9 Şubat 2020 Pazar

FAUST’UN OPERACASI

      
Goethe’nin yapıtı bir opera metni değil. Yani bestelenip sahnelenmek üzere libretto(opera metni) olarak yazılmamış.
Daha önce yine Goethe(ve Faust) üzerine bir başka yazımda değindiğim gibi, bu bir oyun ya da roman da değil. Ama sanki aynı anda hem bir tiyatro yapıtı, hem bir roman, hem de bir felsefi denemeler bütünü.
Bunun için de aynı anda hem tiyatro yapıtı, hem roman, hem bir felsefe yapıtı gibi okuyabilirsiniz.
Bütün bu sanat ve düşün alanlarının her bir için önemi, faklılığı, büyüklüğü de sanırım bu kapsayıcılığından geliyor.
Fakat ona tek başına oyun, roman, ya da bir felsefe yapıtı diyemiyorsunuz.
Kaldı ki akıcı bir şiirsel yapıt, bir destan bu aynı zamanda.
Hem de içindeki liriklerden ayrıca bir şiir kitabı oluşturulabilecek bir büyük epik…
Şimdi burada beni ilgilendiren soru, böyle bir yapıtın bir opera ürününe nasıl dönüştürülebileceği ve buna bağlı olarak da nasıl bir sonuç alınabileceği…
İstanbul Devlet Opera ve Balesi Sanatçılarının(oyuncuları, kostümü, dekoru ve orkestrasıyla) başarılı, enerjik performansını izlerken, bu sorunun yanıtını düşünmekteydim…

***

1818-1893 yılları arasında yaşamış Fransız besteci Charles Gounod’nun müziğine bir diyeceğim olamaz.
Onun yine Fransız çağdaşları J.Barbier ile M.Carré’nin ortak libretto metni de sonuç olarak bir kesip biçme, özetleme,kurgulama işidir.
Fakat bütünüyle bu opera Goethe’nin Faust’unu ne ölçüde yansıtabiliyor?
Beste 1859’da yapılmış.
Librettro’nun yazılış tarihi de yaklaşık olarak bu tarih olmalı.
Goethe yaşamdan 1832’de ayrıldığına göre o bu konuda ne düşünürdü bilemeyiz.
Fakat benim tek bir konuda olmakla birlikte, izlediğim operanın bütününü kapsayan temel bir konuda itirazım var.
O da dindarlık olgusudur.
Goethe’nin Tanrı inancını, günah-ceza olgularına ilişkin düşüncelerini, hırıstiyanik değerlere bağlılığını biliyorum.
Fakat söz konusu operanın müziğindeki ve librettosundaki güçlü dinsel vurgu ve büyük ölçüde de bunların sonucunda sahnelemeye esas olan yorum, bana hem Goethe’nin kişiliği, hem de yapıtının çok kapsamlı ve çok yönlü içeriği ve mesajları bakımından daraltıcı görünüyor.

***
Goethe’nin tragedya diye adlandırdığı yapıtın birinci bölümünde Dr.Faust’un odası “yüksek kubbeli, dar, Gotik tarzda bir oda” olarak betimlenmektedir.
Bu kasvetli odanın duvarında, perde açıldığında tam karşıda, çarmıhta bir İsa’dan söz edilmiyor.
Bizdeki temsilde bu var mıydı, çok iyi anımsamıyorum. Vardıysa da bende belirgin iz bırakmamış. Bu yazıyı yazmaya başlarken internette bulup girişini izlediğim(şu anda da müziğini izlemeyi sürdürdüğüm) 2011 tarihli Fransa Ulusal Tiyatrosu’nun temsilinde, sahne aydınlandığı anda (ya da perde açıldığında), bir masada oturmakta olan Dr. Faust’tan önce, tam karşıda bu çarmıhı görüyoruz. Merak bu ya, yine Fransız Ulusal Tiyatrosu’nun bu kez 1975 tarihli temsilini internette buldum. Faust fanus gibi dar bir odada, kürsü gibi masa başında ayaktadır. Hemen arkasında, belli ki iblisin ineceği bir merdiven var.Gençler fanusun dışından geçiyor… Çarmıh da söz konusu değil.. Açıkçası bu uyarlama bana daha ilginç göründü, ayrı konu…

***
Sonuç olarak bir opera ürünü; müziği, librettosu, şarkıları, dansları, oyunculuğu, sahnelenişi, bu sahne ve müzik sanatına ilişkin her türlü özelliğiyle ve donanımıyla, ona esin veren üründen farklı bir sanat yapıtıdır.
Böyle olmakla birlikte, bütün bu aşamalarda, ana metinden(ve fikirden) pek de uzağa gidilmemesi gerektiğini düşünürüm.

26.01.20
Bostancı





7 Şubat 2020 Cuma

OKUDUKLARIM İZLEDİKLERİM DÜŞÜNDÜKLERİM


Yirmili yaşlarımdan bu günlere, kimi kez uzun aralıklarla da olsa, yarım yüzyıl aşkın süredir günlük tutarım…
Bunu neden yaptım, neden yapıyorum?
Tek ya da başlıca neden yaşamımı elimin altında tutmak duygusu olmalı…
Benden habersiz alıp başını gitmesin…
Bir de zaman zaman bu defterlerden birini elime alıp okuduğumda yaşamış olduklarımı bir kez daha yaşamak duygusu…
Yanı sıra da kendimi, yaptıklarımı denetlemek.. Planladıklarımı, yapmayı tasarladıklarımı ne ölçüde gerçekleştirebildiğimi kontrol etmek.
Buraya kadar bir sorun yok
Fakat kişisel yaşantılarımdan ve duygularımdan belki daha da çok;okuduğum, o sırada okumakta olduğum kitapların, izlediğim film ya da oyunların düşündürdükleri de çokça yer alıyor bu günlüklerde.
Bu doğru bir şey mi?
. Sıcağı sıcağına yayınlanabilecek,okurla paylaşılabilecek şeyleri, ne zaman,ne olacağı belli olmayan defterlere niçin yazıp duruyorum?
Pazar ekinde yukarıdaki başlık altında sürdüreceğim bu yazılar biraz da bu sorunun yanıtı ve karşılığı olacak…
Bu satırların yazarı, çoğunuzun bildiği gibi, öncelikle bir şairdir.
Sanatçıdır.
Ya da , hadi, öyle olmak ve öyle kalmak isteyen biridir diyelim…
Şu son 15-20 yıl, ülkede egemen olan siyasal ortamın çapsızlığı, yüzeyselliği, darlığı, çirkinliği, içimizdeki şiir duygusunu, sanatsal duyarlılığı kuruttu neredeyse…
Ben, hiç değilse bu sütundaki yazılarımla, içimi şiire, sanata açmak istiyorum…
Günlüklerimin sayfalarını çok özel, kişisel notlara bırakarak; okuduklarıma, izlediklerime ilişkin düşüncelerimi sizlerle bu sütunda paylaşmak istiyorum.
Bu yazılar da günlük ya da genel siyasal konuların büsbütün dışında olmayacaklar kuşkusuz…
Fakat elden geldiğince şiirin, sanatın sağaltıcı dünyasının dışına taşmamaya çalışarak…
***
Geçen yaz “Kültür ve Siyaset” başlıklı sütunumdaki yazılarımdan birinde Sait Faik’ten söz ettiğimi anımsayan okurlarım olacaktır.
Bir öykü yazarının bu öykülerde aynı zamanda hem ressam hem şair olması ender görülen bir şey olsa gerek.
Sait Faik tam olarak böyle bir yazarımız.
Onu Çehov’dan, Gorki’den, Maupassant’dan, dünyaca ünlü herhangi bir öykü yazarından bir milim aşağı göremem.
Aynı zamanda şair ve ressam özelliklerine sahip olarak üstün yanları olduğunu düşünürüm…
Örnek istiyorsanız açıp herhangi bir öyküsünü okuyun, ya da yeniden okuyun…
Ya da en iyisi, son öykülerinden biri, ya da son-belki bir veda öyküsü olan
Kalinikhtada”dan başlayın…
Şiirden, , dilden, duygudan,sevgiden, insan olmak dediğimiz şeyden, yaşamın sadeliğinden, zenginliğinden ne kadar uzaklara düşmüş olduğumuzu görüp duyumsamak için…

Yıldızlar asılmıştı ağaçlara.Soğuk kandil kandil sarkıyordu.Yanımda dostların en koyusu, kadehimde sakız rakısı, dilim kekeme, elimde olta, oltanın elinde zoka,sandalda Barba Stanco,küpeştede Sivriada(….)Kahve fincanına düşen sabah yıldızını kokluyorum.Mis gibi kahve kokuyor.Kocayemişlerin çiçeği pare pare.Karabaşları avuçlarımda eziyorum. Dilime arılar konuyor, gözümü arılar sokuyor, güneş batıyor, bir karabatak düşünüyor. Martının biri boşlukta bir direğe konuyor”


19.01.2020

29 Kasım 2019 Cuma

Raperin isyan demekmiş...

Hapishane mektuplarına ne yazık ki alışığım. Gazeteye bir iki hafta uğramadığımda posta kutusu bunlarla dolup taşar. Olağan yazılı haberleşmelerimiz artık elektronik posta yoluyla olduğundan, posta kutusundaki mektup zarflarının hemen hepsi hapishanelerden gelen siyasal tutuklu ya da mahkûm mektupları demektir. Bu mektupları elden geldiğince okuyup yanıtsız bırakmamaya, kimilerinde dile getirilen sorunları yine elden geldiğince gazetedeki köşemde duyurmaya çalışıyorum.

Bu mektuplar arasında genç kızlardan, kadınlardan gelenler önemli yer tutuyor. Kadın ve hapishane sözcüklerini bir arada düşünmeye hiçbir zaman alışamadım. Aslında bütünüyle insan ve hapishane sözcükleri birbirine yakışmıyor. Fakat benim gözümde kadın, hangi yaşta olursa olsun, zarif, ince bir yaratıktır. Daha çok korunmalı, dokunulmazlığı daha çok olmalıdır.

Bence bir insan toplumunun niteliksel üstünlüğü, kadına gösterilen saygı ve özenle doğru orantılıdır. Bu söylediklerimden kadını korunmaya muhtaç, zayıf bir insan kişiliği olarak gördüğüm anlamı çıkmamalı. Tam tersine... Birkaç ay önce yine hapishane adresinden gelen bir kadın mektubu ötekilerden farklıydı. “Bakırköy Kadın Kapalı Cezaevi”nden yazan Dilek Demir, siyasal değil “adli” bir suçlama olayı nedeniyle cezaevindeydi. Önce biraz şaşırdığımı gizleyemem. Çünkü “adli” suçlamalarla cezaevlerindeki kadınlar, toplumsal bakımdan genellikle daha alt kademe mensuplarıdır. Bir cinayete karışmakla suçlanan Dilek Demir ise, mesleği öğretmenlik olan bir aydındı. Fakat söz konusu mektupta anlatılanların ve Dilek Demir’in kişiliğinin ayrıntılarına indikçe şaşkınlığımın yerini büyük bir üzüntü aldı.

SEÇKİN BİR SANATÇIYDI
Dilek Demir, Raperin takma adıyla Kürtçe halk türküleri söyleyen bir müzisyen, seçkin bir sanatçıydı.  Bunlardan “YouTube”da  bulabildiklerim, sözleriyle de, ezgileriyle de, duyguyla, yaşama sevgisiyle, özgürlük tutkusuyla dolu türkülerdi. “Kapalı Ceza ve İnfaz Kurumu”ndaki kişi, öğretmenliğinin yanı sıra, ender ve seçkin sanatçı yeteneğine sahip bir genç kadındı. Bu mektuptaki birkaç şiirini, ilk mektubuna yanıtımdan ve gönderdiğim kitaplardan sonra Raperin’in yanıt da beklemeksizin birbiri ardına gönderdiği mektupları ve bu mektuplardaki şiirleri izledi...

Raperin, Kürtçe isyan, başkaldırı demekmiş. Kürt (Diyarbakır) kökenli Dilek Demir bir Ege çocuğu. Kürtçeyi sonradan öğrenmiş. Şiirlerini doğal olarak anadili ya da baskın anadili (eğitim dili) olan Türkçeyle yazıyor. Bunlar şiir bilgisi ve sezgisi olan bir yeteneğin yazabileceği, omurgası sağlam şiirler. Ahmed Arif, onu tanısa gözlerinden öperdi. Çünkü bu şiirlerde öncelikle ve özellikle Ahmed Arif sesini duyumsadım. Şiir dünyası ise kendi yaşamına özgü sevgiler, sevinçler, özlemler, kahırlar, beklentiler ve takma adındaki gibi isyanlarla örülmüş.

APAÇIK TUZAK
Suçlama konusu, olay ve davanın seyrine ilişkin hukuksal süreç bu yazının konusu dışında kalıyor. Fakat kısaca söyleyecek olursam, arayışlar içinde bir genç kadının, bir sanatçının düşürülmüş olduğu tuzak apaçık görülebiliyor. Ortada, biri Dilek Demir olan iki kadınla, duyguları ve beklentileriyle oynayarak onları tuzağa düşürmenin bedelini canıyla ödemek durumunda kalan biri var. Davaya bakan yargı mensupları ve Dilek Demir’in savunma avukatlarının, konuya sadece yasa sınırlarının dar çerçeveleri içinde değil; çeşitli toplumsal, kişisel, psikolojik etmenlerin karmaşık ve birbirleriyle ilişkili etkileriyle bir arada bakabilmelerini dilerim.

34 YAŞ ŞİİRİNDEN
Çocuktum iğde kokardı ay doğarken rüyalar Bozkırlarda nilüfer yeşerirdi Heybemde, türkülerden duyduğum turnalar Kafesinde salınırdı dedemin kekliği (...)

Okur mektuplarından

Bu hafta, yazılarımla ilgili olarak aldığım bazı okur mektuplarından bölümler paylaşmak istedim. İlgilerinden ötürü kendilerine teşekkür ederim.

“İstasyon binaları ne olacak?” başlıklı yazımda değindiğim ve izlemeyi sürdüreceğim konudan yola çıkan sayın Mehmet Durmuşoğlu, Marmaray hattı istasyonlarında kapalı alan bulunmayışından yakınıyor. Dört yanı açık bu istasyonlarda sıcak yaz aylarında bile beklemenin zorluklarından söz eden okurum; fırtınalı, karlı, yağmurlu kış aylarında insanların perişan olacağını belirterek ilgilileri uyarıyor. Devlet Demiryolları Genel Müdürlüğü’ne bir dilekçeyle başvuran okurum kendisine bir izleme numarası verildiğini, ancak şimdiye kadar bir yanıt gelmediğini, herhangi bir iyileştirme çabasının da görülmediğini bildiriyor. Böylece biz de konuyla ilgilileri uyarmış olalım.

Foça’dan değerli dostum, emekli tarih öğretmeni Sayın Recep Bozkurt, aynı konudaki mektubunda, memleketi Eğirdir’in garının, “bu toprakları vatan yapan” bu yapılardan birinin harap olup gitmekte olduğundan acıyla yakınıyor. Sayın Bozkurt mektubuna, Eğirdir konulu kitabına bu tarihi gar hakkındaki yazısını da eklemiş.

Değerli tarih öğretmeni dostumun belirttiği gibi, topraklara vatan değeri kazandıran öğelerin başlıcalarından biri de o topraklarda yaşanmış olayların tanığı olmuş yapılardır.

Paradan başka değer tanımayan bir anlayışa ve ne yazık ki böyle bir anlayışla yetiştirilmiş kuşaklara bunu anlatmak güçtür.

Sorun eskiyi savunmak değil tarihi ve mimari değer taşıyan yapıları koruyarak şimdiki zaman duygusunu geçmişle bütünleştirmektir.

Konunun en yaşamsal örneklerinden biri, Haydarpaşa Garı’nın başına gelenler, daha doğrusu getirilmek istenenlerdir.

Vatan kimsenin oyuncağı değildir.

Haydarpaşa, gar olarak yapılmıştır ve öyle de kalacaktır. Başka heveslere asla, kesinlikle izin verilemez, verilmeyecektir, vermeyeceğiz.

“İrdeleyen akıl” başlıklı yazımla ilgili mektubunda Sayın Mehmet Yalçın, “akıl” kavramının (benim yazımda ileri sürdüğüm görüşten farklı olarak) “bilgi”yle değil, “insan türü”yle ilgili olduğunu; yani sonradan edinilmiş değil, insan türünü belirleyen ve doğuştan gelen bir yeti olduğunu ileri sürüyor. “Descartes’ın usçuluk devriminin bu temel yaklaşıma dayandığını” belirten Sayın Yalçın, onu izleyen düşünürlerce de insan ile hayvan arasındaki temel ayrımın us ve içgüdü ayrımı olduğunu vurguluyor. Akademisyen ya da amatör felsefe meraklısı okurlarımla birlikte tartışabiliriz düşüncesi ile Sayın Yalçın’ın devamla ileri sürdüğü (sağlam bir düşünce örgüsünün ürünü olduğu besbelli) aşağıdaki görüşlerini aynen alıyorum...

“İleri sayrılık durumları dışında, ‘aptal’ diye nitelenen insanlar, temel insanlık yetisi olan akıldan yoksun değildir. Tersi de doğru: Bilgili insanların akılca onlardan daha üstün olduğu söylenemez. Aynı aklı daha iyi kullanma becerileri, onlarda doğal bir ayrım yaratmaz. Sergiledikleri davranışlar, insandan insana değişebilen birer ‘edim’dir, ‘performans’tır.”

Okurlarımın ve gazete yönetiminin anlayışla karşılayacağı umuduyla, kitap çalışmalarıma daha fazla yoğunlaşabilmek için köşe yazılarıma bir süre ara veriyorum.

İstasyon binaları ne olacak?

Haydarpaşa Garı’nın İstanbul’un yaşamından gaddarca çıkarılmasından sonra İstanbul’a Ankara’dan ve Anadolu içlerinden gelen trenlerin son durağı Pendik olmuş, bu nedenle de Pendik sonrasındaki istasyon binaları kaderlerine terk edilmişti.

Bundan önce bu binalardan benim en çok kullandığım ve tanıdığım Bostancı Garı’ydı.

Doğrusunu söylemek gerekirse şu günlerde Beşiktaş’tan Bostancı’ya taşınıncaya kadar da, bu binaların ne olduğu, ne olabileceği konusunda da bir şey düşünmemiştim.

Hızlı trenin ve Marmaray’ın, Pendik’in ötesine geçmesiyle gar binaları yeniden yaşamlarımıza katıldı, fakat bu kez işlevsiz olarak.

Bostancı’da küçük bir yeraltı geçidinden geçilerek perona ulaşılıyor. Suadiye, Erenköy, Feneryolu, Göztepe, Kızıltoprak istasyonlarında olan da sanırım aynı şey.

Gar binaları işlevsiz.

Tel örgüden barikatların arkasında hüzün veren bir görünümleri var.

Böylece bu binalarının kaderleri, gelecekleri konusunda ansızın bir kaygı duydum ve küçük bir araştırma yapıp zihnimde zaten beliren önerimi yazıya dökmeye karar verdim.

Konuya ilişkin olarak internette gezinirken Prof. Dr. Gülşen Özaydın ve Arş.Gör. Saadet Tuğçe Tezer’in “İstasyon Binalarının Kentteki Anlamı Üzerine Düşünceler” başlıklı çalışmasıyla karşılaşarak mutlu oldum.

Sayın Özaydın ve Sayın Tezer, internete 5 Ağustos 2014’te konulan yazıda, Bostancı’dan Kızıltoprak’a kadar istasyon binalarının tarihçeleri, mimari özellikleri ve bulundukları yerleşim yerleri konusunda aydınlatıcı bilgiler veriyorlar.

Buna göre bu binaların yapım tarihlerinin 1910 olduğu anlaşılıyor.

Bir yerde, yanlış anımsamıyorsam Bostancı istasyon binasının, Haydarpaşa Garı gibi 1872’de Haydarpaşa’yı yapan mimar ya da mimarlarca inşa edildiğini okumuştum. Konuyu sürdüreceğim için gelecek açıklamaları yayımlamak isterim.

Konuyu sürdüreceğim, çünkü sözünü ettiğim yazıda da (P.Nora’dan bir alıntıyla) belirtildiği gibi “Kentlerin kimlikleri, kimliği oluşturan öğelerin sürekliliği ile var olmaktadır. Dolayısıyla kent yaşamımda günümüzle ilgili deneyimler, büyük ölçüde geçmiş hakkında bilinenlerin üzerine oturur ve geleceğe yapılan her türlü aktarımın içinde bir anımsama öğesi yatar. Anımsamanın bireysel olmanın ötesinde toplumsal bir yanı bulunmaktadır. Diğer bir deyişle kente ait hafıza, toplumsal yoldan kurulan zihinsel bir süreçtir. Bu süreçte kente ait bilgiler kolektif hafıza yoluyla anımsanır ve hafıza yerleri ve mekânları üzerinden geleceğe taşınır.”

Değerli araştırmacılara kent belleği konusunda duyarlılıkları ve bugün kaderlerine terk edilmiş gibi durmakla birlikte geleceklerine ilişkin şeytani rant planları yapıldığından kuşku duymadığım bu sevgili binalara dikkat çekmiş oldukları için teşekkür borçluyuz.

Onlar “karar alıcıları kolektif hafızaya karşı duyarlı olmaya davet” ediyorlar...

Ben bir adım daha atarak, bu binaların bulundukları bölgeye ilişkin kent müzelerine dönüştürülmesini öneriyor, etkili olabilecek her kurumu ve kişiyi bu konuda çalışmalar yapmaya, düşünce üretmeye ve olası rant heveslilerine karşı uyanık olmaya davet ediyorum...

Konuyla doğrudan ilgisi olmasa da, yazımı kent belleğiyle ilişkin olarak değerli dostum Prof. Dr. Necat Birinci’nin bir uyarısı ve önerisiyle tamamlamak isterim.

Konuşmalarımızda sayın Birinci, yıkılan AKM’nin yanlış bir yere yapılmış olduğunu, yerine bir yenisinin yapılmasının değil -çünkü uygun bir başka yere de yapılabilir- çevresindeki bazı binaların da yıkılarak o mekânın 19. yüzyılın ortalarına kadar olduğu gibi tekrar “İstanbul’un Seyir Terası” olarak halka açılması gerektiğini belirtiyor...

Dinleyen olur mu bilmem. Fakat bana heyecan verici bir görüş olarak görünüyor.

6 Kasım 2019 Çarşamba

Ispanak

Üç günlük Tataristan yolculuğumda doğumunun 220. yılında Puşkin onuruna düzenlenen toplantılarda konuşmalar yaptım.

Kazan’da Tatarların büyük şairi Abdulla Tukayev’in görkemli müze evini, bir başka önemli Tatar şairi Musa Celil’in mütevazı müze evini gezerek oralarda da konuşmalar yaptım.

Yine Kazan’da, ilk gençliğinde bir süre bu şehirde fırın işçiliği, rıhtım hamallığı yaparak hayatını kazanmaya çalışmış Maksim Gorki adına düzenlenen müzeyi dolaştım.

Tataristan’ın bir başka önemli şehri Yelebuga (yada Alabuga)’da Rus Şiirinin Gümüş Çağı Kitaplığı’nda, bu döneme (20. yüzyıl başları modernist Rus şiirine) ve genel olarak şiire ilişkin, çok ilgili ve çok seçkin bir topluluk önünde konuştum. Bu şehirli ressam İvan Şişkin’in müze-evini gezdim...

Bütün bu gezi ve ziyaretlere ilişkin izlenimlerimi en az iki günlük bir yazıyla ve ilginç fotoğraflarla paylaşacağım sizlerle...

Ülkeye döndüğümde çarşamba yazımın konusunu düşünürken kararsız kaldım...

Son Suriye harekâtının artıları ve eksileri?

Başta Orhan Bursalı’nın 28 Ekim Pazartesi tarihli “Suriye macerası ülkeyi batırdı, sonuç büyük fiyasko” başlıklı mükemmel yazısı olmak üzere bu konuda yazılmış olanlara ne eklenebilir?

Cumhurbaşkanı’nın ABD seyahati, İçişleri Bakanı’nın adlandırmasıyla hapishanelerimizdeki “terörist savaşçılar” (yani IŞİD’liler) nerede yargılanacak, işveren bakanlara kendi iş alanlarında trilyonlarca liralık destek kıyakları vb. konularda yazmayı da canım istemedi...

Derken, ıspanak imdadıma yetişti...

Bitki zehirlenmesi olarak mantardan zehirlenmeyi bilirdik de, gariban ıspanak nereden çıktı?

Yıllarca içinde demir olduğuna inandırılmıştık, sonra bunun doğru olmadığı söylendi.

Çok şükür, henüz yaşam kaybı haberi gelmedi ve dilerim gelmez ama çok sayıda yurttaşımız ıspanak zehirlenmesi tanısıyla tedavi ve gözetim altında.

Sorun nedir, sorumlu kim, bilen yok.

Çernobil faciası sırasında çayın bundan etkilenmediğini kanıtlamak için kameralar önünde çay içen bakan gibi bir pazarcı esnafı da kameralar önünde aynı amaçla çiğ  ıspanak yedi. Tarım Bakanı’ndan da böyle bir jest gelir mi bilemem.

Bu konuda bana en inandırıcı görünen açıklamayı sosyal medyada gördüm. Hakan Aytaş imzalı açıklamada özetle şöyle deniyor: “Bayat ıspanaklara yeşil görünsün ve uzun ömürlü olsun diye tarım ilacının dışında çeşitli kimyasallarla işlemler yapılmış.”

Olabilir mi? Neden olmasın!..

Ülkeye dönüşümdeki haber turunda ilgimi çeken bir başka haber, Adana’daki banka soygunu girişimi oldu...

Çevrede kimse yok. Sanıyorum tatil günü ve gündüz vakti. Elindeki balyozu bir bankanın vitrinine vurmakta olan ufak tefek biri güya camı kırıp içeri girecek ve bankayı soyacak. Derken çevreden birileri gelip engel olmaya çalıyor. Soyguncu bunlara bıçak çekiyor. Bu arada oralardaki bir koruma, adamın üzerine atlayarak onu etkisiz hale getirmek istediğinde soyguncu zaten kendini yere atmış sanki etkisiz hale getirilmeyi bekliyor.

Karakoldaki ifadesinde ailesiyle sorunu olduğunu, kalacak yeri olmadığından hapse girmek için bu işi yaptığını söylemiş...

Hani, şaka gibi diyoruz ya, aynen öyle...

Bilinemeyen bir nedenle otobüsü, duraktaki yolcuların üzerine süren, ardından da dışarı fırlayarak elindeki bıçağı rastgele sallayıp bir kişinin ölümüne ve yaralanmalara yol açtıktan sonra kendini denize atarak, “Polis yok mu, öldürün beni” diye bağıran halk otobüsü şoförü...

Ordu’da her gün yol kenarında durup geçen araçlara el sallayan akıl özürlü Salih’e bunu ıslanmadan yapabilsin diye otobüs durağı benzeri bir yer yaptırılıp üzerine de “Salih’in Yeri” yazılması... Salih’in şimdi hepimize örnek olması gereken mutlu bir gülümsemeyle işini yapmakta oluşu...

İlk bölümü dışında “ıspanak”ta odaklanan bu yazı için okurlarım beni kınamasın.

Bu da bir rahatlama gereksinimi eninde sonunda...

31 Ekim 2019 Perşembe

İRDELEYEN AKIL

       Aziz Nesin bilinen polemikçi üslubuyla, Türk milletinin yüzde şu kadarı akılsızdır dedi…
       Üstelik akılsız yerine daha ağır bir sözcük olan aptal’ı kullanarak  ve önemli bir  yüzdeyle…
       Atatürk ise  Cumhuriyetin 10. yıl söylevinde Türk milletinin zeki olduğunu söylemişti…
        Birbirine taban tabana  karşıt görünen bu iki değerlendirmeden hangisi doğru, ya da doğruya  daha yakındır dersiniz?..
      “Karşıt görünen…”dedim, çünkü akıl ve zekâ kavramları öyle sanıyorum ki aynı şey değil…
        Akıl, bilgiyle ilişkili olmalı…
        Bilgiden yoksun, eksik  bilgili  bir akıllılık, ne ölçüde bu nitelemeyi hak edebilir?..
        Zekâ ise çabuk kavrama becerisi olarak bilgiyle yine ilişkili olsa da,bilgiye tam da bağımlı olmayan bir yetenek olsa gerek…
          Tam bu noktada kurnazlık kavramanın da devreye girmek için sabırsızlandığını görür gibiyim…

                                                             ***
           Başa dönerek devam edelim…
           Aziz Nesin saptamasını  protein eksikliğiyle temellendirmeye çalışmıştı…
           Bir haklılık payı olsa da bütünüyle haklı sayılamayacak bir görüş.
           Eğer bir millete özgü  akıldan söz edilecek olursa, bu aklın yüzlerce belki binlerce yıllık süreçlerde oluştuğunu  düşünmek gerekir.
           Bu bağlamda da hiçbir milletin akıllı ya da akılsız, ya da bir ötekine göre daha akıllı daha akılsız olduğunu ileri sürmek doğru olmaz.
          Olsa olsa tarihsel  süreçlerden, dönemlerden söz edilebilir.
          O dönemlerden sonra da bir milleti o millet yapan(tarihle, coğrafyayla, yaşanmışlıklarla ilişkili) genel özellikler yeniden kendini gösterecektir…
         Milletimizin başka milletlerden daha akıllı ya da daha akılsız olduğu kanısında değilim.
           Bu anlamda eksiğimiz bilgi dağarı(hazinesi) ve düşünme yöntemi konularındadır.
            Bunlara, zaten bu yazının ana fikri olarak  aşağıda değineceğim.
            Zekâ konusunda ise Atatürk’ün düşüncesine katılıyorum.
            Kimi kez kurnazlıkla karışsa ya da  yerine göre suskunlukla  geçiştirilse de, Anadolu insanında, belki başka bir çok milletin insanından farklı bir çabuk kavrama yeteneği olduğu
kanısındayım…

                                                      ***
                Şimdi yukarıdaki paragrafta sözünü  ettiğim bilgi sahibi olma olgusuna ve düşünme yöntemi konularına gelelim…
               Bilgisiz olduğumuz, üstelik sadece yeterli eğitim alamamış sıradan halk insanları olarak değil   büyük çoğunluğumuzla  bilgi yoksulu olduğumuz çok açık…
              Aydınlar olarak kendi uzmanlık alanlarımızda bile çoğu kez en temel bilgilere sahip olmada ciddi eksiklerimiz var….
                 Bu üzüntü verici durumun sayısız nedenlerini anlayıp açıklamaya çalışmak bir yazıyla yapılabilecek şey değil.
              Bütün bir milletçe, doğal ve toplumsal bilimler alanında, büyük, çok büyük bir bilgi edinme seferberliğine gereksinimimiz var…
              Böyle bir seferberlik nasıl ve kimlerce gerçekleştirilecek?..
              Herhalde ve ne yazık ki günümüzde siyasal erki ellerinde tutanlarca değil…
        Çünkü onların görevi ve işlevi, yine ne yazık ki, kuruluşunun 96. yılını kutladığımız Cumhuriyetin ve insanı insan yapan aydınlanma fikrinin ilkelerini, değerlerini tersinden okumak…
              Bilgisizlik gerçeğimizi kabul etmek ve tıpkı Cumhuriyetimizin ilk dönemlerindeki gibi büyük bir bilgi edinme seferberliğine girişmek ise, bütün cumhuriyetçi kuruluşların, tek tek hepimizin omuzlarındaki yurttaş ve insan olma görevidir…

                                                                   ***

      Yazının başlığını  oluşturan “irdeleyen akıl” ya da irdeleyici akıl konusuna gelince…
       Öyle sanıyorum ki yine toplumca, milletçe, en büyük bir eksikliğimiz de bu düşünme yöntemi alanındadır…
        Sıradan halk insanımızı yine bir yana bırakıyorum…
        Aydınlar, üstelik aynı ya da benzer dünya görüşlerini paylaşan aydınlar arasındaki tartışmalara kulak verelim…
       Özeleştiri yoksunluğu, alınganlık, yapıcı olmak bir yana nesnel bile olmayan yıkıcı eleştiri…
       Bütünüyle bakıldığındaysa, irdeleyen, irdeleyici akıl yoksunluğu…
       Bu demektir ki  Cumhuriyetimizin yıldönümlerini hakkıyla kutlamak için  aşılması gereken  uzun bir yol var önümüzde…
     

Ataol Behramoğlu/Kültür ve Siyaset/301019