16 Haziran 2018 Cumartesi

BİZİM 68’İMİZ



Üniversiteli gençliğimi 60’lı yılların ilk yarısında yaşamış olduğum için mutluyum.
Hem bizim ülkemiz hem denebilir ki bütün dünya bakımından bu olağanüstü altmışlı yılların ikinci yarısında ise artık üniversiteli değildim.
Fakat o yıllarda da genellikle bulunduğum Ankara’da yine aynı devrimci coşkunun, çalkantıların tam ortasındaydım ve 68’deki patlamanın hem tanığı hem de katılımcılarından biriydim.
İçinde bulunduğumuz 2018, 68’in 50. yıldönümüdür.
Aradan geçen yarım yüzyılda bizde de dünyada da çok şey değişti.
1977 tarihli bir şiirimde şu dizeler vardır:
Kimimiz toprak oldu çoktan
Kimimiz yenik düştü kavgada
Kimimiz bir hayat kuramadık
Güneşli yirmilerden geçtik
Acılı otuzlara vardık
Hangi otuzlar!
68’i yaşayanlardan hayatta kalanlarımız yetmişli yaşlarımızdayız şimdi…
Kuşakdaşlarımızdan dövüşerek ölenler, Türkiye 68’in önderleri, Nâzım’ın ölümsüz dizesiyle “güneşe gömüldüler”…
Matem tutmuyoruz, fakat anıları dimdik ayakta.
Benzer ya da farklı kişisel nedenlerle kavgada yenik düşenlere söyleyecek sözüm olamaz…
Fakat yenilgiyi ihanete dönüştürenler bu kez 2012 tarihli bir şiirimde, “Ne Çok Hain”de yerlerini aldılar…

Sizinle galiba arkadaş filandık
Işıklı günlerinde gençliğimizin
Hayalleriyle kanatlanırdık
Gelecek, güzel Türkiye’nin
Fakat nasıl da değiştiniz birden
Arınıp bütün o düşlerden
Buzlu sularında bencilliğin
Ne çok hain…

Şimdilerde, 1968’in 50. Yıldönümünde, benim kuşağımdan ve sonraki kuşaklardan arkadaşlar çeşitli platformlarda 68’i konuşuyoruz.
Gerçekten de, neydi 68? O günkü anlamı ve elli yıl sonrasında bugünkü anlamı nedir?

***
En başta söyledim. Ben kendimi 68’i de kapsayan 1960 yıllar devrimci gençliğinin bir üyesi sayıyorum…
Bizler, üniversiteli olma çağı benim gibi 1960’ta başlamış olanlar, 60’lı yılların tam ortasında bir yerdeyiz… Turan Emeksiz’lerle Denizler arasında …
Bununla asıl söylemek istediğim, Türkiye 68’inin Fransız, Alman vb. üniversiteli gençlik hareketleriyle olduğundan çok daha fazla ve esas olarak, kendi ülkemizde Nisan 1960’taki üniversite direnişi sırasında polis kurşunuyla yaşamını yitiren Turan Emeksiz’in adıyla özdeşleşmiş gençlik başkaldırısıyla ve ardından da Türkiye İşçi Partisi içinde yükselen sosyalist gençlik hareketiyle ilişkili olduğudur.
Bütün dünya gençliğiyle birlikte bizler de Küba devriminin, Vietnam’da Amerikan emperyalizminin bozgununun ve sosyalizmin uzaya çıkışının coşkusunu yaşadık…
Fakat bizler aynı zamanda, kendi ülkemizde tek adam diktatörlüğüne dönüşmekte olan bir siyasal yönetimin yıkılışının, yeni ve özgürlükçü bir anayasanın yürürlüğe girişinin ve ilk kez sosyalist bir siyasal partinin yasal olarak örgütlenebilmesinin de tanıkları olduk.
Bütün bunlar zaten başlı başına bir devrimdi ve Türkiye 1968’i için gereken toplumsal, ideolojik, psikolojik zemin böylece hazırlanmıştı.
***
Bugün üzerinden yarım yüzyıl geçmiş Türkiye ve dünya 1968’ini tartışıp irdelerken, bizimki bakımından öncelikle yapılması gereken, onun kendine özgülüğünü görüp vurgulamaktır.
Yanı sıra , yurtlarının ve dünyanın esenliği; özgürlük, barış ve eşitlik için yaşamın feda edilebileceğini kendi yaşamları ve ölümleriyle kanıtlayan Türkiye 1968’inin devrimci önderlerinin anısını diri tutmaktır.
Türkiye’yi bir uçtan bir uca saran Gezi ateşi de, yeni bir hareket olduğu kadar, hiçbir zaman sönmemiş ve sönmeyecek 68 ruhunun, ülkemiz gençliğini bütün dünya gençliğine örnek oluşturan bir devrimci yükselişte bir araya getirmiş olmasıdır.


Ataol Behramoğlu/Cumartesi
16.06.18


11 Haziran 2018 Pazartesi

ZONDULGAK



Dil, beni en çok şaşırtan olguların başında geliyor.
En büyük meraklarımdan biri sözcüklerin nasıl oluştuğuna ilişkindir.
Nasıl oluyor da aynı nesne her dilde başka başka seslerden oluşan sözcüklerle adlandırılmakta.
Aynı dil öbeği içinde yer alan dillerde bu sözcükler ya aynı ya da benzer seslerden oluşsa da, farklı dillerde yüz binlerce nesnenin yüz binlerce farklı adı var.
Bu farklılık yansılama sözcükler(genellikle fiiler) için de geçerli.
Su her dilde farklı bir sesle şırıldarken güneş farklı ışıldıyor, kediler ve köpekler başka başka miyavlayıp havlıyorlar…
Kuşkusuz bir açıklaması var hepsinin… Doğaya, kültüre, tarihe, sayısız rastlantıya ilişkin…
Yine de açıklanması olanaksız bir şeyler kalacağını sanıyorum…
Sonuçta bu adları, fiilleri vb. nereden ve nasıl çıktıklarını bilmeden , düşünmeden öğreniyor ve öylece de tekrarlayarak aynı dili konuşanlarla iletişime geçmiş oluyoruz…
Bir başka deyişle, ana dilimizde ya da çok iyi bildiğimiz bir başka dilde konuşurken kullandığımız sözcükleri, zihnimizden dilimize üzerlerinde tek tek düşünerek aktarmayız…
Onlar konuşma sürecinde kendiliğinden akıp gelirler…
Eğer böyle olmuyorsa, gereken sözcük kendiliğinden gelmiyor ya da bozularak geliyorsa bir sorun var demektir.
Bu sorunun bilgi eksikliği, bellek zayıflığı, yorgunluk vb. çok önemli olmayan, ya da geçici nedenleri olabilir ve genellikle de öyledir.
Fakat dil sürçmelerinin, bir sözcüğü dile getirmede takılmaların; yanı sıra da olayları, olguları durumları algılamada yanlışlık ve bozuklukların üste üste gelmesinin çok daha önemli nedenleri de olabilir.
Bunlar belki daha da ciddi zihinsel rahatsızlıkların habercisidir.
***
Bu yazının başlığını “Zondulgak” değil de “Zonguldak” diye(yani doğrusunu) okuyanlarınız olmuştur kuşkusuz.
Bunun nedeni gördüğümüzü değil zihnimizdekini okumamızdır ve çok sık rastlanan, çok da önemli olmayan bir görme dikkati kusurudur.
Fakat AKP Genel Başkanı ve önümüzdeki seçimlerin başkan adayının Zonguldak’ta iftar yemeğinde maden işçilerine hitap ederken
Zonguldaklılar yerine Zondulgaklılar, ardından Zonduklarlılar demesi, sonrasında da “Zonduk…” diye takılıp kalması ve “Niye böyle oldu…” şaşkınlığı ve yakınması, hem asla hafife alınmayacak bir olay, hem de her şeyi yapmaya muktedir olduğu sanılan kişinin tek bir sözcük karşısında düştüğü çaresizliğin hazin görüntüsüdür.
Söz konusu kişinin ekran karşısında ilk kez bireysel, insani bir paniğini de ele veren bu görünüm; kim bilir, gelecekte tanık olunabilecek çaresizlik görünümlerinin de belki bir ilk örneğidir…

***
Kesinlikle abarttığımı düşünmüyorum ve ironi de yapmıyorum.
Buradaki üniversiteyi biz yaptık derken belki de Isparta’da değil başka bir şehirde olduğunu düşünüyordu.
Nitekim birkaç gün önce de Bitlis’te toplanan ahaliye üst üste Diyarbakırlılar diye hitap ederken kitlenin sessiz kalması bile yaptığı yanlışı fark ettirmedi ve yanlışını tekrarlamayı sürdürdü…
Ruh hekimi değilim, fakat bütün bunlar bir arada düşünüldüğünde , bir dil sürçmesi ya da zihinsel yorgunluk ötesinde, daha ciddi sorunların işareti olabilecekleri sonucuna varmak hiç de aşırı bir yorum sayılmamalıdır.
Sıradan bir yurttaştan değil şu anda elinde ülkemizin kaderini tutmakta olan ve bunu önümüzdeki zamanlarda daha da büyük yetkilerle sürdürme şansına küçümsenemeyecek bir olasılıkla sahip birinden söz ediyoruz.
Zonguldaklıları Zondulgaklılar ya da Zonduklarlılar diye okuyormuş gibi uzak ve yakın tarihimizin demokrasi, çağdaşlık, aydınlanma değerlerinin bozularak ve bütünüyle ters yüz edilerek yok edilmesine;Bitlisi Diyarbakır’la, Isparta’yı kim bilir nereyle karıştırmaya hazır değilsek, önümüzdeki seçimlerde bu sıkıntılı durumdan mutlaka kurtulmalıyız.
Ulusça bunu başarabilecek güce ve birikime sahibiz.


Ataol Behramoğlu
Cumartesi/090618

2 Haziran 2018 Cumartesi

Bir Gün Mutlaka


50. yılında 1968’e sevgiyle, inançla, özlemle...
Bugün seviştim, yürüyüşe katıldım sonra
Yorgunum, bahar geldi, silah kullanmayı öğrenmeliyim bu yaz
Kitaplar birikiyor, saçlarım uzuyor, her yerde gümbür gümbür bir telaş
Gencim daha, dünyayı görmek istiyorum, öpüşmek ne güzel, düşünmek ne güzel, bir gün mutlaka yeneceğiz!
Bir gün mutlaka yeneceğiz, ey eski zaman sarrafları! Ey kaz kafalılar! Ey sadrazam!
Sevgilim on sekizinde bir kız, yürüyoruz bulvarda, sandviç yiyoruz, dünyadan konuşuyoruz
Çiçekler açıyor durmadan, savaşlar oluyor, her şey nasıl bitebilir bir bombayla, nasıl kazanabilir o kirli adamlar
Uzun uzun düşünüyor, sularla yıkıyorum yüzümü, temiz bir gömlek giyiyorum
Bitecek bir gün bu zulüm, bitecek bu hân–ı yağma
Ama yorgunum şimdi, çok sigara içiyorum, sırtımda kirli bir pardesü
Kalorifer dumanları çıkıyor göğe, cebimde Vietnamca şiir kitapları
Dünyanın öbür ucundaki dostları düşünüyorum, öbür ucundaki ırmakları
Bir kız sessizce ölüyor, sessizce ölüyor orda
Köprülerden geçiyorum, karanlık yağmurlu bir gün, yürüyorum istasyona
Bu evler hüzünlendiriyor beni, bu derme çatma dünya
İnsanlar, motor sesleri, sis, akıp giden su
Ne yapsam... ne yapsam... her yerde bir hüzün tortusu
Alnımı soğuk bir demire dayıyorum, o eski günler geliyor aklıma
Ben de çocuktum, sevgilerim olacaktı elbette
Sinema dönüşlerini düşünüyorum, annemi, her şey nasıl ölebilir, nasıl unutulur insan
Ey gök! senin altında sessizce yatardım, ey pırıl pırıl tarlalar
Ne yapsam... ne yapsam... Dekart okuyorum sonradan...
Sakallarım uzuyor, ben bu kızı seviyorum, ufak bir yürüyüş Çankaya’ya
Bir pazar, güneşli bir pazar, nasıl coşuyor yüreğim, nasıl karışıyorum insanlara
Bir çocuk bakıyor pencereden hülyalı kocaman gözlü nefis bir çocuk
Lermontov’un çocukluk fotoğraflarına benzeyen kardeşi bakıyor sonra
Ben şiir yazıyorum daktiloda, gazeteleri merak ediyorum, kuş sesleri geliyor kulağıma
Ben mütevazı bir şairim, sevgilim, her şey coşkulandırıyor beni
Sanki ağlayacak ne var bakarken bir halk adamına
Bakıyorum adamın kulaklarına, boynuna, gözlerine, kaşlarına, yüzünün oynamasına
Ey halk diyorum, ey çocuk, derken bende bir ağlama
İlençliyorum bütün bireyci şairleri, hale gidiyorum portakal almaya
İlençliyorum o laf kalabalıklarını, kurumuş yürekleri, bireyin kurtuluşunu filan..
İlençliyorum o kitap kurtlarını, bağışlıyorum sonradan
Uzun kış gecelerinden sonra kim bilir nasıl olur her şey
Uzun kış gecelerinden sonra, masallarda anlatılan
Durup durup bunları düşünüyorum, bir sevinci bir hüzün izliyor arkadan
Yüreğim ipe sapa gelmez bir bahar göğü, Türkçe bir yürek kısaca
Beklemek usandırıyor, telaşlı telaşlı bir şeyler anlatıyorum sağda solda
Bir otobüse biniyorum, inceliyorum bir böceği tutarak kanatlarından merakla
Yürürdüm eskiden baharda, o yıkıntıların ve çayırların olduğu alanlara
Aklıma şiiri gelirdi o yaşlı Amerikalının, sonbaharı anlatan şiiri
Çayırlar vardı o şiirde, baharı anımsatan ne de olsa
Böylece yeniden hazırlanıyorum bir coşkuya, yeniden sokaklara fırlamaya
Kendimi atmak bir uçurumdan balıklama
Büyük ve mavi bir şey izlenimi var bende, gördüğüm filmlerden mi ne Bir şapka, telaşlı bir gök, sıcak yapay bir dünya
Anlat anlat bitmiyor, bitmiyor bendeki daüssıla
Bütün sevgilerimi harcayabilirim bir çırpıda, yağmurlu o yollar geliyor aklıma
Benzin kokuları, ıslak direkler, babamın esmer bir somun gibi tombul ve sıcak elleri
Uyurdum. Bir de bakmışsın yeni bir film sinemada, şehirde yeni bir kız, kahvede yeni bir garson
O üzgün ve sabahlıklı dururdu balkonda...
Şimdi ne var hüzünlenecek burda, nedir bu çatlatan yüreğimi bu telaş
Sanki yarın ölecek gibiyim, birazdan polisler gelecek ya da
Gelip alacaklar kitaplarımı, daktilomu, bu şiiri, sevgilimin fotoğrafını duvarda
Soracaklar babanın adı ne, nerde doğdun, teşrif eder misiniz karakola
Dünyanın öbür ucundaki dostları düşünüyorum, öbür ucundaki ırmakları
Bir kız sessizce ölüyor, sessizce ölüyor Vietnam’da
Ağlayarak bir yürek resmi çiziyorum havaya
Uyanıyorum ağlayarak, bir gün mutlaka yeneceğiz!
Bir gün mutlaka yeneceğiz, ey ithalatçılar, ihracatçılar, ey şeyhülislam!
Bir gün mutlaka yeneceğiz! Bir gün mutlaka yeneceğiz! Bunu söyleyeceğiz bin defa!
Sonra bin defa daha, sonra bin defa daha, çoğaltacağız marşlarla
Ben ve sevgilim ve arkadaşlar yürüyeceğiz bulvarda
Yürüyeceğiz yeniden yaratılmanın coşkusuyla
Yürüyeceğiz çoğala çoğala...
1965

26 Mayıs 2018 Cumartesi

GÜLER YÜZLÜ KOSOVA



Yazıya Kosova’dan dönüş yolunda, Adem Yashari havaalanında başladım. Yaklaşık yarım saat içinde uçağa alınacağımızı tahmin ediyorum. Bu nedenle başladığım yerde bitirmeye sanmam ki şansım olsun .
Kosova’ya ilk gelişimin üzerinden yedi yıl geçmiş. Haziran 2011’deki bir şiir şöleninin konuğu olarak Prizren’e gelmiştim. Bu kez yolculuk yine bir şiir şöleni nedeniyle Peja’ya oldu. Peja,İpek demekmiş. Sanırım bu şehir bizde zaten İpek olarak biliniyor. Şehrin ipekle ilişkisini bilmiyorum, Fakat ister yağmurlu ister güneşli olsun, ipek gibi bir havası olduğunu söyleyebilirim. Şehri çepeçevre kuşatan sislerle kaplı Hajla Dağ silsilesi ise, bir Kafkas şehrinde olduğunuz duygusunu yaşatıyor. Bu duygu, Balkanların yazgısıyla Kafkasların yazgısı arasında benzerlikler olabileceğini düşündürüyor… Bağımsızlık savaşları ve dağlar arasındaki ilişki bu yazgı ortaklığının başlıca kanıtı olmalı…
***
Başlayan ve hızını alan yazıyı uçakta sürdürüyorum…
Henüz havalanmadık.
İstanbul-Kosova(Priştina havaalanı) arası 1 saat 20 dakika…
Yunanistan’a yıllar önceki ilk yolculuğum sonrasındaki bir yazımda ve bir şiirimde, ”bu kadar uzak ve bu kadar yakın” oluşumuzun kederle karışık şaşkınlığını yazmıştım.
Gerçi zaman içinde çok şey olumluya doğru değiştiyse de bütün komşu ülkelere hem çok yakın hem çok uzağız.
Kendi payıma, yanı başımızdaki Kosova’yı ne kadar az tanıdığımı bu yolculuğum sırasında gördüm ve açığımı internetten edindiğim bilgisiyle kapatmaya çalıştım.
Coğrafi konumu gerçekten de özgün ve önemli.
Arnavutluk, Makedonya, Karadağ ve Sırbistan’la çepeçevre çevrili.
Adriyatik Denizi ve Karadeniz arasında bir yerde.
Orta ve Güney Avrupa arasında bir konumda.
Bu coğrafi özellikleri hem şansı hem de şanssızlığı Kosova’nın.

***
19.yüzyıl sonlarında yapılan bir ölçüme göre yüzölçümü yaklaşık 20 bin km2iken, bugünkü Kosova Cumhuriyetinin yüzölçümü bunun yarısı kadar. Buna karşılık o tarihte yaklaşık bir milyon olan nüfusu bu gün iki milyon civarında…
Resmi diller Arnavutça ve Sırpça.
Nüfusun yüzde 9l’sı Müslüman. Geri kalanı ise Katolik ve Ortodoks Hıristiyan.
Böylece Kosova Cumhuriyeti, Bosna Hersek’ten sonra büyüklük bakımından Avrupa’da nüfusu büyük oranda Müslüman 2. büyük devlet oluyor.
Tabii, Türkiye’yi Avrupa sayarsak(ki saymalıyız) üçüncü diyeceğiz…
(Bu arada Arnavutluk nüfusunun yüzde altmışa yakınının da yine İslam dininden olduğunu belirtelim.)

***
Yüzyıllar içinde Roma, Bizans, Bulgaristan, Sırbistan arasında el değiştiren Kosova 1445’te Osmanlı toprağı olduktan sonra 20.yüzyıl başlarına kadar bir Osmanlı vilayeti olarak kalmış. 19.yüzyılda Arnavut bağımsızlık hareketinin merkezi olmuş ve Osmanlının Balkan Savaşı yenilgisinden sonra da Sırbistan’a bırakılarak 2. Dünya savaşı sonrasından itibaren de özerk bir devlet olarak Yugoslavya içinde varlığını sürdürmüş.
Bosna -Hersek katliamlarının hemen sonrasında, 1998-99 yılları arasındaki savaşta bu kez Kosova çok büyük acılar yaşadı. Sonrasında BM denetimine girerek 17 Şubat 2008’de Sırbistan’a karşı bağımsızlığını ilan etti.

***
Bunca tarih, coğrafya vb. bilgisinden sonra(şimdi Büyük Adaya doğru Mavi Marmara’da yol alırken!) ekleyeceğim şey, acılar dolu bu tarihe karşın bugünkü Kosova’nın, halkıyla ve coğrafyasıyla güler yüzlü bir ülke olduğudur. Katıldığım şiir şöleni, 20.yy. Kosova şiirinin önde gelen şairi Azem Shkreli(1938-1997) adına her yıl düzenlenen uluslar arası buluşmanın 16.sıydı. Şiirleri dilimize çevrildi mi, bilmiyorum. Fakat bu şairi ve Kosova şiirini elbet tanımamız gerekiyor. Bu arada, bu yılın festivaline çağrılı oluşumun bir nedeni de şiirlerimden bir seçkinin Kosova’da (değerli bir genç şair olan J.Kelmendi’nin çevirisiyle) Arnavutça’da kitaplaşmış olmasıdır. Elinizde bir başka dilde kitabınızı tutmak güzel bir duygu. Okurlarımla paylaşmak istedim…

Ataol Behramoğlu/Cumartesi/26.05.18

19 Mayıs 2018 Cumartesi

KAZANIMLARIMIZ



Ülkemiz siyasal yaşamının son süreçlerinde önemli kazanımlarımız oldu.
Bunlardan başta geleni CHP Cumhurbaşkanı adayı sayın Muharrem İnce’nin başarılı ve giderek daha da yükselen performansıdır.
Muharrem İnce kuşkusuz yeni bir siyasetçi değil. CHP kurultaylarının (özellikle sonuncusundaki) etkili söylevleri ve son kurultayda delegelerden aldığı güçlü destek belleklerdedir.
Fakat bu adaylık, kişiliğindeki gizil güçleri(potansiyeli) açığa çıkardı.
Hayatın diyalektiği böyle bir şeydir… Seçim sonuçları ne olursa olsun siyaset dünyamız önemli bir lider kazanmıştır.
İnandırıcı, bilinçli, birikimli, samimi kişiliğiyle sayın İnce, ülkeyi çürümüş ve karanlık siyasetten kurtarmada en etkili olabilecek seçenektir.
Yeter ki başta biz soldakiler olmak üzere ve yine başta “aydınlar” gelmek üzere bütün bir topluma musallat olmuş karamsarlık, kötümserlik, kötücüllük, beğenmezlik, yetinmezlik, bencillik illetlerinden hiç değilse bu yaşamsal önemedeki süreçte kendimizi bir ölçüde de olsa arındırarak Muharrem İnce’yi en azından yüksek bir oy oranıyla ikinci tura taşımayı başarabilelim
Bu çağrı sadece sola değil, herkesedir.

***
Son dönemlerde hızla yükselen bir başka siyasetçi sayın Kemal Kılıçdaroğlu’dur. Adalet Yürüyüşünden bu günlere yaşanmakta olan süreçlerde sayın Kılıçdaroğlu’nun da, sakin,bilge, kararlı, güvenilir bir lider kimliğiyle ülkemiz siyaset yaşamındaki yerini güçlendirdiğini, sadece bu günlerde değil yarınlarda da Türkiye’nin kaderini iyiye doğru yönlendirecek siyasi lider kadrosu içinde vazgeçilmez bir yere sahip olacağını düşünüyorum. Sayın İnce ve Sayın Kılıçdaroğlu’nun birlikte de yapabilecekleri çok şey olduğunun bilincinde olduklarından kuşku duymuyorum…

***

Sayın Akşener için yazdığım övgü sözlerine çeşitli çevrelerden, çoğu sövgü ve saldırı düzeyinde tepkiler gelmişti. Geçen zaman içinde ağızlar bu anlamda kapanmış görünse de bizde özeleştiri erdemi de pek olmadığı için herhangi bir özür dilemeye rastlamadım. Sayın Meral Akşener, gözü pek, sözünü sakınmaz kişiliği,cumhuriyet değerlerine aydın ve kadın kimliğiyle de siyaset dünyamızda yepyeni bir hava estirdi, estirmeye devam ediyor. Seçim sonuçları ne olursa olsun sayın Akşener’in de ülkemizin önümüzdeki dönemlerdeki siyaset yaşamında bu günlerdekinden de büyük ve önemli bir yeri olacağına inanıyorum. Meral Akşener Türkiye siyasal yaşamının son dönemlerde başta gelen bir kazanımıdır. Ondan, 90’lı yıllarda topluma acılar yaşatmış konularda net ve somut açıklamalar beklemek de sanırım hakkımızdır.

***

Benzer açıklamaları sayın Karamollaoğlu’ndan da bekliyoruz.
Sayın Karamollaoğlu, adına AK denilmesini ısrarla isteyen partinin pek de ak sayılamayacak kimliğinin karşısına, bildiğimiz ve bilmesek de tahmin edebileceğimiz maddi ve siyasi rüşvet önerilerini elinin tersiyle iterek dinsel kavram ve değerlerin siyasette paspas olarak kullanılmasına en ağır darbeyi indirmiştir. Bu davranışıyla, dün tükürdüklerini bugün yalayıp yutmakta olanlara umarım yüzlerini ömürleri boyunca kızartacak bir ders vermiştir. Gelecekteki parlamentoda Sayın Karamollaoğlu ve partisinin, İslam dininin bu iktidardan önce bu ülkedeki saygın, samimi yerini tekrar kazanmasında önemli işlevi olacaktır.

***
Kazanımlarımız konusunda son sözlerim HDP’ye ilişkin olacak.
11 Nisan 2015 tarihinde bu köşede yayınlanan “HDP’ye Oy Vermek” başlıklı yazımdaki kaygı ve eleştirilerim bütünüyle yok olmasa da, o günlerden bu günlere geçen sürede bu partinin Türkiye Partisi olma yönünde yol aldığı yadsınamaz. Selahattin Demirtaş’ın Pazar günü Birgün’e röportajında HDP’nin ne Kürtçü ne de Türkçü bir parti olduğunu, PKK temsilcisi de olmadığını açık seçik, ikircimsiz dile getirmiş olması önemlidir.Bir yandan iktidar partisinin,öte yandan tahmin edilebilecek başkaca güçlerin baskısı altındaki bu partinin bu seçimde baraj altında kalmaması yaşamsal önem taşıyor.

***
Bunlara rağmen kazanamazsak suç kendimizde olacaktır.

Ataol Behramoğlu/Cumartesi/190518


12 Mayıs 2018 Cumartesi

TÜRKİYE, ÜZGÜN YURDUM, GÜZEL YURDUM



Türkiye, üzgün yurdum, güzel yurdum
Boynu bükük ay çiçeği
Şiirin ve aşkın geleceği.
Türkiye, üzgün yurdum, güzel yurdum
Dağ rüzgârı, portakal balı
Alçakgönüllü, hünerli, sevdalı.
Türkiye, üzgün yurdum, güzel yurdum
Yazgısı kara yazılmış gelin
Kurumuş sütü memelerinin.
Türkiye, üzgün yurdum, güzel yurdum
Harlı bir ateş gibi derinde yanan
Haramilerin elinde bunalan.
Türkiye, üzgün yurdum, güzel yurdum
Güngörmüş, bilge toprağım
Yunus, Pir Sultan ve Nâzım.
Türkiye, üzgün yurdum, güzel yurdum
Bozlak, ağıt, halay ve zeybek
Dumanı üstünde ekmek.
Türkiye, üzgün yurdum, güzel yurdum
Yüzü kırış kırış anam
Ağlayan narım, gülen ayvam.
Türkiye, üzgün yurdum, güzel yurdum
Asmaların üstünde gün ışığı
En güzel geleceğin yakışığı.
Türkiye, üzgün yurdum, güzel yurdum
Zinciri altında kımıldayan
Bitecek sanıldığı yerde başlayan.
Mayıs 1980


6 Mayıs 2018 Pazar

KAZANAN TÜRKİYE OLACAK



Haftalardır süren sıkıntılı, gergin bekleyiş; kimileri iç karartıcı tahminler CHP Cumhurbaşkanı adayının açıklanmasıyla sona erdi ve rahat bir nefes aldık…
Kendi payıma benim korkum, sol kimlikten uzak birinin aday gösterilme olasılığıydı. Bu yönde söylentiler de azımsanamayacak yaygınlıktaydı. Neyse ki korkulan olmadı. Her biri saygın kişilikler olan CHP’li adaylar arasında toplumun belki en çok yakından tanıdığı ve sempati duyduğu Sayın Muharrem İnce ipi göğüslemeyi başardı… Kendisine ve ülkemize hayırlı olmasını diliyorum ve öyle de olacağına yürekten inanıyorum.

***
Dün geceden belli olup bu gün(Cuma) açıklanan “mutlu son”a biraz daha öncesinden bakarsak, CHP’li on beş milletvekilinin İyi Partiye katılımıyla bu partinin önündeki seçime girememe tehdidinin ortadan kaldırılmasının, ülkemizin içinde bulunduğu çıkışsız görünen süreçten kurtulmada ilk büyük adım olduğu görülür.
Bu bakımdan, o günden bu güne baş döndürücü hızla gelişen olaylar dizisinin baş mimarı kuşku yok ki sayın Kılıçdaroğlu’dur. CHP Genel Başkanının gerek eylemleri, gerekse söylevleri ve demeçleriyle bütün bu süreçte sergilediği büyük performans, gerçekten de baş döndürücü olmuştur. Karşı tarafın sersemlemiş ve saçmalamakta oluşunda bu bakımdan şaşılacak bir şey yoktur.
Sayın Akşener’in ve Saadet Partisi sayın Genel Başkanının kararlı, gözü pek duruşlarını da ayrıca takdirle, saygıyla alkışlamak gerekir.

***
Sadece siyasetçi kimliğiyle değil, bir duygu adamı, fizik eğitimi almış olmasının yanı sıra edebiyat sever, şiir dostu kişiliğiyle de yakından tanıdığım; adalet yürüyüşünde omuz omuza yürüdüğümüz Muharrem İnce’nin omuzlarında, Cumhurbaşkanlığı adaylığının ilanından bu yana, bu ülkede hiç kimsenin omuzlarında olmayan ağırlıkta bir yük bulunmaktadır. Ağır olduğu kadar onur verici bu müstesna yük, bir ülkenin kaderidir. Aday olarak ilk konuşmasında altını çizerek belirttiği gibi, o artık bir partinin değil, bütün ülkenin tarafsız cumhurbaşkanı adayıdır. Taraflılığı, Cumhuriyetimizin, evrensel insan haklarının, aydınlanma değerlerinin , özet olarak da insan olmanın gerektirdiği yerde ve ve bütün bu değerlerin savunucusu olmaktır. Şimdi ondan toplumca beklediğimiz, tartışmalarda karşısına çıkacağı kuşkusuz düzeysizlikler karşısında soğukkanlılığını bir an bile yitirmeksizin, günlük siyaset girdabına hiçbir ucundan kapılmaksızın, halkımızın ağır başlı değerlerinin, beklentilerinin, saygın, sevgili, birleştirici sözcüsü olmasıdır. Muharrem İnce’nin bu hassas dengeyi kurmada, bu ağır yükü ustalıkla taşımada gereken bilgi, kültür, deneyim,sağduyu, inanç ve duygu birikimine sahip olduğunu, bir arkadaşı olarak da biliyor ve görüyorum.

***
Sıra şimdi var gücümüzle 24 Haziran seçimlerine ve mutlaka ulaşılması gereken ikinci tura hazırlanmakta.
Bu süreçte şimdi asıl büyük sorumluluk, bazılarımıza belki şaşırtıcı gelebilir ama, her türden sol seçmendedir.
Şu anda en zayıf konumunda bulunan dikta yönetimini mutlaka, ama mutlaka alt etmeli, parlamenter demokrasinin önündeki engelleri enkaz çöplüğüne göndermeliyiz.
Bunun için, dikta karşıtı birlikteliği orasından burasından didiklemenin diktanın ekmeğine yağ sürmek olduğunu görerek ; felâket tellallarının, “evet ama..”diye başlayan iflah olmaz karamsar ve eylem kaçkını ruh hastalarının,her türden fırsatçı ve çıkarcı kişilerin ve çevrelerin uğursuz yorum ve telkinlerine kulak tıkayarak; demokrasiden, iyilikten,bağımsızlıktan, özgürlükten, aydınlıktan, sevgiden, eşitlikten yana bütün bir ulus olarak güçlerimizi bütün bu değerlerin düşmanlarına, 21. yüzyılda saray özenticiliği ve savurganlığına, cehaletin ve nefretin meydan okuyuşuna karşı tek bir yumruk, tek bir akıl, tek bir yürek olarak birleştirmeyi başarmalıyız.
Başaramazsak bütün bir ulusça yok olacağız ve bu yok oluşu hak etmiş olacağız demektir.
Başaracağız ve kazanan Türkiye olacak.