18 Ekim 2018 Perşembe

AVUKAT



-İstanbul Barosunun unutulmaz başkanı, büyük hukukçu, hapishane arkadaşım sevgili Orhan Apaydın ağabeyimin anısına-
Fransızcadan aldığımız “avukat” sözcüğünün kökeni Latince ”ad vocare” imiş…
Çağırmak, ses etmek anlamlarına gelen “vocare” fiilinin avukatlıkla ilişkisinin ise iki farklı yorumuyla karşılaştım.
İlki, mahkemeye çağırmak.
Bu yorumu pek anlamlı bulmadım.
İkincisi ,yardıma çağırmak.
Bu yorum avukatlık olgusuna (mesleğine) daha çok yakışıyor…

***
Kardeşim Namık Kemal Behramoğlu’nun tanık olduğum meslek yaşamında, avukatlığın nasıl güç, çileli bir iş olduğunu yakından gördüm.
Ayrıntılara girmeye gerek yok.
Özetle söyleyebileceğim; hukuk alanındaki meslekler içinde en güç, en çetrefil ve her bakımdan en güvencesiz mesleğin avukatlık olduğudur.
Tıp alanıyla, doktorluk mesleğiyle de bir benzerliği vardır.
Doktordan hastayı mutlaka iyileştirmesi beklendiği gibi, avukatın da üstlendiği davayı ille de kazanması beklenir…
Bu ise her iki durumda da her zaman olanaklı değildir…
Aradaki fark ise, doktorun başarısızlığının nedenleri her şeye karşın ve istisnalar dışında anlayışla karşılanırken ve çabası değerli bulunurken, üstlendiği davanın niteliği ne olursa olsun başarılı olamayan avukatın çabaları bir anda hiçlenir, aldığı avukatlık ücretini sanki hak etmemiş gibi olur…
Bu ise, bu meslekle ilgili önemli bir algı sorunu, toplumda ciddi bir bilgi ve anlayış eksikliği olması demektir…

***
Özlük hakları bakımımdan da avukatların en güç ve güvencesiz konumdaki hukukçular olduğunu yine yakın gözlemlerimle biliyorum.
Sözü edilmeye değer bir emeklilik güvencesi olmadığı için neredeyse son nefesinize kadar çalışmak, dosya açmak ve izlemek zorundasınızdır…
Müvekkile dert anlatmak,bürokrasi sorunlarıyla boğuşmak, adliye koridorlarında koşuşturup duruşma salonlarında nefes tüketmek bu mesleğin olmazsa olmazlarıdır.
Bütün bu çırpınışlar ve çoğu kez gereksiz zaman israfı içinde, avukat kendini geliştirmek, mesleğinin inceliklerinde daha ayrıntılara inmek, kişisel ve toplumsal yaşamın bütün alanlarıyla ilgili hukuk biliminin derinliklerine ulaşabilmek için gereken enerji ve zamanı nasıl bulacak?
***
Günümüz Türkiye’sinde avukatlık mesleği siyasal iktidarın da hedefinde, saldırısı altındadır.
Son birkaç ayda gazetedeki posta kutum, aralarında azımsanamayacak sayıda avukatların da bulunduğu tutuklu mektuplarıyla dolup taştı.
Demokrasinin geçerli olduğu hiçbir ülkede bu kadar çok sayıda avukat hapiste olamaz.
1 yıl süren tutukluluk sonrasında 14 Eylüldeki duruşmada tahliye edilen 17 avukattan 12’si hakkında , savcılığın itirazı üzerine ertesi gün yeniden tutuklama kararı verildi.
Bu itirazı yapan ve bu kararları verenlerin de hukukçu olmaları nasıl büyük, can acıtıcı bir çelişki!
***
Burhaniye T Tipi hapishanesinden gönderdiği 23 Temmuz tarihli mektubunda,2006’daki ölüm orucu sırasında toplumun yakından tanıdığı avukat arkadaşım Behiç Aşçı, SEGBİS adlı bir uygulamadan söz ediyor.
OHAL kalkmış olsa da ona dayanarak yapılmakta olan bu uygulamaya göre;mahkeme heyeti isterse ,tutuklu salona getirtilmeden, duruşma ona bir ekrandan izlettirilerek de yargılama yapılabiliyor…,.
Engizisyon mahkemelerinde bile, savunmanın özgürce yapılması demek olan yüz yüze savunma hakkına uygun davranıldığını belirten avukat arkadaşım özetle, SEGBİS denilen bu uygulama ile “yargılanan kişinin küçük bir TV ekranına sıkıştırılmaya çalışıldığını…” söylüyor…
Yani F Tipi zulmünün mantıksal devamı, ölmeden mezara konulmak gibi bir şey…
***
Bu yazı önümüzdeki hafta sonu yapılacak İstanbul Barosu seçimleri öncesinde ve bu seçim düşünülerek yazılıyor.
(Kökeni yine Latince olan) Fransızca “barreau”dan dönüştürdüğümüz “baro”, savunmayı yargıdan ayıran parmaklık anlamına geliyormuş…
Avukatlar bu gün sadece mahkeme salonunda değil, her anlamıyla (demir) parmaklıklar arkasında…
Öyleyse ayrışmanın, bölünmenin, parçalanmanın değil, güçleri en akıllıca birleştirmenin zamanındayız…
Ataol Behramoğlu/Kültür ve Siyaset/171018

11 Ekim 2018 Perşembe

KİŞİLİK YİTİMİ



George Orwell’in 1949’da yayınlanan “1984”ünü, Türkçede yayınlanışının üzerinden de uzun süre geçmesine karşın ancak şu günlerde okuyabildim.
Kitabı 1960’larda okumuş olsam, hakkında ne düşünürdüm, bilmiyorum.
O günlerin devrimci-romantik coşku ortamında belki de sıkılır,
sonuna kadar okuma gereği duymazdım.
Gerçi bu gün de beğeniyle okuduğumu söyleyemem.
Fakat bugünkü az beğenirliğimin nedeni içerikten çok romanın yapısı, kurgusuyla ilgili.
Didaktik bir yapıt bu.
Kahramanlar yaşayan kişilikler değil, yazarın düşüncelerini dile getirme araçları.
Onlara roman kahramanı bile denemez.
Fakat yine de hiç kuşkusuz önemli bir kitap bu.
Önemi ise, bana kalırsa pek de üstün nitelikli sayılamayacak yazınsal değerinden çok, cesaretle dile getirdiği düşünceleriyle ilgili…

***
Orwell’in “1984”ten birkaç yıl önce yayınlanan ve ona büyük ün kazandıran “Hayvan Çiftliği” adlı yapıtını da henüz okumamış olmama karşın, hakkında yazılanlardan bu kitabın açıkça Stalin Rusya’sına yönelik bir “grotesk” anlatı örneği olduğunu biliyorum.
1984” ise, ağırlıkla yine bu yönetimi çağrıştırmasına karşın, genel olarak totaliter yönetimlerin eleştirisi sayılabilir.
Kitabın çeşitli yerlerine serpiştirilmiş, fakat sonlara doğru giderek yoğunlaşan bir düşüncenin, “kişilik yitimi” diye adlandırılabilecek bir kavramın, bu kitabında yazarı en çok ilgilendiren(ve kaygılandıran) konu olduğu sanırım söylenebilir.
Anlatının ortalarında bir yerde, iki sevgili Julia ve Winston arasındaki bir konuşmada, bu sorun ilk kez tartışma konusu yapılmaktadır.
Julia’ya göre, işkence gören kişi her şeyi itiraf eder.
Winston’un yanıtı, önemli olanın itiraf değil, duygular olduğudur.
Cümlesini şöyle tamamlar: “Beni seni sevmekten caydırırlarsa, işte asıl o zaman ihanet etmiş olurum.”
Julia bir zaman düşündükten sonra ona hak vererek, “Bunu asla yapamazlar” der; “Sana her şeyi, ama her şeyi söyletebilirler, ama seni beni sevmediğine inandıramazlar.İçine giremezler”
İçine giremezler” romanın kilit cümlesidir…
Zor karşısında her şeyin, (düşünce ve inançlarından ötürü işkence gören kişiye ilgisi bulunmayan konularda yöneltilen suçlamaların bile) işkenceye son verilmesi için kabul edildiği bilinen bir şeydir…
Fakat bundan daha kötüsü, işkence gören kişinin itirafa zorlanmasından çok, işkencenin onun kişiliğini bozup değiştirmeye, düşünüp inandıklarının tersini düşündürüp inandırmaya yönelik ve bunda da başarılı olunmasıdır…
Kişilik yitimi diye adlandırdığım da tam olarak budur.
***
Orwell kitabında, totaliter yönetimlerin kitleleri nasıl sürüleştirip yönlendirdiğini gösteriyor.
Fakat milyonlarca kişiye tek tek maddi işkence yapılamayacağına göre bunun yolu eldeki bütün olanakları kullanarak beyinleri yıkamak, bir yalan ve korku imparatorluğu kurarak tek tek her bireyin kişilik yitimine uğramasının yolunu açmaktır.
Günümüzde bu olanaklar, “1984” yazarının tasavvur sınırlarını da ötesindedir.
***
Kitapta bu kitleler için söylenip geçilen, fakat çok ilgimi çeken bir cümle de şu oldu:
Bilinçleninceye kadar asla başkaldıramayacaklar, ama başkaldırmadıkça da bilinçlenemezler..”
Üzerinde ne kadar düşünülse azdır...

Ataol Behramoğlu/Kültür ve Siyaset/101018


27 Eylül 2018 Perşembe

MERHABA



Sevgili okurlarım,dostlarım,arkadaşlarım;
Uzun bir aradan sonra yine birlikteyiz.
Cumartesi Yazıları başlıklı köşemde yayınlanan son yazım 7 Temmuz tarihini taşıdığına göre, aradan iki buçuk ay geçmiş.
Doğrusu ben daha uzun bir süre geçmiş olduğunu düşünüyordum.
Öncelikle o son yazıdaki bir yanlışımı düzelteyim:
Kazananın dışındaki cumhurbaşkanı adaylarının toplam oy sayısı 23 milyon 737 bin 844, kazananınki 25 milyon 330 bin 823 olduğuna göre, arada yaklaşık iki buçuk milyonluk bir fark söz konusu diye yazmışım…
Bir milyon fazla hesaplamışım…
Bazı okurlarımın uyardığı gibi (gecikmiş teşekkürlerimi lütfen kabul etsinler), bu fark tamı tamına 1 milyon 592 bin 979.
Yani nüfusu seksen milyonu aşkın ülkemizde yaklaşık bir buçuk milyon seçmenin oyuyla parlamenter demokratik sistem yerini tek kişi yönetimine bırakmış oluyor.
***

Yazılarıma ara vermemin kimi nedenlerini sözünü ettiğim son yazıda sıralamıştım..
Fakat öyle sanıyorum ki başta gelen neden seçim gecesi bize yaşatılmış olan çok büyük hayal kırıklığıdır.
Büyük fakat suskun toplumsal kesimlerde bu gün de sürmekte olan bu hayal kırıklığının başta gelen nedeni ise,,rakamlara bakıldığında hiç de ümit kırıcı sayılmaması gereken seçim sonucundan çok, o gece muhalefetin topyekun ortadan kaybolması ve bu güne kadar da bu çevrelerin hiç birinden aydınlatıcı bir açıklama gelmemiş oluşudur.

***
Türkiye Cumhuriyeti denildiğinde akla gelebilecek bütün değerlerin,,toplumsal ve kişisel yaşam alanlarındaki bütün kazanımların özellikle bu siyasal iktidar döneminde yıkılıp yok edilmesine karşı verdiğimiz savaşım,, bu seçim sonrasında sanki anlamsızlaşıp değersizleşti..
Daha açık bir deyişle bütün bu çabalar, emekler, özveriler bir anda buharlaşıp yok oldu.
Bu nedenle de, kendi payıma ben,sıradan bir seçim sonrasındaymışız, çok da olağan dışı bir şey olmamış gibi yazmayı sürdüremezdim.
Cumartesi Yazıları” köşesindeki yazılarımın siyaset konulu olanlarında, bu demektir ki çoğunda , pek çok gazete yazarı gibi ben de ,güncel siyasete ilişkin görüşlerimi, önerilerimi, eleştirilerimi dile getirdim.
Bir bakıma bu, tıpkı bir gerilla savaşı gibi, günü gününe ve ağırlıkla da güncel hedeflere yönelik bir savaşımdı.
Bu gün çok farklı bir yerdeyiz.
Savaş metaforuyla sürdürecek olursam; laiklik, kadın özgürlüğü,aydınlanma düşüncesi başta olmak üzere cumhuriyet değerleri bir meydan savaşı kaybetmiştir.
Şimdi yapılması gereken, ne kadar acıtıcı olursa olsun , öncelikle bu kayıbın olanca gerçekliğiyle bilincine varılması, yanı sıra da hataların saptanıp özeleştirilerin yapılarak yakın gelecekteki yerel seçimlere hazırlanılmasıdır.
Yine kendi payıma ben, muhalefetin hiçbir kanadında, aydınlatıcı, inandırıcı, karamsarlık dağıtıcı bir ışık göremiyorum.

***
Yeni köşemin adını “Kültür ve Siyaset “olarak belirlemiş olmam rastgele bir karar değil.
Önümüzde uzun erimli bir savaşım dönemi olduğunu ve bu savaşımda her şeyden çok en kapsayıcı anlamıyla kültüre gereksinim duyulacağını düşünüyorum.
Cumartesi yerine hafta içinde bir günü yeğlememin nedeni ise sayısı zaten birkaç taneyi geçmeyen görüşdaşımız TV kanallarında hafta sonu yazılarının nedense değerlendirmeye alınmayışıdır.
Kavrayış eksikliğinin, farklı düşünceye tahammülsüzlüğün, özeleştiri yoksunluğunun yaygın olduğu bir dönemde ve ortamda; güncel siyasetin kısırlaştırıcı ve sonuçta da herkes bildiğini okuduğu için herhangi bir olumlu sonucu olmayan konularında değil, siyasetle kültürün buluştuğu kavramlar üzerinde yazmak istiyorum.
Kendime çizdiğim yol haritası şimdilik böyle.

Ataol Behramoğlu/Kültür ve Siyaset/26-09.18

7 Temmuz 2018 Cumartesi

SEÇİM SONRASINDA



Kazananın dışındaki cumhurbaşkanı adaylarının oyları toplandığında 23.737.844 ediyor
Kazanan 25.330.823 oy aldığına göre, arada yaklaşık iki buçuk milyonluk bir fark söz konusu.
Yani öteki adaylar tek bir kişi üzerinde de anlaşsalar iki buçuk milyon eksikleri var.
Bu arada Muharrem İnce ,Tayyip Erdoğan’la aralarında 10 milyonluk fark olduğunu söylerken gerçeği dile getiriyor.
İnce’nin oyu 15.340.321 olduğuna göre, neredeyse milimi milimine on milyonluk bir fark bu.
***
İşin bir yanı böyle.
Gelelim öteki yanına…
En yakın rakibinden on milyon fazla oy almış olsa da ,toplam oylar bakımından Tayyip Erdoğan büyük sayılamayacak bir oy farkıyla ikinci tura kalmaktan kurtuldu.
İkinci tur gerçekleşse sonuç ne olurdu?
Şu anda bu konuda tahmin yürütmenin bence pek bir önemi ve anlamı yok:
Fakat şu soru bütün önemi ve anlamıyla karşımızdadır:
Toplumun yüzde ellisinin biraz üstünde bir oy desteğiyle (rakiplerinin aldığı toplam oyun iki buçuk milyon fazlasıyla)başkan seçilmiş olan kişi 80 küsur milyonluk bir ülkenin yönetim sistemini, bu demektir ki kaderini, bugününün ve geleceğinin yönünü kökten değiştirmeye ne ölçüde hak sahibidir?
Tabii bu toplumun demokrasi ve evrensel hukuk ilkelerine göre yönetilmekte olduğu ve yönetileceği iddia edilmekteyse…

***
Her kesimden insanımızın içinde yükselen umut ve beklenti, haklı bir umut ve beklentiydi.
Bu umudu sağdan ya da soldan küçümsemeye kalkmak, en azından toplumdan habersizliktir.
Sağ kendince gerekeni yapıyor. Sola söyleyeceğim ise bu kafayla ileriye doğru bir milim yol alınamayacağıdır.
Umut ve beklentiler haklıydı, fakat yenilgi de bir olasılıktı kuşkusuz.
Kendi payıma ben, yenilgiden daha çok, sanıyorum milyonlarca seçmen gibi, desteklediğim adaydan ve partisinden seçim gününde ve gecesinde beklediğim daha tutarlı, daha aydınlatıcı, daha enerjik tutumu ve tavrı göremeyişle hayal kırıklığı yaşadım.
Ardından da alışılageldik parti içi çekişme sahneleriyle karşılaştık. Böyle bir aceleciliğin ne söz konusu partiye, ne yönetimi değiştirme çabasındakilere, ne de ülkemize iyilik getireceği kanısındayım.

***
İyi parti başkanından da doyurucu, inandırıcı bir ses çıkmadı…
Buna karşılık partisinden AKP’ye katılımlar olabileceği yönünde işaretler geliyor.
Baskılar karşısında kararlı duruşuna ve lideri olduğu hareketin bir merkez parti gereksinimini karşılama potansiyeline verdiğim, bana nice hakaretlere yol açan ve şimdi belki yine açabilecek olan desteğimi henüz çekmiyorum…
Fakat bunu da ikinci bir hayal kırıklığı olarak not ediyorum.
***
Ülkemiz, insanlarımızın birbirini ciddi olarak dinleyip anlama gereğini duymadığı bireysel ve kabilesel bir çıkar ve sövgü sarmalında…
Bu konuda ben payına düşenleri fazlasıyla alanlardanım.
Yukarıda sözünü ettiğim hakaret ve eleştiriler, sol olarak tanımlanabilecek çevrelerle AKP yandaşlarından gelenlerdi…
Seçim gecesi erken bir zafer ilanına ilişkin söylediğim birkaç söz ise bu kez solun yeminli düşmanlarının, kimileri olasıdır ki kiralık ağızların ağır hakaret ve saldırılarına yol açtı.
***
Bunların yanı sıra bir de HDP konusu var.
Üç yıl önceki bir yazımda HDP’ye niye oy vereyim diye sormuş ve bu parti yandaşlarının genellikle eleştiri sınırlarını aşan hoşnutsuzluğuyla karşılaşmıştım.
Bu seçim ise sonuçları bakımından tamamen farklıydı. HDP barajı mutlaka aşmalıydı ve bunu yazılarımda birkaç kez açıkça belirttim. Buna karşın üç yıl önceki yazım şimdi yazılmış gibi sosyal medyada paylaşıldı.
Açıkçası bütün bunlardan yoruldum ve sıkıldım.
Köşe yazarlığı da bunun içinde.
Başka çalışmalarımda da yoğunlaşabilmek için, okurlarımdan uzun bir süre, şimdilik bütün bir yaz için izin istiyorum…

Ataol Behramoğlu/Cumartesi/070718

30 Haziran 2018 Cumartesi

TAYYİP ERDOĞAN’LA AÇIK SÖZLÜLÜKLE



Sizinle hiç karşılaşmadık.
Belediye başkanlığınız sırasında bu olabilirdi.
Siz İstanbul Belediye Başkanı olduğunuzda ben de Türkiye Yazarlar sendikası başkanlığına seçilmiştim
Yoksul sendikamızın, Kabataş Setüstündeki lokalinin sahibi CHP Büyük Şehir belediyesine bir hayli borcu birikmişti.
Arkadaşlar gidip yeni başkanla görüşelim dediler.
Gitmem dedim.
Böylece bu ziyaret gerçekleşmedi.
Gerekçelerimi birkaç kez yazdığım için tekrarlamayacağım.
Sonra Belediye Başkanlığından alındığınızda,İstanbul Üniversitesindeki işime giderken, tam da Şehzadebaşı Camisinin önünde, sizin Belediye sarayı önündeki topluluğa veda konuşmanıza tanık oldum.
Durup bir süre dinledim.
Sonradan bu sütundaki yazılarımdan birinde dile getirdiğim gibi ,bu konuşma “görevden alınan bir Belediye Başkanı’nın veda konuşması değil, kışkırtıcı bir meydan okumaydı.”
Olaylar bu izlenimimi de fazlasıyla doğrulamıştır.
Avukatlarınız hakkımda iki kez hakaret davası açtılar.
İlkinin gerekçesi, bir TV programında,- o sırada sanırım başbakandınız- başkanı olduğunuz partinin seçim yoluyla iktidarı bırakmayacağını söylemiş olmamdı
Zaten saçma bir davaydı.İlk duruşmada beraatla sonuçlandı
İkincisi, daha yakın zamanda, “Ortaçağdan Sesleniş” başlıklı bir yazımda şehit ailelerine hitaben yaptığınız konuşmaya yönelttiğim eleştiriye ilişkindi.
Onların ölmüş sayılmayacağını,şehitliğin hiç de üzülecek bir şey olmadığını söylüyordunuz.
Yazıda özetle, bunların bir din görevlisi tarafından teselli amaçlı söylenebileceğini, fakat bir devlet başkanının görevinin böyle şeyler söylemek değil insanların can güvenliğini sağlamak olduğunu belirtmiştim.
Avukatlarınız hakaret saymışlar. Neyse ki yargıç böyle düşünmedi ve bu dava da ilk celsede aklanmayla sonuçlandı.
Yazılarımda size yönelik pek çok eleştiri vardır. Fakat ne size ne ailenize hakaret etmek aklımdan geçmez. Kişiliğimle, aldığım terbiyeyle de bağdaşmaz.
Buna karşılık sosyal medya, seçim gecesinde Halk TV’deki birkaç sözümle ilgili olarak, taraftarlarınızın bana ve yakınlarıma yönelik ağza alınamayacak hakaretleriyle dolup taşıyor.
Şahsen ben, bu nitelikte kişiler tarafından ve onların hiçbir değer ve ahlâk kırıntısı taşımayan sözleri yoluyla, herhangi bir konuda savunulmayı istemem.
Şimdi son olarak, RTÜK’ün bu yayın nedeniyle bu TV kanalına para cezası vermiş olduğunu öğrendim
Kanaldaki sözlerim, resmi sonuçlar henüz açıklanmadan zaferinizi ilan etmenizle ilgiliydi.
Kuşkusuz o anların gerginliğinin ve heyecanının da etkisini taşıyan bir tonda, bu erken konuşmanın seçimle gelmiş bir devlet adamı tarafından değil, ancak bir çete reisi, bir darbeci tarafından yapılabileceğini söyledim.
O anda siz cumhurbaşkanı değil adaydınız ve erken bir zafer ilan etmeye-demokrasi ölçüleri içinde- hakkınız yoktu. Bence yasaya aykırı, ya da kendi yasasını kendi yapan biri tarafından yapılabilecek bir konuşmaydı.
Amacım hakaret değil, dile belki sert getirilmiş bir tespittir.
Bu sözlerim hiçbir uygar ülkede, suçlama, ceza konusu olamaz.
Sonuçta, büyük sayılamayacak bir oy farkıyla da olsa,cumhurbaşkanı, ya da “yeni sistem”in başkanı seçildiğiniz resmen ilan edildi.
Buna sevinen milyonlar ve üzülen milyonlar var.
Ben üzülenlerdenim.
Çünkü bütün yetkilerin tek elde toplanmasının diktatörlük ve bu “yeni sistem”in daha 2002’de onu ilk kez adlandıran kişi olduğum “sivil darbe”nin bir son aşaması olduğundan kuşku duymuyorum.
Şu anda sahip olduğunuz sınırsız yetkileri ne ölçüde kullanacağınızı, ya da kullanabileceğinizi zaman gösterecek.
Ben ise,kendi payıma, bu ülkenin, bu dilin bir şairi, bir yurtseveri olmaktan ötürü mutluyum.
Bulunduğum yaş ve konum olarak ne kimseden zerrece korkum, ne de en ufak bir beklentim olabilir.
Bütün korkum, ülkemizin Batılı bir demokrasi olmaktan büsbütün koparılarak Ortadoğu diktatörlüğüne dönüşmesidir.
Tek dileğim ise onun uygar dünyanın bir parçası, özgür ve mutlu bir ülke olarak gelişip varlığını sürdürmesidir.


Ataol Behramoğlu/Cumhuriyet/300618

23 Haziran 2018 Cumartesi

KÂBUS BİTİYOR GİBİ…



Kâbus, istenmeyen, kötü, karanlık, boğucu, bir rüya demektir…
Eninde sonunda biter.
Kan ter içinde uyanır, gördüğüm gerçekten bir düş müydü diye kendi kendinize sorarsınız…
Kâbus, sona erdikten sonra da etkisi bir zaman devam eder…
Toplumca on yılı aşkın bir süredir bir kâbus yaşıyoruz…
Rüya değil, gerçek olarak…
Bir adamın görüntüsü, beynimize kazınmışçasına, gözlerimizin önünden, kafamızın içinden çıkıp gitmiyor…
Çünkü her yerde karşımızda…
Bütün duvarlarda, bütün apartman cephelerinde, bütün direklerde, her köşede, her sokakta, her caddede, afiş asılabilecek her yerde, gözümüzün içine girercesine karşımızda…
Saçlarının şeklini, bıyıklarını, bakışlarını, gözlerini, kaşlarını, bazı afişlerinde yüzündeki tebessüme benzer şeyi, kibrini, kasıntısını, özentisini ezberledik…
Ezberlemekten öte kanıksadık, bıktık, usandık; akıl sağlığımız, sinirlerimiz, ağzımız hiç olmadığı ölçüde bozulacak kadar çileden çıktık.
Ben öyleyim…
Tanıdığım, tanımadığım, rastgele karşılaştığım kimselerden de, nedenle ve konu açıldığında benim aklımdan geçenlerin, dilimin ucuna gelenlerin, kendimi tutamayıp dile getirdiklerimin, buraya yazılamayacak kadar ağırlarını, bin beterlerini, her gün , her an, her yerde duyup işitiyorum…
Ben bütün hayatımda böyle bir şey görmedim…
En erken çocukluğumda dönemin cumhurbaşkanı İsmet İnönü, sonra Menderes, Celal Bayar vardı… Derken 27 Mayıs, ardından tekrar İnönü, Ecevit, Demirel, yine darbeler, sonra Özal, Erbakan, aklıma şu anda gelmeyen ve zaten gelmesine de gerek olmayan pek çok siyasal figür, parti lideri, vb…
Bu günkü gibi bir şeye hiçbir zaman, hiçbir yerde tanık olmadım…
Sadece bizde değil, hiçbir yerde…
Stalin Rusya’sında, Hitler Almanya’sında, Musolini İtalya’sında bulunmadım…
Fakat Brejnev SSCB’sinde böyle bir şey görmedim. Moskova’da, bırakın o günlerin yöneticilerini, Lenin’in heykeliyle bile karşılaşmadım diyebilirim…
Jivkov Bulgaristan’ında diktatörlüğü kuşkusuz Jivkov’un tek bir afişini gördüğümü anımsamıyorum…
Esad Suriye’sinde baba ve oğul Esad’ın bazı meydanlarda bir iki afişi vardı…
Küba’ya gitmek kısmet olmadı… Fakat anlatılanlardan Fidel’in hiçbir yerde,afişinin, anıtının olmadığını biliyorum…
Batı ülkelerinden söz etmeye zaten gerek görmüyorum…
Oralarda bugünkü yöneticilerin afişleri değil, gerçekten büyük devlet adamlarının, yazarların, sanatçıların heykelleri vardır…
Çok açıkça ve net olarak soruyorum:
Afişleri, gazetelerin birinci sayfalarında fotoğrafları, ekranlarda bitmez tükenmez görüntüleri; tehditkâr, soğuk, sevimsiz, kibirli, inişli çıkışlı, mizahtan ve sevgiden yoksun ses tonu ve birbirini tutmaz laflarıyla hayatlarımızı istila eden bu adam kimdir?
Bütün milletin ekmeğinden çalınan paralarla yapılıp yeri göğü donatan bu afişleri ve neredeyse her metre karede karşımıza çıkan bu bıktırıcı portreleri gören bir yabancı, kim bu adam diye sorsa, ne cevap vereceğiz?
Bir savaş kahramanı mı?
Hayır.
Bir mucit, büyük bir yaratıcı, ülkesini bulunduğu yerden çok yükseklere taşımış bir devlet adamı mı?
Yok canım…
Kimdir peki?
Şu anda iktidardaki bir partinin başkanı ve şaibeli olduğu herkesçe bilinen bir seçimle cumhurbaşkanı olmuş biri…
Memleketi şirket olarak gördüğünü kendi ağzıyla söyleyen; paraya, mala mülke olan tutkusu zamanında en yakınında olmuş dava arkadaşlarınca da dile getirilen; dün söylediğini bu gün yalanlayan;, ülkeyi devraldığından bu yana her alanda ve her anlamda çok daha dar boğazlara sokmuş olan; İslamcı Hikmetyar’ın önünde diz çöküp diktatör Evrenin yanında esas duruşta bekleyen;terörist başı dediği kişinin yanına ulaşabilmeye can attığı fotoğraflarla belgelenen; hiçbir anlamda güvenilemeyecek biri…
Öyleyse?
Öyleyse bu kâbus artık sona ermelidir…
Sona ermeli ve Türkiye Cumhuriyeti yüzlerce yılık birikiminin yönlendirdiği aydınlanma yolunda yürüyüşünü, gerilere çekildiği noktadan ilerilere doğru sürdürmeye devam etmelidir…

Ataol Behramoğlu/230618/Cumartesi

16 Haziran 2018 Cumartesi

BİZİM 68’İMİZ



Üniversiteli gençliğimi 60’lı yılların ilk yarısında yaşamış olduğum için mutluyum.
Hem bizim ülkemiz hem denebilir ki bütün dünya bakımından bu olağanüstü altmışlı yılların ikinci yarısında ise artık üniversiteli değildim.
Fakat o yıllarda da genellikle bulunduğum Ankara’da yine aynı devrimci coşkunun, çalkantıların tam ortasındaydım ve 68’deki patlamanın hem tanığı hem de katılımcılarından biriydim.
İçinde bulunduğumuz 2018, 68’in 50. yıldönümüdür.
Aradan geçen yarım yüzyılda bizde de dünyada da çok şey değişti.
1977 tarihli bir şiirimde şu dizeler vardır:
Kimimiz toprak oldu çoktan
Kimimiz yenik düştü kavgada
Kimimiz bir hayat kuramadık
Güneşli yirmilerden geçtik
Acılı otuzlara vardık
Hangi otuzlar!
68’i yaşayanlardan hayatta kalanlarımız yetmişli yaşlarımızdayız şimdi…
Kuşakdaşlarımızdan dövüşerek ölenler, Türkiye 68’in önderleri, Nâzım’ın ölümsüz dizesiyle “güneşe gömüldüler”…
Matem tutmuyoruz, fakat anıları dimdik ayakta.
Benzer ya da farklı kişisel nedenlerle kavgada yenik düşenlere söyleyecek sözüm olamaz…
Fakat yenilgiyi ihanete dönüştürenler bu kez 2012 tarihli bir şiirimde, “Ne Çok Hain”de yerlerini aldılar…

Sizinle galiba arkadaş filandık
Işıklı günlerinde gençliğimizin
Hayalleriyle kanatlanırdık
Gelecek, güzel Türkiye’nin
Fakat nasıl da değiştiniz birden
Arınıp bütün o düşlerden
Buzlu sularında bencilliğin
Ne çok hain…

Şimdilerde, 1968’in 50. Yıldönümünde, benim kuşağımdan ve sonraki kuşaklardan arkadaşlar çeşitli platformlarda 68’i konuşuyoruz.
Gerçekten de, neydi 68? O günkü anlamı ve elli yıl sonrasında bugünkü anlamı nedir?

***
En başta söyledim. Ben kendimi 68’i de kapsayan 1960 yıllar devrimci gençliğinin bir üyesi sayıyorum…
Bizler, üniversiteli olma çağı benim gibi 1960’ta başlamış olanlar, 60’lı yılların tam ortasında bir yerdeyiz… Turan Emeksiz’lerle Denizler arasında …
Bununla asıl söylemek istediğim, Türkiye 68’inin Fransız, Alman vb. üniversiteli gençlik hareketleriyle olduğundan çok daha fazla ve esas olarak, kendi ülkemizde Nisan 1960’taki üniversite direnişi sırasında polis kurşunuyla yaşamını yitiren Turan Emeksiz’in adıyla özdeşleşmiş gençlik başkaldırısıyla ve ardından da Türkiye İşçi Partisi içinde yükselen sosyalist gençlik hareketiyle ilişkili olduğudur.
Bütün dünya gençliğiyle birlikte bizler de Küba devriminin, Vietnam’da Amerikan emperyalizminin bozgununun ve sosyalizmin uzaya çıkışının coşkusunu yaşadık…
Fakat bizler aynı zamanda, kendi ülkemizde tek adam diktatörlüğüne dönüşmekte olan bir siyasal yönetimin yıkılışının, yeni ve özgürlükçü bir anayasanın yürürlüğe girişinin ve ilk kez sosyalist bir siyasal partinin yasal olarak örgütlenebilmesinin de tanıkları olduk.
Bütün bunlar zaten başlı başına bir devrimdi ve Türkiye 1968’i için gereken toplumsal, ideolojik, psikolojik zemin böylece hazırlanmıştı.
***
Bugün üzerinden yarım yüzyıl geçmiş Türkiye ve dünya 1968’ini tartışıp irdelerken, bizimki bakımından öncelikle yapılması gereken, onun kendine özgülüğünü görüp vurgulamaktır.
Yanı sıra , yurtlarının ve dünyanın esenliği; özgürlük, barış ve eşitlik için yaşamın feda edilebileceğini kendi yaşamları ve ölümleriyle kanıtlayan Türkiye 1968’inin devrimci önderlerinin anısını diri tutmaktır.
Türkiye’yi bir uçtan bir uca saran Gezi ateşi de, yeni bir hareket olduğu kadar, hiçbir zaman sönmemiş ve sönmeyecek 68 ruhunun, ülkemiz gençliğini bütün dünya gençliğine örnek oluşturan bir devrimci yükselişte bir araya getirmiş olmasıdır.


Ataol Behramoğlu/Cumartesi
16.06.18