13 Mayıs 2020 Çarşamba

BOZULAN KİMLİĞİMİZ


Türkiye insanı nasıl biridir?
Toplumsal sınıflar, bölgesel ve etnik aidiyetler göz ardı edilerek biz Türkler diye bir genelleme yapılabilir mi?
Bence bütün farklılıkların üstüne yükselen bir genelleme yapabilir ve bunu ulusal kimlik diye adlandırabiliriz…
Fakat benim bu yazıda yapmak istediğim ulusal kimlik kavramının ne olup ne olmadığını irdelemek değil, kısaca köylü, kasabalı, kentli diye ayıracağım insan tiplerimizde zaman içinde gözlemlediğim bazı değişimler ve olası nedenleri üzerinde düşüncelerimi paylaşmaktır.
***
Köylüden başlayalım…
1950’lerden itibaren hızlanan bir süreçte kentleşme ve buna bağlı olarak göç olgusu köyleri dağıttı.
Fakat ülkemizde bu olgu sağlıklı bir oluşum sürecinde gerçekleşmedi.
Sanayisi gelişmiş ülkelerde tarım ekonomisi ve dolayısıyla da köylülük sapasağlam yerinde dururken, bizde bugün ne köy ne de ekonomisi kalmıştır.
1970’lerdeki yurt dışı yıllarımda, Fransa ve İsviçre’deki bağlarda, biraz serüven duygusu biraz para kazanma gereksinimiyle, o ülkelerin köylüleriyle omuz omuza çalışmış, öğle yemeklerini yer sofralarında birlikte yemiş, aralarında bu gün de dostlukla anımsadığım arkadaşlarım olmuştu.
Bu gün de yakınlarından trenle ya da başka araçlarla geçerken, bu Avrupa ülkelerindeki kırsal yaşam zenginliğine , bitek tarlalara, besili hayvan sürülerine imrenerek bakıyoruz…
Bizde ise köyler boşalmış, köylü dediğimiz kişiler de artık sadece, ya da çok büyük ölçüde, köyden ve köylüden söz eden romanlarımızın kahramanları olarak kalmışlardır.
Onlara bir de , kentlerin insan pazarlarında iş bekleyen; işçi olarak inşaatlarda ter döken kol emekçileri olarak rastlarız.
Kentlerde oturdukları, barındıkları yerler de uzak semtler, niteliksiz konutlardır.
Cumhuriyet onun efendi olmasını hedeflemişti.
Bu hedeften sapılmış, köylü geleneksel kimliğini de yitirerek efendilerin hizmetçisi konumuna geriletilmiştir…
*****
Kasaba her zaman köyle kent arasında bir ara bölge konumunda olmuş, kasabalı da köylü ve kentli arasında bir kimlik sahibi, genellikle tutucu, fakat aynı zamanda da güvenilir, sağlam, geleneksel bir toplumsal kesim insanı sayıla gelmiştir.
Bugün ise, çarpık kentleşme olgusu ve yine köylerden göçler gibi nedenlerle bozulup değişen, tanımlanması güç bir kasaba ve kasabalı gerçeği söz konusudur.
****
Kentlerimizi küçük, orta büyüklükte ve büyük kentler diye sınıflandırabiliriz. Bir de mega kentimiz İstanbul var…
Küçük kentler boşalmakta, köyle kasaba arası, niteliksiz yerleşim yerleri olmaktadır.
Orta büyüklükte kentlerimiz kültür ve uygarlıkla bağıntıları genellikle AVM’ler yoluyla karşılanan, yaşam nitelikleri büyük ölçüde yönetimdeki Belediyelerin niteliğine ve çabasına bağlı yerleşim yerleridir.
Mega yada yığma kent İstanbul ise yaşanması da nefes alınması da gitgide güçleşen bir insan cangılıdır…
***
Türkiye insanı Cumhuriyet devrimi ilkelerinin uygulanma süreçlerinde, 1940’lara kadar; köylüsüyle,kasabalısıyla, kentlisiyle, geleneksel kimlik özellikleri üzerinde, yeni ve çağdaş bir ulusal kimlik inşa etmenin sancılarını ve heyecanını yaşamış, bilincini duyumsamıştı….
Sonrasında bu bilinç ve heyecan yitirilmeye başlanmış, hem farklı toplumsal kesimlerin kimlikleri, hem de bütünüyle ulusal kimliğimiz dağılıp bozulmaya yüz tutmuştur.
Bu dağılıp bozulma hızlanan bir süreçte günümüzde denebilir ki tepe noktasına ulaşmıştır.
Türkiye toplumu Cumhuriyet tarihi boyunca, 1950’lerin “vatan cephesi” saçmalığı bile içinde olmak üzere, hiç bir zaman bu kadar bölünmemiş, aynı ulusun yurttaşları olma duygusunu yitirmemiş, birbirine böylesine diş bileyen düşman gruplara ayrılmamış; çocuklar bu kadar sahipsiz, gençler bu kadar amaçsız ve kimliksiz olmamıştı…
Gelinen noktanın sorumlusu ise , hiç kuşkusuz, bölgede çıkarları olan emperyalist güçlerin bilinçli ya da bilinçsiz güdümünde, Cumhuriyetimizin temel ilkelerini,demokrasiyi, laikliği ayaklar altına almış olan günümüzdeki siyasal yönetimdir.

Ataol Behramoğlu/Kültür ve Siyaset/
13/05/2020

8 Mayıs 2020 Cuma

DUAGÛYAN

     Dua Arapça bir sözcük.
      Osmanlıca-Türkçe sözlükte anlamı şöyle açıklanıyor:
     1)Tanrıya yalvarma, yakarı.
     2 )Birinin iyiliği için Tanrıya yalvarma.
     3)Böyle bir yakarışta okunan ibareler.
                              ***
     
   Arapça dua’dan bu kez farsça, duacı anlamına gelen  duagû sözcüğü türetilmiş…
    Bunu biz mi yaptık,  yoksa böylece Farsçadan mı aldık, bilmiyorum doğrusu.
    Duagû dua eden demek ama, bir karşılığı daha var: Vakıf idaresinden ücreti olup karşılığında dua etmekle ödevli kimse….
      Böyle bir maaşlı duacı tanımıyla benim gibi ilk kez  karşılaşmış olanlar da benim gibi şaşırmış olmalılar…
       Duagûyan da duagû’nun çoğulu…  Yani dua etme karşılığında Vakıf idaresinden ücret alanlar…

                                                 ***
      Almanya’da   cenaze törenlerinde ücretli ağlayıcılar diye  bir meslek olduğunu işittiğimde şaşırmıştım…
       Bunlar herhalde özel şirketlerin elemanı olmalıdır…
        Osmanlının  ücretli duagûyanı bana bu meslek erbabını düşündürdü. 
        Vakıf idaresinden ücretli olduklarına göre  kuşkusuz  resmi bir görevleri olmalı…
       Bu da olasıdır ki ordu savaşa giderken ve  savaştayken dua etmekti…
       Bu kurumun varlığı ne kadar süre devam etmiştir, bir başka deyişle de bütçedeki yükü ne zaman anlamsız ve ağır gelmeye başlamıştır incelenmeye değer.
                                                       ****
      Çağdaş, laik toplumlarda da  bir dine bağlılık  ve esas olarak da bu inançtan kaynaklanan dua gereksinimi ,  kişisel bir    olgu olarak  hiç kuşkusuz anlaşılır bir şeydir ve saygıya değer.
        Buna karşılık  dinsel ifade ve deyimlerin  resmi ağızlarda giderek daha sık kullanılır olması, dua olgusunun kişisel bir inanç ifadesi olmaktan çıkarak kurumsallaşmaya yönelişi;  devlet kurumlarının her  inanca eşit mesafede olması gereken çağdaş, laik  bir toplumun varoluş   ilkeleriyle  bağdaşamaz.
        Günümüzde “düagûyan” adında bir meslek  grubu bulunmuyor. 
             Fakat dertlerine deva bulunmasını bekleyen  samimi inanç sahibi  çaresiz insan topluluklarının  sorunlarını ve sorularını  dualarla karşılayıp  ört bas etme çabasındaki   düagüyân erbabının  devletin  her kurumunda,  üstelik yönetici olarak varlıkları  açık seçik ortadadır..
         

                                               ***
         
Devlet yönetiminin her kademesindeki kişilerin ağızlarından çıkan her sözcüğün oradan tartılarak çıkması gerekir.
         Türkiye Cumhuriyeti laik bir devlet kuruluşunun adıdır.
         Laiklikle bağdaşmayan  sözler ve davranışlar,  kimin tarafından söylenmiş ve yapılmış olursa olsun, devlete, cumhuriyete karşı işlenmiş suçlardır.
           Her birey kendi kişisel yaşam alanında, inancının  gereği olduğuna inandığını  dile getirmek  ve gerçekleştirmekte özgürdür kuşkusuz.
            Fakat  devlet(ve toplum), kimi kez yatıştırma aracı, kimi kez inanç sömürüsü, kimi kez sopa gibi kullanılan  dinsel ifadeler ve dualarla değil, hukukla, bilimle yönetilir. 

Ataol Behramoğlu
06.05.20

29 Nisan 2020 Çarşamba

KÖTÜLÜK

   
 Kötülük insanın doğasında mı, toplumsal sistemlerde mi, ikisinde birden midir?
          Toplumsal(siyasal) sistemlerin dayattığı kötülüğe insan  iki nedenle katkıda bulunabilir:
          Birincisi, bu insan zaten kötülük kaynağı olan  sistemin yaratıcısı ya da uygulayıcılarından biridir.
         Söz konusu sistemin  hem nedeni, hem sonucudur. Onun bir parçasıdır. Bu durumda sistemdeki kötülükle insandaki  kötülük bir bütün oluşturur.
           Kötülüğe ikinci tür katkı, kötülük karşısında suskun kalarak yapılandır. Kötülüğün farkındasınız, fakat  çeşitli nedenlerle buna göz yummaktasınız..
           Bu nedenlerin başlıca iki tanesi ise korku ve  çıkar hesabıdır. Kötülüğü görüyor, fakat korku nedeniyle suskun kalıyorsunuz.. Ya da kötülüğü görmekle birlikte   çıkarınız  gereği ses çıkarmıyorsunuz.
           Bu gibi durumlarda da söz konusu insan, kötülüğün yaratıcılarından biri olmasa da ,  sistemden gelen kötülükle  insan doğasındaki kötülük yine  birbirine karışmakta, bir bütün oluşturmaktadır…
           Çünkü kötülük karşısında  korku nedeniyle suskun kalan insan giderek bu kötülüğün ya kurbanı ya  bir parçası durumuna gelecektir.     
         İçindeki vicdan ve akıl dürtülerini susturmaya çalışacak,
ortaya ya hasta bir kişilik çıkacak  ya da kötülüğün yanında yer alarak onun suç ortağı, uygulayıcılarından biri olacaktır. Bunun orta yolu yoktur…
         Kötülüğü görüp de çıkarı gereği suskun kalan insan ise  zaten en baştan bu  kötülüğün suç ortağı demektir. Böyleleri, kötülüğü yaratan sistemin ve yaratıcılarının uşakları, insan soyunun en düşük düzeydeki ürünleridir.
                                         ***
    Şimdi daha açık  ve somut konuşalım.
     Aralarında tahliye  olur olmaz yeni cinayet işleyenlerin ve kaçınılmaz olarak işleyeceklerin de bulunduğu canileri serbest bırakırken; gazetecileri, aydınları,   düşüncelerinden ötürü  sistemin suçlu bulduğu  kişileri cezaevinde tutmak; dahası, uydurma olduğu apaçık yeni gerekçelerle bu suçlamaları daha da ağırlaştırmaya çalışmak kötülük değilse nedir?
         Sisteme ve temsilcilerine  soruyorum: Bu kötülüğü nasıl açıklayacak, nasıl savunacaksınız?
          Canileri salıp aydınları içerde tutmanın kötülük dışında  nasıl bir gerekçesi olabilir?       
        Korku mu? İntikam duygusu mu? Topluma göz dağı vermek mi?
          Bütün bu ve benzer açıklamalar, kötülüğü ortadan kaldırmaz, haklı kılmaz, temsil ettiğiniz sistemin ve sizlerin kötülüğünüzü daha çok göz önüne serer. Kötü ve korkak, kötü ve intikamcı, kötü ve despot olduğunuzu gösterir.
                                         ***
         Kötülüğe alet olan hukukçuya , savcıya, yargıca,yine açıkça ve somut olarak soruyorum: Caniler serbest bırakılırken aydınları içerde tutan kararları imzaladığınız elleriniz titremiyor mu, vicdanınız sızlamıyor mu, aklınız sizi rahatsız etmiyor mu?           
            Kötülüğün de bir ölçüsü, bir derecesi vardır, bu kadarı fazla diye düşündüğünüz  olmuyor mu?
             Kendinizi nasıl aldatıyor, vicdanınızı nasıl susturuyorsunuz?
             Yoksa sadece insanda değil  hayvan dünyasında bile  belli ölçülerde bulunan  akıl, vicdan,adalet ölçülerinden   tümüyle yoksun musunuz?
                                                    ***
          Bir başka somut örnek:
           Ölüm oruçları  ölümle sonuçlanan Grup Yorum üyeleri.
           Ve şu anda ölümün kıl payı uzağında olanlar.
             Grup Yorum, kimsenin kuşkusu olmasın ki gün gelecek, türkülerini özgürce söyleyecek.
              Yetkili bir insanca, uygarca   bunu dile getirse ölümler olmayacaktı ve olmayacaktır.
                  Kötülük inatla suskunluğunu sürdürüyor... 
                                     ***
                  Ve  bütün bunlar karşısında suskun kalan büyük çoğunluk.
                 Her şey yolundaymış, olağan dışı bir şey yokmuş gibi,günlük yaşamlarını olağan akışında sürdürme çabası dışımda  bir kaygıları yokmuşçasına yaşayıp gitmekte olanlar…
          Bilin ki canilerin serbest bırakılıp aydınların cezaevlerinde tutulduğu, insanların adalete ulaşma  uğruna canlarını feda etmeyi tek çare olarak gördükleri  bir ülke lanetlenmiş bir ülkedir.
                Suçludur.
               Kötülükle  lanetlidir.
            Bu suç, bu lanet, bu kötülük,,bu günümüzle ve geleceğimizle, hepimizi, bütün ülkeyi çürütecektir.

Ataol Behramoğlu/Kültür ve Siyaset/290420
             

16 Nisan 2020 Perşembe

Yanıtsız sorular ve sağduyu


Bu yazıyı sokağa çıkma yasağının ikinci gününde yazıyorum.

Hukukçular, anayasada sokağa çıkma yasağı diye bir kavram olmadığını söylüyor.

İçişleri Bakanlığı genelgesinde bu karara dayanak olarak gösterilen yasa, tüzük vb. maddelerinin konuyla ilgili geçersizliği, özetle de yasağın anayasaya aykırılığı dile getiriliyor.

Yasağın iki saat kala açıklanmasının yaratacağı paniğin neden öngörülmediği, amacın ne olduğu, sosyal (fiziksel) mesafe önleminin bir anda altüst olmasının virüsün yayılması bakımından ne gibi sonuçlara yol açabileceği, Bilim Kurulu’nun bu karardan haberi olup olmadığı haklı olarak soruluyor.

Siyasal yönetim, insanları sıkıyönetime, olağanüstü hal koşullarına mı hazırlıyor sorusu ortalıkta dolaşıyor..

Bütün bu sorular yanıtsız.

Yine hukukçular ve bilim insanlarınca, salgın hastalıklara ilişkin bu türden sınırlamaların karantina, tecrit, izolasyon diye adlandırılması gerektiği, bu nedenle de savaş ve olağanüstü hal koşulları dışındaki uygulamalarda “sokağa çıkma yasağı” kavramının kullanılamayacağı açık seçik anlatılıyor.

Muhataplar suskun.

***

Şehir hastaneleri için üstenci-yandaş vb. firmalara 25 yıl boyunca ödenecek parayla, devlet eliyle çok daha ucuza çok daha fazla sayıda hastane yapılabilecek olduğu rakam rakam açıklanıyor.

Örneğin Çin’deki gibi kısa sürede yapılabilecek sahra hastaneleri yerine yine üstenci-yandaş firmalara bir yıldan önce tamamlanamayacak hastaneler yaptırılmaya girişilmesinin ne anlama geldiği soruluyor.

Kanal İstanbul denilen felaket senaryosunun böyle bir dönemde tekrar sahneye konulmasının anlamı sorgulanıyor.

Marmaris Otluk Koyu’nda kırk bir ağaç kesilerek elde edilen alana yapılmakta olan kışlık saray inşaatının bu koşullarda da devam ettiği doğruysa, bunun sağduyuyla, akılla, devlet yönetme sorumluluğuyla bağdaşılırlığı tartışılıyor.

Perişan durumdaki küçük esnafa, işsizlere, işini kaybedenlere maddi destekte bulunmak şurada dursun, belli yaş üstündeki yurttaşlara büyük bir lütufmuş gibi vaat edilen maske ve kolonyanın neden verilmediği, kendi insanın maske bulamazken başka ülkelere maske vb. gönderilmesinin ne anlama geldiği gibi irili ufaklı sayısız soru, boşlukta yanıtsız kalıyor.

İnfaz yasası denilen örtülü af yasasıyla, cinayet, yaralama, hırsızlık, kaçakçılık vb. suçlar af kapsamına alınmaktayken, bu siyasal yönetime karşı oldukları için ve haklarında henüz verilmiş bir hüküm de yokken tutuklanmış olan aydınların, ellerine silah almadıkları halde “terörist” suçlamasıyla yıllardır cezaevlerinde tutulan, kimileri ağır, ölümcül hasta insanların neden bu kapsamın dışında tutuldukları vicdanları kanatan bir soru olarak orta yerde duruyor.

***

Toplum siyasal yönetiminden bütün bu ve benzer sorulara açık, net, inandırıcı yanıtlar beklerken akıl, vicdan, sağduyunun yanıtı aslında tek bir cümlede özetleniyor:

Tek adam yönetimi bitmiştir.

Çoğulcu, demokratik sisteme bir an önce dönülmelidir.

Bu olamadığı sürece de ne zaman sona ereceği belirsiz koronavirüs felaketi ekonomik ve siyasal yıkımlarla katlanarak devam edecektir.

Bugün ise pazartesi. Dün gece bakanın istifası, ardından bakana övgüler yağdırılarak  istifanın kabul edilmeyişi danışıklı dövüş ya da “show” değilse nedir? Ret yazısında istifa nedeniyle ilgili tek sözcük yok. Sanki bakan, övülmek için istifa etmiş gibi.

Bu ülkenin insanları kendileriyle oynanmasına, sürü yerine konulmaya daha ne kadar süre izin verecek? Sanırım asıl soru da bu.

9 Nisan 2020 Perşembe

Kardeşlik, öyle mi?


Cumhurbaşkanı, millete sesleniş konuşmasında kardeşliğin özel önem taşıdığı günlerden geçmekte olduğumuzu söyledi.

Kuşkusuz ki doğru.

Bir ulusu oluşturan unsurların, toplumsal sınıfların ve tabakaların ayrım gözetmeksizin bir arada olmalarını gerektiren zamanlar vardır.

Sıklıkla yaşamakta olduğumuz deprem gibi felaketler, ortak vatanın saldırıya uğraması gibi belki bundan yarar uman az sayıda insan dışında herkesi etkileyecek acı olaylar bunlardandır.

Bunun gibi, bütün bir gezegeni, insan kardeşliğinde, insanlığın ortak yazgısında birleştirmesi gereken zamanlar, durumlar, anlar da vardır.

Bir göktaşının dünyaya doğru hızla yaklaştığını öğrendiğimizde (belki bir gün bu da olacak) herkes kendi dilinde ve inancına göre dua etse de, ortak felaket gerçeği herkesi etkileyecektir.

Herkesi diyorum, ama aynı anda da, öyle bir dönemde bile hırsızların, soysuzların, fırsatçıların, ahlaksızların, her türden sapığın ortaya döküleceğini düşünmemek elimden gelmiyor.

İnsanın mayasında iyiliğin yanı sıra kötülük de var.

Gerçi bu özelliklerin ne ölçüde mayada, bir başka deyişle fıtratta, ne ölçüde toplumsal ilişkilerin, adaletsizliklerin, eşitsizliklerin sonucu olduğu, beni ayrıca ve yakından ilgilendiren bir konudur.

Bununla birlikte, şu anda dünyanın ve dünyayla birlikte de ülkemizin geçmekte olduğu felaketli dönemde, hem dünyada hem ülkemizde kardeşçe bir dayanışmaya gerek olduğu çok açık...

***

Nitekim Türkiye Cumhuriyeti Başkanı da “aziz milletim” diyerek ayrım gözetmeksizin bütün ulusa hitap ederek başladığı konuşmasında bu kardeşlik vurgusunu yapmıştı.

Söz konusu kişiyle dünyaya, insana, hayata, sanırım her şeye bakışlarımız taban tabana zıt olmasına karşın, itiraf ederim ki bu konuşmayı önyargısız dinliyor ve her şeye karşın ülkemiz için yararlı bilgiler, öneriler bekliyordum.

Derken bir anda konuşmanın yönü, ekseni, doğrultusu, anlamı değişiverdi ve “aziz millet”in bir bölümü, üstelik isim vererek, açıkça “fitne odağı” olarak nitelendi.

Yani, ona karşı olan, onun gibi düşünmeyen herkes, bu demektir ki bu ülkenin yarıdan fazlası, fitne odağı ya da ocağı, yani hain, kötülük kaynağı olup çıkıverdi..

Kardeşlik sözü bir anda buharlaşıp kaybolmuş, millet tekrar iki düşman kampa bölünmüştü.

Evet, iki düşman kampa. Çünkü böyle bir zamanda ülkenin en sorumlu, en yetkili makamında bulunan kişinin ağzından çıkan bu söz, kimilerince, “fitne odakları”na karşı bir saldırı işareti olarak da kolayca algılanabilir.

Kaç kişi farkındadır ya da farkında olup da dile getirmeye çekinmektedir, bilemem. Fakat ülkenin herhangi bir olağan döneminde, herhangi bir siyasal tartışma sırasında değil de, böyle olağandışı, olağanüstü, gerçekten de ulusça ve dünyaca kardeşliğe gereksinim olan bir dönemde ve üstelik kardeşlikten söz ederken, kendisi gibi düşünmeyenlere yöneltilen böylesine ağır bir hakaretin, bugün ve yarın, belki yasalarda olmasa da vicdanlarda bir karşılığı olacaktır, olmalıdır.

***

Türkiye Cumhuriyeti Başkanı’nın konuşmasında dikkatlerden kaçmaması gereken bir başka ayrımcı yaklaşım da, virüsün Batı ülkelerden gelenlerce getirildiğini söyleyip umre dönüşü felaketini ağzına almayışıydı.

Bu ayrımcılığın adı, bugün henüz dile tam dökülemeyip bilinçte ve alt bilinçte varlığını sürdürmekte olan, Batı, aydınlanma düşmanlığıdır.

Yani biz Müslümanlar iyiyiz, doğruyuz, geri kalan herkes en azından ötekidir.

Böyle bir akıldan kardeşlik çıkmaz.

------------------------------

Ali Sirmen kardeşime geçmiş olsun. Maltepe Cezaevi avlusunda, havalandırma saatinde, tek potalık teke tek basketbol maçımızda beni her seferinde yenen adamdır. Bu güçlüğün de üstesinden geleceğini biliyordum.

2 Nisan 2020 Perşembe

CİNSEL SUÇ NE DEMEK?


Cezaların uygulanmasında(infazında) indirime gidilmesi haberlerinde geçen “cinsel suç” kavramından rahatsızlık duyuyorum.
Cinsel suç ne demek, cinsellik suç mudur?
Cinsel suç kavramı akla önce bu gibi sorular getiriyor.
Ne demek istendiği belli kuşkusuz.
Tecavüz, cinsel saldırı vb. suçlarından söz ediliyor.
Peki, bunlar cinsel suç mudur?
Hırsızlık, cinayet vb. suçları denildiğinde, suçun niteliği suç sözcüğü kullanılmaksızın da zaten anlaşılmakta.
Hırsızlık suçu, cinayet suçu , yankesicilik, dolandırıcılık vb suçları…
Bunun gibi, cinsel suç, ya da cinsellik suçu denildiğinde; dilbilgisi, söz dizimi bakımından “cinsel-cinsellik” sözcükleri öteki suç adlarıyla aynı kategoride yer almış olmuyor mu?
Cinsellik suçu, cinsel suç gibi bir kavramı, çok zorlarsak, seksi kötüye kullanmak, anlamını, amacını-değerini bozmak, saptırmak vb. sonuçlara ulaşılabilir belki…
Bu da suç(cürüm) değil, bir hata, yanlışlık, hastalık, sapkınlık gibi bir şey olabilir…
Böylece, öyle sanıyorum ki, cinsel saldırı, tecavüz gibi suçları cinsel suç diye nitelemekle, bu dil yanlışlığıyla, hem “cinsellik” kavramını(olgusunu), farkında olmaksızın, hırsızlık, cinayet gibi suç kategorisine sokmuş oluyor, cinselliği zaten suç olarak algılamaya yatkın bir toplumun zihnindeki ya da alt bilincindeki ön yargıları harekete geçiriyor, böylece de işlenen suçun niteliğini cinayet vb suçlara göre sanki hafifletmiş gibi oluyoruz…
****
Söz konusu suçlar acaba ceza yasasında da “cinsel suç” diye mi ifade edilmiş kaygısıyla ceza yasaının ilgili maddelerine göz attım…
Çok şükür öyle değil…
Bu alandaki suçlar yasanın 102 maddesinde “cinsel saldırı veya tecavüz suçu” başlığı altında toplanmış. Yani cinsel suç değil, cinsel saldırı veya tecavüz suçu.
Doğrusu, bu ifadede bile cinsellik kavramı tartışılabilir.
Çünkü söz konusu olan saldırı “cinsellik” kavramını aşan bir anlamda mahremiyete,bir temel varoluş hakkına, insan olma kimliğine yapılmış bir saldırıdır, yapılabilecek en ağır bir aşağılamadır.
Bu saldırıya uğrayan kişinin bütün yaşamınca ağır sonuçları olabilecek bir suçtur…
(Hayvan diye adlandırdığımız sevgili varlıklar, bilincinde olmasalar da –gerçi bunu da bilemeyiz- onlara yönelik bu türden tecavüzlerin de-tıpkı çocuğa, ya da akıl sağlığı yerinde olmayan kişilere yönelik ahlâk dışı hareketler gibi cinsellik kavramıyla nitelenemeyeceği, başka bir ad bulunması gerektiği kanısındayım.).
Ceza yasasında “Basit Cinsel Saldırı” ve “Nitelikli Cinsel Saldırı(tecavüz)” ayrımı yapılarak bütün bu suçlarla ilgili ayrıntılara girilmiş.
Bunların irdelenmesi ayrı bir konu.
Özet olarak söylemek istediğim gazetelerde ve bütün medyada “cinsel suç” ifadesinin,en azından ilgili yasanın diline uygunlukla, “cinsel saldırı suçu” olarak değiştirilmesi gerekliliğidir.
.

25.03.2020