25 Mart 2017 Cumartesi

ERDOĞAN ÜLKEYİ İÇ SAVAŞA GÖTÜRÜR


  Temmuz 2006’da, yaklaşık  11 yıl önce  bu köşede yayınlanan aşağıdaki yazıyı, ne yazık ki güncelliğinden ötürü bazı bölümleriyl e  bir kez daha yayınlamak gereği duydum.
Amacım ne kadar uzak görüşlü olduğumu değil, bütün bu süreçlerde tehlikeyi ve büyüklüğünü göremeyen kişilerin ve toplumsal kesimlerin  nasıl bir aymazlık içinde  olduğunu göstermektir.
16 Nisanda şu ya da bu nedenle Evet oyları çoğunluk sağlarsa,  oylarıyla ya da sandığa gitmeyerek buna yol açan çevreler, yayınları ve demeçleriyle Cumhuriyetin yok edilmesine çanak tutan yardakçı medya , siyaset çevreleri  ve kişiler, yaşanacak felaketlerin lanetini üzerlerinde sonsuzca taşıyacaklardır.

      Milletvekili seçimlerinde oy kullananların üçte birinin oyları ile Büyük Millet Meclisinde üçte iki çoğunluk elde ederek başbakan olan Recep Tayyip Erdoğan hakkında düşüncelerimi birçok kez yazdım.
       Kendisiyle kişisel hiçbir sorunum yok.
       Hiçbir zaman karşılaşmadık, yüz yüze görüşmedik.
       Benim Türkiye Yazarlar Sendikası başkanı, Tayyip Erdoğan’ın İstanbul Belediye Başkanı olduğu dönemde, sendikamızın o sırada Kabataş Setüstü’ndeki  konutunun bir dönem önceden Belediyeye birikmiş borcuyla ilgili olarak böyle bir olasılık söz konusuydu. Fakat, daha önceki bir yazımda da  söz ettiğim gibi, gidip Tayyip Erdoğan’dan bir şey istemek içimden gelmedi.
       Çünkü, yine aynı yazıda sözünü ettiğim gibi, Tayyip Erdoğan’ın Belediye Başkanlığına aday olduğu dönemdeki TV konuşmalarından ve görüntülerinden şiddetle tedirginlik duymuştum.
           Beni tedirgin eden, siyaset ortamında ilk kez karşılaştığım bu kişinin  katılmadığım görüşleri kadar ve belki onlardan da daha fazla, kendini fazlasıyla beğenmiş, kibirli, soğuk kişiliğinden yansıyan ürkütücü ve itici fanatizmdi.
            Tutuculuk ve kibirin bir aradalığı korkunçtur.
             Doğru bir dünya görüşünü bile sevimsiz kılacak bu kişisel özellik tutucu bir dünya görüşüyle bir araya geldiğinde, “fanatizm”in ulaşabileceği sonuçları kestirmek güç değil.
              Tayyip Erdoğan’a ilişkin bir başka izlenimim, yine daha önce yazdığım gibi, Belediye Başkanlığından alındığında, İstanbul Belediye Binası önündeki bir topluluğa yaptığı bir konuşmaya tesadüfen tanık oluşumla ilgilidir.
             Bu, görevden alınan bir Belediye Başkanı’nın veda konuşması değil, kışkırtıcı bir meydan okumaydı.
             Tayyip Erdoğan, bildiği, inandığı yolda kararlılıkla yürüyen biri.
              Doğru(bilimsel, kuşkucu, araştırıcı, humanist) dünya görüşüne sahip bir insan  için erdem sayılacak bu özellik, tutucu bir dünya görüşü sahibinin kişiliğinde  fanatizmin derecesini arttırır.
              Tayyip Erdoğan’ın kendi çevresindeki  “karizma”sı buradan geliyor. Kararlı, kibirli, katı, uzlaşmaz kişiliğinden…
                            Başbakanlığı öncesinde de benim gibi kendisine ilişkin olumsuz izlenimleri olanlar kuşkusuz ki vardı. Başbakanlığı sırasında ise  bütün bir toplum onu  yeterince tanıdı.
 Başbakanlık eninde sonunda siyasal bir kurumdur.
                 Cumhurbaşkanı ise, ülkenin kimliği demektir.
                 Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olmasının, ülkemiz için çok ağır sonuçları olacağını düşünüyorum.
                  Çünkü Tayyip Erdoğan herhangi bir cumhurbaşkanı olmayacak.
                   O ve yandaşları, devletin en tepesine çıkmış olmanın güveniyle, bildikleri yolda daha sakınmasız ilerleyecekler.
                   Ve kaçınılmaz olarak da aynı sakınmasızlıkta karşı tepkiler, karşı duruşlar, karşı koyuşlar oluşacak…
                    Böylece de cumhurbaşkanlığı makamı ülkeyi temsil etme simgesel değerini,saygınlığını,yasal konumunu yitirecek.
             Demokrasiye güven daha da sarsılacak.
                     Toplum kargaşaya sürüklenecek ve korkarım ki bir iç savaşa doğru hızla yol alacak.
                      Amerika Birleşik Devletlerinin istediği acaba böyle bir Türkiye mi?
                       Tayyip Erdoğan ve yandaşları, böyle bir Türkiye’nin kendilerinin de sonu olabileceğini düşünmüyorlar mı?

(......)


                      

18 Mart 2017 Cumartesi

HOCA İLE DESPOT



 YA TUTARSA

Hoca göle maya çalarken
Despot anayasayı yok etme peşinde
 “Hoca” demiş despot oradan geçerken
“ Bu ne iş, maya tutar mı göle?”

“Efendim” diye yanıtlamış hoca
Fark etmez benimki tutsa da tutmasa da
 Ama yazık olacak  bu millete
Es kaza seninki tutacak olursa…”


DESPOT VE ÂKİL ADAMLAR

Despot âkil adamları toplamış
Ama kendi konuşuyor habire
Âkiller suskun, arada bir
“Haklısınız” diyorlar sadece

Hoca öğrenince bu maskaralığı
Demiş  “Ne yapayım ben böyle aklı
Benim eşek bile daha akıllı
Anırıyor bazen hiç değilse”


ASIP KESMEK

Despot asıp kesmeğe takmış aklını
Hoca da bundan almış nasibini
Bir gün “Bana bak Hoca” demiş despot
“Sesini kesmezsen asarım seni”

Hoca gülerek bıyık altından
Demiş “Asmasına asarsınız da
Asılmakla yok olmaz hakikat
Sesi güçlü çıkar daha da…”
PRANGA

Despot “Ah” diye iç geçirmiş bir gün
Kurtulsaydım şu kanun denen prangadan
Ülkeyi ne güzel yönetirdim
Hesap vermeden, izin almadan”

“Yahu “diye bir an düşünmüş Hoca
Benim bildiğim suçluya vurulur pranga
Kendini suçlu mu sayıyor yoksa
 Bu adam, bundan mı nefreti kanundan”


KAPILAR

Kapılar açılıp kapanmak içindir
Ama hep açık olmalıdır akıl kapısı
Gönül kapısı da öyledir
Tamamlar birbirini ikisi

Kapıyı Hocaya kapatan despota
Bilimin sesiyle seslenmiş Hoca:
“Nasıl kapatacaksın ama
Sende değil ki vatanın tapusu…”



DESPOT VE ŞİİR

Despot Hocayı çağırıp huzura
Okumuş ona bir şiirini:
“Bir zamanlar gençtik biz de
O günlerde yazdık bu şiiri…”

Hoca demiş ki “ Vallahi efendim
Bilmem ki bu işi bıraktınız niçin
Şiire ne  hayrı olurdu bilmem de

Hayırlı olurdu memleket için”

11 Mart 2017 Cumartesi

BİLİNÇALTI


     Bilinçaltının ya da sorumluluk duygusunun dürtüsüyle uyanıp kalktım. Saat altı. Oysa Manavgat’taki dinleti sonrasında arkadaşlarla restoranda gece yarısına kadar oturmuş, otele ulaştığımda saat ikiyi bulmuştu. Demek dört saat uyumuşum. Tabii uyku denebilirse…  Bilincimden mi bilinçaltından mı geçtiğini bilemeyeceğim görüntülerin sonuncusu dağınık bir masa, üzerindeki daktilo ve daktiloda bir paragraf kadar yazılmış bir kâğıt sayfasıydı… Şu anda ise çoktan nostalji öznesine dönüşmüş daktiloda değil bilgisayarda bu satırları yazıyorum. Çünkü cumartesi yazımı yetiştirmem gerek. Zaten bilinçaltı ya da sorumluluk duygusu dürtüsünün nedeni de başka bir şey değil…
                                                                   ***
        Yemek yerken konumuz her zamanki gibi ülkemiz , özellikle de hızla yaklaşmakta olan halk oylamasıydı… Acaba sonuç  hangisi olacak; evet mi hayır mı? Yine her zamanki gibi iyimserlik ve karamsarlık duyguları birbirini izliyor…Aydınımız, sadece aydınımız mı bütünüyle halkımız, iyimserlikten çok karamsarlığa yatkındır. Tabii halkımızın başlıca özelliklerinden biri olan kaderciliği iyimserlik saymazsak… Fakat bu kez sanki iyimserlik daha ağır basıyor…Bunu kuşkusuz, oylamada benim de aralarında bulunduğum hayır’cılar bakımından söylüyorum.  Karanlık sanki bir ucundan kalkmış, aydınlık görünüyor… Kahve falı cümlesi gibi oldu ama, böyle bir şey. .. Katıldığım toplantılarda, ikili konuşmalarda bunu hep görüyorum…  Cümleler arasından iyimserlik kıvılcımları geçiyor gibi… Nedenlerinden biri, sonucu bilincimizle görüyor olmaktan çok, bütün bir toplumca bilinç altımızda biriken huzur, mutluluk, iyilik, kardeşlik özlemi  ve beklentisi olamaz mı?..

                                                                    ***
       8 Mart Çarşamba gecesi Denizli barosunun dünya emekçi kadınlar gününü kutlamak için düzenlediği buluşmada, baro salonundaydık… Akşama doğru başlayan yağmura karşın yaklaşık beş yüz  kişilik, belki daha da büyük salon hemen hemen doluydu…  İnsanlarımız şiir ve müzik için gelmişlerdi kuşkusuz… Fakat girişte ve aralarda ülkemizdeki duruma ilişkin söylediklerime,  toplumsal bildirisi güncel olan şiirlere ve şarkılara gelen  daha kuvvetli ve sürekli alkışlar, beklentilerin sadece şiir ve müzik olmadığının da kanıtıydı… Aynı şeyi Manavgat Belediyesinin düzenlediği  dün geceki dinletide de  gördük…. Aynı yağmur, salonda aynı doluluk, aynı alkış desteği… Doğrusu, girişte ve aralardaki konuşmaları bu kez daha da uzattım  ve dinletimiz zaman zaman söyleşiye dönüştü…  İzleyicinin beklentisi de buydu sanırım…

                                                                   ***
          Dün  Denizliden Manavgat’a  doğru yol alırken Korkuteli’de öğle yemeği molası verdik.  Bildiğimiz kasaba lokantalarından biri … Yemek çeşiti  sınırlı ve görünüşleri de çok parlak değil.
Müşteri az sayıda ve yöre insanları.  Dışarıda yine yağmurlu, kapanık bir hava… Tam karşımda, caddenin bir kenarındaki bir direğin üzerinde, başbakanın portresiyle “millet/evet” uyaklı propaganda afişi… 19. Yüzyıl Rus şairi Nekrasov’un Rus taşrasını anlattığı şiirlerindeki, ya da günümüz Batı ülkelerinin yine 19.ve daha önceki yüzyıllardaki sokak ve halk pazarları görüntülerinin yer aldığı siyah-beyaz filmlerdeki  iç karartıcı bir atmosfer… Yanımızdaki  masada yemek yiyen biri kasketli öteki başı açık iki kişiden  kasketli olan gitti… Daha yaşlıca olan, saçları bütünüyle ağarmış ikinci kişi de az sonra kalktığında, içimdeki soruyu daha fazla tutamayarak oturduğum yerden adamcağıza sordum: Halk oylamasında oyun  evet mi, hayır mı olacak?
        Şaşırmadı…ve “ henüz bilmiyorum” anlamında bir şey söyledi… Ardından “ben köydeyim” diye ekledi…
        “Ya köydeki durum…”diye üsteleyerek soruyu genişlettim…
         Bu kez, kendisinin  de onlardan biri olduğunu ima edercesine, “Köy, hayır gibi…” demekle yetindi…
            Ülkemizden, insanımızdan bir görünüm…
            İsteyen, mizacına göre, istediği sonucu çıkarır…
                                                                           ***
              Bilinçaltıyla başladım öyle  bitireyim…
              Bilinci bilmem, fakat toplumsal bilinçaltı “Hayır” yüklü gibi….

    Ataol Behramoğlu/Cumartesi Yazıları/110317
              

              

4 Mart 2017 Cumartesi

GERÇEK HUKUK SAVAŞIYOR



          16 Nisan’da halk oyuna sunulacak olan anaya değişikliği konusunda tartışmalar mantık ölçülerini ve ahlâk değerlerini hiçe sayarak başlatılmış ve öylece de sürmektedir.
       Elinde devletin bütün olanaklarını da bulunduran tarafın ve bütünüyle propaganda aygıtına dönüşmüş medyasının , yalan, tehdit, iftira, sövgü ve mantık dışı iddialar dışında üzerinde durulmaya değer  bir sav ileri sürdüğü görülmüyor.
        
                  
                                                         ***
              
          Oysa söz konusu anayasa değişikliğinden duyulan rahatsızlığın temel nedenlerinden ilki, çok açık olarak,  bu değişiklik gerçekleştiğinde  Büyük Millet Meclisinin elinden gensoru vermek ve meclis soruşturması istemek başta olmak üzere onu milletin sözcüsü yapan  var oluş nedeninin alınmış olacağıdır.
                 Mevcut anayasanın  98. Maddesindeki  “denetleme yetkisi”  kavramının silinmiş olmasının,  bu yetkiyi düzenleyen 99. ve 100. Maddelerin yürürlükten kaldırılmasının başkaca da bir anlamı olamaz.
             Gerçek bu iken, örneğin başbakan koltuğunda oturmakta olan kişi,  nasıl olup da bunun tam tersini, bu değişiklikle Meclisin yetkisinin daha da arttırılmış olacağını ileri sürebiliyor?
                  Gerçekliğin böylesine  ters yüz edilişi karşısında insan  söyleyecek söz bulmakta zorlanıyor ve  büyüklerinin yalan söylediğin fark eden çocuğun şaşkınlığını , onlar adına duyulan bir utancı yaşıyor…
                                                         ***
                 Zaten bakanların millet vekilleri içinden seçilmeyip  Cumhurbaşkanı’nın Meclis dışından seçeceği kişilerden olmasının doğal sonucu, sorumluluklarının  da Meclis’e karşı değil kendilerini bakanlığa atayan kişiye karşı olacağıdır.
      Anayasada Bakanlar Kurulunu düzenleyen 109-115 numaralı maddeler yürürlükten kaldırılarak bütün bu yetkiler cumhurbaşkanına verildiğinden ve başbakanlık makamı  da kaldırıldığından,  Cumhurbaşkanı denebilir ki tanrısal bir güç sahibi olmaktadır.
    Sıradan yurttaşımız bunu kavramakta güçlük çekebilir..  Fakat uygar dünyanın ve onun bir parçası olan ülkemizin ulaşmış olduğu toplumsal ve siyasal olgunluk düzeyinin ve birikimlerinin az ya da çok bilgisine sahip bir takım aydın ve aydınımsıların böyle bir şeyi nasıl savunabildiklerini, akıllarına ve içlerine nasıl sindirdiklerini anlamak kolay değil.
                                                            ***
       
Meclis’in elinden alınan yetkilerden biri de yokluğunda Cumhurbaşkanını Meclis Başkanının temsil etmesidir.
          Bu yetki şimdi, yine Cumhurbaşkanının atayacağı yardımcılarından birine verilmektedir.
          Böylece, herhangi bir  seçimle değil atanmayla oraya gelen bu kişi,  Meclis’in,  yargının, ordunun, bütün devlet bürokrasisinin  üzerinde bir güce sahip olacak, isterse Meclisi  dağıtabilecek, ülkeyi savaşa sokabilecektir…
           Böyle bir düzenlemenin, halkın aklıyla, bütün bir ülkeyle alay etmek; büyük bir ülkeyi kabile düzeyine indirmekten başka nasıl bir anlamı ve amacı olabilir?
           Anayasa değişikliği adı altında parlamenter demokratik rejimin yok edileceği bu “karşı devrim”den  yargı da doğaldır ki payına düşeni almakta, adının önündeki “yüksek” sıfatı da kaldırılarak alçaltılan Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu ile varlığı ve yokluğu zaten şimdiden belirsizleşmiş olan Anayasa Mahkemesi başta olmak üzere, bütün bir yargı erki, Tanrısal yetki sahibinin infaz kurumlarına dönüştürülmektedir.
                                                                  
                                                             ***
               Gerçek hukuk burada özet olarak yazılanları kanıtlarıyla ve ayrıntılarıyla dile getirerek bir savaş vermektedir.
                  Prof.Metin Feyzioğlu başkanlığında Türkiye Barolar Birliği;  Ümit Kocasakal, Süheyl Batum, İbrahim Kaboğlu, Aysel Demirel, Erdoğan Teziç, Birgül Ayman Güler, Sabih Kanadoğlu, Nazan Moroğlu gibi seçkin hukukçular, hukuk profesörleri yayınlarıyla ve etkinlikleriyle denebilir ki göğüs göğse bir aydınlanma savaşımı vermektedirler.
                   16 Nisan halk oylaması, son anda herhangi bir nedenle vazgeçilmeyip yapıldığında,  sonuç ne olursa olsun, aydınlanmayla karanlıkçılığın, hukukla hukuk dışılığın savaşımı sürecektir.
                   Fakat ya demokrasinin daha da olgunlaştığı, ya da faşizmin ve ona karşı direnişin ülkeye büyük acılar yaşatacağı bir ortamda…
                  Gönül ister ki ilki olsun…

Ataol Behramoğlu/Cumartesi/040317

                 

25 Şubat 2017 Cumartesi

BU REFERANDUM YASAL OLMAYACAK


      Ülkemize, halkımıza dayatılan bu halk oylaması  hiçbir anlamda yasal olmayacak.
         Cumhuriyet Halk Partisinin vazgeçtiği Anayasa Mahkemesi başvurusunun  gerekçelerinin daha çok  biçime, usule ilişkin aykırılıklar olduğunu tahmin ediyorum.
       Vazgeçme gerekçesi ise, açıklandığına göre, halkın sağduyusuna duyulan güven… Buna  günümüzdeki Anayasa Mahkemesine güvensizliği de eklememiz sanırım  çok yanlış olmaz.
                                                             ***
      Usule ilişkin aykırılıklar(örneğin açık oy kullanmak) zaten gözler önünde gerçekleşti.
     Bunlardan en vahimi, tarafsız olması gereken cumhurbaşkanının taraflı olarak “sahaya inmiş” olmasıdır.
          Devletin bütün olanaklarını sonuna kadar kullanarak ve kullandırarak…
         Üstelik, hem kendisi hem yandaşlarınca karşı tarafa  ağır tehditler, suçlamalar yöneltilerek.
        Bütün bunlar  ve söz konusu  oylamaya zaten  olağanüstü durum’da gidiliyor olması, bu halk oylamasının yasal olmadığının, olamayacağının yeterli kanıtlarıdır.
       Fakat benim yasa dışılık derken kastettiğim daha başka, daha esasta bir şey;  bu halk oylamasının içeriğinin  hukukun evrensel ilkelerine, ülkemizin  ve bütün bir insanlığın birikimlerine aykırı oluşudur…
                                                          ***
    Örneğin, köle olmak ister misiniz gibi bir  soruyla bir halk oylamasına gidilebilir mi?
    Ülkenizin herhangi bir dinsel inanışın kurallarıyla mı,evrensel insan hakları ilkelerine göre mi yönetilmesi ni istersiniz başlığı altında bir halk oylaması yapılabilir mi?
    Yine örneğin, kız çocuklarının miras hakkı erkek çocuklarınınkine eşit olmalı mı olmamalı mı;  kadınların seçme ve seçilme hakkı  kalmalı mı kalkmalı mı; sanık ceza hukuku ilkelerine göre mi, din kitapları hükümlerince mi yargılanıp cezalandırılmalı  gibi sorular, halk oylamalarının konusu olabilir mi?
  Amaçları toplumun  eğilimlerini öğrenmek olduğu için anketler  her konuda yapılabilir.
     Halk oylamalarının  sonuçları ise yasa hükmündedir.   
     Öyleyse yukarıdaki soruyu başka sözcüklerle tekrarlayalım:   Hükümdarın  ya da yönetimin kuluyken ülkenin eşit haklara sahip yurttaşı konumuna yükselen çağdaş  insanı yeniden kula dönüştürecek bir yasa önerisi halk oylamasına sunulabilir mi?  Sunulacak olursa  da, sonuç  hangisi olursa olsun , hukuksal  değer taşıyabilir mi?
                 Elbette hayır.
                                            ***
   16 Nisanda yapılması öngörülen halk oylamasında halkımıza sorulacak olan da,esas ve özet olarak  budur.
         Başbakanın ve bakanların parlamentoya hesap vereceği, yargının  yasalara  ve evrensel hukuk ilkelerine bağlı ve  kurumsal bağımsızlığa sahip  olduğu;cumhurbaşkanının  ülkede ve dünyada bütün halkı ve ulusu temsil eden,  saygın ve partiler üstü  bir kişilik olacağı  bir sistemi mi,   bütün bunların tam tersini mi tercih ediyorsunuz…  Daha da özeti,  tercihiniz  tek tek ve bütün bir ulusça  uygar bir ülkenin uygar yurttaşları olarak mı yaşamak;  kaderinizi  hukuksal  bir sorumluluğu da bulunmayan    tek bir kişinin eline, insafına, vicdanına , kararlarına bırakmak mıdır?
           Bu tercihlerden birinin oylanacağı bir halk oylaması, sonuç ne olursa olsun daha en baştan , Türkiye Cumhuriyetinin varlığının da dayanağını oluşturan evrensel hukuk ilkelerine aykırı ve yasa dışıdır…
                                                             ***
  Öyleyse, ne yapmalı?
  Yapılması gereken, öncelikle, bunun     yasa dışı  ve göstermelik  bir halk oylaması olacağını, esasta ise bir devrimle kurulmuş çağdaş Türkiye Cumhuriyeti  için  yaşamsal bir kırılma noktası  oluşturduğunu kavramaktır..
  Bu bir halk oylaması değil  savaştır  ve  bu nedenle de çıkacak sonucu  kaybeden tarafın  kabul  etmesi olanaksızdır…
   Cumhuriyet karşıtlarının iç savaş çığlıkları bunun  açık göstergesidir.
  Onların iyi bilmesi gereken ise bu milletin sadece Damat Feritler, Derviş Vahdetiler, hainler, serseriler , kundakçılar, kiralık katiller değil, Mustafa Kemal’ler, Hasan Tahsin’ler, Kubilaylar, Uğur Mumcular da yetiştirdiği ve koşullar kaçınılmaz olduğunda her zaman da yetiştirecek olduğudur.



Ataol  Behramoğlu/Cumartesi/250217

18 Şubat 2017 Cumartesi

ANAYASA TUZAĞI

Anayasa değişikliği adı altında Türkiye Cumhuriyetine bir tuzak kuruldu.
  Anayasa tuzağı diye adlandırılabilecek bu tuzağın çeşitli amaçları ve aktörleri var.
 Ülkemizdeki baş aktörler belli.
 Onları  çok da önemli olmayan irili ufaklı başkaları izliyor.
 Bu oyunda halk, oyuyla sonucu belirleyecek bir güç gibi görünse de, rolü aslında sadece figüranlık.
Çünkü halk oylamasına sunulacak olan metin,  sadece bilgi düzeyi ortalamasının altındaki kitlelerin değil, ortalama ve ortalama üstü insanlarımızın da anlamakta güçlük çekeceği bir karışıklıkta.
Oysa anayasaların,  neredeyse herkesin anlayabileceği bir sadelikte olması gerekmez mi?
Belli ki bu metnin hazırlayıcıları, böyle bir saydamlıktan özellikle uzak durmuşlar.
                                                          ***
  Dışarıdaki aktör ya da aktörlere gelmeden önce içeridekilerin konumlarını irdelemeye çalışalım.
   Burada kilit isim olarak MHP Genel Başkanı görünüyor.
  3 Kasım 2002’deki erken seçim öncesinde iktidarda   Demokratik Sol Parti, Milliyetçi Hareket Partisi ve  Anavatan Partisi vardı.
 Erken seçim kararının alınmasında koalisyonun ikinci büyük ortağı MHP’nin o sırada da genel başkanı Bahçeli’nin kararı ve tutumunun başlıca etken olduğu biliniyor.
Yüzde onluk seçim barajına ve seçim öncesi anketlerin  bu  seçim sistemiyle AKP’nin büyük sayıda milletvekiliyle iktidar partisi olabileceğini gösteren sonuçlarına karşın, Bahçeli bu kararı neden aldı ve kararında neden diretti?
(Aynı soru kuşkusuz, koalisyon ortağı öteki iki partinin liderleri için de sorulabilir.)
Nitekim sonuçta koalisyon ortağı üç parti de baraj altında ve parlamento dışında kalırken ve ülke genelindeki oyların  yüzde kırk beşi, yani neredeyse yarısı  Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde karşılığını bulamazken , geçerli oyların yüzde 34,29’unu alan  AKP, aldığı oy sayısıyla orantısız bir sıçramayla, 363 milletvekiliyle iktidar partisi oldu.
Böylece, o sıradaki  ABD Başkanı, Irak celladı Bush’un, daha milletvekili değilken Beyaz Sarayda kabul ettiği Erdoğan’a tek adam olma yolu açılmış oldu…
                                          ***
     Günümüze gelelim…
     Başkanlık konusu neredeye tavsamışken ve tartışıldığı  sırada bu sisteme şiddetle karşı çıkarken,  konuyu beklenmedik bir anda  ve bu kez şiddetle taraftarı olarak  gündeme getiren yine MHP Genel Başkanıdır.
    Bu  dönüşün  mantığa uygun bir  açıklaması var mı? Yok.
  Sadece bazı verileri üst üste koyarak bir sonuca ulaşmaya çalışabiliriz.
  2002 seçiminde dışarıdaki ve geneldeki baş aktör, besbelli ki Türkiye’yi Irak savaşına sokmak isteyen Bush’tu.
  Tayyip Erdoğan’ı müttefik olarak görmüş ve seçmişti.
  (Fakat  TBMM’de tezkerenin reddedilmesi Bush’un hevesini kursağında bıraktı. Onun ve Erdoğan’ın bu  beklenmedik  red  kararına nasıl dinmeyen bir öfke duydukları çok iyi biliniyor.)
  Şimdi zihnimi kurcalayan soruya geliyorum:
  Bu gün dayatılan başkanlık sistemi de acaba ABD’nin(kapitalist-emperyalizmin) yeni başkanı Trump’ın  isteği midir?
 Bush’un tam olarak başaramadığını, işin içine bu kez İran’ı da katarak Trump mı genişletip gerçekleştirmek istiyor?
  Trump  yönetimi,Türkiye’de parlamento, yargı ve ordu “pranga”larından tam olarak kurtulacak bir “başkan”la bu amaca  çok daha kolay ulaşılabileceğini  gördüğü için mi, başkanlık sistemi bir kez daha ısıtılıp gündeme getirilmiştir?
                                                                ***
   Ülkemize kurulduğuna inandığım hain tuzağın bir yanı da Kürt sorunudur.
   Demokratik ilkeler çerçevesinde, parlamenter sistemde  çözümlenmesi gereken sorun, tek adam yönetiminde oldu bittiye getirilerek, ülke iç savaşa sürüklenme tehdidi  altında bölünüp parçalanarak, yani aynı emperyalizmin(dış aktörün) isteği doğrultusunda mı çözüme ulaştırılmış sayılacak…
                                                          ***

Sonuçta  ülkemiz çok, ama çok ağır bir tehdit, ölümcül bir tuzak karşısındadır.
Bizler ise, hiçbir parti ve görüş ayrılığı ayrımı gözetmeksizin ülkemizi  kararlılıkla savunmak, ya da Cumhuriyetimizin yok oluşuna göz yummak ikilemiyle karşı karşıyayız.

 18.02.17 /Cumartesi Yazıları   


11 Şubat 2017 Cumartesi

ERDEM VE ERDEMSİZLİK ÜZERİNE

ERDEM VE ERDEMSİZLİK ÜZERİNE

Utanç insana özgü bir duygu sanılır
Utanan hayvanlar gördüm ben
İnsanlar tanıdım buna karşılık
Utanmak nedir bilmeyen

Öyle zamanlar gelip çattı ki
 Olağan sayılır oldu arsızlık
Utanç utanıp çekildi köşesine
Esip gürlüyor utanmazlık

Yalan insanlık ayıbı sanılır
Oysa bir tek odur yalan söyleyen
Yalan söylemez kedi,kuş,,börtü böcek
Yalan söylemez hiçbir sürüngen

Her yandan yalanla kuşatılmışız
Yalan gerçek olmuş hakikat yalan
Yalan akıyor gazetelerden
Televizyon kanallarından

Ahlâk insana özgü bir erdemdi
Şimdi ahlâk öğütlüyor ahlâksız
Katil imdat diye yırtınıyor
Hazine bekçisi olmuş  hırsız

Vicdan insana özgü bir erdemdi
Öyle sanılırdı bir zaman
 Artık antikacı dükkânlarında
Bir metadır ender bulunan

Sözünün eri olmak bir deyimdi
Doğru insanı tanımlayan
 Şimdi baş köşede ağırlanıyor
Dün tükürdüğünü  bugün yalayan

Cesaret insana özgü bir erdemdi
 Ona yaraşan bir kimlik
 Bir korkaklık ordusu
Türedi üniformalı üstelik

Ama bir özellik daha var insanda
Küllerinden yeniden doğmak
Hayır diyebildiğinde  celladına
Zafer  erdemin olacak

Cumhuriyet/11.02.17