20 Mayıs 2017 Cumartesi

ÇANKAYA


İnternetin en çok yararlandığımız en büyük bilgi sitelerinden biri olan Wikipedia, demokrasinin en çok bulunduğu ülkemizde yasaklı olduğundan, Ankara’mızın Çankaya ilçesi hakkında bilgileri başka sitelere girerek araştırdım.
Bugün Ankara’nın ve elbette Türkiye’nin en büyük “ilçe”lerinden olan Çankaya, kurtuluş savaşının başlangıç döneminde “bozkırın ortasında yer alan yeşilliklerin arasında, birkaç küçük bağ evinin bulunduğu” bağ ve bahçelik bir kırsal alanmış.
Sivas Kongresi ertesinde, “Heyet-i Temsiliye” üyeleri ve Sivas Kongresinin birkaç delegesiyle birlikte 27 Aralık1919’da Ankara’ya gelen Mustafa Kemal Paşaya, işte bu Çankaya’da “küçük, havuzlu bir bağ evi” tahsis edilmiş.
Günümüz yönetimince çeşitli bahanelerle kutlanması engellenen 19 Mayıs, 23 Nisan, 29 Ekim tarihleri gibi, yine kutlanmasına engeller çıkarılan 27 Aralık tarihi de Cumhuriyetimiz bakımından yaşamsal önemdedir.
Çünkü bu tarihten itibaren Ankara ve onun kalbi olacak Çankaya, kurtuluş savaşımızın yönetildiği merkez olmuştur.

****
Bu haftaki yazımı “Çankaya”ya ayırmış olmamın bir nedeni bu satırları yazmakta olduğum günün, kutlanması yine engellerle karşılaşan 19 Mayıs tarihi olmasının yanı sıra, son günlerde okuduğum kitapların arasında Falih Rıfkı Atay’ın çok uzun bir süredir okunmak üzere başucu kitaplarım arasında bekleyen ünlü “Çankaya”sının da bulunmasıdır…
Çankaya’yı tam da şu sıralarda okumakta oluşumun nedeni bir süre önce Atatürk’ün kişiliğine karşı yapılan sözcüğün gerçek anlamıyla alçakça saldırılar değil. Fakat zamanın denk düşmesi ayrıca iyi oldu. Çünkü, çocukluk ve ilk gençlik dönemlerinden başlayarak özellikle de Kurtuluş Savaşı öncelerinin genç komutanına ilişkin bilgilerim hem tazelendi, hem de yeni bilgilerle zenginleşti.
Okumakta olduğum çeşitli konularda başka kitaplarla birlikte ağır ağır, sindirerek okuduğum Çankaya’nın ilk bölümlerinde, Çanakkale Savaşının, imparatorluğun ilk “dünya savaşı”na sürüklenişi ve üst üste yaşanan yıkımların yanı sıra, bütün bu kaotik ortamda bu genç komutanın nice güçlükler ve engellere karşın yıldızlaşmasının öyküsü, birinci elden, birinci ağızlardan ve birinci tanıklıklarla anlatılıyor. Bu nedenlerle Çankaya’nın Cumhuriyet tarihine ve bu tarihin baş yaratıcısı Mustafa Kemal Atatürk’ün kişiliğine, etkinliklerine ve devrimlerine ilişkin yapıtların başta gelenlerinden bir olduğunda kuşku yok.
***
Beni Atatürk’ün bir devrim önderi olarak yaptıkları kadar, birey ve bir aydın olarak kişiliği de her zaman ilgilendirmiştir…
Nitekim bu yıl 6 Nisan tarihinde, Kıbrıs’taki Girne Amerikan Üniversitesi Atatürkçü Düşünce Kulübünün düzenlediği toplantıda yaptığım konuşmanın başlığı da “Birey ve Aydın Kişiliği ile Atatürk”tü…
Büyük sanatçıların,büyük şair ve yazarların, bilim alanlarındaki yaratıcıların bireysel kişilikleri için olduğu gibi, devlet adamlarının, siyasal önderlerin kişisel özellikleri de ilgi konusudur.
Konuya ilişkin konuşmalarımda yeri geldikçe söylediğim gibi, Mustafa Kemal’in bu alanda da özel bir yeri var.
Bir insan düşünün. Öncelikle büyük bir asker, büyük bir komutan. Böyle komutan örnekleri insanlık tarihi boyunca bizde ve her yerde olmuştur.
Bu komutanın, aynı zamanda yeni bir devletin kurucusu olduğunu düşünün.
Bu iki özelliğin bir arada oluşu, ender rastlanan bir olgudur.
Aynı komutan ve devlet kurucunun bu özelliklerine, kısa sayılacak bir ömre her alanda ve her konuda okuduğu binlerce kitabı sığdıran bir aydın, düşünür, bir aydınlanma önderi oluşunu ekleyin.
Söylenebilecek şey, tek sözcükle “mucize”dir…

***

Cumhuriyetimizin simgesi Çankaya’dan bu gün gelmiş olduğumuz yer ise
Külliye”dir…
Cumhurbaşkanlığı külliyesi…
Külliye, yani “bir cami çevresinde yapılmış medrese, sıbyan mektebi, türbe, tabhane ve başka işlevli yapılardan oluşan bir kompleks “(Bkz.İnternet bilgimnette)
İlkinin tarihini biliyoruz.
Bunun tarihi de günün birinde herhalde yazılacaktır…

Ataol Behramoğlu/Cumartesi/200517

13 Mayıs 2017 Cumartesi

İKİ FOTOĞRAF VE BİR VİDEO


Fotoğraflardan ilki, Tayyip Erdoğan’ı bir Arap ülkesini ziyaretinde, geleneksel giysili, başı beyaz örtülü bir oğlan çocuğunun elini öperken gösteriyor.
İlk izlenimim, bu çocuğun, aynı fotoğraftaki Arap ileri gelenlerinden (kraliyet ailesinden) birinin oğlu(bir veliaht prens vb.) olduğuydu.
Cumhurbaşkanı da olsa bir yetişkinin bir çocuğun elini öpmesinde yadırganacak bir şey olamaz.
Fakat görüntüde yine de rahatsız edici bir şey vardı. Tayyip Erdoğan, sözgelimi bir Batı ülkesini ziyaretinde, karşılayıcılar arasında bulunan sekiz-dokuz yaşlarında bir oğlan çocuğun elini ,eğilerek, neredeyse huşu içinde öper miydi?
Sosyal medyadaki bu fotoğrafa tepkimi yine sosyal medya üzerinden dile getirdim.
Sonra ayrıntıları öğrendim ve olayın videosunu da gördüm.
Ziyaret Kuveyt Emirliğine. Eli öpülen çocuk(bir kız çocukla birlikte) Erdoğan’ı karşılayan Kuveyt yöneticileri arasında. Kuşkusuz sıradan halk çocukları değil bunlar .Belki Emir’in, belki ileri gelen yöneticilerin çocuklarından. Çiçek vermek için orada oldukları söyleniyorsa da oğlanın elinde çiçek görmedim. Emir ya da devlet ileri gelenlerinden biri, büyük olasılıkla babası,onu cumhurbaşkanına takdim ediyor. Çocuk ne yapacağını bilmezce elini uzatıyor. Bir süre el ele kaldıktan sonra Cumhurbaşkanı eğilip yanaklarından, sonra da (sevgi mi, şefkat mi , saygı mı, yoruma kalmış bir görünümde) bu eli öpüyor.
Bunda büyütecek ne var denebilir ve belki gerçekten de yok. Fakat yine de, keşke yanakların öpülmesiyle yetinilseydi diye düşünmekten kendimi alamıyorum…
***
İkinci fotoğrafın kahramanlarından biri yine Tayyip Erdoğan. Ötekisi ise Kılıçdaroğlu.
Bu kez bir el sıkışma fotoğrafı.
Önceki gün Danıştay’ın kuruluş yıldönümü toplantısında karşılaşan iki lider birbirlerinin elini sımsıkı tutmuşlar.
Kılıçdaroğlu Erdoğan’a odaklanmışken ,ötekinin başı yanda, yukarıda, bakışlar uzaklara yönelik….
Belki bir ânın görüntüsü bu. Fakat sorun da zaten bu değil.
Kısa süre önce birbirlerine ağır sözlerle yüklenenler bu kişiler değil miydi?
Samimi ve hakiki olan o sözler mi, yoksa bu el sıkışma mı?
Denebilir ki politikadır, her şey olur.
Politika filan değil bu , en hafif deyimiyle ilkesizlik.
Sözüm daha çok Kılıçdaroğlu’na.
El sıkışmak, konuşmak zorunda mısınız?
Daha mesafeli, daha soğuk duramaz mısınız?
Her resepsiyonda, açılışta mutlaka bulunmalı mısınız?
Protokol kurallarına bu uyum, “makam”a bu” saygı”,;ülkemizde siyasal yönetimin , partinizin de işaret ettiği yasa dışı konumunu; hukuk tanımaz, demokrasi karşıtı tutumunu ve yaptıklarını normalleştirmek dışında neye hizmet eder.
İnanıyorum ki benim gibi milyonlarca insan da bu göstermelik el sıkışmalardan rahatsızlık duymaktadır.
***
Videoda Kazakistan Cumhurbaşkanı Nazarbayev’in bir konuşmasını izliyoruz.
Nazarbeyev özetle diyor ki, biz müslümanız ama Arap değiliz. Kendi geleneklerimiz , törelerimiz var.. Biz göçebe bir halkız. Bizde kadınlar ve erkekler yan yana at sürer, hatta kadınlar önde giderler. Herkesin giyim kuşamına saygımız var. Fakat biz kadınlarımızı örtüler ardında gizlemeyiz. Bunu kadına saygısızlık sayarız.
Bu yan yana at sürmek örneğini;giyim kuşamdaki, saç kesimindeki benzerlikler de içinde olmak üzere , Şerafettin Turan’ın “Türk Kültürü” adlı kitabında da okumuştum. Nazarbayev’in sözleri bana bu nedenle de tandık ve sıcak geldi.
Bu iki fotoğraf ve videodan çıkardığım sonuç ise, ülkemizin hemen her konuda ve her alanda bir kimlik sorunu,kimlik kaybı yaşadığı; kaygı verici bir geleceğe doğru kayıp gitmekte olduğudur.


Ataol Behramoğlu/Cumartesi/130517

6 Mayıs 2017 Cumartesi

SERİNKANLILIKLA


     Milyonlarca insanımız gibi üzüntü içindeyim.
     Kimi kez ölmeyi düşünecek kadar.
     17 Nisan sabahı, yaşamaya değmez duygusuyla uyandım…
     Bu duygu, kapkara, kopkoyu bir umutsuzluk olarak içimde depreşip duruyor…
     Milyonlarca insanımız için olduğu gibi…
    (Erdoğan Teziç’in, Ahmet İsvan’ın ardı ardına ölümleri bence rastlantı ya da doğal ölümler değil. Ahmet İsvan’la daha birkaç ay önce telefonda konuşmuştuk. İlerlemiş yaştaydı, hastaydı da. Ama sesi dipdiri, pırıl pırıldı.Aklı, söyledikleri de… Erdoğan Teziç ise bugünün ölçülerine göre yaşlı bile sayılmazdı.
Ölümlerini çabuklaştıran neden, bence ümitsizliğe düşmeleri olmuştur.  Tıpkı Türkân Saylan’ın, İlhan Selçuk’un ardı ardına ölümlerinde olduğu gibi… )
      Kötü olayların ardından iyi insanların ölmesi, doğa olayları olmaktan çok, duygusal olgulardır…  Toplumca tanınmayan, adı bilinmeyen pek çok insanımızın, halk oylaması sonrasında ümitsizliğe kapıldıklarından, yaşama isteklerini kaybettiklerinden kuşku duymuyorum…

                                                     ***
      Böyle olmakla birlikte, ümitsizliği aşmamız, serinkanlılıkla düşünerek sonuçlar çıkarmaya çalışmamız gerekiyor…
       Hele düşünceleri  binlerce, belki daha da çok sayılarda okura ulaşan bir köşe yazarıysanız…
        Gerçi hep yaptığımız şey bu….  Serinkanlılıkla düşünerek sonuçlar çıkarmaya çalışmak…  Halk oylaması sonrasında da tekrarlayıp durmaktayız… Belki yine aynı şeylerin tekrarı olacak…Fakat başka bir çıkar yol göremiyorsanız,
farklı sözcüklerle de olsa aynı şeyleri bir kez daha  dile getirmekten başka çare yok…

                                                            ***
  Şimdi söylemeye hazırlandıklarımı, bedeller ödemiş değerli bir siyaset adamının, sayın Ahmet Türk’ün son bir demecinde de gördüm. Ahmet Türk özetle,demokrasi olmadan  MHP’nin de HDP’nin de herhangi bir başka partinin de anlamı olmayacağını belirtiyor. Her satırı üzerinde durulup düşünülmesi gereken önemli demecini şu paragrafla sonlandırıyor:
      ” Türkiye’nin, yeni bir toparlanma sürecine ihtiyacı var. Yeniden demokratik hareket gerçekleştirecek akla ihtiyaç var. Yaralı demokrasi daha fazla yara aldı.(…). Böyle bir ülkede, demokratik bir ortamın hazırlanması için siyasiler, demokrasiyi düşünenler fedakârlık yapmazsa bir araya gelme becerisini gösteremezse yapacak çok da bir şey kalmıyor.”

                                               ***
          Yukarıdaki paragrafın ana fikri “fedakârlık yapmak, bir araya gelme becerisi göstermek” kavramlarında odaklanıyor.
         Paradoksal olarak soyadı Türk olan Kürt kökenli  değerli bir siyaset adamının bu sözleri, demokrasiyi,ülkesini  düşünen herkese, her kişiye, her parti ve kuruma  yapılmış bir çağrıdır.
        Ben bu çağrıyı elbette destekleyerek  kendi görüş ve önerilerimi bir kez daha tekrar ediyorum ve tekrar etmeyi de sürdüreceğim.
         İki yıl sonra  başkan adayı kim olacak saçma sorusu ve  lafazanlığı derhal bırakılmalı, bugün acilen yapılması gerekenlerde odaklanmalıdır.
         Bunlardan ilki  CHP’nin genç, dinamik, toplumda ilgi ve coşku uyandıracak bir başkan ve ödün vermeksizin aydınlanmacı, Atatürkçü  ilkeler  çevresinde yenilenmesidir..  Bu konuda başta bugünkü başkan olmak üzere partinin bütün ileri gelenlerine, aşağıdan yukarıya bütün yöneticilerine ve bütün üyelerine büyük görev düşüyor. Bu yapılmazsa, yapılamazsa, CHP’nin siyaset sahnesinden silinmesi kaçınılmaz olacak.
             Yanı sıra yapılması gereken, DP-AP-ANAP çizgini sürdürecek liberal, merkez partinin bir an önce kurulması, örgütlenmesidir..Burada da başlıca  görev  TÜSİAD’ın, büyük iş çevrelerinin, adlarını sıraladığım partilerde siyaset yapmış olanların, siyasetin bugün  getirilmiş olduğu durumdan  rahatsızlık duyan AKP’li siyasetçilerindir.
           Yine yapılması, olması gereken, MHP’nin bugünkü genel merkezden kurtulması, muhaliflerin partilerinin tabanından kopmaksızın ve kendi aralarında bölünmeksizin örgütlü bir güç olmayı başarabilmelidir. Bu olabilirse, bugünkü Genel Merkez ve taraftarları AKP içinde eriyecek, silinip gidecektir.
           Ve HDP, bütün sorunların ancak demokrasi içinde çözümlenebileceğini, kavgasız, gürültüsüz, Ahmet Türk üslubu ve inandırıcılığı ile,daha çok, daha sık ve daha açıklıkla  dile getirmelidir…


 Serinkanlılıkla söyleyebileceklerim şimdilik bunlar…

29 Nisan 2017 Cumartesi

TARİH ŞU ANDIR


    Siyaset  söyleminde pek sık karşılaştığımız  “Tarih sizi affetmeyecek” türünden sözler, aslında bir çaresizliğin dile getirilmesidir.
    Kişisel ilişiklerdeki “Seni Allaha havale ediyorum” sözü ne ise, tarihe havale etmek de onun siyaset vb. toplumsal alanlardaki karşılığıdır.
    Yani, artık yapabileceğim bir şey kalmadı, göreceksin tarih ne yazacak senin hakkında anlamında, kuru sıkı bir tehdit, ne kadar tumturaklı görünse de boş bir lakırdıdır.
   Kaldı ki, gözünü tarihle korkutmaya çalıştığın kişinin tarihten anladığı, genellikle senin anladığının tam tersidir. Zaten onun için karşı karşıyasınız…
    Demokrasiyi, hedefe ulaşıldığında inilecek tramvay, cumhuriyeti parantez olarak gören, aydınlanma(akıl, bilim, hümanizm) kavramlarının  karşına dindarlık , kindarlık kavramları  ve idam tehdidiyle çıkan kişi  ve çevreleri aydınlanma tarihiyle korkutmaya çalışmak anlamsız bir çabadır.
                                                 ***                              ***
   Tarihe havale etmek,  içinde klişeleşmiş bir mantık yanlışını da barındırıyor…
   Bu günün  yargılanmasını geleceğe bırakıyorsunuz…
   Gelecek şu anda yok….
   Şu anda olmayan bir gelecek bugünü yargıladığında, bugün de zaten  geçmişte kalmıştır, yani yoktur…
   Böylece, henüz olmayan bir şeyin,  geçmişte kalacak bir şeyi yargılayacak olmasından medet ummuş oluyoruz…
    Biraz karışık mı oldu?  Hiç değil… Karışıklık kafalarda…
    Bu günün, şu  ânın  gereğini gerektiğince yerine getirmeyeip, henüz olmayan bir gelecek tarafından geçmişte kalacak bir zaman parçasının yargılanmasına bel bağlamada…
     Anlaşılması gereken ise,  tarih dediğimiz şeyin, bugün, şu an , olmakta olan şey  olduğudur….
  Tabii, o tarihin edilgen seyircileri için değil, onu yapanlar, yaratanlar bakımından…
                                                      ***
Somut konuşmayı sürdürecek olursak…
Ülke olarak 16 Nisan öncesinden bambaşka bir noktadayız…
İçeriği bakımından yasal olmayan, bu nedenle de(oylama öncesinde de bir kaç kez yazdığım gibi) zaten en baştan yok hükmünde sayılması gereken  bir halk oylamasının,  üstelik hukukun usule ilişkin kuralları da çiğnenerek   elde edilen sonucuyla, ülkede rejim değişmiştir.
   Sanki böyle bir şey olmamışçasına bir takım toplantılarda bir araya gelmeler, el sıkışmalar, yan yana oturmalar, en azından tutarlı olmamaktır. Böyle bir anlayışla bu parlamentoda yapılacak şeyler de parlamentoculuk oynamaktan ileri gitmeyecektir.
            Öyleyse yapılması gereken, öncelikle,  Cumhuriyet Halk Partisinde köklü ve acil bir yöntem değişikliğidir.
     Bunu yönetim değişikliği diye de okuyabilirsiniz.
     Karşımızdaki güç yasal değilse, yasalmış gibi davranılamaz.
     Böyle davranılması, dişini tırnağına takarak, hakaret ve tehditleri göğüsleyerek “Hayır”da birleşen büyük kitlelerin özverisiyle, enerjisiyle alay etmek olur.
     Gelip gelmeyeceği belirsiz 2019 beklentisiyle zaman geçirmeyi bir yana bırakarak yaşanmakta olan her günü,her ânı,  net, kararlı bir tavırla değerlendirmek, kitlelerin  enerjisini diri tutmak için bilinçli, sürekli, yaratıcı çaba içinde olmak, halk kitlelerini yaşanması kaçınılmaz büyük mücadelelere hazırlamak gerekir…
    Burada öncülük yine CHP’dedir ve bu yapılamıyorsa  hem CHP hem 2019 zaten şimdiden kayıptır. 
 Merkezdeki,merkez sağdaki,liberal çevrelerdeki siyasetçiler  partileşme konusunda ayak sürümekten artık vazgeçmeli ,  tek adam hegemonyasına karşı açık mücadeleye girmelidirler.
Cumhuriyetin, aydınlanmanın değerlerinden yana;yurtsever, demokrat, bağımsızlıkçı, ülke bütünlüğünü savunan her kişi, örgüt, parti,, üzerlerine düşen görevi yerine getirmek için duraksamaksızın harekete geçmelidir.     
      Her şeyden önce de cesur olmak gerekir.
     Demokrasi korkakların değil cesur olanların hakkıdır.
    2019’u edilgence beklemek, yenilgiyi en baştan kabul etmektir.
  Tarih şu an’dır ve cesur insanlar tarafından yaratılmayı bekliyor….
   


Ataol Behramoğlu/Cumartesi Yazıları/290417

22 Nisan 2017 Cumartesi

VİCDANLARDA GALİP OLMAK


      16 Nisan “halk oylaması” sonucunda, parlamenter sistemin, güçler ayrılığı ilkesinin sonunu getirecek  “evet” oyları az bir farkla ileride göründü.
    “Az bir farkla”,çünkü  akıl almazca eşitsiz propaganda koşullarına, bu dünyayla yetinmeyip “öbür dünya”ya da uzanan  akıl dışı, ölçüsüz tehditlere rağmen, sistemi  tepetaklak etmek isteyen taraf, arzu ettiği oy oranının çok altında kaldı.
        Yenilgi, bıçak ya da kurşun yarası gibidir. Acısı hemen duyulmaz. Yara giderek işler ve zonklamaya başlar.
   Adıyla sanıyla söyleyecek olursak Tayyip Erdoğan  ve yandaşları böyle bir yara almıştır ve acısını her an biraz daha artarak duyacaklardır.
    Örneğin, bütün toplum, o bağırıp çağırmaların, tehdit ve nefret söylemlerinin,  bitmek tükenmek bilmez kükreyişlerin hiç de kısa süre önceki kadar korkutucu, ürkütücü olamadığını görecek,  kendi yandaşları bile bu türden konuşmaları daha fazla görüp işitmemek için  TV ekranlarını artık daha gönül rahatlığıyla kapatacaklardır.
      Çünkü bu, gözle görülmezce, ama içten içe işleyen vicdanın işidir.
     Çünkü vicdan diyor ki, sus artık, kendine de konuşmalarına da çeki düzen ver.
     Çünkü bu toplumun en bilinçli, en  eğitimli kesimleri büyük çoğunluğuyla sana hayır dedi.
    Çünkü sana evet diyen kesimlerin de yine büyük çoğunluğuyla bu değişikliğin ne anlama geldiğini bilemeyecek bir eğitim düzeyinde, genellikle yoksul, muhtaç, ürkütülmüş, senden bir şeyler uman çevrelerden geldiğini de en iyi yine sen biliyorsun.

                                      ***                                           ***                              ***
    Zafer ya da başarının anlamı ve  sevinci de yine bıçak ya da kurşun yarası için olduğu gibi hemen algılanamaz.
        Hele bu oylama sonucundaki gibi durum karmaşık ve göreceyse.
         Doğru bilinç ve doğru algı için ne de olsa biraz “toplum mühendisliği”, biraz sosyal bilim, tarih vb. bilgisi gerekir…
      16 Nisan halk oylamasının sonucu parlamenter sistemin, cumhuriyetin, aydınlanmanın değerlerini savunanlar için net bir başarıdır…
         Bundan kuşku duymak, sandıktan başarılı çıkmış görünseler ve öyle olduğunu da ( artık tantana yapamaksızın)  “bu iş bitmiştir” gibisinden laflarla dile getirseler de, vicdanlarda(ve olasıdır ki sandıklarla da) yenilgiye uğrayanlara güç katar. Onların toparlanmalarına, uğradıkları şoku atlatmalarına yardımcı olur.
        Aslında içeriği bakımından ulusal ve evrensel hukuk kurallarına aykırı olarak, yapılmaması, yapıldıysa da sonucu ne olursa olsun hükümsüz sayılması gereken bu halk oylamasının galibi, Tayyip Erdoğan yönetimine karşı olanlardır….
                                  Fakat…
                  ***                                                   ***                       ***
   Fakatı ise şudur:
   CHP’de lider yenilenmesi görmezden gelinemeyecek bir toplumsal  talep ve gereksinimdir.
   MHP’nin Erdoğan işbirlikçisi yönetiminin muhalifleri  mutlaka güç birliği yapmalı, böylece kendi tabanlarına ve topluma güven vermelidirler.
     Liberal, merkezci ya da merkez sağ çevreler ellerini artık taşın altına koymalı, demokrasi ve vatan savunmasında yerlerini açıkça ilan etmelidirler.
    HDP Türkiye Partisi olduğunu , parlamenter sistemi  ve ülke bütünlüğünü, bütün toplumsal sorunların ancak bu yola çözümlenebileceğini, ısrarla ,açıkça, cesaretle tekrar etmeli, içindeki gerici unsurlardan temizlenmeli, PKK ile arasına net bir çizgi çekmelidir.
     Esas olarak olması, gerçekleşmesi gerekenler bunlardır.
    Bunlar başarılabilirse vicdanlardaki galibiyet her alanda galibiyete dönüşecek, toplum ferah bir nefes alacaktır.
      O zaman parlamentodaki çoğunluk partisinin ufalanıp dağılması, reisin de minderden  2019’u beklemeksizin çekilmes i pek de sürpriz olmayacaktır...
Ataol Behramoğlu/Cumartesi/220417


Cumhuriyetten arkadaşlarımız aylardır özgürlükten yoksunlar. İddianame aylar sonra hazırlanabildi. Fakat şimdi de  ilk duruşma üç ay öteye atıldı. Böyle bir vicdansızlık, hukuksuzluk, kanunsuzluk kabul edilemez. Ergenekon, Balyoz tutuklamalarında olduğu gibi topluca karşı çıkmanın yollarını bulmalıyız.

15 Nisan 2017 Cumartesi

PORTRE…


    Yarınki halk oylamasıyla sonuçlanacak bu sevimsiz sürecin sondan bir önceki gününde  söylenecek bir söz kaldı mı?
    Kampanyanın görülmedik, duyulmadık, benzeri herhalde hiçbir uygar ülkede görülmeyecek eşitsizliği akıl ve vicdan sahibi herkesçe söylendi ve zaten gözler önünde.
    Buna bir tarafın görgüsüzlüğünü, gözü doymazlığını da eklemek gerek.
  “Hayır” diyecek olanlar saçları iki örgülü bir çocukcağızın masum fotoğrafı ve tek bir sloganla yetinirken,  başımızı kaldırdığımız her yerde bir portre gözümüze sokuldu.
    Yollar, direkler, apartman cepheleri bu portreyle donatıldı.
   Ülkemize es kaza gelen Batılı bir yabancı , bu portrenin sahibi acaba ülkesi adına hangi başarıları elde etmiş diye  sorup öğrenmek isteyecektir..
      Meydan savaşı kazanmış bir komutan mı?
     Yooo
    Ülkesine çağ atlatmış bir devlet adamı mı?
    Böyle bir şey de yok.
    Ülkeyi ekonomik açıdan uçurmuş mu?
    Bu da söylenmeyeceği gibi uçan ekonomi değil  dolar ve avro olmuş.
Geleceğe dönük yatırımlar mı yapılmış? Fabrikalar mı kurulmuş? 
    Ne gezer…
    Tersine, kamu arazileri, kamuya ait fabrikalar yerli  yabancıpara sahiplerine bedavaya yakın parayla satılmış. Bir çokfabrikanın kapısına kilit vurulmuş.  
    Tarımda ilerleme mi sağlanmış? 
     Yok canım.
     Tam tersine, iğneden  ipliğe her şey dışarıdan alınıyor.
     Öyleyse  bunca tantana, şatafat, caka, gösteriş,  gözümüzün içinden de öte beynimize vurgu gibi sokulan boy boy bu portreler neyin nesi?
                                  ***                                  ***                   ***
              Sosyalizm dönemindeki  Rusya’yı, Bulgaristan’ı, Yugoslavya’yı, Makedonya’yı, Azerbaycan’ı, şu anda aklıma gelmeyen belki o türden başka ülkeleri gördüm.
      Ben hiçbirinde, hiçbir dönemde, böyle bir şey görmedim.
     Yakınlarda Çin’e gittim, Mao’nun bir portresi bir tek bir bakkal dükkânında gözüme çarptı. Günümüzdeki liderlerin isesokaktaki insan tarafından adlarının bilindiğinden bile kuşku duyarım.
      Japonya, Hindistan, İsrail,Amerika, Kolombiya, Meksika , hiç birinde böyle bir şey yok….
      Batı Avrupa ülkelerinde bu zaten olmaz, olamaz.
     Ortadoğu ülkeleri diyeceksiniz… Vallahi Suriye’de de bir iki tane baba Esat, bir iki de oğul Esat portresi  dışında Esat portresi  gördüğümü hatırlamıyorum…
       Bana hayatımızın dibine kadar giren, beynimizi kemiren bu portre işgalinden, istilasından  gına geldi.
                                                           ***    ***                   ***
    Portre derken, Oscar Wilde’ın ünlü romanı “Dorian Gray’inPortresi”nden söz etmemek olmaz…
   Çok zaman önce okuduğum için, konusu aklımda kaldığımca aşağı yukarı şöyleydi:
    Yakışıklı Dorian Gray, ressam arkadaşının yaptığı portredeki gibi hep genç  ve yakışıklı kalmayı diler.
     Zaten onun için yaşamın amacı da  zevk içinde yaşamaktan başka bir şey değildir.
    Dileği gerçekleşmiş, zevk peşinde koşarak geçen sefih hayatına karşın hep genç ve yakışıklı kalmıştır. Fakat bu arada portresi  geçen zamanın ve bu genç adamım yaşadığı sefih hayatın  izleriyle giderek yaşlanıp çirkinleşir.
   Tabloyu ortadan kaldırmak için onu bıçaklayıp parçalayan Doryan Grayîn öldürdüğü aslında kendisidir. ..
        Cinayet yerine gelenleriorada gördükleri ise yaşlı ve çirkin bir adamın cesediyle genç ve yakışıklı bir   adam portresidir…
                                      ***              ***                                 ***
      Kıssadan hisse gerçeğin yalanla örtülemeyeceği; portrelerle tersini göstermeye  ne kadar çalışsak da ruhumuzu şeytana sattığımız gerçeğinin  gizlenemeyeceğidir.
    Ben yarın halk oylaması pusulasına hayır mührünü  basarken,  bunu o portrelerin  üzerine  de basıyormuşum duygusuyla ve çevre kirliliğinin her türlüsünden kurtulacağımız günlerin özlemiyle yapacağım…
       



Ataol Behramoğlu/Cumartesi/150417

8 Nisan 2017 Cumartesi

YAP BOZ’UN PARÇALARI YERİNE OTURURKEN


   İngilizce-Türkçe sözlükte “puzzle”(pazıl) karşılığı olarak bulmaca deniliyorsa da,  aynı adla  anılan oyun “yap boz oyunu”diye adlandırılıyor. Bu yazının konusu bakımından da oyun ve yap boz sözcükleri daha uygun. Çünkü özelliği  bulmacadan çok bilinçli olarak karıştırılıp yeniden yapılandırılmaya dayanan bir oyun karşısındayız.
                                              ***                         ***
   Önce Irak  hedef seçildi.
   Bahane, Irak diktatörünün kimyasal silah kullandığıydı.
   Bunun ne kadar gerçek ne kadar yalan olduğu da bulanık kaldı.
   Sonuç: Bölünüp parçalanan bir ülke.
   Sayısı milyonla ifade edilen insan ölümü.
   Bir ülkenin  bir yap boz oyununda gibi  kültürüyle, insanıyla, coğrafyasıyla param parça edilmesi ve sonra yine tıpkı  bir yaz boz oyununda gibi emperyalizmin  çıkarları doğrultusunda yeniden  kurgulanması…

                                                 ***             ***
       Ardından Libya, onun ardından Suriye.
      Libya ülke olmaktan çıktı. Haritada ne olduğu belirsiz bir coğrafya parçası olarak duruyor.
      Suriye yönetimi beklenmedik bir direniş gösterdi.  Rusya  desteği  bu direnişi daha da güçlendirdi. Bu destek  yazboz  oyununun sonunu  getirmiş gibi görünürken bu kez  yine bir kimyasal silah kullanma haberi ve hemen ardından ABD saldırısı….
      Saldırının önceden planlandığı iddia ediliyor.
      Bush Saddam yönetimini ve Saddam’ın kendisini yok etmişti.  Şimdiki başkan  aynı sonuca Esad yönetimi ve Esad’ın kendisi bakımından ulaşmayı hayal ediyor olamaz mı?

                                             ***                       ***
     Siyaset bilimci, Ortadoğu uzmanı, jeopolitisyen  ya da  tarihçi olarak değil, sadece aklımı kullanarak oyunun  parçalarının bir araya getirmeye çalışıyorum…
      Şimdi, yukarıdaki senaryoda Türkiye’nin rolünü  ve olası sonuçlarını anlamaya çalışalım.
      Baştan alalım ve sorularımızı sıralayalım:
     Bush AKP Başkanlığı dışında hiçbir titri yokken Recep Tayyip Erdoğan’ı neden Beyaz Saray’a davet edip  ağırladı?
      Yoksa Samuel  Huntigton’ın,  alt başlığı “dünya düzeninin yeniden kurulması” olan “Medeniyetler Çatışması” adlı kitabında tanımladığı “karşı-Atatürk”  Tayyip Erdoğan mıydı?
      Parlamento dışındaki AKP’nin seçimlerden çoğunluk partisi olarak çıkacağı besbelliyken koalisyon ortağı  MHP’nin başkanı Bahçeli’nin , sonucu kendi partisini de parlamento dışında bırakacak bir erken seçim önerisiyle koalisyonu bozması sadece bir siyasal körlük olgusu muydu?
     Türkiye’nin Irak’a müdahalesi  konusunda  başbakanlıkça hazırlanan  tezkerenin  1 Mart 2003’te TBMM’nde  beklenmedik reddinin Bush yönetiminde ve  defalarca dile getirdiği üzere Tayyip Erdoğan’da yarattığı  hayal kırıklığı, parlamentoyu işlevsiz bırakacak bir tek adam rejimi projesinin
(daha da  önceden değilse eğer ) o sırada tasarlanmaya başlanmış olabileceğini akla getirmiyor mu?
          Obama yönetimi döneminde bir ölçüde küllenen bu projenin Trump yönetimiyle birlikte (yine   2002 erken seçiminin mimarı olan politikacı tarafından) beklenmedik biçimde gündeme getirilmesini ve  aynı kişinin  kısa süre  önce ateşli karşıtı olduğu projenin bu  kez ateşli   savunucusu olmasın ı nasıl açıklayacağız?
           Bütün bunlar birer rastlantı mı, yoksa bir yaz boz oyununun, yıkıp  kendi hesapları doğrultusunda  yeniden  kurma  projesinin parçaları mı?
             
                                           ***                                                 ***
      Propaganda çalışmaları olanca hızıyla ve çok büyük ölçüde tek taraflı olarak devam ediyor.
       Evetçi  çığırtkanlığın tek bir inandırıcı gerekçesi yok.
       Tayyip Erdoğan anayasal suç işleyerek  bu beyin yıkama  ve göz boyama, göz korkutma operasyonunda  bir tarafın en başında yer alıyor.
          Yap boz oyununun parçaları olarak Hollanda, Almanya krizlerinden sonra şimdi  Trump yönetiminin saldırısı da kurguda yerini almış oluyor.
           Ülkemiz, parlamentonun işlevsizleştirilip bütün yetkilerin tek elde(bir diktatörde) toplanacağı  ucube bir sistemin hedeflendiği   ve amaçlanan sonuçlara ulaşıldığında  bu diktatörün de benzerleri  gibi tasfiye edileceğinin  hiç kuşkusuz hesaplandığı  bir kurguya kurban seçilmiş olarak 16 Nisan  halk oylamasına doğru yol alıyor….

         
        Ataol Behramoğlu/Cumartesi/080417