5 Aralık 2018 Çarşamba

KARAMSARLIK NASIL AŞILACAK?



24 Haziran gecesi AKP ve MHP yandaşları dışında kalan çevrelerin yaşadığı şaşkınlığın sonrasında artarak ve yaygınlaşarak sürmekte olan karamsarlık nasıl aşılacak?
O gece bu satırlarının yazarının da aralarında olduğu çevrelerde sadece şaşkınlık değil büyük bir üzüntü ve öfke yaşandı.
Nedeni ise, alınan sonuçlardan daha çok ,açıklama yapması beklenen başlıca ilgililerin ortaya çıkmaması , bunu da ister istemez birbirini tutmaz söylenti ve yorumların izlemesiydi.
24 Hazirandan bu günlere beş aydan fazla zaman geçti.
Şimdiyse yerel seçimlere doğru yol alınmakta.
Bir değişiklik olmazsa(ülkemizde her an her şey olabilir) bu seçimler dört ay sonra, 31 Mart’ta yapılacak.
Yaklaşan seçim öncesinde toplumun sözünü ettiğim çevrelerindeki karamsarlığı görmemek, bu toplumdan tümüyle habersiz olmak demektir.

***
Katıldığım söyleşilerde, kitap fuarlarında, imzalarda, konu açıldığında tek bir iyimser görüşle karşılaşmadım.
Tam tersine, karamsarlığı daha da ileri götürerek, oy vermeye gitmeyeceklerini söyleyenlerle daha sık karşılaşır oldum.
Açıkçası, benim kendi duygularım da çok farklı değil.
Oy vermeye kuşkusuz gideceğim. Fakat heyecanla, sevinçle değil de,sorumluluk bilinciyle.
Çünkü kullanılmayacak her oy, karşı görüşe verilmiş oy demektir.
Geçen seçimde pek çok seçmen tatil yörelerinden ayrılarak oy vermek için kendi seçim bölgelerine dönmüştü.
Dört ay sonraki seçim yine yaz aylarına rastlayacak olsa, aynı şey sanıyorum en azından aynı ölçülerde söz konusu olamazdı…
Bugün de belli çevreleri saran karamsarlık ve çıkışsızlık duyguları aşılamazsa, oy kullanma oranında büyük düşüşler yaşanması şaşırtıcı olmayacaktır.
Öyleyse ne yapmalı?

***

Seçmen ana muhalefet partisinden dolambaçlı sözler değil, açık ve net bir tavır bekliyor.
İstanbul( ve kuşkusuz Ankara) başta olmak üzere büyük şehirlerdeki adayların artık saptanması, açıklanması ve gecikmeksizin projelerini açıklamaya başlamaları gerekiyor.
Ana muhalefet partisindeki çok başlılık, dağınıklık, belirsizlik, her kafadan ayrı bir ses çıkması, bu partinin var olan ve olabilecek seçmeninde bıkkınlık yaratıyor.
İstanbul ve Ankara belediye başkan adaylarının doğru kişiler olarak saptanması bu gün yaşamsal önemdedir.
Başta yine ana muhalefet partisi yönetimi olmak üzere iktidar partisinin karşısında yer alan siyasal parti yöneticilerinin yanlış hesap yapmaya, kaprise, uzlaşmazlığa hakları yoktur.
Atacakları her yanlış adımın ve sonuçtaki başarısızlığın kendi siyasal varlıklarını da sona erdirecek olması kimsenin umurunda olmaz.
Fakat ülkeye yapılacak kötülüğün lanetinden kurtulmanın mümkün olmadığının da bilinmesi gerekiyor.

***
Seçim sonuçlarının açıklandığı gece milyonlarca insana yaşatılan şaşkınlık, karışıklık ve üzüntünün sorumluları bunun nedenlerini içtenlikle, inandırıcı biçimde açıklamalı ve toplumdan özür dilemelidir.
Ana muhalefet partisinin lider kadrosu, partinin önde gelenleri, hiç biri dışarıda kalmaksızın, tıpkı cumhurbaşkanlığı seçiminde olduğu gibi toplum önünde güçlü ve inandırıcı birlik görüntüsü vermelidir.
Muhalefetteki partiler, her uzlaşmada olduğu gibi karşılıklı özveri gerektiren bir uzlaşmayla ortak aday saptamada daha fazla gecikmemeli, ve saptanacak adayları destekleme çalışmaları hızla başlamalıdır.
Karamsarlık bulutlarının dağıtılması için öncelikle yapılması gerekenler sanırım bunlardır.

________________________________________________________________
Nil Tiyatrosu oyuncuları 5 Aralık Çarşamba gecesi 20.30’da Cihangir’deki Tatavla sahnesinde savaş karşıtı şiirlerimden kurgulanan “Bebeklerin Ulusu Yok” adlı oyunu sahneleyecek. Biletler Biletix’ten ve tiyatro gişesinden sağlanabilir.

29 Kasım 2018 Perşembe

ÖĞRETMENİM…



24 Kasım ülkemizde öğretmenler günü olarak kutlanıyor.
Bir çok başka ülkede ise bu tarih UNESCO’nun önerisiyle 5 Ekim olarak kabul edilmiş.
5 Ekimin nedeni,1966 yılının 5 Ekiminde Paris’te öğretmenlik mesleği ile ilgili önemli bir toplantının olumlu kararlarla sonuçlanması.
Bizde 1981’den bu yana kutlanmakta olan 24 Kasımın nedeni ise, Atatürk’e 11 Kasım 1928’de Bakanlar Kurulu kararı ile verilen “Millet Mektepleri Başöğretmenliği” unvanının 24 Kasımda yayınlanan “Millet Mektepleri Talimatnamesi” ile resmilik kazanması…
***
24 Kasım’da öğrencilerimden, öğretmen arkadaşlarımdan, kimileri öğretmen olan eski öğrencilerimden kutlama mesajları aldım.
1977 ya da 1978’de İstanbul-Çağlayan lisesinde, bir davetle yaptığım birkaç ay süreli edebiyat öğretmenliğim, benim ilk ve son lise öğretmenliğimdir.
Bu kısacık süreye ve aradan yıllar geçmiş olmasına karşın Çağlayan Lisesindeki öğrencilerimle karşılaştığım oluyor.
1960’lardaki yedek subaylığım sırasında komuta ettiğim takımlardaki erlerden bu gün artık yaşını başını almış biriyle karşılaşıp da “ komutanım” sözcüğünü işittiğimde nasıl gurur duyuyorsam, bu gün altmışlı yaşlarının ortalarındaki liseli öğrencilerim karşısında da benzer bir gurur ve mutluluk duyuyorum.
Çünkü öğretmen-öğrenci ilişkisi süreyle sınırlı olmayan, ucu sonsuzluğa açık bir buluşmadır…

***
Aceleyle yumuşak g’yi yutarak” örtmenim” diye telaffuz ettiğimiz “öğretmenim” sözcüğü, insanın içimizden koparcasına çıkan,tıpkı anne gibi, baba gibi, güven duygusu veren, kutsallığı olan bir sözcüktür…
Şimdi gerçi üniversite öğretim üyesi olarak öğretmenlikten hocalığa terfi etmiş gibi olsak da, ben “öğretmenim” sözünü” hocam”dan çok daha anlamlı ve güzel buluyorum.
Zaten sokak konuşmalarında neredeyse herkesin birbirine hocam diye hitap etmesiyle sıradanlaşan bu sözcüğün yanında “öğretmenim” mücevher gibi ışıldıyor…
***
Öğretmenim, sevgili öğretmenlerim..
Hepinizi, bir tekiniz bile dışında kalmaksızın hepinizi,içimde hiç eksilmeyen bir sıcaklıkla, sevgiyle anımsıyor, anıyor, düşünüyorum…
Bana şiir yazmam için armağan ettiği defterin ilk sayfasına “çalışkan öğrencim Ataol’a büyük umutlarla” diye yazan sevgili ilk okul öğretmenim Sıdıka Çörüşlü… Hikmet Uyanık öğretmenim, Kurtuluş İlkokulunun değişmez başöğretmeni –zihnimizde Atatürk’le özdeşleşen- Saim öğretmenimiz…
Lisede unutulmaz coğrafya öğretmenimiz Mehmet Emin Abalı, kimya öğretmenimiz Sevim Hanım, biyoloji öğretmenimiz Birsen Hanım, edebiyat öğretmenimiz Hüseyin Bey, müzik öğretmenimiz güzeller güzeli Meral öğretmen ve bizlerden birkaç yaş büyük-yazık ki yaşamdan çok erken ayrılan- sanat tarihi öğretmenimiz Hüsnü Tekin; neredeyse aynı yaşlarda olduğumuz, çok şükür altmış yılı aşkın süredir yakın dostluğumuz ve aramızdaki öğretmen-öğrenci yakınlığı -şakayla karışık da olsa- bütün sıcaklığıyla sürmekte olan İngilizce öğretmenimiz sevgili Ülker İnce…
Üniversitede bize Rusçayı bir anne gibi öğreten, şimdi doksan yaşlarını da geride bırakmış, çok sevgili Şefika Ortaylı öğretmenimiz…
Kalbimdeki yerlerini yaşamım boyunca koruyan ve yaşadığım sürece de koruyacak olduğum bütün o öğretmenler, öğretmenlerim…

***
Kitap fuarlarında imzalatma sırasının gelmesini sessizce bekleyen, kadın, erkek, yaşlıca, ya da çok yaşlı bir okur gördüğümde, öğretmen olduğunu düşünürüm ve çoğu kez de yanılmadığımı görürüm.
Onları ayakta karşılar ve ayakta uğurlarım.
Kendilerini “emekli öğretmen” olarak tanıttıklarında bu sözcüğe itiraz ederim.
Çünkü sonsuzca emek vermiş olmasına karşın öğretmen hiçbir zaman emekli değildir, her zaman öğretmendir, öğretmenimizdir.
Yine kadın, erkek, genç kız ya da delikanlı, bu imza kuyruklarındaki daha yeni kuşaklardan öğretmenlerin ayrı bir ışıltısı vardır.
***

Yaşamakta oldukları bütün sıkıntılara ve güçlüklere karşın ülkemizin aydınlık geleceğinin en sağlam güvencesi öğretmenlerimizdir.
Öğretmeni değersizleştiren toplumların gelecek beklentisi olamaz.

Ataol Behramoğlu/Kültür ve Siyaset/281118

22 Kasım 2018 Perşembe

ATATÜRK’Ü SEVMEK



Fesli zat “Eğer bir Müslüman Atatürk’ü seviyorum derse ya ahmaktır ya da sahtekâr” diyor.
Festen başlayalım…
Bu zat, fesi Müslümanlığın(ya da Osmanlının) simgesi olarak takıyor olmalı.
Oysa tarih konulu kitapların yazarı olduğuna göre, fesle İslam’ın ilgisinin bulunmadığını bilmemesi olanaksız.
Bu şapka türünün Osmanlıyla ilişkilendirilmesi de doğru olmaz.
Fesi Osmanlıya bu devletin kuruluşundan beş yüz yıldan fazla bir zaman sonra padişah olan reformcu II. Mahmut’un getirdiğini bilmek için tarihçi olmak gerekmiyor.
O dönemde sarıklı din adamlarının fese karşı savaş açtıkları da biliniyor.
Fesli zat o dönemde yaşıyor olsa, büyük olasılıkla sarığı savunacak, Atatürk için söylediklerinin tıpkısını, sadece adını değiştirerek, II.Mahmut için söyleyecekti.
Çünkü konu fes, sarık, şapka vb. değil; aydınlanmaya, yenilenmeye, yeniliğe karşı çıkmaktır.
***
Atatürk’ün fesi kaldırıp şapkayı getirmesinin amacı, tıpkı Arap harflerinin yerine Latin harflerinin getirilmesi gibi, ülkeyi İslam’dan koparıp gâvurlaştırmak değil, Orta Doğu dünyasından uzaklaştırarak Batıya yakınlaştırmak içindi.
Her ikisinin de nasıl doğru adımlar olduğu çok geçmeden doğrulanmıştır ve bu gün zaten fes denilen serpuş ya da şapkayı,fesli zat gibi belki de enteresan olmak ya da gündemde kalmak için kullanan biri dışında, Kapalıçarşı ya da Sultanahmet gibi turistik yerlerdeki yabancı turistlerin, içinde ülkemizle ilgili herhangi bir doğru bilgi kırıntısı bulunmayan kafalarında görmekteyiz. ..
***
Fesli zat Müslüman ve Atatürk’ü sevmiyor.
Dahası, Müslüman olup da Atatürk’ü seven ya ahmaktır ya da sahtekâr diyor.
Oysa inancına gerçekten ve içtenlikle bağlı olup Atatürk’ü seven pek çok Müslüman’ın olması doğal bir şeydir.
Çünkü din inancını kişisel bir değer olarak yaşayan, elinden geldiği ölçüde de ibadetin gereklerini yerine getiren milyonlarca insanımızın Atatürk’ü sevmemek için değil sevmek için pek çok nedeni vardır.
Bunların başında da onun, bağımsızlık savaşının ve cumhuriyetimizin kuruluşunun önderi olması gelir.
Fesli zat bu milyonlarca insanımızı ahmak ya da sahtekâr olmakla suçluyor.
Fakat “keşke Yunan kazansaydı” gibi bu ülkenin bir yurttaşının söylediğine inanılması güç bir sözün sahibinden de başka bir tavır beklenemez.

***
İnternette konuya ilgili olarak gezinirken Aziz Nesin’in de benzer bir şey söylemiş olduğunu gördüm.
TV’de bir söyleşide “Bir Müslüman’ın Atatürkçü olması mümkün değil” diyor.
Ustanın anısına saygıda kusur etmek istemem.
Fakat Atatürkçü olmakla Atatürk’ü sevmek aynı şey olmasa da, Müslüman yerine örneğin şeriatçı, laiklik karşıtı, kadın erkek eşitliğine karşı olan biri demek daha doğru olurdu
İslam dinine bağlı milyonlarca insanın bu değerlerin karşısında olduğunu düşünmek bence hata ve haksızlıktır.
Bir başka deyişle de onları şeriat taraftarı, kökten dinci olamaya adeta zorlamaktır.
***
Bir dinsel inanca bağlı olmak zorunlu değil , fakat belli ki insanlığın bilinen tarihi boyunca çok sayıda insan tarafından duyulmuş ve bu gün de duyulmakta olan bir gereksinimdir.
Zorunlu olması gereken ise bilimsel eğitim, bilimsel düşüncedir.
Asıl ahmaklık ve sahtekârlık bilimin her türlü nimet ve kazanımından yararlanıp da bilime karşı olmaktır.

***
Kimseyi Atatürk’ü sevmeye zorlamayalım.
Ciddi bilimsel eğitim bu sevgiyi kendiliğinden getirecektir.
En yüksek düzeydeki din görevlisinin 10 Kasımdan bir gün önce fesli zatı ziyaretine göz yuman, ya da bu ziyareti zaten planlamış olan günümüz siyasal yönetiminden böyle bir eğitim anlayışı ve uygulanışını beklemek anlamsızdır.

Ataol Behramoğlu/Kültür ve Siyaset/201118

15 Kasım 2018 Perşembe

DOKTORLAR



Ataol Behramoğlu/Kültür ve Siyaset/141118

Doktor(ya da hekim),pek çok anlam ve çağrışım içeren bir sözcük…
Hepimizin, herkesin hayatının bir döneminde bir doktor, doktorlar vardır..
Onlar en çok gereksinim duyduğumuz, yaşamlarımızı emanet ettiğimiz, tanılarını ve önerilerini can kulağıyla dinlediğimiz bir mesleğin mensuplarıdır.
Bir toplulukta bir doktorun bulunuşu güven kaynağıdır.
Herhangi bir yerde, örneğin bir uçak yolculuğunda, aramızda bir doktor var mı denildiğinde, herkes bir kahramanın, bir kurtarıcının ortaya çıkmasını bekler gibi dikkat kesilir…
Zorlu, çileli, uzun süreli bir eğitim sonrasında doktor titrini kazanan kişi, insanların en çok gereksinim duyduğu, en çok çaba ve özveri gerektiren bir mesleğe adım atmış demektir.
Onun artık gecesi ve gündüzü birbirine karışacak; her an, her zaman, her yerde, her koşulda,mesleğini insanların hizmetine sunmak üzere denebilir ki hazır olda bekleyecektir…
Bunları sadece genel geçer bilgiler olarak değil, çocukluğumdan bu günlere, kişisel deneyimlerimin, gözlemlerimin sonucu olarak da söylüyorum.
Her meslek alanında olduğu gibi bu alanda da mesleğin hakkını veremeyen, gereklerini yeterince yerine getirmeyen kişiler mutlaka vardır ve olacaktır.
Fakat doktorluk alanında bunun ben, başka bütün mesleklere oranla, en küçük sayıda olacağından kuşku duymuyorum.
Çünkü doktorluk mesleği, ona layık olmamayı en az kaldırabilecek mesleklerin en başında gelmektedir…

***
Her yerde olduğu gibi yakın zamanlara kadar bizde de gereken saygıyı gören bu meslek, günümüz siyasal iktidarı döneminde horlanmakta, aşağılanmakta, değersizleştirilmek istenmekte ve mensupları ne bizim tarihimizin ne de bütün insanlık tarihinin hiçbir döneminde görülmedik ölçüde saldırı ve cinayetlerin hedefi olmaktadır.
Böyleyken, siyasal yönetimin hiçbir kademesinden bu vahim yozlaşma ve cürüm ortamıyla ilgili bir kaygı ve kınama sözü duyulmamakta, önlem alınacağına ilişkin bir girişim görülmemektedir.
Tam tersine, bu siyasal iktidar, en saygın bir meslek kuruluşu olan Türk Tabipleri Birliği yöneticilerine karşı bu yıl Ocak ayında, söz konusu olan bir suç örgütüymüşçesine barbarca bir saldırıda bulunmuş, yükselen tepki üzerine geri adım atmak zorunda kalmıştır.
Aslında artık var olmayan, göstermelik TBMM’nin ilgili komisyonunda, geçen hafta iktidar partisi temsilcilerin oylarıyla kabul edilen bir yasa önerisinin 5. maddesi ise, doktorluk mesleğinin bu iktidarın elinde nasıl bir oyuncağa dönüştürülmek istendiğinin son bir örneğidir…
Maddenin içeriği özetle, Olağanüstü Hal(OHAL) döneminde Kanun Hükmümde kararname(KHK) ile işinden çıkarılan doktorların, kamuyla bağlantılı hiçbir kurumda çalışamayacağı, yazdıkları raporların da adli ve idari geçerliliği olamayacağıdır.

***
OHAL resmen sona erdi.
Kanun hükmünde kararnamelerin nasıl keyfî, insan haklarını tanımaz uygulamalara yol açtığı sayısız örnekle gözler önünde.
Buna karşın her yaştan binlerce hekimin nice emek ve umutla elde ettiği , nice emek ve özveriyle sürdürdüğü meslekleri;, kanun hükmünde kararname denilen; ne olduğu, nasıl kotarıldığı belirsiz ucube bir yasa taslağı ve uygulamasıyla ellerinden alınmış ve alınmaktadır.
25 yıldır acil tıp uzmanı olarak çalışan bir doktor kendisini kimin terörist olarak suçladığını bilmediğini, kamudaki işinden atıldıktan sonra özel hastanede bulduğu işini de kaybetmekten korktuğunu söylüyor.
Aynı ucubenin mağduru bir başka doktor, özel hastanelerin de kendilerine iş vermekten çekindiğini belirtiyor.
Siyasal yönetimin doktorluğa ve doktora karşı açtığı savaşım giderek daha da vahimleşmektedir.
Tıp eğitimi ve doktorluk mesleği ağır darbeler almış ve almaktadır.
8 Kasım tarihli gazetemizin ilk sayfasında “Hekimlerin Çığlığı” üst başlığı yer alıyor.
Bu çığlığa kulak vererek Türk Tabipleri Birliği öncülüğündeki direniş eylemlerine destek olmak,varlığını ve özgürlüğünü demokrasiye borçlu bütün kişi ve kurumların acil görevidir.

__________________________________________________________________

Sevgili Okurlarıma: Nil Tiyatrosunca şiirlerimden oyunlaştırılan “Bebeklerin Ulusu Yok”, 16 Cuma Edirne’de. Ben Cumartesi-Pazar öğle sonraları TUYAP Kitap Fuarındayım.

9 Kasım 2018 Cuma

HALKIN SANATÇISI



Arkadaşım, can dostum Gani Cansever’in 50.sanat yılı kutlama programı için Bremen’deyim.
Almanya’nın bu kuzey şehrine ilk kez 1980’li yıllarda yine onun çağrısıyla gelmiştim.
Ardından da o, ben, bir başka değerli bağlama ustası Hüseyin Kiraz ve “Trabzonlu Delikanlı” Yaşar Miraçla oluşturduğumuz dörtlü grubumuzla , şiirlerle ve türkülerle, yıllarca, Almanya’yı ve Avrupa’nın belli başlı ülkelerini dolaşmıştık…
Hepimizin 1980 sonrasına özgü bir öyküsü vardı.
Ben Paris’te, ülkesinde bir ara 15 yıla mahkûm bir siyasal sığınmacıydım…
1974’te girdiği Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Müzik Bölümünün başarılı öğrencisi iken aldığı ölüm tehditleriyle önce okulu, ardından ülkesini terk etmek zorunda kalan Heval , 1980 darbesi sonrasında ülkeye dönme şansını bütünüyle yitirmişti.
Hüseyin Frankfurt’ta, Yaşar yine Almanya’nın Gelsenkirchen şehrinde yaşamaktaydılar.
Kader bu iki şairi ve bu iki halk ozanını bir araya getirmişti.
Böylece, ülkemizin ve gurbetteki kişisel yaşamlarımızın kederli, güç günlerini, yaratıcılığa, sanatsal eylemliliğe dönüştürmeyi başarmıştık.
Dostluklarımız o günlerden bu günlere ne mutlu ki sürmektedir…

***
Diyarbakır’ın bir Türkmen-Alevi köyü olan Büyük Kadı Köyünde 1954’te gözlerini dünyaya açan Gani, tanıştığımız dönemde daha çok, Kürtçe arkadaş anlamına gelen Heval adıyla tanınıyordu.
Bu pos bıyıklı, gür sesli, çok da iri cüsseli olmasa da sırım gibi delikanlı, sazıyla, gür sesiyle, halkın bağrından çekip çıkardığı türküleriyle, sahnede adeta devleşiyordu…
Yıllar hepimizi ister istemez yaşlandırdı biraz…
1980’lerin bıçkın delikanlısı, bu gün altmışlı yaşlarının ortalarında bir bilge düşünür ve çevresinde herkesin saygıyla “hocam” diye hitap ettiği bir sanat önderi, yetiştirdiği öğrencilerinden oluşan koronun sahnede yine devleşen yöneticisi…
Karacaoğlan’dan, Pir Sultan’dan Veysel’e, Ruhi Su’ya, Mahzuni’ye ulaşan bir büyük geleneğin günümüzde bir seçkin temsilcisi…
***

Pazar akşamı gece geç saatlere kadar süren kutlama programında benim için büyük sürpriz , Heval’in benim “Yunus Gibi”yi bestelemiş olması ve korosuyla sunumuydu.
Haluk’un bestesinin yanı sıra bu beste de kuşkum yok ki milyonlara ulaşacaktır.
İzleyicilerin de aralarda alkışlarla heyecan ve beğenilerini belirttiği bu adeta senfonik türküyü mutlulukla izledim.
Bu seçkin saz ve söz ustasının yine korosuyla sunduğu ve zaman zaman bölümler okuduğu “Şeyh Bedrettin Destanı” beste ve yorumu ise kendi türünde bir başyapıttır…
Heval ya da Gani’nin, bu gün sahip olduğu en üst düzeyde sanatçı kimliğine karşın alçakgönüllülüğü ve gösterişsiz halk insanı yaşamı beni derinden etkiledi…
***
Bu Bremen yolculuğu bana, başka dostlukların yanı sıra, Hollanda’ da yaşamakta olan Ermeni halk ozanı Agop Yıldız’ı tanıttı ve dostluğunu kazandırdı.
Ozan Armani olarak tanınan Agop Yıldız da, Gani Cansever gibi bir köy çocuğu… Boyabat’ın Avlovuç köyünden. “Sayat Nova’ların aşuğ edebiyatı geleneğinin günümüzdeki son temsilcisi” olarak tanınıyor. Ailesine, hem de 1974’te, 1915’lerden aşağı kalmayacak bir dram yaşatılan Agop Yıldız, buna karşın, bir Türkiye ve Türkçe sevdalısı… Gerçek bir ozan, gerçek bir insan…
***
Son olarak, o unutulmaz kutlama gecesinde Veysel’in bir türküsünü okuyan bir sanatçı kızımızdan ve o türküden söz etmek isterim.
Yüksek öğrenimini sinema alanında gören Bilge Bolat yurt dışında doğup büyüyen yeni kuşaklardan çocuklarımızın çağdaş eğitim aldıklarında kendi kültürümüzden de kopmaksızın nasıl örnek kişilikler olabileceğinin seçkin bir örneği…
Veysel’in “Ben Gidersem Sazım Sen Kal Dünyada” dizesi ile başlayan şiiri ise “Ben babamı sen ustanı unutma” dizesinde her zamanki gibi beni ağlattı…
Halkın bir büyük sanatçısının insanlığımıza mesajı olarak…


1 Kasım 2018 Perşembe

ATATÜRK HAVALİMANI



Biz onu Yeşilköy Hava alanı olarak biliyorduk.
Atatürk adı 1985’te verildi
Alan da o zaman mı liman oldu, bilmiyorum.
Yeşilköy çabuk unutularak Atatürk adı hemen benimsendi ve çok da yakıştı.
Fakat ben limana hâlâ alışamadım.
Batıda, Rusya’da “port”(liman) sözcüğü kullanılıyor olsa da, liman benim zihnimde, duygularımda denizle özdeşleşmiş. Hava alanına havalimanı demeye alışamadım pek. Fakat yapacak bir şey de yok. Alışıyoruz ister istemez.
Fakat Atatürk adının kaldırılmasını içimizde sindirebilecek miyiz, buna alışacak mıyız, bilmiyorum.

**** ****

Herhalde en büyük araştırma sitesi olan “Wikipedia” ülkemizde (utanç ve sıkıntı verici bir şekilde) yasaklı olduğundan, başka sitelerden öğrendiğime göre İstanbulda ilk “hava meydanı” 1912’de askeri amaçla Yeşilköyde açılmış.’
Adı “Tayyare Meydanı “olan bu alanın sivil hava alanına dönüştürülmesine 1938’de karar verilmiş.
1944’te Chicago’da imzalanan Uluslar arası Sivil Havacılık Anlaşmasından sonra da bu hava alanına uluslar arası bir nitelik kazandırma süreci başlatılmış.
1985’te düzenlenen bir törenle de Atatürk Havalimanı adı verilmiş.
Bu bilgiye göre “meydan/alan” sözcüğünün de tayyare ile birlikte tarihe karışmış olduğu görülüyor.

*** ***
Pazar günü yapılan törenle resmen açılan yeni hava limanına “İstanbul” adı konulmuş.
Abdülhamit” vb söylentilerinden sonra akıllı bir seçim olduğu söylenebilir.
Fakat böylece Atatürk adı da kaldırılmış oluyor.
Yani var olan bir şey yok edilmiş oluyor.
Atatürk hava alanı da işlevini sürdürecek olsa kimsenin İstanbul’a bir diyeceği sanırım olamaz.
Fakat siz hava alanıyla birlikte uluslar arası tanınmış, alışılmış, benimsenmiş, kabul görmüş bir adı da ortadan kaldırmış oluyorsunuz.
Neden?
Atatürk’le derdiniz, alıp veremediğiniz ne?
Kaldı ki bu ad bir kişinin adı olmaktan çıkıp çağdaş, modern Türkiye ile özdeş olmuş.
Atatürk Türkiye’si denildiğinde artık tek bir insan, onun kendi sözleriyle “naçiz beden”, ölümlü bir insan değil; orta çağlara özgü karanlıklardan çıkarak aydınlıklara yürüyen , özgür, çağdaş, modern, laik, kadının erkekle her alanda ve anlamda eşit olduğu bir ülke anlaşılıyor.
Dert bütün bunlarla mı?

*** ***

Konunun bir de hukuksal boyutu var. Bunu kuşkusuz hukukçular değerlendirecektir. Bir kurumu adıyla birlikte ortadan kaldırıyor, yerine başka bir adla aynı işlevi yerine getirecek bir başka kurum koyuyorsunuz.
Kimin kararıyla, nasıl bir kararla?
Parlamentonun mu, bakanlar kurulunun mu?
Ya da halk oylaması sonucunda alınmış bir karar mı bu?
Kararın kim ya da kimler tarafından alındığını kuşkusuz biliyoruz.
Fakat diyelim ki aynı karar mekanizması Türkiye’nin, İstanbul’un, Ankara’nın, İzmir’in , bir başka şehir ya da ulusal kurumuna adını da değiştirmeye karar verdi.
Bulunduğumuz koşullarda herhalde olmayacak şey diyemezsiniz.
Bugün Türkiye’mizde olmayacak şey yoktur.
Peki, bütün bu oldu bittileri kabul mü edeceğiz?

*** ***
Rezil etmeyi başardığımız İstanbul dünyanın en güzel, anlamı en derin, tarihi en zengin şehridir.
Adı her yere, her şeye yakışır.
Fakat, örneğin, aklı başında hiçbir Fransız’ın aklından Charles de Gaulle hava alanından bu adı kaldırıp yerine Paris hava alanı demek geçmez.
Kaldı ki İstanbul’da şu anda bir başka hava alanı daha var. Onun adını da İstanbul 2.Havalimanı mı yapacağız?

*** ***
Yeni hava alanı pek çok haksızlığa, acıya mal oldu. Bulunduğu yer bakımından da söz konusu olan sakıncalar uzmanlarca sayılıp döküldü. Yine de hayırlı olsun diyelim. Fakat Atatürk adının neden kaldırılmış olduğunu sormak da hakkımızdır.

Ataol Behramoğlu/Kültür ve Siyaset/311018

25 Ekim 2018 Perşembe

NÂZIM HİKMET’İN OĞLU



Onu babası Nâzım Hikmet’in şiirleriyle tanıdık.
Daha doğrusu Nâzım’ın Memet adında bir oğlu olduğunu bu şiirlerden öğrendik.
Çünkü şiirleri “kendi dilinde kendi ülkesinde” yeniden yayınlanmaya başlayıncaya kadar yaşamı konusunda bildiklerimiz de söylentilerden ibaretti.
Sonra şiirlerin ve başkaca yapıtların yanı sıra yaşamına ilişkin bilgiler ve belgeler birbirini izledi.
Bu arada birkaç fotoğrafında Memet’in, o yaşlardaki babasına benzeyen , sarışın, aydınlık yüzlü bir çocuk olduğunu gördük.
Sonra öyküsünü de öğrendik.
Nâzım Hikmet 1950’de ülkesinden ayrıldıktan birkaç yıl sonra eşi Münevver Hanımla Memet’in de ülkeden gizlice ayrılabilmelerini ve Polonya’ya yerleşmelerini sağlamıştı.
***
Memet’i sayılı görüşlerimden ilki 1971-72 yıllarında Paris’tedir.
1951 doğumlu olduğuna göre 21-22 yaşlarındaydı.
Dino’ların evinde karşılaştık.
Herhangi bir şey konuştuğumuzu anımsamıyorum ve sanmıyorum.
Bir ara telefonla, herhalde Polonya’da bir arkadaşıyla Lehçe konuşması şu anda gibi gözlerimin önündedir.
Öyle candan, akıcı bir konuşmaydı ki; kendini ait hissettiği dilin o dil olduğunda kuşku yoktu.

****
1980’lerdeki ikinci Paris yıllarımdan tek ve çok iyi anımsadığım konuşmamız ise ne yazık ki üzücü bir konudadır.
Üzerinde “Türkiye dışında bütün ülkelerde geçerlidir” yazılı mülteci pasaportuyla yaşadığım Paris’teki o hüzün dolu günlerin birinde, o sırada ailece yaşamakta olduğumuz Montreuil’deki evimizin telefonu çaldı.
Arayanlar Sovyet Yazarları Birliği Türkiye bölümünün her şeyi,sevgili arkadaşım Vera Feonova ve “Saman Sarısı”nın kahramanı, henüz tanışmadığımız Vera Tulyakova’ydı….
Benden eşi Nâzım Hikmet hakkında , Tulyakova’nın Rusya’da da henüz basılmamış çalışmasını Türkçeye çevirmem isteniyordu.
Bir süre sonra daktiloyla yazılmış metin geldi.Bir solukta okudum ve elbette çevireceğimi söyledim. Artık arkadaş olduğumuz(daha sonra Paris’te konuğumuz olan) Tulyakova’nın , Nâzım’ın son yıllarına ilişkin anılarını kâh kahkahalarla kâh gözlerimde yaşlarla çevirdim.
***

Anıların önce Hürriyet gazetesinde yayınlanması için Paris’e gelen arkadaşım Koray Düzgören’le bir çalışma yaptık ve ondan kitaba sadık kalınacağının, asla sansasyonel bir yayın yapılmayacağının sözünü aldım. Nitekim öyle de oldu…
Fakat bir gün Gare du Nord’da aldığım gazetede, o gün yayınlanan bölümde üst başlık olarak “Münevver Memet’e hapishanede hamile kalıyor” cümlesini okuduğumda çok canım sıkıldı.
Bu sözler yazarın dip notu olarak kitapta yer alıyor olsa da başlığa çıkarılması densizlikti. Korktuğum başıma gelmekte gecikmedi. Memet beni düelloya çağırır gibi, telefonla,şimdi neresi olduğunu anımsamadığım bir yerde ertesi gün görüşmeye çağırıyordu…
Olabilecekleri tahmin ettiğim için herkesin güven duyduğu arkadaşımız Babür Kuzucu’dan, bir düello tanığı çağırır gibi, oraya gelmesini rica ettim…

***
Söylenen gün ve saatte üçümüz de oradaydık…
Memet’in ilk cümlesi neredeyse tam tamına ” Kadavraların seks hayatıyla uğraştığımız için utanmamız gerektiği”ydi….,Ardından özetle,beni iyi bir şair bildiğini, yapılan şeyin yakışmadığını, annesini üzecek bir şey daha olursa hesabını soracağını çok sert bir tonda sıraladı...
Onu, o sıralarda arada bir ağız dalaşı yaptığımız kardeşim Nihat’ı dinler gibi dinledim… Fiziksel bir davranışta bulunsa ister istemez karşılık verirdim, fakat böyle bir şey çok şükür olmadı… Yanıtım ise sadece, Nâzım Hikmetin bizim için kadavra olmadığı ve Nâzım’ın oğlu olmanın kimsenin tekelinde olmayıp bizlerin de onun oğulları olduğumuzdu…
***
Sonraki yıllarda Memet’le seyrek olarak Büyük Adadaki karşılaşmalarımızda ne selamlaştık, ne konuştuk. Fakat ona karşı bir zerre olumsuz bir duygum ya da düşüncem olmadı. Tersine, babasız büyümesinin üzüntüsünü hep duydum ve onun da babası gibi gurbet eldeki erken ölümüne çok, ama çok üzüldüm…

Ataol Behramoğlu/Kültür ve Siyaset/241018