13 Ağustos 2020 Perşembe

YETENEK VE TUTKU

      Yetenek için Tanrı vergisidir derler.

       Bu görüş ya da inanışta önemli bir doğruluk  payı olsa gerek

      Çünkü çocukluk döneminde, kimi kez daha da öncelerde görülen bir kişilik özelliğidir.

      Tanrı vergisi derken, mistik biri inanıştan çok, büyük ölçüde genetikten, belli ölçülerde de çocuğun içinde yetiştiği aile vb. toplumsal ortamlardan söz ediyoruz demektir.

       Tutku(ihtiras) dediğimiz şey de önemli bir kişilik özelliğidir.

        Bu özellikte de genetiğin bir payı olabilir.

       Fakat yetenekten farklı olarak tutkunun zaman içinde, çeşitli olaylara bağlı olarak kazanılan bir kişilik özelliği olduğunu düşünüyorum.

       Bu cümlede “kazanılan” yerine  örneğin “edinilen” gibi daha nötr bir sözcük kullanılması daha doğru olabilirdi.

       Çünkü tutku, yine yetenekten farklı olarak, kişiyi iyiye olduğu kadar kötüye, başarıya olduğu kadar yıkıma da sürükleyebilir.

        Gerçi yetenek de bu anlamda çok masum bir kişilik özelliği sayılamaz.

        Fakat bu bir başka konu…


                                             ***

         Yetenek ve tutku kavramlarını neden bir arada kullandım?

          Aralarında nasıl bir ilişki görüyorum?

          Biraz da serbest çağrışımlarla bu konudaki düşüncelerimi ve sorularımı sıralayayım…

           Herhangi bir alanda yeteneği olan çocuğun  bu alanda başarı kazanmak, bir şeyler yapmak  için bir tutkuya  da sahip olması doğal sayılabilir.

            Yetenek ve tutkunun bir aradalığı  her alanda hedefe ulaşmanın başlıca koşuludur.

            Fakat bu iki kişilik özelliği her zaman bir arada bulunmayabilir.

             Yetenekli bir çocuk, yeteneğinin  derecesine de bağlı olarak ,başarı kazanmak için yeterince tutkuya sahip  olmayabilir.

             Konu çocuk olduğunda eğitimle ilgili sorunlarla da karşılaşmış oluyoruz.

            Yetenekli fakat tutkusuz çocuk, yeteneğinin yönlendirilmesi ve ürüne dönüşmesi süreçlerinde  giderek tutkulu da olabilecektir…

                          Yetenek ve tutku bir arada  ise sorun yok.

              Asıl sorun, her hangi bir  alanda yeterince yetenekli olmayıp  fazlaca tutkulu  olmaktır…

                                                      ***

                      

            Şimdi yetenek ve tutku konusunu  çocuk dünyasından  yetişkinler dünyasına taşıyalım…

             Herhangi bir alanda başarılı olmak için yetenek ve tutku birlikteliği ön koşul olmakla birlikte, çalışkanlık, şans, yaşanılan dönem vb. başkaca etkenler de söz konusudur.

            Beni bu yazının konusu olarak  asıl ilgilendiren ise,  yine herhangi bir alanda yeteneği sınırlı olup da tutkusu bu yeteneğin çok üstüne yükselmiş olan kişilerin varlığıdır.

         Sanat, edebiyat alanlarında , bizde ve kuşkusuz her yerde  sıkça  rastlanılan  bu anlaşılır ve doğal olgunun kimseye bir zararı yoktur.

          Herkes ilgi duyduğu alanda elinden geleni yapma hakkına, özgürlüğüne ve olanaklarına sahip olmalıdır

       Kaldı ki yeteneği ölçen bir aygıt bulunmadığı gibi üretilen şeyin değeri üzerine  son sözü gelecek zamanlar söyleyecektir.

              Bu konuda asıl sorun siyaset alanındadır. 

              Siyaset dünyasında yükselme çabası içinde olanlar   ne yazık ki her zaman en yetenekliler değil, en tutkululardır.

                Hem kendilerinin, hem çevrelerinin,  hem ülkelerinin başına büyük bela açanlar da bunlar arasından çıkmış kimselerdir.

                 Bütün insanlık tarihi ve günümüz dünyası  bu gibilerle dolup taşıyor.


                                                  ***

         Söz buraya gelince de , bir kez daha, peki  öyleyse ne yapmalı sorusuyla karşılaşmış oluyoruz…

         Yanıtı pek de kolay olmayan bir insanlık sorunsalı…

          Benim yanıtım, siyaset alanıyla sınırlı kalarak  şu olabilir:

          Yeteneksiz tutku sahiplerine(kifayetsiz muhterislere) yönetim yollarını kapamanın tek  yolu, kitlelerin bilinçlenmesi, örgütlenmesi, sürü değil asıl yönetici  güç olmalarıdır.

      Toplumlarda genel olarak sağduyunun, doğruluğun,, iyiliğin  kalıcı egemenliği için de tek çare  budur.


Ataol Behramoğlu/Kültür ve Siyaset/12082020 

6 Ağustos 2020 Perşembe

BAŞKALARININ HİKÂYESİ

        Cumhurbaşkanlığı sözcüsü ve başdanışmanı İbrahim Kalın’ın birkaç gün önceki bir sosyal medya paylaşımı tepkilere yol açtı. Görebildiğim kadarıyla Kalın’dan açıklayıcı bir yanıt gelmedi. Zaten gelmesi de gerekmiyor. Söyledikleri yeni şeyler değil. Belli bir çevrenin  bilinen düşünceleri. Paylaşım şöyleydi:
         “Bize yüz elli yıldır modernleşme adı altında başkalarının hikâyeleri anlatıldı. Artık kendi hikâyemizi yazmanın zamanıdır.”
                                                ***
             Söz konusu kişi bulunduğu makama gelmeden önce  kendi çevresi dışında tanınan biri miydi bilmem..  Biyografisinde, kendi ilgi  alanında ciddi sayılacak  bir eğitim almış olduğunu görülüyor. 1992 yılında(benim İstanbul Üniversitesinde öğretim üyesi olduğu yıl) , bu üniversitenin tarih  bölümünden mezun olmuş. Yüksek lisans(master) öğrenimini Malezya’da tamamlamış. Malezya’ya nasıl, hangi olanaklarla gittiğini,  hangi üniversitede öğrenim gördüğünü ve oradaki eğitimin konusunu bilmiyoruz. Ardından George Washington Üniversitesinde  “beşeri bilimler ve mukayeseli felsefe” alanında  “Molla Sadra’nın varlık görüşü ve bilgi felsefesi “üzerine yazdığı tezle doktorasını tamamlamış. Molla Sadra adını ilk kez duyduğum için merak edip baktım:1571-1640 yıllarında yaşamış İranlı ünlü bir İslam filozofu. İbrahim Kalın 2005-2009 yılları arasında Siyaset Ekonomi ve toplum Araştırmaları Vakfı(SETA) kurucu başkanlığı yapmış. 2001’de Ahmet Yesevi Üniversitesi mütevelli heyeti üyeliğine seçilmiş.2007’de “İslam ve Batı” adlı kitabı yayınlanmış. Aynı konularda başkaca araştırmaları ve çevirileri de var.. İçinde bulunduğumuz yıl profesör unvanı almış. 
                                        ***
   1971 doğumlu olduğuna göre şu anda 49 yaşında, büyük olasılıkla orta ya da belki az gelirli bir Erzurumlu ailenin çocuğunun  küçümsenemeyecek yaşam öyküsü.
        Öykünün(hikâyenin) evrelerine baktığımızda, Cumhuriyetin, Cumhuriyet öncesindeki modernleşme süreçlerinin öngördüğü Batılı, laik, modernist aydın profilinin karşısında.(“sağcı” demeyeyim) fakat “sağda” bir aydın profili görüyoruz.  O zaman “başkası”, “başkaları”  göndermeleri de açıklık kazanmış oluyor.
                                                        ***
      Günümüzden yüz elli yıl öncesi 1870’lerdir. Osmanlı modernleşmesinin   tarihini 1839 Tanzimat Fermanının ilanıyla başlatacak olursak bu tarih 200 yıla yaklaşıyor.  Başkalarının hikâyesi denilen,  Cumhuriyet dönemini de kapsayan bu tarihin hikâyesi değilse, neyin, kimin hikâyesidir?
         Tanzimat ve sonrasındaki modernleşme girişimleri, Yeni Osmanlılar, 1. Ve 2. Meşrutiyet,  birbirini  izleyen savaşlar ve ağır yenilgiler, imparatorluğun parçalanması, Cumhuriyet ve Atatürk devrimleri, bütün bunlar bizim tarihimiz ve bizim hikâyemiz değilse, kimin tarihi, kimin hikâyesidir?
      Bu tarihi ve hikâyesini “başkaları”nın gören kişi, kendisini hangi tarih ve hikâyenin içinde görüyor?
                                                  ***
           Modernleşme tarihimiz ve hikâyesi, acılarla, çilelerle dolup taşıyor. Çok sancılı bir tarihtir bu. Ama büyük  bir  tarihtir ve bizim tarihimizdir. 
        Nice baskılara göğüs gerilmiş, içinde ve çevresinde entrikalar çevrilmiş, hataları ve yanlışları  da olmuştur. 
        Bu hata ve yanlışlar sadece sağdan değil soldan da eleştirilmiştir. 
         Herhangi bir tarihin hiç bir sayfası bütünüyle dosdoğru, bütünüyle tertemiz olamaz. Bu bizim modernleşme  tarihimiz bakımından da hiç kuşkusuz böyledir.   
         Fakat başkalarının  değil kendi  tarihimiz, bizim hikâyemizdir   
      Modernleşme tarihimizi ve onun büyük aşaması olan Cumhuriyet devrimlerini reddeden,  onu “başkalarının hikâyesi” sayan  biri,  gerekçesini nerede, hangi dünya görüşünde ararsa arasın ve  bunu söylerken hangi  düşünsel birikimine  güvenirse güvensin,  “biz” olmayan, “başkası” olma talihsizliğini yaşamakta olan kişidir.  
           Böyle bir kişinin ve düşünce birliğinde olduklarının yazacakları tarih ve anlatacakları hikâye ise, bizim yani bu ülkenin tarihi ve hikâyesi değil, aslında hiç bir yere ve hiç bir zamana ait olmayan  sanal bir tarih ve hikâye olacaktır.
Ataol Behramoğlu/Kültür ve Siyaset/ 05082020

31 Temmuz 2020 Cuma

NE YAZMALI?

       Mesleği gazetecilik olmayan köşe yazarı zaman zaman bu soruyla karşı karşıya kalır.
          Ne yazmalıyım?
          Sorun konu yokluğu değil. Köşe yazısı için konudan bol bir şey yok ülkemizde.
        Fakat gazeteci yazarın klavyeler üzerinde rahatça ve ayrıntılara inme bakımından keyifle gezinebileceği bir konu, edebiyatçı yazar  bakımından can sıkıcı olabilir.
           Örneğin CHP kurultayı?
           Kimseyi kırmak istemem. Genel Başkandan tek tek her Meclis  üyesine kadar seçilmiş olan herkesi kutlarım.   
          Fakat ne yalan söyleyeyim, bu kurultay benim ilgi alanımın dışında kaldı. 
       Toplumda da elle tutulur bir heyecan görmedim. 
       Tam bu noktada, üzerinde düşünmek isteyeceğim bir yazı konusu kendini duyumsatıyor. 
         Ana muhalefet partisi toplumda neden heyecan uyandıramıyor?    CHP kurultayının gazetecilik bakımından ilginç olabilecek ayrıntıları değil, fakat bu soru ilerdeki bir yazımın başlığı olabilir…
                                            ***
               Ayasofya konusu…
                  “Hasmın Kutsalına Tecavüz” başlığıyla, 24 Temmuzdaki açılıştan önce yazdım bu konuda.
                    Söylediğim özetle, hasmın kutsalına tecavüzün (adı ister kılıç hakkı, ister başka bir şey olsun) yüzlerce yıl öncelerde kalmış olması gereken bir anlayış olduğuydu.
               Fetihten yaklaşık 1000 yıl önce Bizans İmparatorlarından 1. Justinianus tarafından inşa ettirildiğine  göre 1500 yaşındaki bir  Hıristiyan tapınağında  siz 21. Yüzyılda  elde kılıç gösteri yapıyor, devlet başkanlığı düzeyinde  başınızda takke Kuran okuyorsunuz. 
       Her şeyden önce ben,  büyük çoğunluğuyla,beklentileri, sorunları, duygularıyla  çağdaş dünya gençliğinin bir parçası olduğundan kuşku duymadığım gençliğimizin,  bu görüntüleri nasıl karşıladığını merak ederim.   
              Namaz protokolünde   üniformalarıyla   saf tutan yüksek rütbeli komutan görüntüleri ise  laik Türkiye Cumhuriyeti tarihinde  görülmedik, alışılmadık  bir başka ilginç fotoğraf karesi.
               Yanlıştan  mutlaka dönülecek, Ayasofya   tarihe yine  müze olarak  tanıklık etmeyi  kesintiye uğradığı yerden sürdürmeye er geç devam edecektir.
                İnsanlığın ulaştığı, ulaşmış olması gereken olgunluk düzeyi bunu gerektirir.
                Dinin siyasete alet edilmesinin siyasi getirisi ise, özellikle aydınlarımızdaki genel kanının tam tersine, benim kanımca, hızla azalmaktadır, azalacaktır.
                Bütün insanlık bir başka ufka yürümenin sancılarını, kıpırtılarını, sezgilerini yaşıyor.
                Halk için, halktan yana siyaset yaptığını düşünen kişiler ve kurumlarla  halkından ümidini kesmiş aydınlar başta olmak üzere herkesin üzerinde önemle düşünüp kafa yorması, araştırıp gözlem yapması gereken bir konu…
                                                     ***
      Kurbanları kadın olan cinayetler konusunda yazılmadık bir şey kalmadı.
      Çok yıllar önce, ülkemize henüz televizyon gelmemişken, böyle bir cinayet haberi gazetelerde günlerce yer tutar, toplumu sarsardı.
       Günümde bu cinayetlerin en vahşicesi, en alçakçası bile bir zaman sonra toplumsal bellekte silikleşiyor.
           Çünkü akıl almazlıkta, canavarlıkta yarışırcasına birbirlerini izlemekteler.
            Bu toplumsal çürümeyi bir anda durdurabilecek bir çözüm ne yazık ki yok.
              Ailede ve okulda , özellikle erkek çocuklara yönelik eğitimde üzerinde önemle durulması; hümanist, bilimsel  içeriğin öne çıkarılması gerekiyor.
            Acil olarak , kadına yönelik şiddetin(her türlü şiddetin) tartışılıp nedenlerinin araştırılacağı sempozyumlara, seminerlere, televizyon programlarına gereksinim var.
           Bu türden etkinliklerle toplumun uyarılması, bilgilendirilmesi  için, günümüz koşullarında   ben yine öncelikle ve bütünüyle  muhalefeti işaret ediyorum.
                                           ***
               Sürmekte olan ölüm oruçları konusunda  ne yazmalı, ne söylemeli?
             Muhalefet Partileri  başkanlarına ve yönetimlerine sesleniyorum: 
             Gecikmeksizin , bir an önce, sizlerin  temsilcileri ve  Sanatçılar Girişimi temsilcileriyle kalıcı bir ekip oluşturarak ölüm orucundaki genç avukatları  ziyaret edelim, onları dinleyelim, sorunlarını  günü gününe izleyerek elimizden geleni yapacağımız sözünü verelim ve sözümüzü de  yerine getirelim. 
            Belki böylece hızla yaklaşan ölümlerin durdurulması, sorunların çözümünün de hızlandırılması yönünde  adım atılmasına yardımcı oluruz.

Ataol Behramoğlu/Kültür ve Siyaset/29072020
           

23 Temmuz 2020 Perşembe

MELEK ÇETİNKAYA


              Melek Çetinkaya adında bir tanıdığım yok.
             Birkaç gün önce Birgün gazetesindeki bir haber başlığında  görünceye kadar bu ismi taşıyan birinden haberim   yoktu.
          Başlıkta “Meral Çetinkaya tutuklandı” deniyor…
          Bir de fotoğraf konmuş. 
           Baş örtülü, sıradan, olağan bir halk kadını.
         Yüzünde belli belirsiz  gülümseyiş.  Göğsüne asılı  siyah bir önlükte ise beyaz harflerle “Askeri öğrencilere adalet istiyoruz”  yazılı.
               Haberin ayrıntısında, Melek Çetinkaya’nın  Hava Harp Okulu öğrencisi oğlu Furkan’ın  darbeye teşebbüsten tutuklanarak  müebbet hapse mahkûm edildiğini öğreniyoruz.
          Melek Hanım  da Akit TV’ye yaptığı açıklamalar nedeniyle bir gün önce(17 Temmuz Cuma) tutuklanmış.
        Kızı Rüveyda  Twitter  hesabından , annesinin 12 Temmuzda bu TV kanalında  söylediklerinde  “suçu ve suçluyu övdüğü” iddiasıyla göz altına alınarak Ankara’dan İstanbul’a götürüldüğünü bildiriyor…
                                                       ***
                Başta belirttiğim gibi, Çetinkaya ailesiyle bu  gazete haberi dışında bir tanışıklığım yok.
          Zaten olması olası değil.
         Açıklamanın yapıldığı TV kanalı, çocukların isimleri gibi ayrıntılar, farklı dünya görüşlerine sahip olduğumuzun  işaretleri.
         Fakat bir gazetenin köşesine sıkışmış bu  haber ve çocuğu için mücadele eden annenin görüntüsü günlerdir zihnimden ve gözlerimin önünden gitmiyor.
             Çünkü bütünüyle bir Türkiye fotoğrafı bu.           
                  İnsanlar işinde gücünde,  bir şey olmamışçasına günlük yaşamlarını sürdürmektelerken, sessizce,  ya da sesi  bastırılmış olarak yaşanan bir acının fotoğrafı…
            Çünkü sesinizi çıkarmak, acınızı dile getirmek istediğinizde,  başınıza gelecek olan Melek Hanımın başına gelen olacaktır…
                                                       ***
                Melek Hanım suçu ve suçluyu övmek için ne söylemiş olabilir, bilmiyorum. 
          Olsa olsa, benim ve sanırım bu satırları okumaktayken pek çoğunuzun da zihninde beliren soruyu, 19 yaşında bir çocuğun darbeye nasıl teşebbüs etmiş olabileceğini sormuştur.
                 Ve ardından, anne yüreğinden yükselen acının da etkisiyle, bir çocuğun böyle bir iddiayla müebbet hapis cezasına çarptırılmasının nasıl bir adalet ve vicdan eseri olduğunu sormuş olabilir…
                  Yani  benim ve  bu  satırları okumaktayken büyük olasılıkla  pek çoğunuzun da zihninde beliren  bu soruyu…
                                                               ***
                  Bir iki hafta önce, üst üste iki yazıda, hapishanede  ölüm oruçları sürmekte olan iki genç avukattan Aytaç Ünsal’ın annesi Nermin Ünsal Hanımın iletisi üzerine ve bu vesileyle de o genç avukatlara yapılan büyük haksızlıklar konusunda yazmıştım.
             Şu ana kadar, ne yazık ki ne Yargıtay’dan, ne bir başka kanaldan olumlu bir haber işareti gelmiş değil.
              Gençlerine zulmedilen, annelerine acı çektirilen, vicdanlar üzerinde ağır baskıların uygulandığı bir ülke görümündeyiz.
             Bu kadar ağırlaşan kötülüğü bir ülke daha ne kadar süre taşıyabilir, bilmiyorum.

Ataol Behramoğlu/Kültür ve Siyaset/22.7.2020

16 Temmuz 2020 Perşembe

HASMIN KUTSALINA TECAVÜZ

            İnsan soyu kutsallık kavramının ortaya çıkışından bu günlere hasmın kutsalına tecavüzü  hak saya gelmiş olmalı.
           Savaşta yenilen, maddi manevi bütün değerleriyle karşısındakinin eline düşmüş demektir.
          Ona her şey yapılabilir. Çarpışmada canını yitirdiyse talihli sayılmalı. Çünkü hayatta kalmışsa , düşmanı onun yaşamına dilediği biçimde son verme hakkına sahiptir.
        Malı mülkü yağmalanacak, çok daha kötüsü yakınlarının uğrayacağı hakaretlere tanık olacaktır.
            Uzak zamanlara gitmeye gerek yok. Bosna’da yaşanan, yaşatılan vahşetlerin , hemen yanı başımızdaki  Ortadoğu’da  dinci fanatizmin yaptıklarının, Afrika’daki soykırım katliamlarının canlı tanıklarıyız.
         Hasmın kutsalına tecavüz, karşıtların birbirine yapabileceği kötülüklerin ön sıralarında yer alır.
          Bu kutsal genellikle, düşman erkeğin eşi, kızı, başkaca yakınlarıdır.
          Bildiğim kadarıyla bütün dillerdeki sövgülerde de sövülenin, başta annesi olmak üzere, kadın yakınları  hedeftir.
          Kutsallık kavramı, bu demektir ki dinsel inanışlar ortaya çıktıktan sonra da bu hedefler karşıt dinsel inancın simgeleri, mabetleri olmuştur.
          Haçlı seferi askerlerinin hedefindeki simge hilal, karşıtlarının hedefindeki haçtı.
        Hilal ve haç karşıtlığı, tutucu kafalarda, günümüzde de süregitmektedir…
                                                             ***
               İnsan bir süreç içinde insanlaşmaya yönelmiştir…
               İnsan hakları, demokrasi, hümanizm, dünyanın uygar denebilecek kesimlerinde bu gün tersi düşünülemeyecek değerlerdir. 
        Ortaya çıkışlarının nedeni, hemen bütün değerlerimiz gibi,  bir arada yaşamanın yol açtığı zorunluluklar da olsa, sonuç olarak onlar artık  insanın ahlâki kimliğinin temel değerleri olmuştur.
          Zaten insan dediğimiz varlık, bu ahlâki kimlik değilse, nedir?
                                                 ***
             Zihinlerde beliren soruları, kuşku işaretlerini görür gibiyim?
              Dünyanın  uygar denebilecek kesimleri dediğiniz kimlerdir, nereleridir?
              Eğer bu kesim, Batı dünyası ise, günümüzdeki kötülüklerin pek çoğunun kaynağı da o dünya değil mi?
              Hangi ahlâki değerlerden söz ediyorsunuz? Her türlü ahlâksızlığın dizginsizce egemen olduğu bir dünya değil mi bu yaşadığımız? Vb…
               Bu gibi sorularda doğruluk payları olduğunda kuşku yok…
               Fakat sözünü ettiğim temel insani değerlerin bu günlere gelebilmesi, kurallaşabilmesi, insanın ahlâki kimliğinin temel değerleri olabilmesi için, bütün bir insanlık tarihi süresince ne emekler harcandığı, ne acılar çekildiği, ne kurbanlar verildiği ve bilimde,kültürde, sanatta ne başarılar kazanıldığı da en az aynı ölçüde gerçek  değil mi?
             Öyleyse onları savunmaya devam edeceğiz…
             Bugünün ve geleceğin insanının, bütün bir insanlığın onuru adına hissemize düşecek acılara katlanmayı göze alacağız…
                                                 ***
                 Hasmın kutsalına tecavüz dünün insanı bakımından bir haktı belki.
                   Ama bugün, bizde ve bütün dünyada, çok daha az sayıda insanın bu tecavüzü hak sayabileceği kanısındayım.
                    Kutsal olan evrenseldir.
                     Herkesin eşi, çocuğu, mabedi, sadece onun değil bütün insanlığın kutsalıdır.
                      Savaş hukuku bile, yenilenin en temel insan olma haklarını korumaya yönelik ilkelere sahiptir..
                       Yaşadığımız çağda, insanlığın bu gününde, savaşta ya da barışta, kimden ve kime karşı olursa olsun, kutsalları çarpıştırmak, bir kutsal adına bir başka kutsala tecavüz,ayıptır, günahtır, suçtur, küçüklüktür.

Ataol Behramoğlu/Kültür ve Siyaset/ 15.07.2020

9 Temmuz 2020 Perşembe

ABDÜLHAMİT

         Monarşi yönetiminin biçimsel(simgesel) olarak korunduğu İngiltere,Japonya vb ülkelerin  bu anlamda  oluşturduğu istisnayla birlikte,  tarihsel akış içinde  hemen hemen bütün dünyada monarşiler yerlerini   demokratik cumhuriyetlere bırakmıştır..
         Bu sistemler ve kahramanları(krallar, prensler,  sultanlar) artık toplumsal bilimlerin  yanı sıra, kurgusal(fictif) edebiyat, sinema vb. alanlarında sanat ürünlerinin konusudur.
            Deli,, dâhi, kahraman, korkak, başarılı, başarısız, despot, özgürlükçü vb. bütün tarihsel kişilikler için böyledir bu…
                Onlar her şeyleriyle, esas olarak, yaşadıkları  dönemlerin ürünüdürler.
                Örneğin Fransa’da Napoleon,  İngilere’de Cromwell, Rusya’da Petro gibi , kendi ülkelerinin   yanı sıra  insanlık tarihinde de iz bırakmış  kişiliklerin bu günün toplumsal öderleriymiş gibi canlandırılma çabalarına hiç bir  yerde rastlanmaz.
                Tarihten ders çıkarılır ama, tarih kopya  edilemez…
                 Böyleyken bizde(bu gün iktidarı elinde tutan çevreler başta olmak üzere) genellikle Cumhuriyet  karşıtı çevrelerde bir Osmanlı hayranlığının  dalga dalga yükselmekte olduğunu görüyoruz.
              Bu hayranlığın özellikle de  Osmanlı Devletinin son padişahlarından 2. Abdülhamit’in kişiliğinde odaklandığı görülüyor.
                                                        ***
         Sorunumuz Osmanlı tarihine hayranlıksa, neden örneğin reformcu padişahlar 2. Mahmut, 3. Selim, talihsiz Genç Osman değil de, ille de Abdülhamit.?  Ya da zamanında çok kan dökülmüş Yavuz Selim?
       Bu nedenler çok belli.
      Günümüz Osmanlı hayranlarınınki  geçmişe saygı, geçmişten ders çıkarma yaklaşımı değil, kendi amaçları doğrultusunda tarihi kullanma hesabı ve çabasıdır.
       Bu çaba ise, tıpkı dün olduğu gibi bu gün ,dünden de daha geçersiz olan  Panislamizm (ya da kökten dincilik), Pantürkizm(ya da şoven milliyetçilik ) gibi iç politika yatırımı olma ötesinde  anlam taşıyamayacak boş ve tehlikeli hayallerdir.
                                                           ***
        2. Abdülhamit, ağabeyi 5. Murat’ın birkaç ay süren saltanatına  (bence pek de açık ve inandırıcı olmayan nedenlerle)  son verilerek apar topar tahta çıkarılmış Osmanlı padişahıdır. .
           İlginç denebilecek kişilik özellikleri ,  aralarında(eğitim, sağlık vb. alanlarında)  kuşkusuz  başarılı olanları  da bulunan etkinlikleri yukarıda değindiğim gibi bu yazının konusu dışındadır.
         Zaten günümüzdeki Abdülhamit hayranlarının dayanakları  bunlar değil, yine  yukarıda değindiğim gibi onun bir dönem tutunmaya çalıştığı İslam birliği(halifelik) hayalini  diriltme, ya da bu hayale Abdülhamit’i payanda  yapma çabasıdır. Abdülhamit’in başkaca bir iler tutar tarafının bulunmadığını da olgular apaçık gösteriyor.

                                                                 ***
       Kendisine sorulsa yaşamını sultan olmak yerine  belki  de  şehzade kalarak  çok sevdiği polisiye romanları  okumak   ve yine eğitim aldığı opera besteciliği alanında  bir şeyler yapmaya çalışmakla  geçirmeyi yeğleyecek bu Osmanlı sultanının 33 yıllık(1876-1909) saltanat dönemi, siyaset ve ekonomi alanında  baştan sona başarısızlık ve çelişkiyle doludur.
        Satır başlarıyla kısaca sıralayacak olursak:
         1876-1878/ İlk Osmanlı Anayasasının hazırlanması, ilk Millet Meclisinin açılması ve ardından her ikisine son verilmesi.
          1881/Emperyalizme ekonomik teslimiyetin tepe noktası olan Düyunu Umumiye’nin  kuruluşu.
           Balkan isyanları ve ardından 12 Nisan 1877’de Ruslarla savaşta(93 harbi) bütün Osmanlı tarihinin en ağır sonuçlu yenilgisi.
          Bu yenilgiyi  belgeleyen hazin ve yüz kızartıcı Aye stefanos(Yeşilköy) Andlaşması( 3 Mart 1878)
       Yunanistan’ın Teselya’yı ele geçirmesi.... İngiltere’nin Kıbrıs, Fransa’nın Tunus yönetimlerinde egemen olmaları   . Mısır’ın kaybı
                  Ve başta İstanbul olmak üzere  ülkenin her yöresinde   tam bir polis devleti kuruluşu. Maaşlı jurnalcilik(ihbarcılık) kurumunun yaratılması…
                   Kapkara bir çözülüş  ve baskı dönemi…
 
                                                   ***
   Hangi Ulu Hakan, Hangi Abdülhamit Han ?
    Merdan Yanardağ bir çift sözle bütün bunların ortaya dökülmesine yol açtı.
    RTÜK’ün (ona egemen gücün) Abdülhamit yönetiminden farksız görünümünü   bir kez daha gözler önüne serdi.

Ataol Behramoğlu/Kültür ve Siyaset/08072020

2 Temmuz 2020 Perşembe

SİYASETİN BUYRUĞUNDA HUKUK ya da İNSAN YAŞAMIYLA OYNAMAK


Siyaset ve Hukuk” başlıklı geçen haftaki yazımda konunun kuramsal bir açıklamasını yapmaya çalışmıştım.
Bu haftaki yazım siyaset buyruğunda yargının insan yaşamıyla nasıl oynamakta olduğunun somut örneği olacak.
İçinden neredeyse çıkılmaz bir karışıklık içindeki ve sonuçta da 17 genç hukukçunun toplam 159 yıl hapis cezasına mahkûm edilmiş olduğu Çağdaş Hukukçular Derneği(ÇHD) üyesi avukatlara yönelik “dava”dan söze diyorum.
Dava sözünü tırnak içine almamın nedeni, konuyla ilgili belgeler yığınını elden geldiğince gözden geçirme sonucunda, bunun bir hukuk davası değil aslında bir yargısız infaz olduğu sonucuna vicdanen, ahlâken, içtenlikle varmış olmamdır…
***
Bu yazı yayınlandığında avukat Ebru Timtek açlık grevinin yaklaşık altıncı, Aytaç Ünsal yaklaşık beşinci, her ikisi ölüm oruçlarının (yanlış hesaplamadıysam) 87. günündeler.
Dışarıdan bakan birine açlık grevi, ölüm orucu eylemleri anlaşılmaz görünebilir.
Yaşama tutunmak varken, insanlar neden canlarını tehlikeye atsınlar?
Söz konusu “dava”nın süreçlerinin sabırla gözden geçirdiğinizde, bu sorunun yanıtı karşınıza apaçık çıkacaktır.
Engizisyonun bir ortaçağ zindanına kapattığı, kurtuluş ümidi bulunmayan kişinin belki yazgısına boyun eğmekten başka çaresi olmyabilir.
Fakat hukukun, insan haklarının ulaştığı evrensel bir düzeyde, engizisyon hukuksuzluğundan farksız bir uygulamayla zindanlara tıkılan, hukuksal girişimleri hiçe sayılarak yaşamlarıyla oynanmakta olan, üstelik hukukçu ve gepgenç insanlarının seslerini duyurabilmek için canlarını ortaya koymaları karşısında duyarsız kalmak, en hafif deyimiyle vicdansızlık ve bilinçsizlik olur.
***
Söz konusu “dâva”nın burada ayrıntılarına girmenin bir anlamı ve gereği yok.
Bunu yapmak için zaten sayfalar dolusu yazmak gerekir.
Kaldı ki ben hukukçu değilim.
Fakat yine de açlık ve ölüm orucu eylemleri öncesindeki sürecin kısa bir özetini yapmak gerekiyor.
Dernekleri 22 Kasım 2016’da kapatılan Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) üyesi on yedi avukat 12 Eylül 2017’de gözaltına alınıp sekiz gün sonra tutuklanıyor.
İddianame altı ay sonra hazırlanıyor.
Yargı karşısına bir yıl sonra çıkarılan avukatlar İstanbul 37.Ağır Ceza Mahkemesi heyetince oy birliğiyle tahliye ediliyor..
Duruşma savcısı saat 01.00 civarında karar itiraz ediyor..
Bu itiraz üzerine aynı mahkeme heyeti tahliye kararının ertesi günü, Cumartesi saat 16.30 civarında toplanarak yine oy birliğiyle “tutuklamaya yönelik yakalama kararı “veriyor…
Devam etmeden önce burada durarak şu soruların sorulması gerekiyor:
İddianame için altı ay,karar için bir yıl beklenilmesi neden?
Bir mahkeme verdiği kararın tam tersini on saat sonra neye göre verebiliyor?
***


Süreci izlediğinizde, karşınıza başsavcı olarak İçişleri Bakanının, yanı sıra da Ergenekon’un da başsavcısı olduğunu söyleyen o zamanki Başbakan şimdiki Cumhurbaşkanının çıktığını görüyorsunuz…
Mahkeme heyetlerinin değiştirilmesi, pişmanlık yasasından yararlanan itirafçılar, ajanlar, bunun bir yargılama değil bütünüyle bir polis operasyonu olduğunu apaçık göz önüne seriyor.
Suçlanan avukatlar bir terör örgütünün uzantıları imiş…
Neye göre?
Grup Yorum’a, Soma madencilerinin ailelerine, işlerinden atılan kamu görevlilerine sahip çıktıkları için mi?
Başkaca da somut bir kanıt, bir suçlama zaten söz konusu değil…
***
Adalet Bakanına ve bu “dava” dosyası önlerinde olması gereken ilgili Yargıtay üyelerine sesleniyorum:
Adli tatil başlamadan önce bu dosya görüşülmeli, yargının siyaset ve polis buyruğunda olmadığı kanıtlanmalı, tutuklulukları üç yıla yaklaşan avukatlar özgürlüklerine ve mesleklerine kavuşmalı, ölüm orucu eylemindeki iki avukatın haklı eylemi de böylece sona ermelidir..
Hukuk, vicdan, adalet, insanlık duygusu bunu gerektiriyor..
Bilinçli kamu oyu bunun bir saniye bile gecikmeksizin gerçekleşmesini bekliyor, talep ediyor…

Ataol Behramoğlu/Kültür ve Siyaset/01072020