12 Ağustos 2017 Cumartesi

MAVİ YENGEÇ AĞIDI


Bu hafta sizinle Nihat Behram’ın, beni her okuyuşumda ürperten “Mavi Yengeç Ağıdı” adlı şiirini paylaşacağım…
Bilen mutlaka vardır mavi yengecin nasıl bir şey olduğunu, bildiğimiz yengeçten farkını. Nihat Behram’ın şiirini okuma öncesinde ben bilmiyordum doğrusu.
Konumuz şiir. Şiirde anlatılan mavi yengeç… Ama ben yine de internete bir göz atayım dedim. Adını kıskaçlarındaki mavi renkten alıyormuş. Asıl vatanı Kuzey Amerika’ymış. Bizde Dalyan Kanalı ile denizle akarsuyun birleştiği lagünlerde yaşıyormuş.
Devam edelim…”Göğüs ve kıskaç etleri yenilen” mavi yengeçler, “protein zenginliği ve tadındaki büyük lezzet” nedeniyle bir çok ülkede tüketilmekte, gelişmiş ülkelerde lüks bir ürün olarak oldukça yüksek fiyatlarla satılmakta, bizde de tatilci ve turistlerin vazgeçemediği bir ürün olarak ayda otuz binin üzerinde tüketilmekteymiş…
Bütün bunları niye anlatıyorsun; bunlarla şiirin, ağıtın ne ilgisi var diye düşünebilirsiniz… Yanıtım ağıtın diliyle, Nihat Behram’ın sözcükleriyle olacak…
***
Ağıt öncesi açıklamadan bir bölümle başlayayım:
Mavi yengeçle göz göze geldiğim an, ateş olup içime düşmüştü. Sağ elinde bıçak olan adamın sol elindeydi mavi yengeç. Çakmaktaşına benziyordu bakışı. Kurtulmak, kendi dünyasına kaçmak istiyordu.Sudaki dalgalar, sazlıklardaki kuşlar o nu çağırıyordu.Çağırmaktan başka hiçbir şey gelmiyordu ellerinden. Çırpınarak öyle mahzun bakıyordu. Suçunu da bilmiyordu.Ay ışığında yakut gibi ışıldayan kabuğu muydu suçu, cam mavi rengi miydi, bir gramcık eti miydi?”
Bu paragrafı izleyen anlatımlar, bence, en eski, en büyük destanların diliyle; Nihat Behram’ı oğlu gibi sevdiğini bildiğim sevgili Yaşar Kemal’in betimleriyle yarışabilecek değerdedir:
Bıçak bağrına saplanıp ateşe basıldığında öyle tiz bir çığlık attı ki, paradan başka şey düşünmeyen insan kulağı sağırdı ona. Ama su duydu o çığlığı, gördüm, titreşti. Rüzgâr duydu o çığlığı, için için inleme sesiyle esti, Ölümün karşısında çaresiz kalan ne varsa utandı çaresizliğinden. Arı balından utandı, kelebek kanadından, ateşböceği ışıltısından utandı, iskete sevdalı şarkısından…”
***
Her bir sözcüğü şiir olan açıklama sözlerinin ardından gelen birkaç sayfalık ağıtın kendisi ise, her okuyuşumda beni Pablo Neruda doruklarına taşıyor:
Kayalığın sevdalısı,/sazlıkların, yosunun belalısı,/haşarı mı haşarı/kum tanesi iki çakmaktaşı göz edinmiş mavi yengeç/ne kadar güzeldin oysa,/çevik mi çevik, bıçkın mı bıçkın;/sol yanından dalgaların çığıltısı, sağ yanından/kuşların cıvıltısı çağırdığı için mi/bir o yana bir bu yana yanın yanın gezerdin;/sedefi mermere kavuşturan şarkınla/seher serinliğinde sulardan gelişini/uzaktan işitirdi sakalar/kıskanıp ısırgan otu/ çakıldan sorardı gizini mercan kıskaçlarının;/çıkıp geceleri kumsala, seyrine dalsan yıldızların/ay ışığı ıslak parıltısına yaslanıp/okşardı usul usul yakut tacını;/kamışların fosforlu kelebeği,/bir yudum etini mi zümrüt içinde/denizlerin gökyüzünden senin için süzdüğü/menevişli cam mavisi rengini mi, kıymak için canına/suçun saydılar;/ah, kırılan sedef kabuğu suyun,/gönül gürültüsü dağlanmış kıskaçlı boncuk,/bağrında kendinden daha ağır bir bıçak yarasıyla/ateşe yatırdıklarında, kim bilir nasıl arandı bakışların/yosunlara gizlediğin kehribar kovuğunu/””
***
İyisi mi ben araya girmeksizin, yine ağıt öncesindeki açıklama yazısından bir paragrafla bitireyim bu yazıyı:
Her derde deva dendi mi, canlıyken maymunun kafatasını parçalayıp beynini yiyen,kaplanın hayalarını kesip çiğ çiğ midesine indiren insan kılıklı canavarların dünyasında, rüzgârın gözyaşı kimin umurunda?Mavi yengeci ateşe basan adam sanki kalbimi ateşe basmıştı. Nesli tükendi tükenecek o güzelim canlıya saldıracaklarını o gün sezmiştim.Zaman içinde “Mavi Yengeç Restaurant’lar türedi. TV’ye sıçradı azgınlıkları:internete vahşet videoları yüklediler.”
***
Nihat Behram’ın ağıdı her an biraz daha yitirdiğimiz insanlığımız için de yakılmış bir ağıt değil mi?

Ataol Behramoğlu/Cumartesi/120817

6 Ağustos 2017 Pazar

ÇEVİRMENİN ÖLÜMÜ


Yakın, sevgili bir arkadaşın ölümü üzerine yazmak ne kadar güç olsa da, yazarak vedalaşmak isteği kaçınılmaz oluyor. Üstelik bu arkadaş Ahmet Cemal gibi bir yazı insanıysa.
Uzunca süredir yaşamakta olduğu sağlık sorunlarının son birkaç ayda arttığını ve kalple ilgili olanlarının sıklaştığını biliyordum.
Bir ara öldüğü söylentisi bile çıktı.
Tedavide olduğu hastaneden yanıt alamadığımda yayıncısı ve yakın dostu Can Öz’den, gerçekten de bir ara kalbinin durduğunu, doktorların çabasıyla yaşama döndürüldüğünü öğrendim.
Sonrasında birkaç kez aramayı denediysem de bir türlü görüşmek kısmet olmadı.
Araya yaz kopukluğu girdi ve ona bir geçmiş olsun bile diyemeden ölüm haberiyle sarsıldık.
Bir bakıma, tıpkı yaşarkenki gibi, sessizce, usulca, efendice, onca bağlı olduğu, onca emek verdiği yaşamdan çekip gitti.
***
Ahmet Cemal kuşkusuz değerli bir köşe yazarı, çok yönlü bir yazın ve ve düşün adamıydı.
Edebiyat çevirisi alanında verdiği emek ise tartışmasız çeviri edebiyatımızın en ön sıralarındadır.
Bu veda yazısının başlığını “Çevirmenin Ölümü “ olarak koymam bundandır.
Bir başka neden, çeviri emeğinin, her şeye karşın hâlâ ikincil bir emek sayılagelmesidir.
Oysa yazınsal(ve kuşkusuz bilimsel) çeviri; yaratıcı yetenek, sabır ve özveri gerektiren çok zahmetli bir yaratıcı çabadır ve bir ülkenin edebiyatına , kültürüne söz konusu yapıtların kendileriyle boy ölçüşebilecek değerde önemli bir katkıdır.
Ahmet Cemal böyle bir çevirmendi. Alman dilli edebiyattan çevirilerinin toplamı bir kitaplık oluşturacak ölçüde değerli ve büyüktür.

***
Okuduğumu anımsadığım ilk çevirisi Elias Canetti’nin “Körleşme”sidir… Aydın körleşmesi sorunsalının bu baş yapıtını 1982’de cezaevinde okumuştum…. Sonradan Ahmet’e şaka yollu, hapiste olmasam bu kitabı okumaya belki de sabrım yetmezdi diye takıldığımı anımsıyorum… “Körleşme” gerçekten de okunması güç bir yapıttır. Bir de, okunması bile güç olan bir yapıtın çevirisine verilen emeği düşünün… Ahmet Cemal çevirmek için hep güç olan, çok güç olanı seçmiştir. Örneğin Robert Musil’in , kuşkusuz yine bir başyapıt olan “Niteliksiz Adam”ı… Farklı, benzersiz bir edebiyat tadı alarak aralıklarla okumayı sürdürdüğüm(iki yıldır elimin altındaki )bu iki ciltlik romanı bir çırpıda okumak bence olanaksız ve zaten yanlıştır. Avusturyalı yazar ve düşünür Herman Broch’tan çevirdiği (başka bir dile çevrilemez denilen) deneysel romanı“Vergillius’un Ölümü” ise, dilimizde yayınlandığından bu yana okumayı planladığım kitapların ön sırasında yerini koruyor…
Nietzche,Kleist, Novalis, Hölderlin, Zweig, Kafka,Seghers, Brecht, Böll, Celan, Rilke,Trakl… uzayıp giden bir yazar ve şairler listesi… Türkçeye ve Almancaya verilen büyük emek… Bir söyleşimizde, belki de benim soruma yanıt olarak, Faust’u çevirmekte olduğunu söylediğini anımsıyorum… Ne kadar yarım ve eksik de olsa bulunup yayınlanırsa Faust çevirileri arasında yerini alacak, mutlaka çok yararlı olacaktır…
***
Müstesna bir yazın insanını,;seçkin bir edebiyat, sanat, kültür adamını; son yolculuğuna uğurlanırken öğrencilerinin yüzlerindeki kederden de okunacağı gibi çok değerli, çok sevilen bir akademisyeni kaybettik. Yapıtlarıyla yaşayacak, insan ve arkadaş olarak yokluğu hep hissedilecek….


Ataol Behramoğlu/Cumartesi/050817

29 Temmuz 2017 Cumartesi

ADALET VE SARAY

Ataol Behramoğlu/ Cumartesi/290717

Adalet Sarayı sözü bize batıdan gelmiş olmalı. Ne zamandan beri kullanıldığını anımsamıyorum. Sanırım Çağlayan’daki binadan önce bizde adliyelere böyle denmiyordu. Resmi adıyla “İstanbul Anadolu Adalet Sarayı”nın dünyanın en büyük adalet sarayı olduğu söyleniyor. Doğru mu,bilmem. Doğruysa da övünülecek bir şey mi? Gerçekten adalet dağıtılıyorsa, evet. Dava sayısının saray gerektirecek kadar çokluğundansa, ayrı konu… Sonuçta, saray denilebilecek büyüklükte , hizmete Ocak 2013’te açılan bir adliye binamız var gerçekten de … Bir de ,Ankara Söğütözü’nde bir başka sarayımız, Ak Saray var…Ona artık kısaca Saray ya da külliye deniyor. Yapımında bazı hukuk usulsüzlükleri bulunduğu iddia edildiğinden kaçak saray denildiği de oluyor.
***
İstanbul Anadolu Adalet Sarayına bir kez sanık, birkaç kez de izleyici olarak yolum düştü. Sanıklığımın konusu cumhurbaşkanı hakkında kötü söz söylediğim iddiasıydı. Yargıç söz konusu köşe yazımdaki sözlerimin kötü niyet taşımadığını görmüş olmalı ki ilk celsede beraatime karar verdi. Çıkarken kendisine “Kolay gelsin” diye seslendim. Duyup duymadığını bilmiyorum. Fakat sabahın erken sayılabilecek bir saatinde, belli yaşta, belli eğitimden geçmiş bir insanın böylesine ipe sapa gelmez konularla zaman ve enerji harcamak zorunda kalması beni gerçekten üzmüştü…
***
Bir kaç gün önce, bu kez Cumhuriyet yazarı ve çalışanı arkadaşlarımızın sanık olduğu davanın ilk günkü duruşmasını izlerken benzer şeyleri çok daha kuvvetle hissettim… Kürsüde belli eğitimden geçmiş, bir meslek sahibi olmak için nice emek harcamış insanlar; sanık konumunda her biri ayrı ayrı değerli, gazeteci, yazar arkadaşlarım; avukat sıraları tıklım tıklım; salon ise aralarında davayı izlemeye gelmiş milletvekillerinin de bulunduğu tutuklu yakınları ve başka izleyicilerle dolup taşıyor. Neden buradayız? Konu ne? Bunca sıkıntı, telaş, kargaşa, öfke, üzüntü ve zaman kaybı neden? Şu anda bu salonda, benim de içinde bulunduğum bu olay gerçek mi, yoksa çok acemice kurgulanmış saçma sapan bir gösteri mi? Gerçek olduğu, yüzlerini dokuz aydır görmediğim, göremediğim arkadaşlarımın her biri salona tek tek alınırlarken, onlar ne kadar dimdik, pırıl pırıl olsalar da içimden yükselen ağlamak duygusu… Musa, Turhan, Güray, Hakan, tüm ötekiler, hepsi… 1982’de Barış Derneği tutuklamasındaki bizleri görüyorum… Aradaki fark, biz hepimiz aynı koğuştaydık…. Bilek hakkıyla almış da olsak içerde yazıp çizme şansımız da olmuştu… Kitap gelmemesi diye bir sorunumuz yoktu…Havalandırmada gökyüzünü görüyor, koşuyor, basketbol da oynuyorduk… Bu bir askeri diktatörlüktü… O dönemde yaşanan acıları, yapılan kıyımları, zulümleri bilmez değilim… Ama o, kendisiyle savaşta olduğumuz bir askeri diktatörlüktü… Bu gün ise, kimilerince emperyalizme karşı milletçe verdiğimiz savaşın başkomutanı olduğu iddia edilen biri var iktidarda, Ankara’daki sarayında… Yanlış anımsamıyorsam, biz üç ay sonra yargıç karşısındaydık ve bu üç ay yüzyıl kadar uzun gelmişti. Bugünkü davada tutuklu arkadaşlarımıza ilişkin iddianame ise 6 ayda hazırlandı ve ancak 9 ay sonra yargıç karşısındalar. Cezaevinde yargılamayı beklerken geçen dokuz ay bir ömür demektir. Kötülüğün her türlüsü, adı üstünde, kötülüktür. Ama iki yüzlüsü, sinsi ve sinik olanı,sanki değilmiş gibi olanı, en kötüsü, en alçakçasıdır… Bugün yaşanmakta olan budur…
***
Adaletin saray sözcüğüyle anılmayı hak etmesi için gerçekten adalet olması, her hangi bir saraydan buyruk almaması gerekir.
Öyle değilse , adalet sarayı isim tamlamasını sarayın adaleti olarak değiştirmek gerekir.
Bu satırları, gözüm ve kulağım duruşma salonundan gelecek haberlerde, Cuma günü saat 16.40’ta yazıyorum.

Ülkeme,adalete her şeye rağmen güvenle…

22 Temmuz 2017 Cumartesi

SAYIN SONER POLAT’IN ELEŞTİRİLERİNE YANIT


Bu hafta PKK’nın katlettiği iki genç öğretmeni, Necmettin Yılmaz ve Şenay Aybüke Yalçın’ı yazacaktım. Fakat bugün(21 Temmuz Cuma) Aydınlıkta sayın Soner Polat’ın “ Bir İletinin Düşündürdükleri” başlıklı güzel yazısında, geçen hafta bu sütunda yayınlanan “Büyük Adalet Yürüyüşü ve Sonrası” başlıklı yazımdaki bazı sözlerime ve görüşlerime yönelttiği eleştiriler bu haftaki yazımın konusunu ister istemez değiştirdi. Sizi eleştiren bir yazıya nasıl güzel diyorsunuz diye sorulabilir. Yanıtım, yazının incelikli üslubu ve sayın yazarın hakkımda söylediği(layık olmak istediğim) değerli sözlerdir. Söz konusu yazıya ilişkin(ve bu bağlamda elbette bana yönelik)eleştirilerinde ise haklı olmadığı düşüncesindeyim.
***
Emekli tüm amiral sayın Soner Polat “Balyoz” ihanetine hedef olmuş, ordumuzun en değerli subaylarından biridir. Hepsine sonsuz saygı ve sevgi duyduğumu tekrarlamama sanırım gerek yok. Kaldı ki onlara ilişkin olarak şu “emekli” sözünün kullanılmasından da her zaman rahatsızlık duydum.. Fakat bu bir başka konu…
Eleştirilere gelince, en önemli bulduğuma değinmekle yetineceğim.
Sayın Polat şöyle diyor:
Kemal Kılıçdaroğlu bu yarıştan(cumhurbaşkanlığı yarışından) kaçıyor.Aday olmayacağını açıkladı!Peki Behramoğlu’na göre zirveye tırmanan Kılıçdaroğlu aday olmuyorsa , kim olmalı?Kendimi zorlayarak şöyle bir sonuç çıkardım:Bir MP(Merkez Parti) kurulmasını bekleyeceğiz. Daha sonra PKK, pardon HDP’nin kapısını çalacağız. Bu üç parti istişarelerde bulunacak ve yıldız(!) bir aday çıkarılacak!Ve bu aday seçimi kazanacak!Kısa dönem için, yani önümüzdeki seçimde CHP’den umut kesildiğine göre, bütün yükü kurulacak MP ile hapisteki HDP çekecek! Türkiye emperyalist merkezlerle kıran kırana bir savaşın içindeyken,Türk milleti PKK’nin siyasi kanadını ve Atlantikçilerle dirsek temasında olanları iktidara getirecek!”
***
Sevgili amiralim! Yazınızın odağını oluşturan paragrafta, doğrular ve yanlışlar bir arada. Evet , Kemal Bey bir zafer kazanmıştır, fakat aday olmama kararı çok yerindedir. Bir Merkez Partisi kurulmasını beklemeyeceğiz, fakat bu bir zorunluluktur. AKP’nin parçalanması, Erdoğan’ın indirilmesi başka türlü mümkün değildir. Böyle bir parti kurulmasına engel olmak için ellerinden geleni yapmaktalar ve yapacaklar. Kapalı kapılar ardında şantajdan tehdide, baş döndürücü rüşvetlere kadar kim bilir ne dolaplar çevrilmektedir. Allah aşkına, bunu göremeyecek, bilemeyecek kadar saf mısınız!
***
Türkiye emperyalist merkezlerle kıran kırana bir savaş içindeymiş… Erdoğan öncülüğünde mi? Yoksa Hulusi Akar’ların, Hakan Fidan’ların, Meclisteki AKP çoğunluğunun önderliğinde mi? Yapmayın! Böyle düşünüyorsanız eğer çok büyük bir hayal içindesiniz. Bir sohbetimizde Doğu Perinçek’e romantiksin demiştim. Evet, devrimci romantik olur diye yanıtlamıştı beni. Elbette! Lenin’de böyle söylüyor “Ne Yapmalı”nın son paragrafında… Fakat rüyalarımız, hayallerimiz bir türlü gerçekleşmiyorsa, durup nedenlerini düşünmemiz gerekmez mi?
***
Kimin başka adayı olacağını şu anda konuşmak ise zaten yanlıştır. Buna henüz vakit var. 2019 hesabını biryana bırakıp, her günün gereğini yerine getirmeliyiz. CHP’den umut kesmiş değilim. Fakat ülke bir tek CHP ile bu karanlıktan çıkamaz. Bu yolda,bu yönde bütün olanakları, bütün olasılıkları değerlendirmek zorundayız. HDP’yi “hapisteki HDP” diye nitelemek bize yakışmaz. O da bir Türkiye partisidir, olmak zorundadır. Olamazsa PKK ile birlikte zaten silinip gidecek ya da bugünkü iktidara boyun eğecektir. Siyaset mühendisliği zaten tam bu gibi durumlarda gereklidir.
***
Merkez Partisini daha kurulmadan “Atlantikçilerle dirsek teması içinde olmakla” suçlayarak, HDP’yi PKK’nin siyasi kanadı olmakla mahkum ederek, CHP’yi “emperyalist merkezlerle daha yakın ilişki savunmak “ hedefine kilitleyerek, ülkeyi kiminle, kimlerle, nasıl karanlıktan çıkaracak, parçalanmaktan kurtaracağız?
Hayal kurarak, rüya görerek mi?
Lütfen bizlere, şairlere bırakılsın bu…
Sevgi ve saygılarımla.


Ataol Behramoğlu/Cumartesi/220717

15 Temmuz 2017 Cumartesi

BÜYÜK ADALET YÜRÜYÜŞÜ VE SONRASI


15 Haziran Perşembe günü Ankara Güven Park’ta başlayıp 8 Temmuz Cumartesi İstanbul Dragos’ta sona ererek 9 Temmuz Pazar günü Maltepe miting alanında milyonlarca kişinin katıldığı görkemli buluşmayla zirveye ulaşan Büyük Adalet Yürüyüşü, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun bir siyaset önderi ve birey Kemal Kılıçdaroğlu olarak zaferidir.
Böyle bir deneyimden başarıyla geçmiş olan kişi ne siyaset adamı ne de bir insan teki olarak eskisi gibi kalabilir.
Başarı aynı zamanda hiç kuşkusuz aynı zamanda CHP kurmaylarının ve bütünüyle örgütündür.
Bu demektir CHP ve Türkiye yeni bir dönemin eşiğindedir…
***
Fakat asıl sorun da burada başlıyor…
Bu nasıl bir dönem olacak, ya da olmalı?...
Düşündüklerimi hızla birbiri ardına sıralamalıyım…
Her anlamda ve alanda böylesine bölünmüş bir ülkede CHP en azından yakın bir dönem için tek başına iktidar olma hayali kurmaktan uzak durmalıdır…
Öncelikle yapması gereken kendi Atatürkçü, yurtsever, çağdaş, aydınlanmacı tabanını daha da güçlendirip sıkılaştırmak, sayıca arttırmaktır…
Asla ödün vermemesi gereken başlıca konu budur.
Sağdan oy alma olasılığı sıfıra yakındır.
Er geç dağılıp çökmesi kaçınılmaz olan AKP’ye oy veren seçmen, CHP’ye değil, kurulması kaçınılmaz olan Merkez Parti ya da partilere yönelecektir…
CHP’nin büyümesi, aydınlanma düşüncesini, eğitim ve örgütlenme yoluyla yoksul ve orta tabaka kitlelere ulaştırmaktan , onlara ekonomik ve sınıfsal bilinç kazandırmaktan geçer.
Bunun dışında sağı kazanmaya yönelik söylemler ise, amaçlananın aksine, birleştirici, toparlayıcı olmak yerine bir zaman sonra asıl tabanı partiden uzaklaştırır.
Bu bir dost uyarısıdır.
***
Cumhuriyet Halk Partisine ve Genel Başkanına bütün ülkede prestij ve sempati kazandıran Büyük Adalet Yürüyüşü, soldan gelen kimi eleştirilerin zorlama ve tutarsızlığı; AKP yönetiminin ise inişli çıkışlı, tehditkâr saldırıları ve yanı sıra bir gübre kokusuyla da anımsanacaktır…
Bu partinin hiç de uzak olmayan bir gelecekte dağılıp çökeceğinden kuşku duymuyorum.
Bu sadece bir dilek değil, gerçekçi bir gözlem sonucudur.
2002’deki erken seçimden günümüze bu partinin ve liderinin serüveni gözden geçirildiğinde, AKP’nin bütünüyle bir emperyalist proje ürünü olduğu açık seçik görülecektir. O günden bu güne başında aynı kişi bulunan MHP’nin de bu projenin dışında olmadığını, söz konusu partinin ve kişinin ülkeyi tek adam yönetimi uçurumuna sürükleyişteki öncü işlevi yine açık seçik göz önündedir.
AKP sağı, gerçekte Türkiye’deki sağın yüzde beşini bile temsil etmez.
Emperyalizm destekli oyunlar, tehditler,saldırılar aşılarak bir Merkez Parti kurulabildiğinde bu çok açık görülecektir…
Böyle bir birlikteliğin sağlanması, kişisel inançların siyasete karıştırılmaması gerektiğinin bilincinde olan , Cumhuriyetin değerlerine saygılı, liberal düşünceli kişilerin ve çevrelerin sevgili ülkemize karşı, bir yurttaşlık,vicdan insan olma görevidir…
***
CHP’nin ve kurulacak olan Merkez Partinin siyasette, kültürde ve ekonomi alanında hiç de güç olmayacak birlikteliğinin, giderek daha gerçekçi bir çizgiye
yönelmesi kaçınılmaz olan HDP’den destek almasıyla ülke normalleşme yoluna girecektir…
Sol ise kendi değerlerini daha cesurca savunmak ve daha özgürce örgütlenmek olanaklarına sahip olacaktır…

***
İki aşamasında birlikte yürüdüğümüz ve en son yürüyüş sonrasında beni dinlendiği karavanda kabul etmek inceliğini gösteren Kemal Kılıçdaroğlu’yla bu buluşma ve görüşmelerimiz en değerli anılarım arasında yer alacak; değerli ressam dostum Sali’yle hazırlamayı planladığımız ve çalışmalarına başladığımız yürüyüş kitabı ise sanatsal ve toplumsal eylem ilişkisi alanında sanırım kalıcı bir örnek oluşturacaktır.

Ataol Behramoğlu/Cumartesi/150717

8 Temmuz 2017 Cumartesi

YÜRÜYÜŞ NOTLARI’NDAN

Ataol Behramoğlu/Cumartesi/080717


YÜRÜYÜŞ NOTLARI’NDAN

YÜRÜMEK
YÜRÜMEK YAŞAMI KEŞFE ÇIKMAKTIR
VE HEP YENİDEN TANIMAK KENDİNİ
İÇİNDE GÜN IŞIĞI GİBİ KIPIRDAR
İLK ADIMLARINI ATAN BEBEĞİN SEVİNCİ


AHMED ARİF GİBİ

KULAK VER KURBANIN İNİLTİSİNE
SOR HESABINI YÜKSELEN FERYADIN
YÜRÜ ÜSTÜNE ÜSTÜNE
TÜKÜR YÜZÜNE CELLADIN”




NAZIM HİKMET GİBİ

YÜRÜMEK DAİMA, DAİMA İLERİ
TÜKENİŞTİR ÇÜNKÜ YERİNDE SAYMAK
YÜRÜMEK ,YÜRÜMEYENLERİ
ARKANDA BOŞ SOKAKLAR GİBİ BIRAKARAK”


SHAKESPEARE GİBİ

ZULÜM ÖNCE ZALİMİ ÇÜRÜTÜR
BUNCA KÖTÜLÜK,NEFRET,KİN
GÜN GELİR ORMAN BİLE YÜRÜR
ONU ALAŞAĞI ETMEK İÇİN




YAŞAMI SAVUNMAK

ON BİNLER,YÜZ BİNLER,MİLYONLAR
GENCİ,YAŞLISI,KADINI,ERKEĞİ,
YAŞAMI SAVUNMAK İÇİN YÜRÜYORLAR
DALLARA YÜRÜYEN ÖZSU GİBİ


ADALET YÜRÜYÜŞÇÜLERİNE

DAĞ BAŞINI DUMAN ALMIŞ
İŞİMİZ ZOR, VAKTİMİZ DAR
VATAN AĞIR YARALANMIŞ

YÜRÜYELİM ARKADAŞLAR

1 Temmuz 2017 Cumartesi

GÜBRE

Yazının başlığı “pislik” de olabilirdi.
Fakat daha az kaba olması için gübrede karar kaldım…
Kaldı ki gübre sözcüğünün ilk çağrışımları son derece olumludur.
Doktor Jivago’nun yaratıcısı, büyük Rus şairi Boris Pasternak dilimize çevirdiğim Mart adlı şiirinin son kıtasında onu şöyle yüceltiyor:
Tüm kapılar ardına kadar açık,at tavlası, inek ahırı,
Güvercinler yulaf topluyor karın üstünde,
Doldurmada taptaze kokusuyla havayı
Bütün bu canlılığın nedeni olan gübre…
Büyük Adalet yürüyüşçülerinin geçeceği asfalt yolu gübreyle dolduranların bu şiirden haberleri olduğunu sanmam ama, üstelik çok verimli kırsal alanların yakınında yaşadıkları için bu ürünün yararlarını mutlaka biliyorlardır. Zaten tonlarca gübreyi biriktirmiş olmaları da bunu gösteriyor. İyi ama bu yararlı ürünün böylesine heba edilmesi yazık değil mi? Diyeceksiniz ki tekrar toplayıp gerekli yerlerde kullanırlar. O zaman bunca zahmetin nedenini soracağız. Asfalttan herhangi bir ürün alınamayacağına göre… CHP sözcüsü Bülent Tezcan “ kartvizitlerini bırakmışlar oraya” diye güzel bir metafor kullanmış… Buna eklenecek fazla bir söz yok…
***
Gübre eylemiyle eşzamanlı olarak, sanki ona nazire gibi, hükümet üyelerinden biri şöyle buyuruyor: Biz yolları millet için yapıyoruz. Teröristler yürüsün diye değil.”
Bu adam bakan sıfatı taşıyor. Adını özellikle anmıyorum. Haberi veren gazete gözümün önünde ama sözlerin sahibinin adı neydi diye bir daha bakmaya gerek duymuyorum. Benim yazılarım çok uzun zamanlar sonra da okunacak… Bu gibilerin kimlikleri ise, bulundukları konumları yitirdiklerinde nasıl olsa kimseyi ilgilndirmeyecektir..
Söz konusu kişi,yürüyüşçü sayısının yüz binlere ulaştığı; sadece ülkemizde değil bütün dünyada on milyonların, belki yüz milyonların ilgiyle, saygıyla izlediği bir büyük yürüyüşü terörizm eylemi ve savunuculuğu olarak yaftalamakta herhangi bir sakınca, çekince duymuyor. Sanki babasının kesesinden yaptığı yollara pervasızca dışkı yığarcasına bu milyonlarca kişiyi suçluyor, hedef gösteriyor. Onlara kendi yurtlarının caddelerinde yürüme yasağı getiriyor. Sevgili Zeynep’ten(Altıok) öğrendiğimize göre, kurbanları arasında onun sevgili babası, kardeşim, büyük şair Metin Altıok’un da bulunduğu Sivas katliamı sanıklarının avukatlarından biri olan bu kişi hakkında, Büyük Adalet Yürüyüşünün öncüleri, katılımcıları, binlerce suç duyurusu dilekçesiyle hakaret davası açarak sözlerinin hesabını sormalıdır.
***

Hemingway ünlü romanı “Çanlar Kimin İçin Çalıyor” da İspanya İç Savaşı denilen boğazlaşmayı anlatır.
Bu kitabı okurken, her iki tarafın birbirine uyguladığı acımasızlıktan, birbirinin kanına susamışlıktan derin bir acı duymuştum.
Sevgili ülkemiz böyle bir kardeş boğazlaşmasına; hınçların, kinlerin, nefretlerin bilendiği ve sonucunda uzak yakın tarihimizin hiçbir döneminde görülmemiş genişlikte ve acımasızlıkta bir kan dökücülüğüne doğru yol alıyor.
2002’deki “Sivil Darbe” uyarımdan, daha sonra hakkımda ilk hakaret davası açılmasına yol açan “bunlar seçimi kaybetseler de iktidarı bırakmazlar” öngörümden bu günlere, bu konularda kitaplar dolusu yazmış ve öngörüleri ne yazık ki gerçekleşmiş biri olarak, böyle giderse bu kaygımın da ne yazık ki gerçek olacağından kuşku duymuyorum.
Bu ise ülkemizin yok oluşu demektir.
***
Çözüm bu yönetimden bir an önce kurtulmaktır.
İnanın ki bu siyasal iktidarın ideolojik anlamda destekçileri, gözü kapalı taraftarları, bunca zorlamaya karşın ülke nüfusunun yüzde yirmisine bile ulaşamaz.
İlk ciddi yenilgi sonrasında da dağılacaklardır.
Ellerine geçirmiş oldukları fırsatla laik eğitimi ve laik yaşamı tersine çevirerek Türkiye Cumhuriyetinin aydınlanma değerlerini bütünüyle ortadan kaldırmadaki aceleleri bunun bilincinde olmalarındandır..
Yeter ki Liberal çevreler,bütün inançlara saygılı gerçek dindarlar, yurtseverler, solcular, ülkeyi bu yıkımdan kurtarmak için güçlerimizi birleştirerek ortak demokrasi hedefine doğru kararlılıkla ilerleyelim.




Ataol Behramoğlu/Cumartesi/010717