7 Temmuz 2018 Cumartesi

SEÇİM SONRASINDA



Kazananın dışındaki cumhurbaşkanı adaylarının oyları toplandığında 23.737.844 ediyor
Kazanan 25.330.823 oy aldığına göre, arada yaklaşık iki buçuk milyonluk bir fark söz konusu.
Yani öteki adaylar tek bir kişi üzerinde de anlaşsalar iki buçuk milyon eksikleri var.
Bu arada Muharrem İnce ,Tayyip Erdoğan’la aralarında 10 milyonluk fark olduğunu söylerken gerçeği dile getiriyor.
İnce’nin oyu 15.340.321 olduğuna göre, neredeyse milimi milimine on milyonluk bir fark bu.
***
İşin bir yanı böyle.
Gelelim öteki yanına…
En yakın rakibinden on milyon fazla oy almış olsa da ,toplam oylar bakımından Tayyip Erdoğan büyük sayılamayacak bir oy farkıyla ikinci tura kalmaktan kurtuldu.
İkinci tur gerçekleşse sonuç ne olurdu?
Şu anda bu konuda tahmin yürütmenin bence pek bir önemi ve anlamı yok:
Fakat şu soru bütün önemi ve anlamıyla karşımızdadır:
Toplumun yüzde ellisinin biraz üstünde bir oy desteğiyle (rakiplerinin aldığı toplam oyun iki buçuk milyon fazlasıyla)başkan seçilmiş olan kişi 80 küsur milyonluk bir ülkenin yönetim sistemini, bu demektir ki kaderini, bugününün ve geleceğinin yönünü kökten değiştirmeye ne ölçüde hak sahibidir?
Tabii bu toplumun demokrasi ve evrensel hukuk ilkelerine göre yönetilmekte olduğu ve yönetileceği iddia edilmekteyse…

***
Her kesimden insanımızın içinde yükselen umut ve beklenti, haklı bir umut ve beklentiydi.
Bu umudu sağdan ya da soldan küçümsemeye kalkmak, en azından toplumdan habersizliktir.
Sağ kendince gerekeni yapıyor. Sola söyleyeceğim ise bu kafayla ileriye doğru bir milim yol alınamayacağıdır.
Umut ve beklentiler haklıydı, fakat yenilgi de bir olasılıktı kuşkusuz.
Kendi payıma ben, yenilgiden daha çok, sanıyorum milyonlarca seçmen gibi, desteklediğim adaydan ve partisinden seçim gününde ve gecesinde beklediğim daha tutarlı, daha aydınlatıcı, daha enerjik tutumu ve tavrı göremeyişle hayal kırıklığı yaşadım.
Ardından da alışılageldik parti içi çekişme sahneleriyle karşılaştık. Böyle bir aceleciliğin ne söz konusu partiye, ne yönetimi değiştirme çabasındakilere, ne de ülkemize iyilik getireceği kanısındayım.

***
İyi parti başkanından da doyurucu, inandırıcı bir ses çıkmadı…
Buna karşılık partisinden AKP’ye katılımlar olabileceği yönünde işaretler geliyor.
Baskılar karşısında kararlı duruşuna ve lideri olduğu hareketin bir merkez parti gereksinimini karşılama potansiyeline verdiğim, bana nice hakaretlere yol açan ve şimdi belki yine açabilecek olan desteğimi henüz çekmiyorum…
Fakat bunu da ikinci bir hayal kırıklığı olarak not ediyorum.
***
Ülkemiz, insanlarımızın birbirini ciddi olarak dinleyip anlama gereğini duymadığı bireysel ve kabilesel bir çıkar ve sövgü sarmalında…
Bu konuda ben payına düşenleri fazlasıyla alanlardanım.
Yukarıda sözünü ettiğim hakaret ve eleştiriler, sol olarak tanımlanabilecek çevrelerle AKP yandaşlarından gelenlerdi…
Seçim gecesi erken bir zafer ilanına ilişkin söylediğim birkaç söz ise bu kez solun yeminli düşmanlarının, kimileri olasıdır ki kiralık ağızların ağır hakaret ve saldırılarına yol açtı.
***
Bunların yanı sıra bir de HDP konusu var.
Üç yıl önceki bir yazımda HDP’ye niye oy vereyim diye sormuş ve bu parti yandaşlarının genellikle eleştiri sınırlarını aşan hoşnutsuzluğuyla karşılaşmıştım.
Bu seçim ise sonuçları bakımından tamamen farklıydı. HDP barajı mutlaka aşmalıydı ve bunu yazılarımda birkaç kez açıkça belirttim. Buna karşın üç yıl önceki yazım şimdi yazılmış gibi sosyal medyada paylaşıldı.
Açıkçası bütün bunlardan yoruldum ve sıkıldım.
Köşe yazarlığı da bunun içinde.
Başka çalışmalarımda da yoğunlaşabilmek için, okurlarımdan uzun bir süre, şimdilik bütün bir yaz için izin istiyorum…

Ataol Behramoğlu/Cumartesi/070718

30 Haziran 2018 Cumartesi

TAYYİP ERDOĞAN’LA AÇIK SÖZLÜLÜKLE



Sizinle hiç karşılaşmadık.
Belediye başkanlığınız sırasında bu olabilirdi.
Siz İstanbul Belediye Başkanı olduğunuzda ben de Türkiye Yazarlar sendikası başkanlığına seçilmiştim
Yoksul sendikamızın, Kabataş Setüstündeki lokalinin sahibi CHP Büyük Şehir belediyesine bir hayli borcu birikmişti.
Arkadaşlar gidip yeni başkanla görüşelim dediler.
Gitmem dedim.
Böylece bu ziyaret gerçekleşmedi.
Gerekçelerimi birkaç kez yazdığım için tekrarlamayacağım.
Sonra Belediye Başkanlığından alındığınızda,İstanbul Üniversitesindeki işime giderken, tam da Şehzadebaşı Camisinin önünde, sizin Belediye sarayı önündeki topluluğa veda konuşmanıza tanık oldum.
Durup bir süre dinledim.
Sonradan bu sütundaki yazılarımdan birinde dile getirdiğim gibi ,bu konuşma “görevden alınan bir Belediye Başkanı’nın veda konuşması değil, kışkırtıcı bir meydan okumaydı.”
Olaylar bu izlenimimi de fazlasıyla doğrulamıştır.
Avukatlarınız hakkımda iki kez hakaret davası açtılar.
İlkinin gerekçesi, bir TV programında,- o sırada sanırım başbakandınız- başkanı olduğunuz partinin seçim yoluyla iktidarı bırakmayacağını söylemiş olmamdı
Zaten saçma bir davaydı.İlk duruşmada beraatla sonuçlandı
İkincisi, daha yakın zamanda, “Ortaçağdan Sesleniş” başlıklı bir yazımda şehit ailelerine hitaben yaptığınız konuşmaya yönelttiğim eleştiriye ilişkindi.
Onların ölmüş sayılmayacağını,şehitliğin hiç de üzülecek bir şey olmadığını söylüyordunuz.
Yazıda özetle, bunların bir din görevlisi tarafından teselli amaçlı söylenebileceğini, fakat bir devlet başkanının görevinin böyle şeyler söylemek değil insanların can güvenliğini sağlamak olduğunu belirtmiştim.
Avukatlarınız hakaret saymışlar. Neyse ki yargıç böyle düşünmedi ve bu dava da ilk celsede aklanmayla sonuçlandı.
Yazılarımda size yönelik pek çok eleştiri vardır. Fakat ne size ne ailenize hakaret etmek aklımdan geçmez. Kişiliğimle, aldığım terbiyeyle de bağdaşmaz.
Buna karşılık sosyal medya, seçim gecesinde Halk TV’deki birkaç sözümle ilgili olarak, taraftarlarınızın bana ve yakınlarıma yönelik ağza alınamayacak hakaretleriyle dolup taşıyor.
Şahsen ben, bu nitelikte kişiler tarafından ve onların hiçbir değer ve ahlâk kırıntısı taşımayan sözleri yoluyla, herhangi bir konuda savunulmayı istemem.
Şimdi son olarak, RTÜK’ün bu yayın nedeniyle bu TV kanalına para cezası vermiş olduğunu öğrendim
Kanaldaki sözlerim, resmi sonuçlar henüz açıklanmadan zaferinizi ilan etmenizle ilgiliydi.
Kuşkusuz o anların gerginliğinin ve heyecanının da etkisini taşıyan bir tonda, bu erken konuşmanın seçimle gelmiş bir devlet adamı tarafından değil, ancak bir çete reisi, bir darbeci tarafından yapılabileceğini söyledim.
O anda siz cumhurbaşkanı değil adaydınız ve erken bir zafer ilan etmeye-demokrasi ölçüleri içinde- hakkınız yoktu. Bence yasaya aykırı, ya da kendi yasasını kendi yapan biri tarafından yapılabilecek bir konuşmaydı.
Amacım hakaret değil, dile belki sert getirilmiş bir tespittir.
Bu sözlerim hiçbir uygar ülkede, suçlama, ceza konusu olamaz.
Sonuçta, büyük sayılamayacak bir oy farkıyla da olsa,cumhurbaşkanı, ya da “yeni sistem”in başkanı seçildiğiniz resmen ilan edildi.
Buna sevinen milyonlar ve üzülen milyonlar var.
Ben üzülenlerdenim.
Çünkü bütün yetkilerin tek elde toplanmasının diktatörlük ve bu “yeni sistem”in daha 2002’de onu ilk kez adlandıran kişi olduğum “sivil darbe”nin bir son aşaması olduğundan kuşku duymuyorum.
Şu anda sahip olduğunuz sınırsız yetkileri ne ölçüde kullanacağınızı, ya da kullanabileceğinizi zaman gösterecek.
Ben ise,kendi payıma, bu ülkenin, bu dilin bir şairi, bir yurtseveri olmaktan ötürü mutluyum.
Bulunduğum yaş ve konum olarak ne kimseden zerrece korkum, ne de en ufak bir beklentim olabilir.
Bütün korkum, ülkemizin Batılı bir demokrasi olmaktan büsbütün koparılarak Ortadoğu diktatörlüğüne dönüşmesidir.
Tek dileğim ise onun uygar dünyanın bir parçası, özgür ve mutlu bir ülke olarak gelişip varlığını sürdürmesidir.


Ataol Behramoğlu/Cumhuriyet/300618

23 Haziran 2018 Cumartesi

KÂBUS BİTİYOR GİBİ…



Kâbus, istenmeyen, kötü, karanlık, boğucu, bir rüya demektir…
Eninde sonunda biter.
Kan ter içinde uyanır, gördüğüm gerçekten bir düş müydü diye kendi kendinize sorarsınız…
Kâbus, sona erdikten sonra da etkisi bir zaman devam eder…
Toplumca on yılı aşkın bir süredir bir kâbus yaşıyoruz…
Rüya değil, gerçek olarak…
Bir adamın görüntüsü, beynimize kazınmışçasına, gözlerimizin önünden, kafamızın içinden çıkıp gitmiyor…
Çünkü her yerde karşımızda…
Bütün duvarlarda, bütün apartman cephelerinde, bütün direklerde, her köşede, her sokakta, her caddede, afiş asılabilecek her yerde, gözümüzün içine girercesine karşımızda…
Saçlarının şeklini, bıyıklarını, bakışlarını, gözlerini, kaşlarını, bazı afişlerinde yüzündeki tebessüme benzer şeyi, kibrini, kasıntısını, özentisini ezberledik…
Ezberlemekten öte kanıksadık, bıktık, usandık; akıl sağlığımız, sinirlerimiz, ağzımız hiç olmadığı ölçüde bozulacak kadar çileden çıktık.
Ben öyleyim…
Tanıdığım, tanımadığım, rastgele karşılaştığım kimselerden de, nedenle ve konu açıldığında benim aklımdan geçenlerin, dilimin ucuna gelenlerin, kendimi tutamayıp dile getirdiklerimin, buraya yazılamayacak kadar ağırlarını, bin beterlerini, her gün , her an, her yerde duyup işitiyorum…
Ben bütün hayatımda böyle bir şey görmedim…
En erken çocukluğumda dönemin cumhurbaşkanı İsmet İnönü, sonra Menderes, Celal Bayar vardı… Derken 27 Mayıs, ardından tekrar İnönü, Ecevit, Demirel, yine darbeler, sonra Özal, Erbakan, aklıma şu anda gelmeyen ve zaten gelmesine de gerek olmayan pek çok siyasal figür, parti lideri, vb…
Bu günkü gibi bir şeye hiçbir zaman, hiçbir yerde tanık olmadım…
Sadece bizde değil, hiçbir yerde…
Stalin Rusya’sında, Hitler Almanya’sında, Musolini İtalya’sında bulunmadım…
Fakat Brejnev SSCB’sinde böyle bir şey görmedim. Moskova’da, bırakın o günlerin yöneticilerini, Lenin’in heykeliyle bile karşılaşmadım diyebilirim…
Jivkov Bulgaristan’ında diktatörlüğü kuşkusuz Jivkov’un tek bir afişini gördüğümü anımsamıyorum…
Esad Suriye’sinde baba ve oğul Esad’ın bazı meydanlarda bir iki afişi vardı…
Küba’ya gitmek kısmet olmadı… Fakat anlatılanlardan Fidel’in hiçbir yerde,afişinin, anıtının olmadığını biliyorum…
Batı ülkelerinden söz etmeye zaten gerek görmüyorum…
Oralarda bugünkü yöneticilerin afişleri değil, gerçekten büyük devlet adamlarının, yazarların, sanatçıların heykelleri vardır…
Çok açıkça ve net olarak soruyorum:
Afişleri, gazetelerin birinci sayfalarında fotoğrafları, ekranlarda bitmez tükenmez görüntüleri; tehditkâr, soğuk, sevimsiz, kibirli, inişli çıkışlı, mizahtan ve sevgiden yoksun ses tonu ve birbirini tutmaz laflarıyla hayatlarımızı istila eden bu adam kimdir?
Bütün milletin ekmeğinden çalınan paralarla yapılıp yeri göğü donatan bu afişleri ve neredeyse her metre karede karşımıza çıkan bu bıktırıcı portreleri gören bir yabancı, kim bu adam diye sorsa, ne cevap vereceğiz?
Bir savaş kahramanı mı?
Hayır.
Bir mucit, büyük bir yaratıcı, ülkesini bulunduğu yerden çok yükseklere taşımış bir devlet adamı mı?
Yok canım…
Kimdir peki?
Şu anda iktidardaki bir partinin başkanı ve şaibeli olduğu herkesçe bilinen bir seçimle cumhurbaşkanı olmuş biri…
Memleketi şirket olarak gördüğünü kendi ağzıyla söyleyen; paraya, mala mülke olan tutkusu zamanında en yakınında olmuş dava arkadaşlarınca da dile getirilen; dün söylediğini bu gün yalanlayan;, ülkeyi devraldığından bu yana her alanda ve her anlamda çok daha dar boğazlara sokmuş olan; İslamcı Hikmetyar’ın önünde diz çöküp diktatör Evrenin yanında esas duruşta bekleyen;terörist başı dediği kişinin yanına ulaşabilmeye can attığı fotoğraflarla belgelenen; hiçbir anlamda güvenilemeyecek biri…
Öyleyse?
Öyleyse bu kâbus artık sona ermelidir…
Sona ermeli ve Türkiye Cumhuriyeti yüzlerce yılık birikiminin yönlendirdiği aydınlanma yolunda yürüyüşünü, gerilere çekildiği noktadan ilerilere doğru sürdürmeye devam etmelidir…

Ataol Behramoğlu/230618/Cumartesi

16 Haziran 2018 Cumartesi

BİZİM 68’İMİZ



Üniversiteli gençliğimi 60’lı yılların ilk yarısında yaşamış olduğum için mutluyum.
Hem bizim ülkemiz hem denebilir ki bütün dünya bakımından bu olağanüstü altmışlı yılların ikinci yarısında ise artık üniversiteli değildim.
Fakat o yıllarda da genellikle bulunduğum Ankara’da yine aynı devrimci coşkunun, çalkantıların tam ortasındaydım ve 68’deki patlamanın hem tanığı hem de katılımcılarından biriydim.
İçinde bulunduğumuz 2018, 68’in 50. yıldönümüdür.
Aradan geçen yarım yüzyılda bizde de dünyada da çok şey değişti.
1977 tarihli bir şiirimde şu dizeler vardır:
Kimimiz toprak oldu çoktan
Kimimiz yenik düştü kavgada
Kimimiz bir hayat kuramadık
Güneşli yirmilerden geçtik
Acılı otuzlara vardık
Hangi otuzlar!
68’i yaşayanlardan hayatta kalanlarımız yetmişli yaşlarımızdayız şimdi…
Kuşakdaşlarımızdan dövüşerek ölenler, Türkiye 68’in önderleri, Nâzım’ın ölümsüz dizesiyle “güneşe gömüldüler”…
Matem tutmuyoruz, fakat anıları dimdik ayakta.
Benzer ya da farklı kişisel nedenlerle kavgada yenik düşenlere söyleyecek sözüm olamaz…
Fakat yenilgiyi ihanete dönüştürenler bu kez 2012 tarihli bir şiirimde, “Ne Çok Hain”de yerlerini aldılar…

Sizinle galiba arkadaş filandık
Işıklı günlerinde gençliğimizin
Hayalleriyle kanatlanırdık
Gelecek, güzel Türkiye’nin
Fakat nasıl da değiştiniz birden
Arınıp bütün o düşlerden
Buzlu sularında bencilliğin
Ne çok hain…

Şimdilerde, 1968’in 50. Yıldönümünde, benim kuşağımdan ve sonraki kuşaklardan arkadaşlar çeşitli platformlarda 68’i konuşuyoruz.
Gerçekten de, neydi 68? O günkü anlamı ve elli yıl sonrasında bugünkü anlamı nedir?

***
En başta söyledim. Ben kendimi 68’i de kapsayan 1960 yıllar devrimci gençliğinin bir üyesi sayıyorum…
Bizler, üniversiteli olma çağı benim gibi 1960’ta başlamış olanlar, 60’lı yılların tam ortasında bir yerdeyiz… Turan Emeksiz’lerle Denizler arasında …
Bununla asıl söylemek istediğim, Türkiye 68’inin Fransız, Alman vb. üniversiteli gençlik hareketleriyle olduğundan çok daha fazla ve esas olarak, kendi ülkemizde Nisan 1960’taki üniversite direnişi sırasında polis kurşunuyla yaşamını yitiren Turan Emeksiz’in adıyla özdeşleşmiş gençlik başkaldırısıyla ve ardından da Türkiye İşçi Partisi içinde yükselen sosyalist gençlik hareketiyle ilişkili olduğudur.
Bütün dünya gençliğiyle birlikte bizler de Küba devriminin, Vietnam’da Amerikan emperyalizminin bozgununun ve sosyalizmin uzaya çıkışının coşkusunu yaşadık…
Fakat bizler aynı zamanda, kendi ülkemizde tek adam diktatörlüğüne dönüşmekte olan bir siyasal yönetimin yıkılışının, yeni ve özgürlükçü bir anayasanın yürürlüğe girişinin ve ilk kez sosyalist bir siyasal partinin yasal olarak örgütlenebilmesinin de tanıkları olduk.
Bütün bunlar zaten başlı başına bir devrimdi ve Türkiye 1968’i için gereken toplumsal, ideolojik, psikolojik zemin böylece hazırlanmıştı.
***
Bugün üzerinden yarım yüzyıl geçmiş Türkiye ve dünya 1968’ini tartışıp irdelerken, bizimki bakımından öncelikle yapılması gereken, onun kendine özgülüğünü görüp vurgulamaktır.
Yanı sıra , yurtlarının ve dünyanın esenliği; özgürlük, barış ve eşitlik için yaşamın feda edilebileceğini kendi yaşamları ve ölümleriyle kanıtlayan Türkiye 1968’inin devrimci önderlerinin anısını diri tutmaktır.
Türkiye’yi bir uçtan bir uca saran Gezi ateşi de, yeni bir hareket olduğu kadar, hiçbir zaman sönmemiş ve sönmeyecek 68 ruhunun, ülkemiz gençliğini bütün dünya gençliğine örnek oluşturan bir devrimci yükselişte bir araya getirmiş olmasıdır.


Ataol Behramoğlu/Cumartesi
16.06.18


11 Haziran 2018 Pazartesi

ZONDULGAK



Dil, beni en çok şaşırtan olguların başında geliyor.
En büyük meraklarımdan biri sözcüklerin nasıl oluştuğuna ilişkindir.
Nasıl oluyor da aynı nesne her dilde başka başka seslerden oluşan sözcüklerle adlandırılmakta.
Aynı dil öbeği içinde yer alan dillerde bu sözcükler ya aynı ya da benzer seslerden oluşsa da, farklı dillerde yüz binlerce nesnenin yüz binlerce farklı adı var.
Bu farklılık yansılama sözcükler(genellikle fiiler) için de geçerli.
Su her dilde farklı bir sesle şırıldarken güneş farklı ışıldıyor, kediler ve köpekler başka başka miyavlayıp havlıyorlar…
Kuşkusuz bir açıklaması var hepsinin… Doğaya, kültüre, tarihe, sayısız rastlantıya ilişkin…
Yine de açıklanması olanaksız bir şeyler kalacağını sanıyorum…
Sonuçta bu adları, fiilleri vb. nereden ve nasıl çıktıklarını bilmeden , düşünmeden öğreniyor ve öylece de tekrarlayarak aynı dili konuşanlarla iletişime geçmiş oluyoruz…
Bir başka deyişle, ana dilimizde ya da çok iyi bildiğimiz bir başka dilde konuşurken kullandığımız sözcükleri, zihnimizden dilimize üzerlerinde tek tek düşünerek aktarmayız…
Onlar konuşma sürecinde kendiliğinden akıp gelirler…
Eğer böyle olmuyorsa, gereken sözcük kendiliğinden gelmiyor ya da bozularak geliyorsa bir sorun var demektir.
Bu sorunun bilgi eksikliği, bellek zayıflığı, yorgunluk vb. çok önemli olmayan, ya da geçici nedenleri olabilir ve genellikle de öyledir.
Fakat dil sürçmelerinin, bir sözcüğü dile getirmede takılmaların; yanı sıra da olayları, olguları durumları algılamada yanlışlık ve bozuklukların üste üste gelmesinin çok daha önemli nedenleri de olabilir.
Bunlar belki daha da ciddi zihinsel rahatsızlıkların habercisidir.
***
Bu yazının başlığını “Zondulgak” değil de “Zonguldak” diye(yani doğrusunu) okuyanlarınız olmuştur kuşkusuz.
Bunun nedeni gördüğümüzü değil zihnimizdekini okumamızdır ve çok sık rastlanan, çok da önemli olmayan bir görme dikkati kusurudur.
Fakat AKP Genel Başkanı ve önümüzdeki seçimlerin başkan adayının Zonguldak’ta iftar yemeğinde maden işçilerine hitap ederken
Zonguldaklılar yerine Zondulgaklılar, ardından Zonduklarlılar demesi, sonrasında da “Zonduk…” diye takılıp kalması ve “Niye böyle oldu…” şaşkınlığı ve yakınması, hem asla hafife alınmayacak bir olay, hem de her şeyi yapmaya muktedir olduğu sanılan kişinin tek bir sözcük karşısında düştüğü çaresizliğin hazin görüntüsüdür.
Söz konusu kişinin ekran karşısında ilk kez bireysel, insani bir paniğini de ele veren bu görünüm; kim bilir, gelecekte tanık olunabilecek çaresizlik görünümlerinin de belki bir ilk örneğidir…

***
Kesinlikle abarttığımı düşünmüyorum ve ironi de yapmıyorum.
Buradaki üniversiteyi biz yaptık derken belki de Isparta’da değil başka bir şehirde olduğunu düşünüyordu.
Nitekim birkaç gün önce de Bitlis’te toplanan ahaliye üst üste Diyarbakırlılar diye hitap ederken kitlenin sessiz kalması bile yaptığı yanlışı fark ettirmedi ve yanlışını tekrarlamayı sürdürdü…
Ruh hekimi değilim, fakat bütün bunlar bir arada düşünüldüğünde , bir dil sürçmesi ya da zihinsel yorgunluk ötesinde, daha ciddi sorunların işareti olabilecekleri sonucuna varmak hiç de aşırı bir yorum sayılmamalıdır.
Sıradan bir yurttaştan değil şu anda elinde ülkemizin kaderini tutmakta olan ve bunu önümüzdeki zamanlarda daha da büyük yetkilerle sürdürme şansına küçümsenemeyecek bir olasılıkla sahip birinden söz ediyoruz.
Zonguldaklıları Zondulgaklılar ya da Zonduklarlılar diye okuyormuş gibi uzak ve yakın tarihimizin demokrasi, çağdaşlık, aydınlanma değerlerinin bozularak ve bütünüyle ters yüz edilerek yok edilmesine;Bitlisi Diyarbakır’la, Isparta’yı kim bilir nereyle karıştırmaya hazır değilsek, önümüzdeki seçimlerde bu sıkıntılı durumdan mutlaka kurtulmalıyız.
Ulusça bunu başarabilecek güce ve birikime sahibiz.


Ataol Behramoğlu
Cumartesi/090618

2 Haziran 2018 Cumartesi

Bir Gün Mutlaka


50. yılında 1968’e sevgiyle, inançla, özlemle...
Bugün seviştim, yürüyüşe katıldım sonra
Yorgunum, bahar geldi, silah kullanmayı öğrenmeliyim bu yaz
Kitaplar birikiyor, saçlarım uzuyor, her yerde gümbür gümbür bir telaş
Gencim daha, dünyayı görmek istiyorum, öpüşmek ne güzel, düşünmek ne güzel, bir gün mutlaka yeneceğiz!
Bir gün mutlaka yeneceğiz, ey eski zaman sarrafları! Ey kaz kafalılar! Ey sadrazam!
Sevgilim on sekizinde bir kız, yürüyoruz bulvarda, sandviç yiyoruz, dünyadan konuşuyoruz
Çiçekler açıyor durmadan, savaşlar oluyor, her şey nasıl bitebilir bir bombayla, nasıl kazanabilir o kirli adamlar
Uzun uzun düşünüyor, sularla yıkıyorum yüzümü, temiz bir gömlek giyiyorum
Bitecek bir gün bu zulüm, bitecek bu hân–ı yağma
Ama yorgunum şimdi, çok sigara içiyorum, sırtımda kirli bir pardesü
Kalorifer dumanları çıkıyor göğe, cebimde Vietnamca şiir kitapları
Dünyanın öbür ucundaki dostları düşünüyorum, öbür ucundaki ırmakları
Bir kız sessizce ölüyor, sessizce ölüyor orda
Köprülerden geçiyorum, karanlık yağmurlu bir gün, yürüyorum istasyona
Bu evler hüzünlendiriyor beni, bu derme çatma dünya
İnsanlar, motor sesleri, sis, akıp giden su
Ne yapsam... ne yapsam... her yerde bir hüzün tortusu
Alnımı soğuk bir demire dayıyorum, o eski günler geliyor aklıma
Ben de çocuktum, sevgilerim olacaktı elbette
Sinema dönüşlerini düşünüyorum, annemi, her şey nasıl ölebilir, nasıl unutulur insan
Ey gök! senin altında sessizce yatardım, ey pırıl pırıl tarlalar
Ne yapsam... ne yapsam... Dekart okuyorum sonradan...
Sakallarım uzuyor, ben bu kızı seviyorum, ufak bir yürüyüş Çankaya’ya
Bir pazar, güneşli bir pazar, nasıl coşuyor yüreğim, nasıl karışıyorum insanlara
Bir çocuk bakıyor pencereden hülyalı kocaman gözlü nefis bir çocuk
Lermontov’un çocukluk fotoğraflarına benzeyen kardeşi bakıyor sonra
Ben şiir yazıyorum daktiloda, gazeteleri merak ediyorum, kuş sesleri geliyor kulağıma
Ben mütevazı bir şairim, sevgilim, her şey coşkulandırıyor beni
Sanki ağlayacak ne var bakarken bir halk adamına
Bakıyorum adamın kulaklarına, boynuna, gözlerine, kaşlarına, yüzünün oynamasına
Ey halk diyorum, ey çocuk, derken bende bir ağlama
İlençliyorum bütün bireyci şairleri, hale gidiyorum portakal almaya
İlençliyorum o laf kalabalıklarını, kurumuş yürekleri, bireyin kurtuluşunu filan..
İlençliyorum o kitap kurtlarını, bağışlıyorum sonradan
Uzun kış gecelerinden sonra kim bilir nasıl olur her şey
Uzun kış gecelerinden sonra, masallarda anlatılan
Durup durup bunları düşünüyorum, bir sevinci bir hüzün izliyor arkadan
Yüreğim ipe sapa gelmez bir bahar göğü, Türkçe bir yürek kısaca
Beklemek usandırıyor, telaşlı telaşlı bir şeyler anlatıyorum sağda solda
Bir otobüse biniyorum, inceliyorum bir böceği tutarak kanatlarından merakla
Yürürdüm eskiden baharda, o yıkıntıların ve çayırların olduğu alanlara
Aklıma şiiri gelirdi o yaşlı Amerikalının, sonbaharı anlatan şiiri
Çayırlar vardı o şiirde, baharı anımsatan ne de olsa
Böylece yeniden hazırlanıyorum bir coşkuya, yeniden sokaklara fırlamaya
Kendimi atmak bir uçurumdan balıklama
Büyük ve mavi bir şey izlenimi var bende, gördüğüm filmlerden mi ne Bir şapka, telaşlı bir gök, sıcak yapay bir dünya
Anlat anlat bitmiyor, bitmiyor bendeki daüssıla
Bütün sevgilerimi harcayabilirim bir çırpıda, yağmurlu o yollar geliyor aklıma
Benzin kokuları, ıslak direkler, babamın esmer bir somun gibi tombul ve sıcak elleri
Uyurdum. Bir de bakmışsın yeni bir film sinemada, şehirde yeni bir kız, kahvede yeni bir garson
O üzgün ve sabahlıklı dururdu balkonda...
Şimdi ne var hüzünlenecek burda, nedir bu çatlatan yüreğimi bu telaş
Sanki yarın ölecek gibiyim, birazdan polisler gelecek ya da
Gelip alacaklar kitaplarımı, daktilomu, bu şiiri, sevgilimin fotoğrafını duvarda
Soracaklar babanın adı ne, nerde doğdun, teşrif eder misiniz karakola
Dünyanın öbür ucundaki dostları düşünüyorum, öbür ucundaki ırmakları
Bir kız sessizce ölüyor, sessizce ölüyor Vietnam’da
Ağlayarak bir yürek resmi çiziyorum havaya
Uyanıyorum ağlayarak, bir gün mutlaka yeneceğiz!
Bir gün mutlaka yeneceğiz, ey ithalatçılar, ihracatçılar, ey şeyhülislam!
Bir gün mutlaka yeneceğiz! Bir gün mutlaka yeneceğiz! Bunu söyleyeceğiz bin defa!
Sonra bin defa daha, sonra bin defa daha, çoğaltacağız marşlarla
Ben ve sevgilim ve arkadaşlar yürüyeceğiz bulvarda
Yürüyeceğiz yeniden yaratılmanın coşkusuyla
Yürüyeceğiz çoğala çoğala...
1965

26 Mayıs 2018 Cumartesi

GÜLER YÜZLÜ KOSOVA



Yazıya Kosova’dan dönüş yolunda, Adem Yashari havaalanında başladım. Yaklaşık yarım saat içinde uçağa alınacağımızı tahmin ediyorum. Bu nedenle başladığım yerde bitirmeye sanmam ki şansım olsun .
Kosova’ya ilk gelişimin üzerinden yedi yıl geçmiş. Haziran 2011’deki bir şiir şöleninin konuğu olarak Prizren’e gelmiştim. Bu kez yolculuk yine bir şiir şöleni nedeniyle Peja’ya oldu. Peja,İpek demekmiş. Sanırım bu şehir bizde zaten İpek olarak biliniyor. Şehrin ipekle ilişkisini bilmiyorum, Fakat ister yağmurlu ister güneşli olsun, ipek gibi bir havası olduğunu söyleyebilirim. Şehri çepeçevre kuşatan sislerle kaplı Hajla Dağ silsilesi ise, bir Kafkas şehrinde olduğunuz duygusunu yaşatıyor. Bu duygu, Balkanların yazgısıyla Kafkasların yazgısı arasında benzerlikler olabileceğini düşündürüyor… Bağımsızlık savaşları ve dağlar arasındaki ilişki bu yazgı ortaklığının başlıca kanıtı olmalı…
***
Başlayan ve hızını alan yazıyı uçakta sürdürüyorum…
Henüz havalanmadık.
İstanbul-Kosova(Priştina havaalanı) arası 1 saat 20 dakika…
Yunanistan’a yıllar önceki ilk yolculuğum sonrasındaki bir yazımda ve bir şiirimde, ”bu kadar uzak ve bu kadar yakın” oluşumuzun kederle karışık şaşkınlığını yazmıştım.
Gerçi zaman içinde çok şey olumluya doğru değiştiyse de bütün komşu ülkelere hem çok yakın hem çok uzağız.
Kendi payıma, yanı başımızdaki Kosova’yı ne kadar az tanıdığımı bu yolculuğum sırasında gördüm ve açığımı internetten edindiğim bilgisiyle kapatmaya çalıştım.
Coğrafi konumu gerçekten de özgün ve önemli.
Arnavutluk, Makedonya, Karadağ ve Sırbistan’la çepeçevre çevrili.
Adriyatik Denizi ve Karadeniz arasında bir yerde.
Orta ve Güney Avrupa arasında bir konumda.
Bu coğrafi özellikleri hem şansı hem de şanssızlığı Kosova’nın.

***
19.yüzyıl sonlarında yapılan bir ölçüme göre yüzölçümü yaklaşık 20 bin km2iken, bugünkü Kosova Cumhuriyetinin yüzölçümü bunun yarısı kadar. Buna karşılık o tarihte yaklaşık bir milyon olan nüfusu bu gün iki milyon civarında…
Resmi diller Arnavutça ve Sırpça.
Nüfusun yüzde 9l’sı Müslüman. Geri kalanı ise Katolik ve Ortodoks Hıristiyan.
Böylece Kosova Cumhuriyeti, Bosna Hersek’ten sonra büyüklük bakımından Avrupa’da nüfusu büyük oranda Müslüman 2. büyük devlet oluyor.
Tabii, Türkiye’yi Avrupa sayarsak(ki saymalıyız) üçüncü diyeceğiz…
(Bu arada Arnavutluk nüfusunun yüzde altmışa yakınının da yine İslam dininden olduğunu belirtelim.)

***
Yüzyıllar içinde Roma, Bizans, Bulgaristan, Sırbistan arasında el değiştiren Kosova 1445’te Osmanlı toprağı olduktan sonra 20.yüzyıl başlarına kadar bir Osmanlı vilayeti olarak kalmış. 19.yüzyılda Arnavut bağımsızlık hareketinin merkezi olmuş ve Osmanlının Balkan Savaşı yenilgisinden sonra da Sırbistan’a bırakılarak 2. Dünya savaşı sonrasından itibaren de özerk bir devlet olarak Yugoslavya içinde varlığını sürdürmüş.
Bosna -Hersek katliamlarının hemen sonrasında, 1998-99 yılları arasındaki savaşta bu kez Kosova çok büyük acılar yaşadı. Sonrasında BM denetimine girerek 17 Şubat 2008’de Sırbistan’a karşı bağımsızlığını ilan etti.

***
Bunca tarih, coğrafya vb. bilgisinden sonra(şimdi Büyük Adaya doğru Mavi Marmara’da yol alırken!) ekleyeceğim şey, acılar dolu bu tarihe karşın bugünkü Kosova’nın, halkıyla ve coğrafyasıyla güler yüzlü bir ülke olduğudur. Katıldığım şiir şöleni, 20.yy. Kosova şiirinin önde gelen şairi Azem Shkreli(1938-1997) adına her yıl düzenlenen uluslar arası buluşmanın 16.sıydı. Şiirleri dilimize çevrildi mi, bilmiyorum. Fakat bu şairi ve Kosova şiirini elbet tanımamız gerekiyor. Bu arada, bu yılın festivaline çağrılı oluşumun bir nedeni de şiirlerimden bir seçkinin Kosova’da (değerli bir genç şair olan J.Kelmendi’nin çevirisiyle) Arnavutça’da kitaplaşmış olmasıdır. Elinizde bir başka dilde kitabınızı tutmak güzel bir duygu. Okurlarımla paylaşmak istedim…

Ataol Behramoğlu/Cumartesi/26.05.18