22 Nisan 2017 Cumartesi

VİCDANLARDA GALİP OLMAK


      16 Nisan “halk oylaması” sonucunda, parlamenter sistemin, güçler ayrılığı ilkesinin sonunu getirecek  “evet” oyları az bir farkla ileride göründü.
    “Az bir farkla”,çünkü  akıl almazca eşitsiz propaganda koşullarına, bu dünyayla yetinmeyip “öbür dünya”ya da uzanan  akıl dışı, ölçüsüz tehditlere rağmen, sistemi  tepetaklak etmek isteyen taraf, arzu ettiği oy oranının çok altında kaldı.
        Yenilgi, bıçak ya da kurşun yarası gibidir. Acısı hemen duyulmaz. Yara giderek işler ve zonklamaya başlar.
   Adıyla sanıyla söyleyecek olursak Tayyip Erdoğan  ve yandaşları böyle bir yara almıştır ve acısını her an biraz daha artarak duyacaklardır.
    Örneğin, bütün toplum, o bağırıp çağırmaların, tehdit ve nefret söylemlerinin,  bitmek tükenmek bilmez kükreyişlerin hiç de kısa süre önceki kadar korkutucu, ürkütücü olamadığını görecek,  kendi yandaşları bile bu türden konuşmaları daha fazla görüp işitmemek için  TV ekranlarını artık daha gönül rahatlığıyla kapatacaklardır.
      Çünkü bu, gözle görülmezce, ama içten içe işleyen vicdanın işidir.
     Çünkü vicdan diyor ki, sus artık, kendine de konuşmalarına da çeki düzen ver.
     Çünkü bu toplumun en bilinçli, en  eğitimli kesimleri büyük çoğunluğuyla sana hayır dedi.
    Çünkü sana evet diyen kesimlerin de yine büyük çoğunluğuyla bu değişikliğin ne anlama geldiğini bilemeyecek bir eğitim düzeyinde, genellikle yoksul, muhtaç, ürkütülmüş, senden bir şeyler uman çevrelerden geldiğini de en iyi yine sen biliyorsun.

                                      ***                                           ***                              ***
    Zafer ya da başarının anlamı ve  sevinci de yine bıçak ya da kurşun yarası için olduğu gibi hemen algılanamaz.
        Hele bu oylama sonucundaki gibi durum karmaşık ve göreceyse.
         Doğru bilinç ve doğru algı için ne de olsa biraz “toplum mühendisliği”, biraz sosyal bilim, tarih vb. bilgisi gerekir…
      16 Nisan halk oylamasının sonucu parlamenter sistemin, cumhuriyetin, aydınlanmanın değerlerini savunanlar için net bir başarıdır…
         Bundan kuşku duymak, sandıktan başarılı çıkmış görünseler ve öyle olduğunu da ( artık tantana yapamaksızın)  “bu iş bitmiştir” gibisinden laflarla dile getirseler de, vicdanlarda(ve olasıdır ki sandıklarla da) yenilgiye uğrayanlara güç katar. Onların toparlanmalarına, uğradıkları şoku atlatmalarına yardımcı olur.
        Aslında içeriği bakımından ulusal ve evrensel hukuk kurallarına aykırı olarak, yapılmaması, yapıldıysa da sonucu ne olursa olsun hükümsüz sayılması gereken bu halk oylamasının galibi, Tayyip Erdoğan yönetimine karşı olanlardır….
                                  Fakat…
                  ***                                                   ***                       ***
   Fakatı ise şudur:
   CHP’de lider yenilenmesi görmezden gelinemeyecek bir toplumsal  talep ve gereksinimdir.
   MHP’nin Erdoğan işbirlikçisi yönetiminin muhalifleri  mutlaka güç birliği yapmalı, böylece kendi tabanlarına ve topluma güven vermelidirler.
     Liberal, merkezci ya da merkez sağ çevreler ellerini artık taşın altına koymalı, demokrasi ve vatan savunmasında yerlerini açıkça ilan etmelidirler.
    HDP Türkiye Partisi olduğunu , parlamenter sistemi  ve ülke bütünlüğünü, bütün toplumsal sorunların ancak bu yola çözümlenebileceğini, ısrarla ,açıkça, cesaretle tekrar etmeli, içindeki gerici unsurlardan temizlenmeli, PKK ile arasına net bir çizgi çekmelidir.
     Esas olarak olması, gerçekleşmesi gerekenler bunlardır.
    Bunlar başarılabilirse vicdanlardaki galibiyet her alanda galibiyete dönüşecek, toplum ferah bir nefes alacaktır.
      O zaman parlamentodaki çoğunluk partisinin ufalanıp dağılması, reisin de minderden  2019’u beklemeksizin çekilmes i pek de sürpriz olmayacaktır...
Ataol Behramoğlu/Cumartesi/220417


Cumhuriyetten arkadaşlarımız aylardır özgürlükten yoksunlar. İddianame aylar sonra hazırlanabildi. Fakat şimdi de  ilk duruşma üç ay öteye atıldı. Böyle bir vicdansızlık, hukuksuzluk, kanunsuzluk kabul edilemez. Ergenekon, Balyoz tutuklamalarında olduğu gibi topluca karşı çıkmanın yollarını bulmalıyız.

15 Nisan 2017 Cumartesi

PORTRE…


    Yarınki halk oylamasıyla sonuçlanacak bu sevimsiz sürecin sondan bir önceki gününde  söylenecek bir söz kaldı mı?
    Kampanyanın görülmedik, duyulmadık, benzeri herhalde hiçbir uygar ülkede görülmeyecek eşitsizliği akıl ve vicdan sahibi herkesçe söylendi ve zaten gözler önünde.
    Buna bir tarafın görgüsüzlüğünü, gözü doymazlığını da eklemek gerek.
  “Hayır” diyecek olanlar saçları iki örgülü bir çocukcağızın masum fotoğrafı ve tek bir sloganla yetinirken,  başımızı kaldırdığımız her yerde bir portre gözümüze sokuldu.
    Yollar, direkler, apartman cepheleri bu portreyle donatıldı.
   Ülkemize es kaza gelen Batılı bir yabancı , bu portrenin sahibi acaba ülkesi adına hangi başarıları elde etmiş diye  sorup öğrenmek isteyecektir..
      Meydan savaşı kazanmış bir komutan mı?
     Yooo
    Ülkesine çağ atlatmış bir devlet adamı mı?
    Böyle bir şey de yok.
    Ülkeyi ekonomik açıdan uçurmuş mu?
    Bu da söylenmeyeceği gibi uçan ekonomi değil  dolar ve avro olmuş.
Geleceğe dönük yatırımlar mı yapılmış? Fabrikalar mı kurulmuş? 
    Ne gezer…
    Tersine, kamu arazileri, kamuya ait fabrikalar yerli  yabancıpara sahiplerine bedavaya yakın parayla satılmış. Bir çokfabrikanın kapısına kilit vurulmuş.  
    Tarımda ilerleme mi sağlanmış? 
     Yok canım.
     Tam tersine, iğneden  ipliğe her şey dışarıdan alınıyor.
     Öyleyse  bunca tantana, şatafat, caka, gösteriş,  gözümüzün içinden de öte beynimize vurgu gibi sokulan boy boy bu portreler neyin nesi?
                                  ***                                  ***                   ***
              Sosyalizm dönemindeki  Rusya’yı, Bulgaristan’ı, Yugoslavya’yı, Makedonya’yı, Azerbaycan’ı, şu anda aklıma gelmeyen belki o türden başka ülkeleri gördüm.
      Ben hiçbirinde, hiçbir dönemde, böyle bir şey görmedim.
     Yakınlarda Çin’e gittim, Mao’nun bir portresi bir tek bir bakkal dükkânında gözüme çarptı. Günümüzdeki liderlerin isesokaktaki insan tarafından adlarının bilindiğinden bile kuşku duyarım.
      Japonya, Hindistan, İsrail,Amerika, Kolombiya, Meksika , hiç birinde böyle bir şey yok….
      Batı Avrupa ülkelerinde bu zaten olmaz, olamaz.
     Ortadoğu ülkeleri diyeceksiniz… Vallahi Suriye’de de bir iki tane baba Esat, bir iki de oğul Esat portresi  dışında Esat portresi  gördüğümü hatırlamıyorum…
       Bana hayatımızın dibine kadar giren, beynimizi kemiren bu portre işgalinden, istilasından  gına geldi.
                                                           ***    ***                   ***
    Portre derken, Oscar Wilde’ın ünlü romanı “Dorian Gray’inPortresi”nden söz etmemek olmaz…
   Çok zaman önce okuduğum için, konusu aklımda kaldığımca aşağı yukarı şöyleydi:
    Yakışıklı Dorian Gray, ressam arkadaşının yaptığı portredeki gibi hep genç  ve yakışıklı kalmayı diler.
     Zaten onun için yaşamın amacı da  zevk içinde yaşamaktan başka bir şey değildir.
    Dileği gerçekleşmiş, zevk peşinde koşarak geçen sefih hayatına karşın hep genç ve yakışıklı kalmıştır. Fakat bu arada portresi  geçen zamanın ve bu genç adamım yaşadığı sefih hayatın  izleriyle giderek yaşlanıp çirkinleşir.
   Tabloyu ortadan kaldırmak için onu bıçaklayıp parçalayan Doryan Grayîn öldürdüğü aslında kendisidir. ..
        Cinayet yerine gelenleriorada gördükleri ise yaşlı ve çirkin bir adamın cesediyle genç ve yakışıklı bir   adam portresidir…
                                      ***              ***                                 ***
      Kıssadan hisse gerçeğin yalanla örtülemeyeceği; portrelerle tersini göstermeye  ne kadar çalışsak da ruhumuzu şeytana sattığımız gerçeğinin  gizlenemeyeceğidir.
    Ben yarın halk oylaması pusulasına hayır mührünü  basarken,  bunu o portrelerin  üzerine  de basıyormuşum duygusuyla ve çevre kirliliğinin her türlüsünden kurtulacağımız günlerin özlemiyle yapacağım…
       



Ataol Behramoğlu/Cumartesi/150417

8 Nisan 2017 Cumartesi

YAP BOZ’UN PARÇALARI YERİNE OTURURKEN


   İngilizce-Türkçe sözlükte “puzzle”(pazıl) karşılığı olarak bulmaca deniliyorsa da,  aynı adla  anılan oyun “yap boz oyunu”diye adlandırılıyor. Bu yazının konusu bakımından da oyun ve yap boz sözcükleri daha uygun. Çünkü özelliği  bulmacadan çok bilinçli olarak karıştırılıp yeniden yapılandırılmaya dayanan bir oyun karşısındayız.
                                              ***                         ***
   Önce Irak  hedef seçildi.
   Bahane, Irak diktatörünün kimyasal silah kullandığıydı.
   Bunun ne kadar gerçek ne kadar yalan olduğu da bulanık kaldı.
   Sonuç: Bölünüp parçalanan bir ülke.
   Sayısı milyonla ifade edilen insan ölümü.
   Bir ülkenin  bir yap boz oyununda gibi  kültürüyle, insanıyla, coğrafyasıyla param parça edilmesi ve sonra yine tıpkı  bir yaz boz oyununda gibi emperyalizmin  çıkarları doğrultusunda yeniden  kurgulanması…

                                                 ***             ***
       Ardından Libya, onun ardından Suriye.
      Libya ülke olmaktan çıktı. Haritada ne olduğu belirsiz bir coğrafya parçası olarak duruyor.
      Suriye yönetimi beklenmedik bir direniş gösterdi.  Rusya  desteği  bu direnişi daha da güçlendirdi. Bu destek  yazboz  oyununun sonunu  getirmiş gibi görünürken bu kez  yine bir kimyasal silah kullanma haberi ve hemen ardından ABD saldırısı….
      Saldırının önceden planlandığı iddia ediliyor.
      Bush Saddam yönetimini ve Saddam’ın kendisini yok etmişti.  Şimdiki başkan  aynı sonuca Esad yönetimi ve Esad’ın kendisi bakımından ulaşmayı hayal ediyor olamaz mı?

                                             ***                       ***
     Siyaset bilimci, Ortadoğu uzmanı, jeopolitisyen  ya da  tarihçi olarak değil, sadece aklımı kullanarak oyunun  parçalarının bir araya getirmeye çalışıyorum…
      Şimdi, yukarıdaki senaryoda Türkiye’nin rolünü  ve olası sonuçlarını anlamaya çalışalım.
      Baştan alalım ve sorularımızı sıralayalım:
     Bush AKP Başkanlığı dışında hiçbir titri yokken Recep Tayyip Erdoğan’ı neden Beyaz Saray’a davet edip  ağırladı?
      Yoksa Samuel  Huntigton’ın,  alt başlığı “dünya düzeninin yeniden kurulması” olan “Medeniyetler Çatışması” adlı kitabında tanımladığı “karşı-Atatürk”  Tayyip Erdoğan mıydı?
      Parlamento dışındaki AKP’nin seçimlerden çoğunluk partisi olarak çıkacağı besbelliyken koalisyon ortağı  MHP’nin başkanı Bahçeli’nin , sonucu kendi partisini de parlamento dışında bırakacak bir erken seçim önerisiyle koalisyonu bozması sadece bir siyasal körlük olgusu muydu?
     Türkiye’nin Irak’a müdahalesi  konusunda  başbakanlıkça hazırlanan  tezkerenin  1 Mart 2003’te TBMM’nde  beklenmedik reddinin Bush yönetiminde ve  defalarca dile getirdiği üzere Tayyip Erdoğan’da yarattığı  hayal kırıklığı, parlamentoyu işlevsiz bırakacak bir tek adam rejimi projesinin
(daha da  önceden değilse eğer ) o sırada tasarlanmaya başlanmış olabileceğini akla getirmiyor mu?
          Obama yönetimi döneminde bir ölçüde küllenen bu projenin Trump yönetimiyle birlikte (yine   2002 erken seçiminin mimarı olan politikacı tarafından) beklenmedik biçimde gündeme getirilmesini ve  aynı kişinin  kısa süre  önce ateşli karşıtı olduğu projenin bu  kez ateşli   savunucusu olmasın ı nasıl açıklayacağız?
           Bütün bunlar birer rastlantı mı, yoksa bir yaz boz oyununun, yıkıp  kendi hesapları doğrultusunda  yeniden  kurma  projesinin parçaları mı?
             
                                           ***                                                 ***
      Propaganda çalışmaları olanca hızıyla ve çok büyük ölçüde tek taraflı olarak devam ediyor.
       Evetçi  çığırtkanlığın tek bir inandırıcı gerekçesi yok.
       Tayyip Erdoğan anayasal suç işleyerek  bu beyin yıkama  ve göz boyama, göz korkutma operasyonunda  bir tarafın en başında yer alıyor.
          Yap boz oyununun parçaları olarak Hollanda, Almanya krizlerinden sonra şimdi  Trump yönetiminin saldırısı da kurguda yerini almış oluyor.
           Ülkemiz, parlamentonun işlevsizleştirilip bütün yetkilerin tek elde(bir diktatörde) toplanacağı  ucube bir sistemin hedeflendiği   ve amaçlanan sonuçlara ulaşıldığında  bu diktatörün de benzerleri  gibi tasfiye edileceğinin  hiç kuşkusuz hesaplandığı  bir kurguya kurban seçilmiş olarak 16 Nisan  halk oylamasına doğru yol alıyor….

         
        Ataol Behramoğlu/Cumartesi/080417
      

       

1 Nisan 2017 Cumartesi

ÜLKE ERDOĞAN’A TESLİM (*)


National Geography” belgesellerinde karşımıza sık sık çıkar.
Bir yırtıcılar sürüsü, gövdece kendilerinden çok büyük bir başka hayvanı gözlerine kestirmişlerdir.
Bir ot obur olan bu iri hayvan tek başına ya da sürüsünün içinde ilerlemekteyken onu gözlerine kestiren yırtıcılar yanından yöresinden ufka ufak saldırıya başlarlar.
İri ot obur neler olup bittiğinin farkında değildir henüz.
Aptallığından, vurdumduymazlığından, ya da belki korkusundan, bir şey olmuyormuş gibi yoluna devam etmeyi sürdürür.
Yırtıcıların saldırısı artar ve sıklaşır.
Onlar kurnazdır ve kendi aralarında örgütlüdürler.
Çıkarları ortaktır.
Koca gövdeden koparılacak et parçalarından her birine bir pay düşecektir çünkü.
Çok geçmeden, eğer sürü içindeyse sürüsünden koparılarak, tek başınaysa üstüne gitgide daha çok çullanarak o koca gövdeyi yere sermeyi başarırlar.
Gerisi bir yağma ve yırtıcılar için bir şölendir.
Ülkemizin bu gün içinde bulunduğu durum bu görüntüyü andırıyor.


*** *** ***
AKP ileri demokrasi savlarıyla geldi ve ahmak liberallerin, bir takım eski solcu taslaklarının gözlerini boyamayı da başardı.
Sonra örnekteki yırtıcılar gibi, kurnaz ve örgütlü, hedeflerine adım adım ilerledi.
Bu gün geldiğimiz noktada ileri bir demokrasiden değil, olabilecek en kötü, en baskıcı, en iki yüzlü, en ürkütücü bir yönetim biçiminden söz edebiliriz.
Ülke siyasetinde yalan ve demagoji hiçbir zaman bu kadar iki yüzlü bir kılığa bürünmemişti.
Cumhuriyet Türkiye’sinde alışık olunan şey, sağ ve sol arasındaki çatışmalardı ve bunların da yöntemleri, söylemleri belliydi.
Bu ise bambaşka bir şey…
Karşımızdaki güç gerekli gördüğünde kuzu postuna bürünerek sesinin en alt ve yumuşak tonundan konuşurken, bazen ve giderek çoğu kez yırtıcı dişlerini gösteriyor ve kararlı adımlarla hedefine doğru ilerliyor.
Gerçi ilerleyecek pek bir hedef de kalmadı.
Çünkü Cumhuriyet Türkiye’si yine örnekteki koca gövdeli, aptal ot obur gibi yerlerdir ve gövdesinin etleri parça parça koparılmaktadır.
Kalbine ve beynine ulaşılması çok yakındır.

(***)




Her fırsatta “milletim” diyip duran, Cumhuriyet’e karşı işlediği suçları “milletim böyle istiyor” kılıfı ardında haklı ve yasal göstermeye çalışan bir siyasal iktidar, bu milleti ikiye böldüğünün ve bölünmüş bu iki parça arasında öfke, kin ve nefretin giderek dizginlenemeyecek bir hız ve şiddetle yükseldiğinin farkında değil mi?


(***)


AKP Türkiye Cumhuriyetini teslim almıştır.
Ülkeyi bir iç savaşa doğru sürüklüyor.
Bu ABD emperyalizminin de istediği şey midir, bilmiyorum.
Fakat her ne olursa olsun, Cumhuriyetin teslim edilecek tek bir kalesi, tek bir kişisi artık kalmamıştır.
Ya örnekteki iri gövdeli, aptal ot obur gibi yırtıcılar tarafından parça parça edilerek yok edilmeyi kabul edecek; ya da kalbimiz ve beynimiz de yok edilmeden direnecek, silkinecek; her alanda, her ortamda, her olanağı kullanarak karşı koyacağız.
Bunun başka bir yolu ve çaresi yoktur.




(*) İçinde bulunduğumuz durumu başka bir yazıyla daha iyi özetleyemeyeceğim için, çok değil 5 yıl önce (30.03.12) bu köşede yayınlanan yazımın (sadece”Ülke AKP’ye Teslim” olan adını değiştirerek )bazı bölümlerini bir kez daha yayınlamak istedim… Önümüzdeki Cumartesi günü, halk oylaması öncesindeki son yazımda ise, “Hayır”ın artık ezberlenmiş olması gereken nedenlerini son bir kez sıralayacağım… AB




Ataol Behramoğlu/Cumartesi/010317


25 Mart 2017 Cumartesi

ERDOĞAN ÜLKEYİ İÇ SAVAŞA GÖTÜRÜR


  Temmuz 2006’da, yaklaşık  11 yıl önce  bu köşede yayınlanan aşağıdaki yazıyı, ne yazık ki güncelliğinden ötürü bazı bölümleriyl e  bir kez daha yayınlamak gereği duydum.
Amacım ne kadar uzak görüşlü olduğumu değil, bütün bu süreçlerde tehlikeyi ve büyüklüğünü göremeyen kişilerin ve toplumsal kesimlerin  nasıl bir aymazlık içinde  olduğunu göstermektir.
16 Nisanda şu ya da bu nedenle Evet oyları çoğunluk sağlarsa,  oylarıyla ya da sandığa gitmeyerek buna yol açan çevreler, yayınları ve demeçleriyle Cumhuriyetin yok edilmesine çanak tutan yardakçı medya , siyaset çevreleri  ve kişiler, yaşanacak felaketlerin lanetini üzerlerinde sonsuzca taşıyacaklardır.

      Milletvekili seçimlerinde oy kullananların üçte birinin oyları ile Büyük Millet Meclisinde üçte iki çoğunluk elde ederek başbakan olan Recep Tayyip Erdoğan hakkında düşüncelerimi birçok kez yazdım.
       Kendisiyle kişisel hiçbir sorunum yok.
       Hiçbir zaman karşılaşmadık, yüz yüze görüşmedik.
       Benim Türkiye Yazarlar Sendikası başkanı, Tayyip Erdoğan’ın İstanbul Belediye Başkanı olduğu dönemde, sendikamızın o sırada Kabataş Setüstü’ndeki  konutunun bir dönem önceden Belediyeye birikmiş borcuyla ilgili olarak böyle bir olasılık söz konusuydu. Fakat, daha önceki bir yazımda da  söz ettiğim gibi, gidip Tayyip Erdoğan’dan bir şey istemek içimden gelmedi.
       Çünkü, yine aynı yazıda sözünü ettiğim gibi, Tayyip Erdoğan’ın Belediye Başkanlığına aday olduğu dönemdeki TV konuşmalarından ve görüntülerinden şiddetle tedirginlik duymuştum.
           Beni tedirgin eden, siyaset ortamında ilk kez karşılaştığım bu kişinin  katılmadığım görüşleri kadar ve belki onlardan da daha fazla, kendini fazlasıyla beğenmiş, kibirli, soğuk kişiliğinden yansıyan ürkütücü ve itici fanatizmdi.
            Tutuculuk ve kibirin bir aradalığı korkunçtur.
             Doğru bir dünya görüşünü bile sevimsiz kılacak bu kişisel özellik tutucu bir dünya görüşüyle bir araya geldiğinde, “fanatizm”in ulaşabileceği sonuçları kestirmek güç değil.
              Tayyip Erdoğan’a ilişkin bir başka izlenimim, yine daha önce yazdığım gibi, Belediye Başkanlığından alındığında, İstanbul Belediye Binası önündeki bir topluluğa yaptığı bir konuşmaya tesadüfen tanık oluşumla ilgilidir.
             Bu, görevden alınan bir Belediye Başkanı’nın veda konuşması değil, kışkırtıcı bir meydan okumaydı.
             Tayyip Erdoğan, bildiği, inandığı yolda kararlılıkla yürüyen biri.
              Doğru(bilimsel, kuşkucu, araştırıcı, humanist) dünya görüşüne sahip bir insan  için erdem sayılacak bu özellik, tutucu bir dünya görüşü sahibinin kişiliğinde  fanatizmin derecesini arttırır.
              Tayyip Erdoğan’ın kendi çevresindeki  “karizma”sı buradan geliyor. Kararlı, kibirli, katı, uzlaşmaz kişiliğinden…
                            Başbakanlığı öncesinde de benim gibi kendisine ilişkin olumsuz izlenimleri olanlar kuşkusuz ki vardı. Başbakanlığı sırasında ise  bütün bir toplum onu  yeterince tanıdı.
 Başbakanlık eninde sonunda siyasal bir kurumdur.
                 Cumhurbaşkanı ise, ülkenin kimliği demektir.
                 Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olmasının, ülkemiz için çok ağır sonuçları olacağını düşünüyorum.
                  Çünkü Tayyip Erdoğan herhangi bir cumhurbaşkanı olmayacak.
                   O ve yandaşları, devletin en tepesine çıkmış olmanın güveniyle, bildikleri yolda daha sakınmasız ilerleyecekler.
                   Ve kaçınılmaz olarak da aynı sakınmasızlıkta karşı tepkiler, karşı duruşlar, karşı koyuşlar oluşacak…
                    Böylece de cumhurbaşkanlığı makamı ülkeyi temsil etme simgesel değerini,saygınlığını,yasal konumunu yitirecek.
             Demokrasiye güven daha da sarsılacak.
                     Toplum kargaşaya sürüklenecek ve korkarım ki bir iç savaşa doğru hızla yol alacak.
                      Amerika Birleşik Devletlerinin istediği acaba böyle bir Türkiye mi?
                       Tayyip Erdoğan ve yandaşları, böyle bir Türkiye’nin kendilerinin de sonu olabileceğini düşünmüyorlar mı?

(......)


                      

18 Mart 2017 Cumartesi

HOCA İLE DESPOT



 YA TUTARSA

Hoca göle maya çalarken
Despot anayasayı yok etme peşinde
 “Hoca” demiş despot oradan geçerken
“ Bu ne iş, maya tutar mı göle?”

“Efendim” diye yanıtlamış hoca
Fark etmez benimki tutsa da tutmasa da
 Ama yazık olacak  bu millete
Es kaza seninki tutacak olursa…”


DESPOT VE ÂKİL ADAMLAR

Despot âkil adamları toplamış
Ama kendi konuşuyor habire
Âkiller suskun, arada bir
“Haklısınız” diyorlar sadece

Hoca öğrenince bu maskaralığı
Demiş  “Ne yapayım ben böyle aklı
Benim eşek bile daha akıllı
Anırıyor bazen hiç değilse”


ASIP KESMEK

Despot asıp kesmeğe takmış aklını
Hoca da bundan almış nasibini
Bir gün “Bana bak Hoca” demiş despot
“Sesini kesmezsen asarım seni”

Hoca gülerek bıyık altından
Demiş “Asmasına asarsınız da
Asılmakla yok olmaz hakikat
Sesi güçlü çıkar daha da…”
PRANGA

Despot “Ah” diye iç geçirmiş bir gün
Kurtulsaydım şu kanun denen prangadan
Ülkeyi ne güzel yönetirdim
Hesap vermeden, izin almadan”

“Yahu “diye bir an düşünmüş Hoca
Benim bildiğim suçluya vurulur pranga
Kendini suçlu mu sayıyor yoksa
 Bu adam, bundan mı nefreti kanundan”


KAPILAR

Kapılar açılıp kapanmak içindir
Ama hep açık olmalıdır akıl kapısı
Gönül kapısı da öyledir
Tamamlar birbirini ikisi

Kapıyı Hocaya kapatan despota
Bilimin sesiyle seslenmiş Hoca:
“Nasıl kapatacaksın ama
Sende değil ki vatanın tapusu…”



DESPOT VE ŞİİR

Despot Hocayı çağırıp huzura
Okumuş ona bir şiirini:
“Bir zamanlar gençtik biz de
O günlerde yazdık bu şiiri…”

Hoca demiş ki “ Vallahi efendim
Bilmem ki bu işi bıraktınız niçin
Şiire ne  hayrı olurdu bilmem de

Hayırlı olurdu memleket için”

11 Mart 2017 Cumartesi

BİLİNÇALTI


     Bilinçaltının ya da sorumluluk duygusunun dürtüsüyle uyanıp kalktım. Saat altı. Oysa Manavgat’taki dinleti sonrasında arkadaşlarla restoranda gece yarısına kadar oturmuş, otele ulaştığımda saat ikiyi bulmuştu. Demek dört saat uyumuşum. Tabii uyku denebilirse…  Bilincimden mi bilinçaltından mı geçtiğini bilemeyeceğim görüntülerin sonuncusu dağınık bir masa, üzerindeki daktilo ve daktiloda bir paragraf kadar yazılmış bir kâğıt sayfasıydı… Şu anda ise çoktan nostalji öznesine dönüşmüş daktiloda değil bilgisayarda bu satırları yazıyorum. Çünkü cumartesi yazımı yetiştirmem gerek. Zaten bilinçaltı ya da sorumluluk duygusu dürtüsünün nedeni de başka bir şey değil…
                                                                   ***
        Yemek yerken konumuz her zamanki gibi ülkemiz , özellikle de hızla yaklaşmakta olan halk oylamasıydı… Acaba sonuç  hangisi olacak; evet mi hayır mı? Yine her zamanki gibi iyimserlik ve karamsarlık duyguları birbirini izliyor…Aydınımız, sadece aydınımız mı bütünüyle halkımız, iyimserlikten çok karamsarlığa yatkındır. Tabii halkımızın başlıca özelliklerinden biri olan kaderciliği iyimserlik saymazsak… Fakat bu kez sanki iyimserlik daha ağır basıyor…Bunu kuşkusuz, oylamada benim de aralarında bulunduğum hayır’cılar bakımından söylüyorum.  Karanlık sanki bir ucundan kalkmış, aydınlık görünüyor… Kahve falı cümlesi gibi oldu ama, böyle bir şey. .. Katıldığım toplantılarda, ikili konuşmalarda bunu hep görüyorum…  Cümleler arasından iyimserlik kıvılcımları geçiyor gibi… Nedenlerinden biri, sonucu bilincimizle görüyor olmaktan çok, bütün bir toplumca bilinç altımızda biriken huzur, mutluluk, iyilik, kardeşlik özlemi  ve beklentisi olamaz mı?..

                                                                    ***
       8 Mart Çarşamba gecesi Denizli barosunun dünya emekçi kadınlar gününü kutlamak için düzenlediği buluşmada, baro salonundaydık… Akşama doğru başlayan yağmura karşın yaklaşık beş yüz  kişilik, belki daha da büyük salon hemen hemen doluydu…  İnsanlarımız şiir ve müzik için gelmişlerdi kuşkusuz… Fakat girişte ve aralarda ülkemizdeki duruma ilişkin söylediklerime,  toplumsal bildirisi güncel olan şiirlere ve şarkılara gelen  daha kuvvetli ve sürekli alkışlar, beklentilerin sadece şiir ve müzik olmadığının da kanıtıydı… Aynı şeyi Manavgat Belediyesinin düzenlediği  dün geceki dinletide de  gördük…. Aynı yağmur, salonda aynı doluluk, aynı alkış desteği… Doğrusu, girişte ve aralardaki konuşmaları bu kez daha da uzattım  ve dinletimiz zaman zaman söyleşiye dönüştü…  İzleyicinin beklentisi de buydu sanırım…

                                                                   ***
          Dün  Denizliden Manavgat’a  doğru yol alırken Korkuteli’de öğle yemeği molası verdik.  Bildiğimiz kasaba lokantalarından biri … Yemek çeşiti  sınırlı ve görünüşleri de çok parlak değil.
Müşteri az sayıda ve yöre insanları.  Dışarıda yine yağmurlu, kapanık bir hava… Tam karşımda, caddenin bir kenarındaki bir direğin üzerinde, başbakanın portresiyle “millet/evet” uyaklı propaganda afişi… 19. Yüzyıl Rus şairi Nekrasov’un Rus taşrasını anlattığı şiirlerindeki, ya da günümüz Batı ülkelerinin yine 19.ve daha önceki yüzyıllardaki sokak ve halk pazarları görüntülerinin yer aldığı siyah-beyaz filmlerdeki  iç karartıcı bir atmosfer… Yanımızdaki  masada yemek yiyen biri kasketli öteki başı açık iki kişiden  kasketli olan gitti… Daha yaşlıca olan, saçları bütünüyle ağarmış ikinci kişi de az sonra kalktığında, içimdeki soruyu daha fazla tutamayarak oturduğum yerden adamcağıza sordum: Halk oylamasında oyun  evet mi, hayır mı olacak?
        Şaşırmadı…ve “ henüz bilmiyorum” anlamında bir şey söyledi… Ardından “ben köydeyim” diye ekledi…
        “Ya köydeki durum…”diye üsteleyerek soruyu genişlettim…
         Bu kez, kendisinin  de onlardan biri olduğunu ima edercesine, “Köy, hayır gibi…” demekle yetindi…
            Ülkemizden, insanımızdan bir görünüm…
            İsteyen, mizacına göre, istediği sonucu çıkarır…
                                                                           ***
              Bilinçaltıyla başladım öyle  bitireyim…
              Bilinci bilmem, fakat toplumsal bilinçaltı “Hayır” yüklü gibi….

    Ataol Behramoğlu/Cumartesi Yazıları/110317