18 Ekim 2016 Salı

İMAM VE İDAM


       Her siyasal dönemle birlikte dilin toplumsal kullanım alanına yeni sözcükler girer.
       Bu sözcükler kişisel yaşamlarımızda da yer tutar, zihnimizde dolanıp durur.
      AKP yönetimin dolaşıma soktuğu sözcüklerin başında imam sözcüğü geliyor.
      İmamlık kendi halinde, gösterişsiz, alçak gönüllü bir meslekti.
      Örneğin Nasrettin Hoca,sakalıyla, kavuğuyla, cüppesiyle, tipik bir imamdır.
      Halkın sevdiği, yarattığı, benimsediği, zeki, hazır cevap,hoş görülü,sevimli bir tiptir.
      Günümüzde ise imamlık bambaşka bir anlam kazandı.
     Öyle ki herhangi bir başka meslek sahibi olmak için, öncelikle imam olmak gerekiyor.
    İmam yargıç, imam hekim, imam öğretim üyesi, imam milletvekili, imam başbakan, imam cumhurbaşkanı vb…
      Bizim bildiğimiz, öğrendiğimiz, alıştığımız, imamların sadece din görevlisi oldukları, başlıca görevlerinin  namaz kıldırmak, vaaz vermek, dua edilmesi gereken törenlerde bu görevi yerine getirmek ve bunlara benzer dinsel görevler olduğuydu.
        Günümüzün imamı dinden çok siyasetle ilgilenir oldu.
        Gerçek anlamıyla baş imam diye tanımlanabilecek Diyanet İşleri Başkanının, günümüzde  siyasetin buyruğunda  bir görevli olduğu gözler önünde bir gerçek..
        Aşağıya doğru inildikçe, imamların her biri de,  15 Temmuzda ve sonrasında görüldüğü gibi siyasetin buyruklarını harfi harfine uygulamak zorundalar.
     Uygulamayanın başına neler gelebileceğini Dolmabahçe Camisi imamına yapılanlarda gördük.
      Bazı meslekler için yarı şaka yarı ciddi olarak söylenen, o mesleğin öğretildiği üniversitelerden her şey çıkar, ara sıra gerçekten o meslekten olanlar da çıkar diye bir söz vardır…
       Günümüzde imam ve hatip yetiştirmesi gereken okullara bu söz tam tamına uymakta…
       İmam Hatip yetiştiren okullardan her meslekten insan çıkar arada bir din görevlisi de çıkar denebilir bu gün…
                                                            ***
  Üniversite öncesi okullar imam hatip okullarına dönüştürülüyor.
  Okul öncesi çocuklar, neredeyse bebekler, din eğitiminden geçiriliyor…
  Bunun anlamı nedir?
    Toplumca, hep birlikte aklımızı mı kaçırmaktayız?
    Yaşamakta olduğumuz dünya  yalan da, asıl gerçek olan öteki mi?
    Fizik, kimya, matematik, akla gelebilecek bütün bilimler yalan ve fasa fiso, tek gerçek dualarda dile getirilen her ne ise o mu?
      Bütün okullarının imam hatipleştirilmesinin başkaca nasıl bir anlamı olabilir?
       Yapılmak istenen şey laikliğin filan değil, tek tek ve topluca gerçeklik algılımızın ortadan kaldırılmasıdır.
        Buna karşı çıktığınızda da imamla uyaklı idam sözcüğüyle karşılaşacağınızdan kuşkunuz olmasın…
                                                     ***
     Nitekim imam cumhurbaşkanınız bir ara gündemden düşmüş görünen idam sözcüğünü yeniden dolaşıma soktu…
      İdamdan yanayım diyor. Halk kabul ederse, meclis onaylarsa, ben de onaylarım diyor. Ve belli ki bunların gerçekleşmesine de can atıyor. 
       Böylece de, imam cumhurbaşkanının buyruğu, Diyanetin onayı, çoğunluğu imamlardan oluşan meclisin kabulü ile idam cezasının yasallaşmasına; imam savcıların talebi, imam yargıçların hükmü, imamlardan oluşan yüksek yargı kurumlarının üst onayı ile idam cezasına çarptırılmaya; bir imam desteğinde, imam bir savcı ve imam bir doktor gözetiminde, imam bir cellat tarafından sehpaya çıkarılarak idam cezasını destekleyen dindar  halkımızın zafer çığlıkları arasında bu yalan dünyadan koparılıp öteki gerçek dünyaya gönderilmeye hazır
olmamız gerektiği anlaşılıyor….
HALDUN TANER’İN MÜHÜRDARDAKİ BÜSTÜ PARÇALANMIŞ.

BUNU YAPAN KİŞİ NASIL BİR ALÇAK,  NASIL BİLİNÇSİZ, AHLÂKSIZ, KİMLİKSİZ,ONURSUZ   BİRİ  OLMALI Kİ  ÜLKESİNİN BÜYÜK BİR YAZARINA BÖYLESİNE KÖR BİR DÜŞMANLIK VE KİN DUYUYOR. BU YARATIĞI ORADA BULUNMASI GEREKEN KAMERALARDAN TESBİT EDEREK  CEZALANDIRMAK, TOPLUM ÖNÜNDE TEŞHİR ETMEK, BAŞTA KAMU DÜZENİ SORUMLULARI OLMAK ÜZERE HEPİMİZİN GÖREVİDİR. İZLEYECEĞİZ:

10 Ekim 2016 Pazartesi

GÜZ, BİR KEZ DAHA…


1982 güzüne, Barış Davası tutuklusu başka bir çok arkadaşla Maltepe Askeri Cezaevinde girmiştik. Bu gün sizlerle, o güz günlerinde, ziyaretçi de gelmediği için hapishane yaşamının daha da hüzün dolu hafta sonları için yazdığım bir şiirimi, üç kısa şiirden oluşan “Güz Başlangıcında Bir Hafta Sonu İçin Üç Şiir”i paylaşmak istedim. Aradan geçen şunca güze karşın ,ilk şiirin ilk dizesindeki gibi,yaşamlarımızda sanki hiçbir şeyin değişmediği duygusuyla belki de…

Issız Cuma

Uyudum, uyandım, değişen hiçbir şey yoktu
Issız Cuma sıradandı ve soğuktu

Yorgun bir kadın çamaşır yıkadı
Mumu yaktı, pancurları kapadı

Bıkkın bir rüzgâr dağıttı ikindiyi
Delik deşik inledi gecenin kalbi


yitik cumartesi

Yitik cumartesi, boğuk cumartesi, ağladığım cumartesi
Pembe rüzgârların kırlardan inildeyerek geçtiği

Uzun cumartesi, yitirdiğim her şey gibi sancılı
İpte sallanan çamaşırlar ve rüzgârda vuran kapı

Seni sevmeme, beni sevmene engel olan şeyler
Hayatımızdan koparılıp alınmış cumartesiler

Çılgın cumartesi, ölgün cumartesi, yaşanmamış bir aşk gibi
Camlara takılıp kalmış doğmamış çocukların gözleri

Suskun cumartesi, küskün cumartesi, beyaz bir kurdela,lekelenmiş
Ölüm kadar katı ve hayatımız gibi zedelenmiş



hüzünlü Pazar

Hüzünlü Pazar, beyaz meleklerin ilahiler söylediği
Aşkın güzelce yıkandığı, sımsıkı kefenlendiği

Yaz geçmiş, gelip çatmış bağbozumu vakti
Genç kızların mutluluğu bir mevsim daha ertelediği

Hüzünlü pazar, geçmiş pazarların anısıyla kavuniçi
Çocukların hep kursaklarında kalan sevinci

Eylül-Ekim1982

Maltepe Askeri Cezaevi

3 Ekim 2016 Pazartesi

BİR SOKAK KONUŞMASINDAN


     Sokak hem edebiyat hem siyaset  bakımından bazen  kitaptan daha öğretici olabilir.
    Söylendikleri an uçup gitseler de sokak konuşmaları   yaşanmakta olan zamanın ruhunu, enerjisini yansıtırlar.
   Günlük yaşamın nabzı orada, o konuşmalarda atar.
   Bunlardan birini,birkaç gün önce duyduğumda ilgimi çeken  kısacık bir karşılıklı konuşmayı  azıcık irdelemek istiyorum…
                                       ***
         Ekmek aldığım fırından ayrılmaktayken, içeriden, unutmamak için zihnimde tekrarladığım, daha sonra not ettiğim bir konuşmanın  ilk cümlesi geldi:
            -Sarayın damadı dün çıktı….
         Bunu hemen ardından ikinci cümle izledi:
               -Müjdelerle çıktı…
    Ekmeği alıp parasını ödemekteyken,   arkadaki tezgâhta,, alaca karanlıkta  hamur yoğurmakta olan yaşlıca bir fırın işçisi ile yoğrulmuş hamuru  ocağa süren gençten bir başka işçi gözüme çarpmıştı.
          Yukarıdaki sözler dişleri eksik bir ağızdan çıktığı için, belli ki yaşlıca olan tarafından söylenmişti.
           Aynı sesin sahibi, kendi kendine, ya da ortaya konuşuyormuşçasına , sözlerini sürdürdü:
                   -Elektriğe zam yok dedi…Gaza zam yok dedi…
         Daha genç bir sesten iki sözcüklük soru geldi:
                       -Kim çıktı?
          Konuşmayı başlatanın yanıtı da  iki sözcükten ibaretti:
              -İmparatorun damadı…
                                            ***
      Uzun uzun anlattığım, aslında göz açıp kapayasıya gerçekleşen bu  kısacık  karşılıklı konuşmada;  daha doğrusu  tonlamalardan anladığımca bu iki kişinin belki birbirlerine de bakmaksızın kendi kendilerine yaptıkları  bu konuşmada beni etkileyen şey neydi?
         Düşündüm ve şu sonuçlara vardım:
          Özellikle söyleyişin biçimi, cümle yapısı…
          Apansız söyleniveren ilk cümle, sonunu merak ettiren bir yüklemle noktalanmıştı: Çıktı.…
           Nereye, nasıl, neden?
           Soruların yanıtı sonraya bırakılmış, ikinci cümle sanki merakı arttırmak için  verilen kısacık bir es’in  ardından gelmişti…
              Fakat onunla da  yanıt verilmiş olmuyor, “müjdeler” sözcüğüyle merak daha da  arttırılıyordu…
                Açıklama cümlesi  gecikmeksizin geldi… “Damat” elektriğe, gaza zam yapılmayacağı “müjdeleri”ni vermişti…
                                    ***
      Usta bir yazarın elinden çıkmışçasına kurgulanan bu diyalogun içeriğini ise şöyle yorumladım:
                    Maksim Gorki’nin “Yaşanmış Hikâyeler”indeki devrim öncesi Rusya’sının atmosferini anımsatan bir ortamda,  alışverişin yapıldığı dar bir pencerenin arkasındaki tezgâhta çalışmakta olan görmüş geçirmiş fırın işçisi ,  filozofça bir ironiyle,“saray”la,”damat”la, “imparator”la dalgasını geçiyor, sözlerinin hem söyleniş biçimi, hem seçtiği sözcüklerle, “müjdeler”inizi alıp başınıza çalın demeye getiriyordu…
                  Henüz böyle bir kıvama ulaşamamış daha genç işçi ise kendini çalışmaya kaptırmış,  mekanikleşen hareketleri arasından  kulağına çarpan sözcükleri  kendisi de mekanikleşmiş olduğu için tam olarak izleyemiyor, anlayamıyordu…
                                                          ***                                                        
  Sonuç olarak söylemek istediğim, hem siyasetçinin, hem edebiyatçının, hem de en kısa yoldan  karamsarlığa pek yatkın aydınımızın, tabii istiyorlarsa eğer,  sokağı görüp işitebildikleri ölçüde , kısır döngüden, dar düşünce ve duygu kalıplarından daha kolay kurtulabilecekleridir…  

Ataol Behramoğlu/Pazartesi Notları/031016


27 Eylül 2016 Salı

BÜKREŞ’TEN


      Romanya yaşamıma en geç giren bir ülke, fakat beni çok candan karşıladı.
      Craiova’daki festivale iki kez üst üste davet edildim.
     İon Deaconescu gibi seçkin bir şair ve akademisyenin çevirileriyle Romence şiir kitabım yayınlandı.
     Bana Romanya’nın en büyük şairi kabul edilen Mihai Eminescu adına kurulan   akademinin  uluslar arası ödülü verildi.
    İlk iki  yolculuğumda kısa sürelerle de olsa gezdiğim Bükreş’i bu kez biraz daha yakından tanıma olanağım oldu.
    Şu anda, 24 Eylül Cumartesi gecesi   bu satırları yazmakta olduğum Bükreş’e bu gelişimin nedeni şiirlerimle ilgili bir konu değil, Uluslar arası Slavistler Birliğinin  Romanya’daki toplantısına davet edilmemdi.
   Burada da yine, tıpkı 8-11 Eylüldeki Moskova Çevirmenler Enstitüsünün sempozyumunda yaptığım gibi, şiir çevirisi konusunda, ekranda yansıttığım örnekler üzerinden  bir konuşma yaptım…
   
                                                             ***
Ülkemizde kan gövdeyi götürmekteyken sanki bunları inat için yazıyorum değil mi?..
 Biraz öyle, evet. Günlük siyaset rezaletinin, günlük yaşamdaki başkaca rezaletlerin yazı konularımızda başat yer almasından gerçekten de bıktım usandım…
Yaşama zevkimiz gibi yazmaktan aldığımız tat da yerini giderek tatsız tuzsuz bir zorunluluğa bıraktı…
Anıtkabirde çocuk parkı diye bir soytarılık… Bir an, Paris’te Panteon ‘un kapısı önünde bir salıncak kurulduğunu düşünün.
Ya da Zafer Takının altında pizzacı açıldığını…
Bizde her şey olabilir…
Cami altına market açan akıl ve ahlâktan her şey beklenir…
Türkiye’de şu anda gündemin başlıca konusu bu…
Yanı sıra  başkaca gündem başlıkları:
Azıcık eskimiş bir haber olsa da, otobüsteki şortlu hanıma  tekmeyle saldırı… Metrobüs  şoförüne  şemsiyeli saldırı ve  yol açtığı kaza…
Ebru Gündeş’in Reza Zarraf’tan boşanacağı haberi.. vb…
Böyle bir ülkede Aslı Erdoğan’ın, Necmiye Alpay’ın cezaevinde bulunmalarından  daha doğal ne olabilir?..
Söz kime aitti anımsamıyorum, fakat namussuzluğun egemen olduğu bir ülkede namusluların cezaevinde olmalarından daha doğal bir şey olamaz….
                                                         ***
Yazıya sabahleyin devam etmeden önce gazetelerin internet sayfalarına göz gezdirirken Alpay ve Erdoğan’ın mesajlarını gördüm. Özgürlük nöbetçilerine buradan ben de selam gönderiyorum. Pazartesi döner dönmez ilk işim oraya gelmek olacak…
                                                         ***
  Türkiye Romanya’da seviliyor… Garson çocuk Türk olduğumu öğrenince, içten bir gülümseyişle, “Türkiye çok güzel,İstanbul çok güzel” dedi…. Görmemiş, fakat öyle olduğunu düşünüyor… Sonra da yarı İngilizce yarı işaretle “orada savaş var değil mi?” diye sordu…  “Evet” dedim..”ama bitecek…” Başka ne diyebilirdim…
   Fransızca konuştuğumuz İtalyan Slavist arkadaş aynı soruyu başka türlü soruyor:”Türkiye’de durum çok kötü, öyle değil mi?”.. “Evet” diyorum “ama unutmayın ki bu kötülük dünyadaki kötülüğün bir parçası… Örneğin şimdi burada, yemek yediğimiz bu restoranda da bir bomba patlayabilir…” Kafası karışıyor biraz…Sonra konuşmamız emperyalizmin orta doğudaki uğursuz varlığı  ve Türkiye’ye biçilmiş  rol üzerinde sürüyor… Yani hep aynı şey… Bir yandan ülkenizdeki despotizmle boğuşurken öte yandan başka ülkelerde ülkenizle ilgili yüzeysel bilgileri, önyargıları doğru bir yörüngeye oturtmaya çabalıyorsunuz…. Yurt dışındaki zorunlu sürgün yıllarında hep yaptığımız, yapmaya çalıştığımız şey…
                                                 ***
       Bükreş’ geliş nedenimden söz ederek başladığım yazıyı öyle de bitireyim. İstanbul Üniversitesinde öğretim üyesi olduğum sırada bizde de Slavistler Birliğinin Türkiye dalını oluşturmaya çalışmıştım. Bu gün bir çok üniversitemizde Rus Dili   bölümleri, İstanbul Üniversitesinde bundan başka Lehçe, Makedonca bilim dalları da var.  Neden bir araya gelerek yıllar önceki çabayı canlandırmayalım? Ülkemizin dünyadaki yalnızlığını alt etmenin bir yolu da, her alanda uluslar arası kuruluşlarda yer almak olmalı…

Pazartesi Notları/260916

Bugün(pazartesi)11.00.de Halk TV’de sevgili Ayşenur Arslan’ın konuğuyum…

25 Eylül 2016 Pazar

CUMHURİYET AYDINININ ÖLÜMÜ


Tarık Akan için yapılabilecek en özlü ve doğru tanım onun bir Cumhuriyet aydını olduğudur.
Cumhuriyet aydınını ben önce babamda ve onun arkadaşlarında tanıdım.
Kişisel, fiziksel farklılıkları ne olursa olsun, hepsinin en tartışılmaz özelliğinin yurtseverlik ve Atatürk hayranlığı olduğunu gördüm. 
Kocaman, ciltli bir kitap olan Nutuk’u babamın kitaplığında bulup satır satır okuduğumda, lise öğrencisiydim.
Aynı kitaplıkta, aklıma bir çırpıda gelenleri sayacak olursam, Gorki, Puşkin, Anatole France,1940’larda ve daha öncelerde yayınlanmış başkaca klasikler vardı.
Nasıl bir şeydi bu?
Öksüz büyümüş bir çocuk, nasıl üniversite öğrenimi görebilmiş, nasıl böyle bir kişilik ve kitaplık sahibi olabilmişti?
Bu sorunun yanıtı Cumhuriyette ve onun aydınlığındadır.
***
Tarık Akan’ın sözlerinde, duruşunda, davranışlarında, aşırılıktan uzak gülüşünde ve şakalarında, araştıran bakışları ve karşısındakinde saygınlık uyandıran yumuşak, bilge ağırbaşlılığında; ülkemiz için duyduğu içten sevgi ve kaygıda ben her zaman, sözünü ettiğim Cumhuriyet aydınının ortak özelliklerini gördüm…
Kurtuluş savaşı yıllarının bir aydını olsa kuşkum yok ki bir komutan, bir kahraman olarak seçkinleşirdi.
Tevfik Fikret’in tanımladığı “fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür” bir aydın ve insan olmanın, günümüzde ender rastlanır bir örneğiydi.
Kişiliğinde şaşırtıcı ve hayranlık uyandıran bir başka şey, göz kamaştırıcı bir ün ve görünüşe sahip bir insanın, böylesine alçak gönüllü ve gösterişten uzak oluşuydu.
Tarık Akan asker-bürokrat bir ailede doğup büyümüş olsa da, benim ve kuşağımın iyi bildiği mahalle arkadaşlığı, sokak kültürü özelliklerini de kişiliğinde içselleştirmiş bir arkadaşımızdı…
İlk filmlerdeki hanım evladı jönden çok, Hababam Sınıfının şakacı, bıçkın delikanlısına çok daha yakındı…
Bu nedenle de “Maden”in, özellikle de eşsiz bir oyunculuk örneği yarattığı“Yol”un unutulmaz kahramanlarına geçişi onun için güç değildi.
***
Babamın kuşağının Cumhuriyet aydınları, savaşlar ve yıkımlar sonrasında yaralarını sarmayı başararak aydınlık bir geleceğe doğru yürümekte olan ülkelerinin bir kez daha adım adım karanlıklara doğru sürüklenmekte oluşunun acısını yüreklerinde duya duya, kahır içinde, birer birer yaşamdan ayrıldılar…
O kuşaktan tek tük kalanlar varsa, ülkenin bugünkü durumuna bakarak, geri kalan yaşamlarını aynı kahırla sürdürmekteler…
Benim ve az daha genç Tarık Akan’ın kuşaklarıyla bu iki kuşak arasındaki Deniz Gezmiş kuşağından bugünlere kalan biz devrimci, yurtsever Cumhuriyet aydınları ise , birbiri ardına yaşamdan ayrılmaktayken, Cumhuriyetin de karanlıklara, yok oluşa sürüklenmekte oluşunun acısını, kahrını yüreklerimizde, benliğimizde duyumsuyoruz.
Seçkin, eşsiz Cumhuriyet aydını arkadaşımızı ,sevgili Tarık Akan’ımızı böyle bir karanlık zamanda sonsuzluğa uğurlarken, yaşamlarımız pahasına da olsa, onun okulunun sevgili öğrencileriyle bir ağızdan, Cumhuriyetin ölümüne asla geçit vermeyeceğimize bir kez daha and içiyoruz…

Ataol Behramoğlu/Pazartesi Notları/190916

13 Eylül 2016 Salı

MOSKOVA’DAN…


   İlk kez ayak bastığım  1971’den bu yana kim bilir kaçıncı Moskova yazım olacak bu…
   Gözüme ilk çarpan genç nüfustaki büyük patlama oldu.
  Yirmi yaş altı erkekli kızlı bir gençlik seli metroda ve caddelerde sözcüğün gerçek anlamıyla akıyor…
   Moskova’nın Prens Yuri Dolgoruki tarafından 1147’de kuruluşunun bayramı yaşanmakta şu günlerde.
 Kalabalığın büyük çoğunlukla genç olmasının bir nedeni, orta yaş ve üstündekilerin bayram tatilinden  yararlanarak trafik belasından uzakta kafa dinlemeleri olabilir.
Moskova’ya bu kez gelişimin nedeni ise, birkaç yıl önce kurulan Çeviri Enstitüsünün uluslar arası toplantısına katılmam için yapılan davetti.
İki yılda bir yapılan toplantılara bu yıl katılan   çevirmen, yayıncı, akademisyen sayısı üç yüz…
Rusya, edebiyatını, kültürünü, sanki zaten tanınmıyormuş gibi, sınırları ötesinde daha çok tanıtmak için büyük çaba harcıyor…
Uçak biletlerini de alarak bunca insanı ağırlamak kolay iş değil.
Sovyet döneminde Yazarlar Birliğinin yaptığını şimdi Çeviri Enstitüsü gibi kuruluşlar yapıyor.
Yöneticileri, arı gibi çalışan, çoğunluğu kız, şaşılacak kadar genç insanlar.
Bir ülkenin gençlerine duyduğu güven,onlara girişim ve yöneticilik olanakları sağlaması, o ülkenin geleceği bakımından sanırım yapılması gereken en önemli şeydir.
İki gün süresince, Başka Ülke Edebiyatları Kitaplığının farklı salonlarında yazınsal çeviri sorunları konusunda çok sayıda bildiri sunuldu.
Ben “Şiirin Çevrilebilirliği ve Çevrilemezliği” başlıklı bir konuşma yaptım…
Konuşma metinleri, bildiriler,daha sonra kitap olarak yayınlanıyor.
Bu toplantıda benim dışımda bizden Okan Üniversitesi öğretim üyesi ve çevirmen Hülya Arslan, yine şiir çevirisi konusunda güzel bir konuşma yapan  Uğur Büke, İstanbul Üniversitesinden öğrencim ve son yıllardaki başarılı çevirileriyle gerçek bir övgüyü hak eden Sabri Gürses ve yine çevirmen arkadaşımız Mehmet Yılmaz’la birlikte beş kişiydik.
Bu gibi uluslar arası toplantılarda başka ülkelerden gelen meslektaşlarla ilişkiler, görüşmeler, kendi ülkemizin tanıtımı, dünyaya açılması bakımından da büyük önem taşıyor.
                                                    ***
    Moskova kuruluş yıldönümünü kutluyor. Otele giderken sohbet ettiğimiz sürücü arkadaş sizde de böyle kutlamalar var mı diye sorduğunda biraz şaşırdım doğrusu. Sonra, bizde  kuruluş kutlamaları değil kurtuluş ya da fetih  kutlamaları yapıldığını söyledim…Slav tarihi de oldukça karışık olmakla birlikte Ruslar denebilir ki “kal-û bela”dan beri bu topraklarda yaşıyorlar… Biz Türkler Anadolu’ya geldiğimizde ise bu topraklarda zaten gelmiş geçmiş ve yaşamakta olan sayısız uygarlık vardı…  Üzerinde düşünülmesi gereken ilginç bir konu. ..Kurtuluş ve fetih kutlamalarının yanı sıra, daha barışçıl  kuruluş şölenlerimiz de olmalı…
                                               ***
     Sovyet döneminde geldiğimizde bizi eski moda Ladalarla Yazarlar Birliği sorumluları karşılardı… Sonrasında ve şimdi ise Rus-Türk İşadamları (RTÜK) derneğinin dost yöneticilerinin oldukça lüks araçlarıyla karşılandığımız oluyor… Dernek önümüzdeki yıl yirminci kuruluş yılını kutlayacak. Türkiye-Rusya ilişkileri saçma ve trajik bir nedenle bozulunca ben doğrusu çok kaygılanmamıştım. Çünkü bu ülkede başarılı iş adamlarımızın, binlerce insanımızın yarattığı geriye dönülmesi olanaksız bir dostluk ve karşılıklı anlayış temelinin sağlamca oluşmuş olduğunu biliyorum.  Gelişimin ertesi günü RTİB salonunda yaptığımız söyleşinin konusu da esas olarak buydu. Aydınlık kafalı insanlarımızla ülkemizin, Rusya’nın ve Türkiye-Rusya ilişkilerinin bir değerlendirmesi yaptık… Bana bu fırsatı sağlayan RTİB’in değerli başkanlarından Ali Galip dostuma, bugünkü başkan Naki Karaaslan ve başkan yardımcısı Sabahattin Yavuz kardeşlerime teşekkür borçluyum.
                                              ***
Türkiye-Rusya ilişkileri gelişerek sürmelidir ve öyle de olacaktır… Fakat Batı dünyasıyla ilişkilerimizi de koruyup geliştirerek  … Hem Rusya hem Türkiye’de demokrasinin  gelişimi  ve geleceği bakımından bunun yaşamsal  önem taşıdığı kuşkusuzdur…


Ataol Behramoğlu/120916/Pazartesi Notları

5 Eylül 2016 Pazartesi

KÂBUS DEVAM EDİYOR | Ataol Behramoğlu | Pazartesi Notları | 050916


   En karanlık gecenin de bir  sonu olduğu hep söylenir.
   Bizde yıllardır yaşanmakta olan kâbus sona ermek şurada dursun daha da boğuculaşarak devam ediyor.
   Ne zaman, nasıl sona ereceği de  gitgide daha   belirsizleşerek.
  Türkiye böyle bir laneti hak etti mi?
  Doğan, doğacak olan çocuklarımız böyle bir ülkede doğmayı, doğacak olmayı hak ediyorlar mı?
    Aklı, yüreği olan herkes bu soruları soruyor; bu kâbustan kurtulmaya çırpınıyor.
    Kimilerimiz, belki çoğumuz, tıpkı boğulmakta olan biri gibi, artık umudunu yitirmiş, dibe doğru inmekte.
     Karamsarlık hiç olmadığı kadar koyu ve yaygın, kâbus hiç görülmediği kadar iç daraltıcı, boğucu, öldürücü…
     Kötümserlikten çok daha fazla iyimserliğe yatkın olan ben bile, insanlarda umut uyandıracak bir söz bulmakta, bir kanıt göstermekte çok güçlük çekiyorum…
                                                 ***
         Yine de, karamsar olmaktan kurtulamasak bile, yaşanmakta olan kâbusun nedenlerini aramaktan vazgeçmemek gerektiğini düşünüyorum.
      Çözüme ulaşmanın, kâbustan kurtulmanın yolu belki de buradan geçiyor.
      Kendi adıma ben bunu yapmaya çalışıyorum.
     Bilinçli olmaya, bilinçli kalmaya çaba gösteriyorum…
     Hafta yirmiyi aşkın şehit haberiyle kapandı, ya da kapanmakta…
     Çünkü bu satırları yazmakta olduğum Pazar öğle sonu ve sonrasındaki sa  atlerde de  neler olacağını bilemiyoruz.
   Gazetelerde çoktan alıştığımız, artık hiç yadırgamadığımız fotoğraflar…
   Yaş ortalaması yirmi beşin altında genç kurbanlar ve birbirlerine sarılmış ağlaşan çoğunlukla yaşmaklı, baş örtülü ,köy, kasaba, ya da yoksul semt kadınları…
    Aslında bu fotoğrafları doğru okumak bile yaşanmakta olan kâbusun nedenlerinin ip uçlarını verebiliyor…
     O çocukların hiç biri, işçi, köylü, esnaf,  herhangi bir başka meslekten hiçbiri, kendi alanında örgütlü değil.
   Çoğu, niye savaştığının, neden kurban olarak seçildiğinin bilincine, bilgisine sahip değil.
  O kadınlar, daha da bilinçsiz.
 Gözyaşlarıyla, ağıtlarla, birbirlerine sarılarak ayakta kalmaya çalışıyorlar.
 Kâbusun sona ermeyişinin, bütün bu ölümlerin, acıların nedenleri ise, anlaşılması ise hiç de güç olamayacak kadar açık ve ortada.
  Bugün ülkemizde siyasal erki ele geçirmiş olan kişi, kişiler ve çevreler, ülkeyi Suriye serüvenine sürüklememiş olsalar, bu komşu ülkenin sınırları  bu ölçüde denetimden çıkmayacak, Fırat Operasyonu denilen saldırı ve işgal hareketine gerek kalmayacak, Türkiye kendi iç sorunlarının sınırları içinde kalacaktı.
 Genç ölümleri, gözyaşlarını, ağıtları örtmek için kullanılan kahramanlık söylemlerinin, şehitlik övgülerinin arkasında gizlenmeye çalışılan gerçek budur.
  Giderek yoğunlaşan, boğuculaşan, içinden çıkılmazlaşan kâbusun tek sorumlusu da, ele geçirmiş oldukları siyasal erki bırakmamak için her şeyi yapmaya hazır bugünkü  siyasal iktidar sahipleridir…
                                                          ***
   Diyeceksiniz ki, bunu zaten biliyoruz, peki ne yapmalıyız?
  Derim ki, iyimserlik gibi karamsarlığın da bir rehaveti vardır…
Bu kolaycılığa,, teslim olmaya kendimizi bırakmayalım…
Bir yerde, bir kurumda, bir konumda görev  üstlenmenin yolunu, çaresini bulalım.
İyimser olamasak da, cesur olalım.
Karanlık gecelerin sonu doğada kendiliğinden geliyor.
Toplumsal yaşamda kâbustan kurtulmaya, aydınlığa, bilinçle, cesaretle, savaşımla ulaşılabiliyor.

 Bunun başkaca da bir yolu, formülü olmasa gerek.