulümleri bilmez değilim… Ama o, kendisiyle savaşta olduğumuz bir askeri diktatörlüktü… Bu gün ise, kimilerince emperyalizme karşı milletçe verdiğimiz savaşın başkomutanı olduğu iddia edilen biri var iktidarda, Ankara’daki sarayında… Yanlış anımsamıyorsam, biz üç ay sonra yargıç karşısındaydık ve bu üç ay yüzyıl kadar uzun gelmişti. Bugünkü davada tutuklu arkadaşlarımıza ilişkin iddianame ise 6 ayda hazırlandı ve ancak 9 ay sonra yargıç karşısındalar. Cezaevinde yargılamayı beklerken geçen dokuz ay bir ömür demektir. Kötülüğün her türlüsü, adı üstünde, kötülüktür. Ama iki yüzlüsü, sinsi ve sinik olanı,sanki değilmiş gibi olanı, en kötüsü, en alçakçasıdır… Bugün yaşanmakta olan budur…
***
Adaletin saray sözcüğüyle anılmayı hak etmesi için gerçekten adalet olması, her hangi bir saraydan buyruk almaması gerekir.
Öyle değilse , adalet sarayı isim tamlamasını sarayın adaleti olarak değiştirmek gerekir.
Bu satırları, gözüm ve kulağım duruşma salonundan gelecek haberlerde, Cuma günü saat 16.40’ta yazıyorum.

Ülkeme,adalete her şeye rağmen güvenle…

22 Temmuz 2017 Cumartesi

SAYIN SONER POLAT’IN ELEŞTİRİLERİNE YANIT


Bu hafta PKK’nın katlettiği iki genç öğretmeni, Necmettin Yılmaz ve Şenay Aybüke Yalçın’ı yazacaktım. Fakat bugün(21 Temmuz Cuma) Aydınlıkta sayın Soner Polat’ın “ Bir İletinin Düşündürdükleri” başlıklı güzel yazısında, geçen hafta bu sütunda yayınlanan “Büyük Adalet Yürüyüşü ve Sonrası” başlıklı yazımdaki bazı sözlerime ve görüşlerime yönelttiği eleştiriler bu haftaki yazımın konusunu ister istemez değiştirdi. Sizi eleştiren bir yazıya nasıl güzel diyorsunuz diye sorulabilir. Yanıtım, yazının incelikli üslubu ve sayın yazarın hakkımda söylediği(layık olmak istediğim) değerli sözlerdir. Söz konusu yazıya ilişkin(ve bu bağlamda elbette bana yönelik)eleştirilerinde ise haklı olmadığı düşüncesindeyim.
***
Emekli tüm amiral sayın Soner Polat “Balyoz” ihanetine hedef olmuş, ordumuzun en değerli subaylarından biridir. Hepsine sonsuz saygı ve sevgi duyduğumu tekrarlamama sanırım gerek yok. Kaldı ki onlara ilişkin olarak şu “emekli” sözünün kullanılmasından da her zaman rahatsızlık duydum.. Fakat bu bir başka konu…
Eleştirilere gelince, en önemli bulduğuma değinmekle yetineceğim.
Sayın Polat şöyle diyor:
Kemal Kılıçdaroğlu bu yarıştan(cumhurbaşkanlığı yarışından) kaçıyor.Aday olmayacağını açıkladı!Peki Behramoğlu’na göre zirveye tırmanan Kılıçdaroğlu aday olmuyorsa , kim olmalı?Kendimi zorlayarak şöyle bir sonuç çıkardım:Bir MP(Merkez Parti) kurulmasını bekleyeceğiz. Daha sonra PKK, pardon HDP’nin kapısını çalacağız. Bu üç parti istişarelerde bulunacak ve yıldız(!) bir aday çıkarılacak!Ve bu aday seçimi kazanacak!Kısa dönem için, yani önümüzdeki seçimde CHP’den umut kesildiğine göre, bütün yükü kurulacak MP ile hapisteki HDP çekecek! Türkiye emperyalist merkezlerle kıran kırana bir savaşın içindeyken,Türk milleti PKK’nin siyasi kanadını ve Atlantikçilerle dirsek temasında olanları iktidara getirecek!”
***
Sevgili amiralim! Yazınızın odağını oluşturan paragrafta, doğrular ve yanlışlar bir arada. Evet , Kemal Bey bir zafer kazanmıştır, fakat aday olmama kararı çok yerindedir. Bir Merkez Partisi kurulmasını beklemeyeceğiz, fakat bu bir zorunluluktur. AKP’nin parçalanması, Erdoğan’ın indirilmesi başka türlü mümkün değildir. Böyle bir parti kurulmasına engel olmak için ellerinden geleni yapmaktalar ve yapacaklar. Kapalı kapılar ardında şantajdan tehdide, baş döndürücü rüşvetlere kadar kim bilir ne dolaplar çevrilmektedir. Allah aşkına, bunu göremeyecek, bilemeyecek kadar saf mısınız!
***
Türkiye emperyalist merkezlerle kıran kırana bir savaş içindeymiş… Erdoğan öncülüğünde mi? Yoksa Hulusi Akar’ların, Hakan Fidan’ların, Meclisteki AKP çoğunluğunun önderliğinde mi? Yapmayın! Böyle düşünüyorsanız eğer çok büyük bir hayal içindesiniz. Bir sohbetimizde Doğu Perinçek’e romantiksin demiştim. Evet, devrimci romantik olur diye yanıtlamıştı beni. Elbette! Lenin’de böyle söylüyor “Ne Yapmalı”nın son paragrafında… Fakat rüyalarımız, hayallerimiz bir türlü gerçekleşmiyorsa, durup nedenlerini düşünmemiz gerekmez mi?
***
Kimin başka adayı olacağını şu anda konuşmak ise zaten yanlıştır. Buna henüz vakit var. 2019 hesabını biryana bırakıp, her günün gereğini yerine getirmeliyiz. CHP’den umut kesmiş değilim. Fakat ülke bir tek CHP ile bu karanlıktan çıkamaz. Bu yolda,bu yönde bütün olanakları, bütün olasılıkları değerlendirmek zorundayız. HDP’yi “hapisteki HDP” diye nitelemek bize yakışmaz. O da bir Türkiye partisidir, olmak zorundadır. Olamazsa PKK ile birlikte zaten silinip gidecek ya da bugünkü iktidara boyun eğecektir. Siyaset mühendisliği zaten tam bu gibi durumlarda gereklidir.
***
Merkez Partisini daha kurulmadan “Atlantikçilerle dirsek teması içinde olmakla” suçlayarak, HDP’yi PKK’nin siyasi kanadı olmakla mahkum ederek, CHP’yi “emperyalist merkezlerle daha yakın ilişki savunmak “ hedefine kilitleyerek, ülkeyi kiminle, kimlerle, nasıl karanlıktan çıkaracak, parçalanmaktan kurtaracağız?
Hayal kurarak, rüya görerek mi?
Lütfen bizlere, şairlere bırakılsın bu…
Sevgi ve saygılarımla.


Ataol Behramoğlu/Cumartesi/220717

15 Temmuz 2017 Cumartesi

BÜYÜK ADALET YÜRÜYÜŞÜ VE SONRASI


15 Haziran Perşembe günü Ankara Güven Park’ta başlayıp 8 Temmuz Cumartesi İstanbul Dragos’ta sona ererek 9 Temmuz Pazar günü Maltepe miting alanında milyonlarca kişinin katıldığı görkemli buluşmayla zirveye ulaşan Büyük Adalet Yürüyüşü, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun bir siyaset önderi ve birey Kemal Kılıçdaroğlu olarak zaferidir.
Böyle bir deneyimden başarıyla geçmiş olan kişi ne siyaset adamı ne de bir insan teki olarak eskisi gibi kalabilir.
Başarı aynı zamanda hiç kuşkusuz aynı zamanda CHP kurmaylarının ve bütünüyle örgütündür.
Bu demektir CHP ve Türkiye yeni bir dönemin eşiğindedir…
***
Fakat asıl sorun da burada başlıyor…
Bu nasıl bir dönem olacak, ya da olmalı?...
Düşündüklerimi hızla birbiri ardına sıralamalıyım…
Her anlamda ve alanda böylesine bölünmüş bir ülkede CHP en azından yakın bir dönem için tek başına iktidar olma hayali kurmaktan uzak durmalıdır…
Öncelikle yapması gereken kendi Atatürkçü, yurtsever, çağdaş, aydınlanmacı tabanını daha da güçlendirip sıkılaştırmak, sayıca arttırmaktır…
Asla ödün vermemesi gereken başlıca konu budur.
Sağdan oy alma olasılığı sıfıra yakındır.
Er geç dağılıp çökmesi kaçınılmaz olan AKP’ye oy veren seçmen, CHP’ye değil, kurulması kaçınılmaz olan Merkez Parti ya da partilere yönelecektir…
CHP’nin büyümesi, aydınlanma düşüncesini, eğitim ve örgütlenme yoluyla yoksul ve orta tabaka kitlelere ulaştırmaktan , onlara ekonomik ve sınıfsal bilinç kazandırmaktan geçer.
Bunun dışında sağı kazanmaya yönelik söylemler ise, amaçlananın aksine, birleştirici, toparlayıcı olmak yerine bir zaman sonra asıl tabanı partiden uzaklaştırır.
Bu bir dost uyarısıdır.
***
Cumhuriyet Halk Partisine ve Genel Başkanına bütün ülkede prestij ve sempati kazandıran Büyük Adalet Yürüyüşü, soldan gelen kimi eleştirilerin zorlama ve tutarsızlığı; AKP yönetiminin ise inişli çıkışlı, tehditkâr saldırıları ve yanı sıra bir gübre kokusuyla da anımsanacaktır…
Bu partinin hiç de uzak olmayan bir gelecekte dağılıp çökeceğinden kuşku duymuyorum.
Bu sadece bir dilek değil, gerçekçi bir gözlem sonucudur.
2002’deki erken seçimden günümüze bu partinin ve liderinin serüveni gözden geçirildiğinde, AKP’nin bütünüyle bir emperyalist proje ürünü olduğu açık seçik görülecektir. O günden bu güne başında aynı kişi bulunan MHP’nin de bu projenin dışında olmadığını, söz konusu partinin ve kişinin ülkeyi tek adam yönetimi uçurumuna sürükleyişteki öncü işlevi yine açık seçik göz önündedir.
AKP sağı, gerçekte Türkiye’deki sağın yüzde beşini bile temsil etmez.
Emperyalizm destekli oyunlar, tehditler,saldırılar aşılarak bir Merkez Parti kurulabildiğinde bu çok açık görülecektir…
Böyle bir birlikteliğin sağlanması, kişisel inançların siyasete karıştırılmaması gerektiğinin bilincinde olan , Cumhuriyetin değerlerine saygılı, liberal düşünceli kişilerin ve çevrelerin sevgili ülkemize karşı, bir yurttaşlık,vicdan insan olma görevidir…
***
CHP’nin ve kurulacak olan Merkez Partinin siyasette, kültürde ve ekonomi alanında hiç de güç olmayacak birlikteliğinin, giderek daha gerçekçi bir çizgiye
yönelmesi kaçınılmaz olan HDP’den destek almasıyla ülke normalleşme yoluna girecektir…
Sol ise kendi değerlerini daha cesurca savunmak ve daha özgürce örgütlenmek olanaklarına sahip olacaktır…

***
İki aşamasında birlikte yürüdüğümüz ve en son yürüyüş sonrasında beni dinlendiği karavanda kabul etmek inceliğini gösteren Kemal Kılıçdaroğlu’yla bu buluşma ve görüşmelerimiz en değerli anılarım arasında yer alacak; değerli ressam dostum Sali’yle hazırlamayı planladığımız ve çalışmalarına başladığımız yürüyüş kitabı ise sanatsal ve toplumsal eylem ilişkisi alanında sanırım kalıcı bir örnek oluşturacaktır.

Ataol Behramoğlu/Cumartesi/150717

8 Temmuz 2017 Cumartesi

YÜRÜYÜŞ NOTLARI’NDAN

Ataol Behramoğlu/Cumartesi/080717


YÜRÜYÜŞ NOTLARI’NDAN

YÜRÜMEK
YÜRÜMEK YAŞAMI KEŞFE ÇIKMAKTIR
VE HEP YENİDEN TANIMAK KENDİNİ
İÇİNDE GÜN IŞIĞI GİBİ KIPIRDAR
İLK ADIMLARINI ATAN BEBEĞİN SEVİNCİ


AHMED ARİF GİBİ

KULAK VER KURBANIN İNİLTİSİNE
SOR HESABINI YÜKSELEN FERYADIN
YÜRÜ ÜSTÜNE ÜSTÜNE
TÜKÜR YÜZÜNE CELLADIN”




NAZIM HİKMET GİBİ

YÜRÜMEK DAİMA, DAİMA İLERİ
TÜKENİŞTİR ÇÜNKÜ YERİNDE SAYMAK
YÜRÜMEK ,YÜRÜMEYENLERİ
ARKANDA BOŞ SOKAKLAR GİBİ BIRAKARAK”


SHAKESPEARE GİBİ

ZULÜM ÖNCE ZALİMİ ÇÜRÜTÜR
BUNCA KÖTÜLÜK,NEFRET,KİN
GÜN GELİR ORMAN BİLE YÜRÜR
ONU ALAŞAĞI ETMEK İÇİN




YAŞAMI SAVUNMAK

ON BİNLER,YÜZ BİNLER,MİLYONLAR
GENCİ,YAŞLISI,KADINI,ERKEĞİ,
YAŞAMI SAVUNMAK İÇİN YÜRÜYORLAR
DALLARA YÜRÜYEN ÖZSU GİBİ


ADALET YÜRÜYÜŞÇÜLERİNE

DAĞ BAŞINI DUMAN ALMIŞ
İŞİMİZ ZOR, VAKTİMİZ DAR
VATAN AĞIR YARALANMIŞ

YÜRÜYELİM ARKADAŞLAR

1 Temmuz 2017 Cumartesi

GÜBRE

Yazının başlığı “pislik” de olabilirdi.
Fakat daha az kaba olması için gübrede karar kaldım…
Kaldı ki gübre sözcüğünün ilk çağrışımları son derece olumludur.
Doktor Jivago’nun yaratıcısı, büyük Rus şairi Boris Pasternak dilimize çevirdiğim Mart adlı şiirinin son kıtasında onu şöyle yüceltiyor:
Tüm kapılar ardına kadar açık,at tavlası, inek ahırı,
Güvercinler yulaf topluyor karın üstünde,
Doldurmada taptaze kokusuyla havayı
Bütün bu canlılığın nedeni olan gübre…
Büyük Adalet yürüyüşçülerinin geçeceği asfalt yolu gübreyle dolduranların bu şiirden haberleri olduğunu sanmam ama, üstelik çok verimli kırsal alanların yakınında yaşadıkları için bu ürünün yararlarını mutlaka biliyorlardır. Zaten tonlarca gübreyi biriktirmiş olmaları da bunu gösteriyor. İyi ama bu yararlı ürünün böylesine heba edilmesi yazık değil mi? Diyeceksiniz ki tekrar toplayıp gerekli yerlerde kullanırlar. O zaman bunca zahmetin nedenini soracağız. Asfalttan herhangi bir ürün alınamayacağına göre… CHP sözcüsü Bülent Tezcan “ kartvizitlerini bırakmışlar oraya” diye güzel bir metafor kullanmış… Buna eklenecek fazla bir söz yok…
***
Gübre eylemiyle eşzamanlı olarak, sanki ona nazire gibi, hükümet üyelerinden biri şöyle buyuruyor: Biz yolları millet için yapıyoruz. Teröristler yürüsün diye değil.”
Bu adam bakan sıfatı taşıyor. Adını özellikle anmıyorum. Haberi veren gazete gözümün önünde ama sözlerin sahibinin adı neydi diye bir daha bakmaya gerek duymuyorum. Benim yazılarım çok uzun zamanlar sonra da okunacak… Bu gibilerin kimlikleri ise, bulundukları konumları yitirdiklerinde nasıl olsa kimseyi ilgilndirmeyecektir..
Söz konusu kişi,yürüyüşçü sayısının yüz binlere ulaştığı; sadece ülkemizde değil bütün dünyada on milyonların, belki yüz milyonların ilgiyle, saygıyla izlediği bir büyük yürüyüşü terörizm eylemi ve savunuculuğu olarak yaftalamakta herhangi bir sakınca, çekince duymuyor. Sanki babasının kesesinden yaptığı yollara pervasızca dışkı yığarcasına bu milyonlarca kişiyi suçluyor, hedef gösteriyor. Onlara kendi yurtlarının caddelerinde yürüme yasağı getiriyor. Sevgili Zeynep’ten(Altıok) öğrendiğimize göre, kurbanları arasında onun sevgili babası, kardeşim, büyük şair Metin Altıok’un da bulunduğu Sivas katliamı sanıklarının avukatlarından biri olan bu kişi hakkında, Büyük Adalet Yürüyüşünün öncüleri, katılımcıları, binlerce suç duyurusu dilekçesiyle hakaret davası açarak sözlerinin hesabını sormalıdır.
***

Hemingway ünlü romanı “Çanlar Kimin İçin Çalıyor” da İspanya İç Savaşı denilen boğazlaşmayı anlatır.
Bu kitabı okurken, her iki tarafın birbirine uyguladığı acımasızlıktan, birbirinin kanına susamışlıktan derin bir acı duymuştum.
Sevgili ülkemiz böyle bir kardeş boğazlaşmasına; hınçların, kinlerin, nefretlerin bilendiği ve sonucunda uzak yakın tarihimizin hiçbir döneminde görülmemiş genişlikte ve acımasızlıkta bir kan dökücülüğüne doğru yol alıyor.
2002’deki “Sivil Darbe” uyarımdan, daha sonra hakkımda ilk hakaret davası açılmasına yol açan “bunlar seçimi kaybetseler de iktidarı bırakmazlar” öngörümden bu günlere, bu konularda kitaplar dolusu yazmış ve öngörüleri ne yazık ki gerçekleşmiş biri olarak, böyle giderse bu kaygımın da ne yazık ki gerçek olacağından kuşku duymuyorum.
Bu ise ülkemizin yok oluşu demektir.
***
Çözüm bu yönetimden bir an önce kurtulmaktır.
İnanın ki bu siyasal iktidarın ideolojik anlamda destekçileri, gözü kapalı taraftarları, bunca zorlamaya karşın ülke nüfusunun yüzde yirmisine bile ulaşamaz.
İlk ciddi yenilgi sonrasında da dağılacaklardır.
Ellerine geçirmiş oldukları fırsatla laik eğitimi ve laik yaşamı tersine çevirerek Türkiye Cumhuriyetinin aydınlanma değerlerini bütünüyle ortadan kaldırmadaki aceleleri bunun bilincinde olmalarındandır..
Yeter ki Liberal çevreler,bütün inançlara saygılı gerçek dindarlar, yurtseverler, solcular, ülkeyi bu yıkımdan kurtarmak için güçlerimizi birleştirerek ortak demokrasi hedefine doğru kararlılıkla ilerleyelim.




Ataol Behramoğlu/Cumartesi/010717

24 Haziran 2017 Cumartesi

YÜRÜMEK SEVİNÇTİR


Ataol Behramoğlu/Cumartesi/240617

Yürümenin bir sevinç olduğunu 1962 yazında, 20 yaşımda, Egenin bütün körfezlerinde denize girmek amacıyla Bursa’dan Bandırmaya doğru yürüyerek yola çıktığımda duyumsamıştım…
Kuşkusuz bir otostoptu bu. Fakat İzmir’e girerken ayaklarımın altının derileri soyulmuştu ve kanamıştı.
Amacımı, anımsadığımca bir ayda gerçekleştirip otobüsle döndüm…
Bu yolculuk bana hem şiirlerim hem bütünüyle yaşamım bakımından tükenmez izlenimler, deneyimler kazandırdı…
Yeniliğe doğru yürüyor olmak her şeyden önce bir mutluluktur…
***
Aynı yıllarda bir gün, bir gece yürüyüşü deneyimi yaşadım…
İnegöl’de davetli olduğum bir düğün eğlencesinde iki kadın ya da genç kızın birbirleriyle dans ettiklerini görünce derin bir sıkıntı duyarak kalktım ve kimseye bir şey söylemeden gecenin ilerlemiş bir saatinde Bursa’ya doğru yürüyerek yola çıktım…
Arada bir yaptığım, bu gün de pek uzak olmadığım deliliklerimden biriydi bu…
Bir otobüs beklemek, ya da geceyi bir başka yerde geçirmek aklımın ucundan geçmemişti…
Sıkılmıştım ve sıkıntımı ancak sonsuzca yürüme duygusuyla aşabilirdim…
Kaç kilometre yürüdüğümün farkında değilim…
Ipıssız gecede , yeryüzünü çepeçevre kuşatan yıldızlı bir gökyüzünün altında, dünyanın yuvarlaklığını gözlerimle görüp duyumsayarak yürüdüm…
Yeniden, Hüzünle” adlı şiirimin son dizelerinde yazdığım gibi, saatler sonra,“sabah oldu, oluyor ânında/eski, külüstür, kömür/yüklü sarı bir kamyonla” yolculuğun geri kalan bölümünü tamamladım…
***
On yıl sonra, bu kez 1970 başlarında, Paris’ten Nice’e uzanan yarı yürüme, yarı otostop yolculuğumun da apayrı öyküleri vardır. Fakat yazıyı bunlarla daha fazla uzatmayayım…
***
19 Haziran Pazartesi öğleye doğru, o günkü Büyük Adalet Yürüyüşü’nün Kızılcahamam çıkışında başlayan ikinci evresinde Kılıçdaroğlu’yla omuz omuza yürümekteyken, neredeyse unuttuğum o büyük sevinci, yürüme sevincini bir kez daha kuvvetle duyumsadım.
Siyasal amaçlarla elbette pek çok kez yürüdük.
Mitinglerde, 1 Mayıslarda, gösterilerde, protestolarda…
Fakat genellikle(Deniz’lerin büyük yürüyüşünü saygıyla bir yana ayırarak) kentlerde, bulvarlarda yürüyüşlerdi onlar…
Kır yollarını, ırmak kıyılarını, bir yanı uçurum bir yanı ormanla kaplı tepelerden kıvrıla kıvrıla geçen yolları aşarak bir hedefe doğru yürümenin olağanüstü bir tadı var.
Hele bu hedef kutsal bir kavram olan “adalet” içinse…
Beş altı kilometrelik yürüyüş bir an gibi sona erdi ve içimde bir yetinmezlik duygusuyla ayrıldım o sevgili arkadaş konvoyundan…
Fakat sona doğru, mola ne zaman verilecek diye düşünmeye başladığımı itiraf etmeyecek olursam, başta Kemal Beyin kendisi olmak üzere yürüyüşün asıl kahramanlarına haksızlık etmiş olurum...
***
Adalet” sözcüğü TDK sözlüğünde “yasalarla tanınan hakların herkes tarafından kullanılmasının sağlanması” diye tanımlanıyor.
Yasalar da adil olmayabilir. Bence doğrusu “evrensel insan hak ve özgürlükleri” olmalıdır.
Bir de yazılışı ve söylenişi adalete çok benzeyen “atalet” sözcüğü var.
Yani tembellik, eylemsizlik, durağanlık…
Büyük adalet yürüyüşü, toplumu çürüten ümitsizlik ve korku duygularıyla onların besleyip büyüttüğü büyük ataletin aşılacak oluşunun işaret fişeğidir…

___________________________________________________________________________NURİYE GÜLMEN VE SEMİH ÖZAKÇA’YI KAYBEDİYORUZ. BİR ÜST YETKİLİNİN ÇIKARAK “GREVİ BIRAKIN. DURUMUNUZ YENİDEN VE ACİLEN GÖRÜŞÜLÜP BİR HAKSIZLIK VARSA GİDERİLECEKTİR” DEMESİ BU KADAR MI GÜÇ?İNSAF;VİCDAN;MANTIK;HUKUK;ADALET BUNU GEREKTİRMİYOR MU?    

17 Haziran 2017 Cumartesi

KILIÇDAROĞLU’NUN YÜRÜYÜŞÜ


CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu 15 Haziran Çarşamba günü saat 11.00’de Ankara Güven Parktan başlayıp İstanbul Maltepe Cezaevi önünde sona erecek bir yürüyüş gerçekleştiriyor.
Hedef, Genel Başkanın taşıdığı pankartta yazılı olduğu gibi “Adalet”tir.
Bu sütunda, özellikle son birkaç yazıda, incitmemeye özen gösterilen bir üslupla da olsa Kılıçdaroğlu kıyasıya eleştirildi.
Bu gün Kemal Kılıçdaroğlu’nun kararını ve eylemini alkışlıyor, yürekten destekliyorum.
Parlamentoda 134 milletvekili bulunan bir partinin genel başkanının 429 kilometrelik bir yolu “adalet” sloganıyla yürüyerek aşma kararı sadece ülkemiz bakımından değil dünya ölçüsünde tarihsel önemde bir olaydır.
Sonuçlarının da şu anda öngörülebilecek olanların ötesinde ve üstünde olacağından kuşku duymuyorum.
***
Türkiye Cumhuriyetinin kurucu partisi ve milletvekili sayısı bakımından ülkenin ikinci büyük partisinin genel başkanının, sorunları parlamentoda çözmeye çalışmak yerine neden böyle bir yola başvurduğu sorulacak olursa yanıtı çok basittir:
Çünkü parlamentonun artık bir işlevselliği kalmamıştır.
Ülke tek parti diktasının da ötesinde tek adam diktasına sürüklenmiş ve bu yönde çok yol alınmıştır.
Kemal Kılıçdaroğlu’nun radikal bir kararla bu radikal eyleme öncülük etmesinin nedeni budur.
Bu yürüyüş kararının ve eyleminin anlamı, ülkemizin üstüne çökmüş olan boğucu atmosferden, ne kadar doğru ve iyi ifade edilmiş olursa olsun sözle değil eylemle karşı konulabileceğidir.
Çok sık tekrar edildiği gibi, eğer sözün bittiği yerdeysek yapılması gereken de sözü çoğaltmak değil eylemi başlatmaktır.
Çünkü sözün bittiği yer eylemin başlaması gereken yer demektir…
***
Hesaplamalara göre yirmi günden çok sürecek olan bu adalet yürüyüşünün süreçlerinde neler olabilir?
Belki pek çok şey, belki hiç bir şey…
Bunu şimdiden tahmin edemeyiz…
Bildiğimiz şey kötülüğün pusuda olduğu, zamanının geldiğini düşündüğünde elinden geleni ardına koymayacağıdır.
İftira, tehdit, yalan, şantaj, kışkırtma, küçümseme, yok sayma, onun en iyi bildiği ve en sıklıkla kullandığı silahlarıdır…
CHP Genel Başkanının adalet yürüyüşünde de kötü propaganda harekete geçmekte gecikmemiş ve kuşkusuz ki artarak sürecektir.
Son halk oylaması öncesinde bu konuda deneyimler kazandık.
En eşitsiz ve olumsuz koşullara karşın iktidar sahiplerinin korkunç propaganda saldırısının bekledikleri sonucu sağlamadığına tanık olduk.
Bu kez de öyle olacak, adalet yürüyüşü olası suikast ve kıyım tehditlerini de aşarak toplumsal yaşamda ve vicdanlarda hakkı olan yerini alacaktır.
***
Adalet yürüyüşünün görünüşteki başlama nedeni CHP milletvekili Enis Berberoğlu’na verilen, adaletle, mantıkla, vicdanla ilgisiz mahkumiyet kararı ve tutukluluk da olsa, asıl ve daha büyük neden ülkenin bütünüyle bir tutuk evine dönüştürülmüş olmasıdır.
Bu nedenle de CHP Genel başkanının öncülük ettiği adalet yürüyüşü, düşüncelerinden ötürü cezaevlerinde bulunan herkes içindir.
Türkiye tek parti diktasına da tek adam diktasına da boyun eğemeyecek büyük bir ülkedir.
Hiçbir zaman sönmemiş olan Gezi ve Cumhuriyet Mitingleri ruhu ateşlenmiştir.
15 Haziranda başlayan adalet yürüyüşü Maltepe Cezaevi önünde sembolik olarak sona erecek olsa da ülke içindeki ve dışındaki diktacıların hevesleri kırılıncaya kadar sürecektir, sürmelidir.


Ataol Behramoğlu/170617 

10 Haziran 2017 Cumartesi

KIRIK SENFONİ(2)


1-5 Haziran tarihlerindeki İtalya yolculuğu,yorucu, eğlendirici, bilgilendirici geçti.
Gazeteye geçen hafta İtalya’dan gönderdiğim yazıda söylediğim gibi, hiçbir mutluluğu, sevinci, gölgesiz yaşamaya hakkımız yok.
Bu kez her zamankinden daha da çok öyle oldu.
Avrupa ülkelerinden, Asya’dan, Amerika’dan bu şiir festivaline katılan şairler arasında ülkemizin şiirini temsil ediyor olmak kuşkusuz güzeldi.
Fakat ülkemizde yaşanmakta olanları merak edenlerin meraklarını gidermek de da bir o kadar güçtü.
Türkiye için kaygı duyuluyordu.
Önceki yurt dışı yolculuklarımda karşılaştığım iyimser,olumlu görüşlerin ve beklentilerin yerini, kaygı dolu soru işaretleri almıştı.
Sanki 1980 sonrasında, yurt dışı sürgünümde yaşadıklarımı bir kez daha yaşamaktaydım…
Film geriye sarılmış, tekrarlanıyordu…
Bunun ne kadar üzücü, sıkıntı verici bir duygu olduğunu anlatmak kolay değil…
Yurdumda yurtsuz kalmış gibiydim…

***
Güney İtalya coğrafyasındaki Lazio bölgesinde; tek bir gökdelene, zevksiz yapılaşmalara, tamamlanmadan bırakılmış inşaat iskeletlerine rastlamadığım bu yemyeşil coğrafyadaki buluşmalardan, şölenlerden, ayrıntılarıyla söz etmeyi farklı türde bir başka yazıya bırakıyorum.
Bu köşe yazısında özetle söyleyebileceğim şey, İtalya’nın (özellikle de) kadınıyla, erkeğiyle, güler yüzlü, konuşkan, mutlu insanlar ülkesi olduğudur…
Festival sonrasında bir gün kalarak gezdiğim Roma ise, her zamanki gibi,sorunsuz, kavgasız gürültüsüz, turist kaynayan, ama insanların birbirinin üzerine ve birbirinin üzerinde yürümediği, yaşanılası, çağdaş, özgür bir şehirdi…


***
Adı(şimdilik) Atatürk olan havaalanımızdan giriş yaparken, pasaport kontrolünde, tıpkı ülkeden çıkıştaki gibi, yıllar sonrasında ilk kez yine bir tedirginlik yaşadığımı hissettim.
Ne de olsa sırtımızda bir namluyla yaşıyor gibiyiz.
Adı konulmamış bir darbe ortamındayız.
Canımızın, olduğu kadarıyla malımızın, hiçbir şeyimizin güvencesi kalmadı.
12 Eylül sonrasında 10 ay cezaevlerinde kaldım.
Şimdi , şu anda Silivri’de, 223 gündür, yani yedi buçuk aydır sorgusuz sualsiz tutulmakta olan arkadaşlarımızın yerinde mi, yoksa o zamanki tutsaklık koşullarında mı olmak isterdin diye sorsalar, kuşkusuz ve duraksamaksızın o zamanı tercih edeceğimi söylerdim. Çünkü üç ay sonra da olsa iddianame dedikleri şey hazırlanmış, yargıç önüne çıkarılmıştık.
Bu gün bütün cezaevleri esir kamplarından farksızdır. Ülkemize, adı konulmamış bir kapalı rejimin en ağırı yaşatılmakta. Faşizmden daha korkunç olan, onun iki yüzlüsüdür.Cinayet korkunç, zulüm insanlık dışıdır. Fakat daha da kötüsü suçun üstünün örtülmesi, zalimin mazlum mazlumun zalim gösterilmesi ve sonsuz beyin yıkama olanaklarıyla bunda başarı da kazanılmasıdır. İki yüzlü faşizm derken söylemek istediğim budur…

***
İtalya’daki festivalin son gününde, şiir ve heykel kenti Cervara di Roma’da “Sanatçılar Cumhuriyeti”nin açılışı yapıldı…Bana da üzerinde “REPUBLICA delgi ARTISTI/TURCHIA” yazılı bir plaket verildi… Onu, dört yanına açılmış çivi deliklerinden çalışma odamın duvarında bir yere çivileyeceğim… Bu sırda yaptığım konuşmada, söze Bursa cezaevinde Nâzım Hikmet’le duruşmanın savcısı arasında geçen bir konuşmayla başladım. Nâzım Hikmet’in soruları üzerine , Ömer Hayyam’ı tanıdığını, o dönemin sultanlarının adını ise bilmediğini söyleyen kibirli savcıya Nâzım, şimdi de aynı şeyin olacağını, dönemin bütün egemenlerinin adı unutulurken kendi adının unutulmayacağını söylüyor.
Sonrasında ise sözlerimi şöyle bağladım:
Bu gün bizlere bu sanatçılar cumhuriyeti belki çocukça bir oyun, bir fantezi gibi görünebilir.
Fakat bütün cumhuriyetlerden daha çok yaşayacak olan, bu küçücük salonda kuruluşunu gerçekleştirdiğimiz Sanatçılar Cumhuriyeti’dir…”
Bunlar da “kırık senfoni”min final notaları olsun…


Ataol Behramoğlu/Cumartesi/100617

3 Haziran 2017 Cumartesi

KIRIK SENFONİ


Subiaco-İtalya

Yazı başlığı zihnimde dün gece kıpırdanıyordu…. Şimdi,yabancı bir ülkenin küçük bir konuk evi odasında yaklaşık beş saatlik uykudan kalktığımda bu başlık kesinleşmiş, yazacaklarım ve nasıl yazacağım da epeyce belirginleşmişti. Birbiri ardına gelen çağrışımlarla yazacağım… Bunlar öylesine karışık, çelişik şeyler ki birbiri ardına sıralandığında kırık senfoni dediğim şeyi zaten kendiliğinden oluşturacaklar…
***
Senfonilerdeki çok seslilik konusunu çok da iyi anlamış değilim…Daha doğrusu, bunu biçime ilişkin teknik bir konu olarak görmeme eğilimindeyim. Sözgelimi Barok neden çok sesli olsun… Örneğin Bach çok sevdiğim bir müzisyen. Vivaldi de öyle… Fakat senfonilerinin her birinde akıp giden, çok yoğun ama tek bir duygunun, çoğaltılarak da olsa tekrarıdır… Asıl çok seslilik bence romantizmin Bethoven, Mendelson gibi bestecilerinin eserlerinde gerçekleşiyor… Özellikle Bethoven’de senfoniler iç içe giren, yer değiştiren karşıt duygu ezgileriyle örülüyor… Yirminci yüzyıla doğru, örneğin Çaykovski’de, bu karmaşa daha da artıyor… Modern müzik ise, şiirde ve resimde olduğu gibi, bir karşıt sesler örgüsü…Fakat onlarda da bu karmaşa her zaman içten gelen bir itkiyle değil de, sanki yapay olarak gerçekleştiriliyor…
***
19. Yüzyılın iki büyük şairi, Romen Mihai Eminescu ile İtalyan Giacomo Leopardi adına düzenlenen uluslar arası şiir festivali için geldiğim İtalya’da, Roma yakınlarındaki Subiaco kentindeyim. Bu yörede, her gün bir, bazen birkaç yerde gerçekleşecek festival bu gün başlıyor. Dün ilk ve serbest gündü. Ben ilk gelenlerden biri olarak, sabahın erken saatinde, konuk edildiğimiz , bir ormanın hemen kıyısında, bir tepe üzerindeki “Santa Scolastico” manastırının ve konuk evinin çevresindeki muhteşem yaz başlangıcı doğasını keşfetmeye çıktım... Dar bir asfalt yol kıvrılarak daha yukarılara çıkıyor… Aşağılara doğru ise sonsuzluk duygusu uyandıran çepeçevre bir gökyüzü altında yeşilliklerin fışkırdığı, her yöne kilometrelerce uzanan bir doğa cenneti… Tek karşıtlık, buradan birkaç kilometre ötede, bir yamaç üzerinde, evlerin sımsıkı birbirine yaslandığı ağaçsız bir ortaçağ kenti olan Subiaco’nun kendisi…
***
Sözünü ettiğim sabah gezisinde, pek de çekici görünmeyen kenti gezip görmek yerine, o saatte duyulan tek sesin kuş cıvıltıları olduğu doğayı yaşamak istedim… Ve bir zaman sonra da, kendimi de şaşırtan bir itkiyle(adlarını ne yazık ki bilmediğim) morlu, kırmızılı(bunlar sanırım gelincikti), sarılı, beyazlı kır çiçeklerinden bir küçük demet derledim ve bu demetle çektirdiğim fotoğrafı hem yakınlarıma göndermek hem de sosyal medyada paylaşmak isteğini kırık senfoninin ilk karşı notaları izledi…Böylece, fotoğrafın altına şu iki karşıt cümle yazılmış oldu: “Kırlardan çiçek toplamayalı kim bilir kaç zaman oldu…/Zaten ülkemizde ne kır kaldı ne çiçek ne de çiçek toplamak için heves…”
***
Aynı gün öğleden sonra, Romen şair İon Deaconescu ile festivalin iki yaratıcısından biri olan İtalyan heykeltraş ve şair Vincenzo Bianci ile yine yakınlardaki “Cervara dı Roma” kasabasını gezdik… Kasaba derken,duvar dikliğinde, birkaç yüz metre uzunluğunda ve aynı boyutlardaki eninde bir kayalık tepe üzerine kurulmuş kartal yuvalarından söz ediyorum… Duvarlarda şiirler yazılı ve kayalara heykeller oyulmuş… Gezi dediğim, yüzlerce basamağı bir yukarı bir aşağı inip çıkmak da olsa hissettiğim şey yorgunluk değil mutluluktu…Fakat gece bütün katılımcılarla birlikte muhtarlıktaki buluşmada, mutluluğum yerini yine burukluğa bırakacaktı… Hoş geldin konuşmasının daha ilk cümlesinde muhtar adımı anıyordu…İtalyanca konuşma İngilizceye çevrildiğinde mesele anlaşıldı…Sorunlu bir ülkeden gelebildiğim için, yaklaşık otuz ülkeden gelen şairler arasında bana özellikle teşekkür edilmekteydi…
***
Sözcük sınırını aştım…Kırık senfoniyi önümüzdeki hafta sürdürürüm belki…


Ataol Behramoğlu/Cumartesi/030617

27 Mayıs 2017 Cumartesi

HAYATIMIZ KURMACA


Vatanım Sensin “ adlı TV dizisine arada bir göz atıyor, sonra gerçek yaşama, örneğin şu anda yaptığım gibi yazı için bilgi sayar başına geçerek son haberleri gözden geçiriyorum..Derken gerçek hayatla TV dizisi birbirine karışıyor… Hangisi gerçek, hangisi düş ürünü… Kurmacanın gerçekliğiyle gerçekteki kurmaca ayırt edilemez oluyor…
***
Hakkını yemeyelim… “Vatanım Sensin”de etkileyici bölümler var… Oyuncular ise bütünüyle, alkışlanacak bir başarıyla rollerinin hakkını veriyorlar…. Fakat hem konunun kendisinde, hem olayların akışında, hem psikolojik süreçlerde, inandırıcılığı zedeleyen hatalar da eksik değil. …Hani ciddi bir romanı okurken, herhangi bir yerinde, bu kadarı da olmaz dedirtecek türden…
Gerçi ciddi roman derken aklımıza gelebilecek olanlarda bu gibi hatalara rastlanmaz. Yazının amacı söz konusu dizinin eleştirisi olmadığı için örnek vermeye gerek görmüyorum.. Ortalama izleyici bunları zaten fark eder. Konunun kendisine gelince, vatanseverlik duygusunun altını çizmek için kurtuluş savaşına kadar gitmeye, kendimize bunca düşman yaratmışken(karşılıklı olarak insanî vurgular yapılmış olsa da) Türk-Yunan karşıtlığı konusunu kurcalayan bir film yapmaya çok mu gerek vardı?
***
Gelelim yaşamakta olduğumuz gerçeklikte kurmaca duygusu uyandıran şey derken söylemek istediğime… Arada bir salona geçerek açık TV’de sözünü ettiğim diziye göz atarken ilgimin azaldığı ya da kaybolduğu anlarda odama geçip bilgi sayarda yazı için konu arayışlarımı sürdürüyorum… Derken şöyle bir haber başlığı: “Darbe girişimi sanığından ‘William Wallace’ benzetmesi…” Allah Allah! Kim ola ki bu William Wallace…
Haberi okuduğunuzda öğreniyorsunuz…“Cesur Yürek” adlı filmde ünlü aktör Mel Gibson’un canlandırdığı, İskoçların ulusal kahramanı William Wallece’miş… Ankara 17.Ağır Ceza Mahkemesince Sincan Cezaevindeki görülen duruşmada, “…suikast girişimi için Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kaldığı otele gittiği iddia edilen ekibin başındaki “kişi olduğunu itiraf eden tuğgeneral savunmasını yaparken, yukarıda adını andığım filmden söz ederek kendisini İskoçya’nın ulusal kahramanı Wallece’a benzetiyor… Wallace, kralını korumak için İngilizlerle savaşa gittiğinde maskeli bir İngiliz’le göğüs göğse dövüşmedeyken İngiliz’in maskesi düşüyor ve maskenin ardındaki kişinin İskoçya kralı olduğu görülüyor…
Yani kral, kendisini savunan kişiyle savaşmakta… Söz konusu tuğgeneral de kaldığı otele cumhurbaşkanına suikast için değil , üstlerinden aldığı emirle onun güvenliğini sağlamak için gittiğini söyleyerek Wallece’ın durumuyla kendi durumu arasında benzerlik kuruyor… Bu arada duruşma yargıcı da havaya girmiş olmalı ki sanık tuğgeneralle aralarında geçen konuşmanın bir bölümü şöyle:
- Kralınız kim?
- Onu şu an için müsaade edin Akıncı Üssü davasına bırakalım…”
***
Tuğgeneral daha sonra, konuyla ilgisi olmadığı halde, düşürülen Rus uçağı konusunda da bilgisi olduğunu belirterek şunları söylüyor:
Uçağı denildiği gibi FETÖ’cüler düşürmedi. Bir generalin emri ile angajman kuralları gereği düşürüldü. (…) Burada isim vermek istemiyorum ama bu kişi, hükümetin verdiği emir doğrultusunda angajman kuralları gereği vurma emrini verdi…”
Tuğgeneralin iddiası doğruysa, uçağın düşürülme emrini veren general kim? Ona da bu emri hangi hükümet yetkilisi verdi?
Marmaris’teki otele Cumhurbaşkanına suikast için mi, yoksa onun güvenliğini sağlamak için mi gidildi?...
***
15 Temmuz 2016’daki “askeri darbe girişimi” konusundaki sorulardan sadece bir tanesi bu…. Ve hepsi yanıtsız…
Görüyorsunuz ki gerçek gitgide karışarak kurmacaya( ve bilmeceye) dönüşürken TV dizisindeki kurmaca bunun yanında çocuk oyuncağı kadar masum kalıyor…
Bizler ise dizilerdeki kurmacalarla oyalanırken kendisi kurmacaya dönüşen hayatlarımız, ülkemizle birlikte ellerimizden kayıp gidiyor…



Ataol Behramoğlu/Cumartesi/260517

20 Mayıs 2017 Cumartesi

ÇANKAYA


İnternetin en çok yararlandığımız en büyük bilgi sitelerinden biri olan Wikipedia, demokrasinin en çok bulunduğu ülkemizde yasaklı olduğundan, Ankara’mızın Çankaya ilçesi hakkında bilgileri başka sitelere girerek araştırdım.
Bugün Ankara’nın ve elbette Türkiye’nin en büyük “ilçe”lerinden olan Çankaya, kurtuluş savaşının başlangıç döneminde “bozkırın ortasında yer alan yeşilliklerin arasında, birkaç küçük bağ evinin bulunduğu” bağ ve bahçelik bir kırsal alanmış.
Sivas Kongresi ertesinde, “Heyet-i Temsiliye” üyeleri ve Sivas Kongresinin birkaç delegesiyle birlikte 27 Aralık1919’da Ankara’ya gelen Mustafa Kemal Paşaya, işte bu Çankaya’da “küçük, havuzlu bir bağ evi” tahsis edilmiş.
Günümüz yönetimince çeşitli bahanelerle kutlanması engellenen 19 Mayıs, 23 Nisan, 29 Ekim tarihleri gibi, yine kutlanmasına engeller çıkarılan 27 Aralık tarihi de Cumhuriyetimiz bakımından yaşamsal önemdedir.
Çünkü bu tarihten itibaren Ankara ve onun kalbi olacak Çankaya, kurtuluş savaşımızın yönetildiği merkez olmuştur.

****
Bu haftaki yazımı “Çankaya”ya ayırmış olmamın bir nedeni bu satırları yazmakta olduğum günün, kutlanması yine engellerle karşılaşan 19 Mayıs tarihi olmasının yanı sıra, son günlerde okuduğum kitapların arasında Falih Rıfkı Atay’ın çok uzun bir süredir okunmak üzere başucu kitaplarım arasında bekleyen ünlü “Çankaya”sının da bulunmasıdır…
Çankaya’yı tam da şu sıralarda okumakta oluşumun nedeni bir süre önce Atatürk’ün kişiliğine karşı yapılan sözcüğün gerçek anlamıyla alçakça saldırılar değil. Fakat zamanın denk düşmesi ayrıca iyi oldu. Çünkü, çocukluk ve ilk gençlik dönemlerinden başlayarak özellikle de Kurtuluş Savaşı öncelerinin genç komutanına ilişkin bilgilerim hem tazelendi, hem de yeni bilgilerle zenginleşti.
Okumakta olduğum çeşitli konularda başka kitaplarla birlikte ağır ağır, sindirerek okuduğum Çankaya’nın ilk bölümlerinde, Çanakkale Savaşının, imparatorluğun ilk “dünya savaşı”na sürüklenişi ve üst üste yaşanan yıkımların yanı sıra, bütün bu kaotik ortamda bu genç komutanın nice güçlükler ve engellere karşın yıldızlaşmasının öyküsü, birinci elden, birinci ağızlardan ve birinci tanıklıklarla anlatılıyor. Bu nedenlerle Çankaya’nın Cumhuriyet tarihine ve bu tarihin baş yaratıcısı Mustafa Kemal Atatürk’ün kişiliğine, etkinliklerine ve devrimlerine ilişkin yapıtların başta gelenlerinden bir olduğunda kuşku yok.
***
Beni Atatürk’ün bir devrim önderi olarak yaptıkları kadar, birey ve bir aydın olarak kişiliği de her zaman ilgilendirmiştir…
Nitekim bu yıl 6 Nisan tarihinde, Kıbrıs’taki Girne Amerikan Üniversitesi Atatürkçü Düşünce Kulübünün düzenlediği toplantıda yaptığım konuşmanın başlığı da “Birey ve Aydın Kişiliği ile Atatürk”tü…
Büyük sanatçıların,büyük şair ve yazarların, bilim alanlarındaki yaratıcıların bireysel kişilikleri için olduğu gibi, devlet adamlarının, siyasal önderlerin kişisel özellikleri de ilgi konusudur.
Konuya ilişkin konuşmalarımda yeri geldikçe söylediğim gibi, Mustafa Kemal’in bu alanda da özel bir yeri var.
Bir insan düşünün. Öncelikle büyük bir asker, büyük bir komutan. Böyle komutan örnekleri insanlık tarihi boyunca bizde ve her yerde olmuştur.
Bu komutanın, aynı zamanda yeni bir devletin kurucusu olduğunu düşünün.
Bu iki özelliğin bir arada oluşu, ender rastlanan bir olgudur.
Aynı komutan ve devlet kurucunun bu özelliklerine, kısa sayılacak bir ömre her alanda ve her konuda okuduğu binlerce kitabı sığdıran bir aydın, düşünür, bir aydınlanma önderi oluşunu ekleyin.
Söylenebilecek şey, tek sözcükle “mucize”dir…

***

Cumhuriyetimizin simgesi Çankaya’dan bu gün gelmiş olduğumuz yer ise
Külliye”dir…
Cumhurbaşkanlığı külliyesi…
Külliye, yani “bir cami çevresinde yapılmış medrese, sıbyan mektebi, türbe, tabhane ve başka işlevli yapılardan oluşan bir kompleks “(Bkz.İnternet bilgimnette)
İlkinin tarihini biliyoruz.
Bunun tarihi de günün birinde herhalde yazılacaktır…

Ataol Behramoğlu/Cumartesi/200517