15 Şubat 2019 Cuma
KARTAL’DAKİ FACİA ÜZERİNE
Kartal’daki facia bizim topluma ders olur mu, bilemem.
Zaten ders alması gerekenler, öncelikle bu işin sorumlusu olan kişiler, şirketler ve onların yasa dışı girişimlerine göz yuman siyasetçilerdir.
Fakat bütün bu sorumluları uyarması, eleştirmesi, denetlemesi gereken de yine halkın kendisidir…
Yani tam bir kısır döngü…
***
Cumhurbaşkanı, facia kurbanlarının cenaze töreninde yaptığı konuşmada “şahadete ulaşan meyyit ve meyyitelere Allah’tan rahmet” dilemiş…
İlk kez karşılaştığım bu “meyyit”in ne anlama geldiğini öğrenmek için Osmanlıca sözlüğe baktım…
Az çok kutsallıkla ilgili bir açıklama beklerken karşıma “Mevt’ten” türemiş “ölü, ölmüş insan” karşılığı çıktı…. (İkinci bir anlamı da “çok zayıf” demekmiş…Bu arada, Cenap, Fikret gibi Serveti Fünun şairleri,kutsallık şurada dursun, bu Arapça sözcüğü, örneğin “ölgün gece” vb. gibi doğa betimlerinde bile kullanmışlar…)
Bu Arapça merakı nedir?
Türkçede herhalde karşılığı olan; üstelik “ölmek”, “ölü” gibi her an yaşamlarımızın içindeki bir kavram için, bu gün belki bu dilin asıl sahiplerinin bile kullanmadıkları ömrünü tamamlamış Arapça sözcükleri kullanmanın anlamı ne olabilir?
Böyle yapınca, söz konusu olaya bir kutsallık, dokunulmazlık, eleştirilemezlik kazandırdığımızı mı sanıyoruz?
Batı dillerinden sözcükleri olur olmaz yerde kullananlar alay konusu olurken, aynı şey Arapçayla yapıldığında bilmem ne demek gerekiyor?
Ya da Arapçanın bilemediğimiz bir dokunulmazlığı mı var?..
***
Facia kurbanlarının “şehit “ sayılmalarına ise hiçbir anlam veremedim…
Buna göre, demek ki beklenen İstanbul depreminin olası “meyyit ve meyyite”leri olarak biz milyonlarca İstanbul’lu aynı zamanda şahadete de ulaşmış olacağız…
Yani ucunda şehitlik olduğuna göre üzülüp kaygılanmaya, hatta önlem almaya bile gerek kalmamış oluyor…
***
Yalanla gerçeğin, sahteyle hakikinin birbirine karıştığı, olağandışı bir dönemden geçmekteyiz.
İçlerinde aynı aileden dokuz kişinin de bulunduğu, aralarında çocukların ve bebeklerin de olduğu yirmiden çok insanın yaşamını yitirmesine yol açan bir facia konusunda bile görüş ve dil birliğinde olamayan bir toplum durumuna getirildik..
***
Oysa, çıkarılması gereken ders son derece açık:
İliklerine kadar yolsuzluğa, kanunsuzluğa batmış bir siyaset, ülkeyi faciadan faciaya sürüklüyor.
Sorumluları apaçık göz önünde hızlı tren cinayetleri; Kartal’daki gibi, nedeni ihmal, bilinçsizlik ve çıkar olan büyük acılar;kurbanları kadınlar, genç kızlar, çocuklar olan, bu günlere kadar görülmedik sayılarda ve acımasızlıkta tecavüz ve cinayet suçları birbirini izliyor .
Nereye kadar?
Bunu kestirebilmek kolay değil.
Ancak, sadece olası İstanbul depreminin kurban adayları olarak değil, toplumsal altüst oluşun köklerinden sarstığı bütün bir toplumca yalanı gerçekten, doğruyu yanlıştan, sahteyi hakikiden ayırt edemedikçe; toplumun öncüleri olması gereken biz aydınlar da eylemsizliğe bahane oluşturan karamsarlık gerekçelerini aşarak bütün bu yaşanmakta olanlara topluca ve kararlılıkla karşı çıkamadığımız sürece, yıkım kolay kolay durdurulacak gibi görünmüyor…
Ataol Behramoğlu/Kültür ve Siyaset/130219
7 Şubat 2019 Perşembe
PALTO
“Palto”
edebiyatla az çok ilgili herkesin bilebileceği gibi büyük bir Rus
yazarı,Rus edebiyatında gerçekçilik akımının ilk örneklerini
verdiği kabul edilen Nikolay Gogol’ün dünyaca ünlü
anlatısıdır.
Anlatı
sözcüğünü, Rusların “povest” dedikleri, Latin vb.
dillerinde “novel/novella” diye adlandırılan yazın türünü
adlandırmak için kullanıyorum.
Yani
romanla öykü arası bir tür.
Belki
uzun öykü de denebilir.
Gerçi
bu türün tanımında uzunluk kısalık ölçüsü de tek
belirleyici değildir; fakat şimdi bu tartışmaya girmeyelim.
Gogol’ün ünlü anlatısının
konusu, tek kahraman çevresinde dönen, oldukça basit bir öyküdür…
Sıradan bir memur olan Akakiy
Akakiyeviç, çalıştığı dairede üstlerinin, günlük yaşamda
da hemen herkesin kendisini küçümsediğini düşünmekte,
nedenini de giyim kuşamındaki yoksullukta, özetle de bir
paltosunun olmayışında görmektedir.
Sonuçta
hayallerini gerçekleştirerek borç harç kendine bir palto
yaptırır…
Fakat
onu gerçekten de küçümsenmekten kurtaran bu görkemli giysiyi,
daha tadını çıkaramadan hırsızlara kaptırır.
Anlatı, şimdi anımsadığımca,
zavallı Akakakiyeviç’in, paltosunu bulmak için sonuçsuz
çabaları ve sonuçta da aklını yitirmesiyle sona erer…
Konu gerçekten basit… Fakat
yapıtını ve Gogol’ü ölümsüzleştiren konu değil, toplumsal
ilişkiler sarmalında kişiliğini yitirip yok olan “küçük
insan”ın psikolojisini, trajedisini anlatma başarısındadır.
İlk
yapıtının adı” Zavallı İnsanlar” olan Dostoyevski’nin,
“Hepimiz Gogol’ün Palto’sundan çıktık” dediği
söylenir… Söz doğru olsa da ben Dostoyevski’nin bu sözü
söylediğine ilişkin bir kayıta rastlayamadım. Buna karşılık,
1843’te yayınlanışından iki yüz yıla yakın bir zaman
sonunda bu paltodan ülkemizde genç bir tiyatro sanatçısına,İzmir
Yenikapı Sanat Tiyatrosu oyuncularından Nazlı Masatçı’ya hapis
cezası çıkıyor ve bu sanatçı arkadaşımız şu anda demir
parmaklıklar arkasında…
***
Bundan
önce de aralarında Nazlı Masatçı’nın da bulunduğu İzmir
Yenikapı Sanat Tiyatrosu oyuncuları “vicdani ret” konulu bir
protesto gösterisine Gogol’ün Paltosu’yla katıldıkları için
beşer ay hapis cezasına çarptırılmışlar.
Savunma
avukatının, suçlamaya konu olan TCK 318 (“halkı askerlikten
soğutma” ) Maddesi’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine
aykırı olduğu iddiası sonucu değiştirmemiş.
Ceza
ertelenmiş. Fakat Masatçı hakkında bu kez göz altıları
protesto için 2015’te tiyatro binasında düzenlenen basın
toplantısında söylediği sözlerden ötürü, terör örgütü
(hangi örgütse!)propagandası yaptığı suçlamasıyla açılan
bir başka davada 1 yıl 6 ay hapis cezası verilmiş ve ülkemizde
yürürlükteki rejimin belli ki çok tehlikeli bulduğu bu tiyatro
sanatçısı hem bu cezayı hem de “Palto”ya ilişkin cezayı
çekmek üzere 30 Ocak’ta tutuklanarak cezaevine konulmuş…
Sözü
Gogol’den açmışken sürdürelim… Edebiyat tarihi bakımından
sadece Dostoyevski ve içlerinde Çehov da olmak üzere pek çok
gerçekçi Rus yazarı değil, örneğin başta Kafka olmak üzere
saçma ve tuhafın bir çok yazarı da Gogol’ün Palto’sundan
çıkmış, ya da Burun’undan düşmüşlerdir…
Öyleyse
günümüz Türkiye’sinde dolaylı ya da dolaysız Gogol oynamaktan
ötürü hapse girmek pek de yadırgatıcı sayılmamalı…
***
Oyuncular
Sendikasının konuya ilişkin “Tiyatro Sanatçılarına Özgürlük”
başlıklı açıklamasından, Nazan Masatçı’nın oyuncu ve
yönetici olduğu İzmir Yenikapı Sanat Tiyatrosu’nun da 6 Ocak
2017 tarihli 679 sayılı kanun hükmünde kararname ile
kapatıldığını öğreniyoruz…
Gogol’ün
ruhu günümüz Türkiye’sine gelse, herhalde yine dönüp
dolaşıp 1. Nikolayın baskıcı ,sansürcü yönetiminin egemen
olduğu kendi ülkeme gelmiş olmalıyım diye düşünecekti…
***
Sözü
burada kesiyor, bütün sanatçılara, sanat ve özgürlük severlere
Sanatçılar Girişiminin çağrısını duyuruyorum:
11
Şubat Pazartesi saat 14.00’te , havanın durumuna göre paltolu ya
da paltosuz, İzmir Kapalı Kadın Cezaevi önündeki protesto ve
dayanışma buluşmasındayız…
Bekliyoruz…
Ataol
Behramoğlu/Kültür ve Siyaset/060219
31 Ocak 2019 Perşembe
HAYVANLARA KIYMAYIN EFENDİLER
İnsanlığımızın tarihi sadece buluşların, ilerlemenin, devrimlerin ya da boğazlaşmaların tarihi değil, aynı zamanda hayvanları sömürmenin, hayvanlara zulmetmenin, hayvanları katletmenin, evcilleştirip köleleştirmenin ya da sokaklarda süründürmenin, inançlarımızın kurbanı ve eğlencelerimizin aracı yapmanın, birbiriyle dövüştürüp seyretmekten zevk almanın, onları hakaretlerimizin ve komplekslerimizin hedefi yaparak bu dilsiz ve çaresiz yaratıkların kimliklerini bozup değiştirip yok etmemizin de tarihidir…
Bu yönüyle de bu tarih, öteki kötü yönlerinden geri kalmayacak acılar ve adaletsizliklerle dolup taşmaktadır.
Daha da kötü ve acı verici olan ise, insanlık her şeye karşın iyiliğe ve adalete doğru ilerliyor sayılsa da, hayvanlarla ilişkimizin en ilkel dönemlerimizde olduğundan pek de farklı olmayışıdır…
***
Çarpıcı bir örnekle başlayayım:
Çok da uzak olmayan bir geçmişte, 1903 yılında, Newyork’taki bir lunaparkta bir filin elektrikli sandalyede idam edildiğini bilenlerimiz olacaktır.
Ben yeni öğrendim.
Bu infazda kullanılan elektrikli sandalyenin, elektriğin mucidi sayılan Thomas Edison tarafından özel olarak tasarlanıp yaptırıldığını öğrenmem ise, en az idamın kendisi kadar şaşırtıcı ve iç daraltıcı oldu…
Aklınızdan, bunun bir şaka olduğuna ilişkin sözler geçtiğini tahmin edebiliyorum…
Ne yazık ki şaka değil.
Topsi adı verilmiş olan filin suçu ise, 28 yıl “terbiyeci”lerin alayları ve zorlamalarıyla yaptırılan maskaralıkların sonunda bir gün, aralarında onu düzenli olarak çomakla döven ve yanmakta olan sigara yemeye zorlayan sarhoş terbiyecisinin de bulunduğu üç kişiyi hortumuyla boğmuş olması…
Mahkeme kurulmuş ve Topsi asılarak idama mahkûm edilmiş… Fakat “Hayvanlara Karşı Vahşi Davranışları Önleme” derneğinin protestosu karşısında “yumuşayan” mahkemece karar elektrikli sandalyede idama dönüştrlmüş.
“100 Büyük Dava” adlı Rusça bir kitapta okuduğum “Korkunç Bir Çağ, Korkunç Yürekler!” başlıklı yazıda, 1500 izleyicinin bu idamı çıt çıkarmaksızın izlediği belirtiliyor…
Bunu iyiye mi kötüye mi yormak gerektiğini bilemedim…
***
Aynı yazıda yüzyıllar boyunca hayvanlara karşı açılan ceza davalarının ve verilen cezaların bir dökümü de verilmiş..
Yerim yetmeyeceği için özetleyeyim:
Eski Roma’da, Milattan önce yedinci yüzyılda, yasal olmayan bir yolla sınırdan geçen hayvan idamla cezalandırılırmış.
Daha da eski zamanlarda Perslerde, köpek kutsal hayvan sayıldığından azgın köpek hakkında idam cezası verilemez; fakat ilkin sağ kulağı,ikincisinde sol kulağı, sonraki ısırmalarda ise sırasıyla bacakları kesilirmiş…
Hayvanların bilinçli varlıklar sayıldığı Ortaçağ Avrupa’sı hukukunda, tıpkı insanlara olduğu gibi onlara da uygulanan, aralarında kiliseden kovulmanın da bulunduğu ceza maddeleri varmış.
Fransa, İsviçre, Almanya vb. Avrupa ülkelerinin, Kanada, Brezilya, ABD vb . ülkelerin konuya ilişkin arşivlerinden edinilen bilgilere göre, hayvanlara uygulanan adli süreçler insanlara uygulananın aynısı, yani tutuklanmak, hapse konulmak ve devlet hesabına orada tutulmak şeklinde imiş…
Bunlar bize bir yanıyla komik bile gelebilir belki.
Fakat tıpkı insanlara uygulandığı gibi onlara da uygulanan sorgulamalar ve işkenceler sırasındaki çığlıklarının, böğürme ve haykırışlarının , işledikleri suçun itirafı olarak yorumlandığını öğrenmek pek de eğlendirici olamıyor…
Tüyler ürpertici, tiksindirici, saçma ve akıl dışı örneklerin sıralandığı yazıda, insan ölümüne neden olmakla suçlanan hayvanın, kural olarak idam cezasına çarptırıldığı ve infazın asılarak, canlı canlı gömülerek,taşlanarak, yakılarak ya da suçlunun başı kesilerek yerine getirildiği belirtiliyor…
Tarihimizin bu günkünden pek de farklı olmayan geçmişinden; kanlı, kirli, acı ve utanç verici sayfalarından bazıları….
***,
Hangisi olursa olsun hayvana yapılan kötülük, çocuğa, bebeğe yapılan kötülükten farksızdır.
Cezası aynı ölçüde ağır olmadıkça, insanlığımızdan utanmayı sürdüreceğiz demektir.
Ataol Behramoğu/Kültür ve Siyaset, “Hayvanlara Kıymayın Efendiler”… 300119
24 Ocak 2019 Perşembe
DON KİŞOT
1547-1616
yıllarında yaşamış İspanyol yazar, şair ve oyun yazarı
Miguel de Cervantes’in 1605’te Madrid’de yayınlanan
“Mancha’lı Asılzade Don Quijote” adlı eseri, bizde
Fransızcadaki okunuşuyla ve kısaca “Don Kişot” olarak
adlandırılıyor.
Dahası,
sanırım başka bir çok dilde olduğu gibi Türkçe’de de
“donkişotluk” sözü , Servantes’ten ve eserinden haberi
bile olmayanlar da içinde olmak üzere hemen herkesçe bir deyim
olarak kullanılmakta.
Don
Kişot, yani yel değirmenleriyle savaşa girişir gibi, boyundan
büyük, saçma ve anlamsız işlere kalkışan kişi…
Böyle
bir girişimin sonucu ise, kaçınılmaz olarak yenilgi, düş
kırıklığı, hüsran olacaktır…
Yel
değirmenleriyle savaş, görüntü çarpıcılığı bakımından
da bu ölümsüz yapıtın akılda gerçekten en çok yer etmiş olan
bölümüdür.
Oysa
Servantes’in eserinin, yayınlanışının üzerinden yüzlerce yıl
geçmiş olmasına karşın canlılığını korumasının,
günümüzde yazılmışçasına çağdaş anlamlar ve çağrışımlar
yaratmasının nedenleri kuşkusuz bir tek bununla açıklanamaz…
***
Edebiyat
tarihindeki sayısız yorumlarda hemen herkesin görüş birliğinde
olduğu ortak değerlendirme, Don Kişot’un o dönemlerin popüler
şövalye romanları ve romansılarına karşı bir “parodi”
olarak yazılmış olduğudur…,
Servantes’in yapıtına adını
veren kahraman, söz konusu anlatılardaki genç, yakışıklı,
güçlü kuvvetli kahramanların tersine, yaşlı ve neredeyse yarı
deli bir şövalyedir.
Daha
doğrusu, tanık olduğu bir haksızlık sonrasında, dünyadaki
bütün haksızlıklara karşı savaşım vermek için kendine
“gezginci şövalye” adını vererek
yola
çıkmış bir emekli asilzadedir…
Fakat
Servantes’in yapıtının roman sanatında çığır açan özelliği
de tam olarak buradadır…
Karşımızda
fiziksel olarak güçsüz,ruhsal dünyası hayallerle dolup taşan,
boyundan büyük ve hayal ürünü savaşımlara kalkışan, bu
nedenlerle komikleşen, fakat aşka ve adalete sarsılmaz inancıyla
ve bu uğurda özverisiyle anıtlaşan bir roman kahramanı
durmaktadır.
Ona
gülebilirsiniz…
Fakat
aynı zamanda ve bir anda, içinizde, bir sevgi, saygı, hayranlık
duygusunun yükseldiğini de duyumsayacaksınızdır….
Tıpkı
sıradan halk insanları olan eşkıyaların, son anına kadar onu
terk etmeyen sadık yardımcısı Sanço’nun ve sonunda da ölümsüz
aşkı Dulcine’nin hissettikleri gibi…..
***
Servantes’in eseri, gelmiş geçmiş
pek çok dâhi yazarın eserleri için olduğu gibi, tiyatro, opera,
sinema, müzik, resim vb. bütün sanat dallarının esin kaynağıdır…
İstanbul
Devlet Opera ve Balesi sanatçıları 19 Ocak Cumartesi akşamı
izleyiciye muhteşem bir Servantes(Don Quichotte) şöleni yaşattı…
Fransız
opera bestecisi Massenet’nin, yine iki Fransız’ın( Le Lorrain
ve H.Cain’in)Servantes’ten yola çıkarak yazdıkları oyun ve
libretto üzerine bestesini; izleyiciyle ilk kez 1910’da Paris’te
buluşan bu duygu, coşku, keder, neşe, hareket, hüzün dolu müziği
büyülenerek izlerken; başta şarkıları ve oyunculuğuyla Don
Kişot’u canlandıran Suat Arıkan olmak üzere, Aylin
Ateş(Dulcine), N.Işık Belen(Sanço) olmak üzere topluluğun bütün
oyuncularını hayranlıkla izledik…
***
Atatürk
Kültür Merkezi elimizden alınmışken, tıpkı gezginci şövalye
Don Kişot gibi gezginci konuma düşen İstanbul Devlet Opera ve
Balesi Sanatçılarının orkestrasının yaratıcılığını,
özverisini, perdelerini her sezon yeniliklere, güzelliklere
açmalarını ne kadar övsek, ne kadar alkışlasak azdır…
Değerli dostum, İstanbul Devlet
Opera ve Balesi Müdür ve Sanat Yönetmeni Suat Arıkan’ı
sahnede ilk izleyişimdi… Harika sesinin ve şarkıları
yorumlayışındaki içtenlik ve ustalığın yanı sıra,
oyunculuğundaki “nüans”ları bana, sahnelerimizin gelmiş
geçmiş en büyük ustalarını anımsattı…
İstanbul
Devlet Opera ve Balesine mekân sağlanması başta olmak üzere
destekleri için Kadıköy Belediyesine teşekkür borçluyuz.
Libretto
tekstinin de yer aldığı kitapçık ise, kitaplıklarımızı
zenginleştirecek çok değerli bir çalışma ürünü olmuş.
Ataol
Behramoğlu/Kültür ve Siyaset/230119
17 Ocak 2019 Perşembe
ORTAK DİLİ BULMAK
Bu sütunda 26 Aralık 2018
tarihinde yayınlanan “Sanat İnce İştir” başlıklı yazımdan
sonra bir okurumla yazışmalarımızı , izin almadığım için
okurumun adını gizli tutarak , yorumsuz ve yer bakımından ister
istemez azıcık kısaltarak yayınlıyorum:
“Yazınızı okudum. Sanatçının
her türlü özgürlüğü olmalı, hakaret edebilmeli,
küfredebilmeli,.. idam isteyebilmeli.. siyasetçinin linç
edilmesini isteyebilmeli.. ona o hakkı veren halkı da ahmak, aptal
görebilmeli.. siz de hem gazete yazarı hem sanatçı(sanırım siz
de sanatçı sınıfındasınız)..olarak bu aralar siz ve sizin gibi
düşünenlerin size yazmanızı söyledikleri -araya
dünyanın en büyük katili ..adolf
hitler yazarak- bunu algı opr.olarak görevinizi tamamlıyorsunuz.
..bu suçlamaya maruz olan, girdiği her seçimi kazanan..sadece
demokrasinin en güzel değeri olan seçimle sandıkla yapan, her
platformda halkıyla birlikte olan, milli ve manevi değerleri ile
halkının her türlü itibarına mazhar olan kişinin susup saygı
göstermesini bekliyorsunuz..(...)
“ Sayın.....
Zahmet edip yazmışsınız.
Teşekkürler.Evet ben de sanatçı sınıfından biri, yarım
yüzyıldır bu ülkenin ve bu dilin edebiyatına şiirleri,
yazıları ve çevirileriyle hizmet eden bir sanatçı müsvettesiyim.
Hayır, kimsenin kimseye sövmeye,
hakaret etmeye hakkı yoktur. Dünyanın en büyük sanatçısı,
devlet adamı, bulunduğu makam ve sahip olduğu titr ne olursa olsun
hiç kimse, söz gelimi sokaklarda yatıp kalkan birine insan
müsvettesi diyemez, derse suç işlemiş olur.
İktidara halk oyuyla gelmiş olmak
da hiç bir siyasetçiye sanatçıyı ve aydını
küçümsemek,aşağılamak, bir semtin insanını ülkenin kaymağını
yiyip ülke batsa umurlarında olmaz diye hedef gösterme hakkı
vermez. (...).Yazınızdan ve üslubunuzda anladığımsamimi bir
kişi olduğunuzdur. Bağlılıklarınızı lütfen bir daha gözden
geçirin.”
“ Sn.BEHRAMOĞLU..öncelikle
nezaket gösterip yazdığınız için teşekkür ederim...Tabi ki
sizi tanıyorum, ne iş yaptığınız da biliyorum... Bağlılıklarımı
sorgulamamı istemişsiniz...bu konuda hiç merak etmeyin, ben ve
benim gibi düşünenler n.. çok çok iyi durumdalar sorgulama
meselesinde..inanın ben size yardımcı olmak isterim sizin
bağlılıklarınızı sorgulamanız konusunda.. (...). Sizi
tenzihederim.Kendisin aydın mevkiine koyup yaşadığı ülkenin
insanlarını sürekli aşağılayan,kültürünü beğenmeyen,
aydınlatma görevini kime ve halkın hangi kesimine yaptığı belli
olmayan kişileri herkes tanıyor. Neticede sizin kendinizi,
bağlılıklarınızı sorgulamanızı diliyorum. Sizler, kendini
Atatürkçü, demokrat, maksist, halkçı... işçiden emekçiden
köylüden yana insanlar olarak tanımlıyorsunuz...Ama maalesef bu
sınıflara o kadar yabancısınız ve uzaksınız ki kendi yaşam
tarzlarınızla...bu bile sorgulanmalı aslında...
Kendiimi tarif edeyim... Ülkücü
gelenekden gelen,Kürt ana babadan Elazığlı , İstanbul doğumlu,
gayet modermn muhafazakâr bir müslüman. ..iyi bir
Fenerbahçeli..iyi bir müzik dinleyicisi..futbol antrönörlüğü
yapan ..uefa diplomalı ...eşini üç ay evvel kanserden
kaybetmiş,.. 2 oğlu olan(adları....)
bir kardeşinizim...saygılar
sunuyorum... vaktinizi aldım...”
“Teşekkürler, selamlar kardeşim.
Her şeyden önce en içten başsağlığı dileklerimle. Belki
görüşür, tanışırız bir gün. Sizler ve bizler için sanırım
en gerekli şey bu. Birbirimizi daha doğru ve yaj-kından tanımak.
.”
“Sevgili büyüğüm, çok teşekkür
ederim iyi dileklerinize. Rabbim rahmet eylesin tüm
ölmüşlerimize....kesinlikle doğru söylüyorsunuz...inanın bizim
çevremizde siyasal olarak farklı düşündüğümüz bir çok
dostunmuz arkadaşımız var... ama maalesef üst taraflarda da
birileri bıkmadan usanmadan yorulmadan bu birliği bozmaya
uğraşıyor...dilerim amaçlarına ulaşamayacaklar...tabi ki bir
gün tanışmak isterim...ben sizi semtimiz ......’ye(Eyüp Sultana
bağlı) davet ediyorum. Müstesna bir semttir...Hatta maçlarımız
oynanıyor. ....Spor’un maçına buyurun bir gün. Siz de bir
dinletinize bir organizasyonunuza davet ederseniz memnuniyetle kabul
ederim... Saygılarımla.”...
“Bir maçınıza gelmeyi elbette
isterim....(...) Bir dinletide elbette davetlimiz olursunuz. Yeni
yıl için en iyi dileklerimle.”
10 Ocak 2019 Perşembe
1919-2019
SEVGİLİ OKURLARIMA, BU ÜLKENİN BÜTÜN BİLİNÇ VE VİCDAN SAHİBİ İNSANLARINA, DERNEKLERİNE, KURUMLARINA, SİVİL TOPLUM ÖRGÜTLERİNE, SENDİKALARINA, SİYASETÇİLERİNE, HERKESE:
Aşağıda, bu açıklamanın da eklenmesiyle köşemin sınırlarını çok aşacağı için bazı bölümlerini bulacağınız yazı 3 mart 2018’de cumartesi yazıları köşemde yayınlandı. 2019’un ilk günlerinde onu tekrar yayınlama gereğini duydum. (İsteyenler tamamını internetten, Cumhuriyet arşivinden bulup okuyabilirler. Okumalarını da isterim.) 19 mayıs 1919 tek bir gün tek bir yıl değil, bu ülkenin yazgısının iyiye ve aydınlığa dönüştürüldüğünün ilk adımı, işaret fişeği, miladıdır. İçinde bulunduğumuz 2019’un her gününü, tek bir gün atlamaksızın 19 Mayıs 1919’un 100. yılını kutlama toplantılarına, söyleşilerine, şölenlerine ayırmalıyız. 19 Mayıs 2019 ise muazzam şölenlerle ülkemizin bütün yörelerinde ve bütün ülkelerde kutlanmalı, duyurulmalı, tanıtılmalıdır..
1919-2019
Birkaç gün önce kitap fuarı için Samsun’daydım.
“ Samsun Haber” radyo ile söyleşimizde Samsun’a ilk kez ne zaman geldiğim sorulduğunda “19 Mayıs 1919”da dedim…
Önceden hazırlanmamış, kendiliğinden geliveren bir yanıttı bu…
Arkadaşlar ilkin belki biraz şaşırdılar, fakat gecikmeksizin anladılar kuşkusuz…
Çünkü Samsun’a hiç gelmemiş de olsalar, bütün yurtseverler, bu kutlu şehrimize 19 Mayıs 1919’da Mustafa Kemal’le birlikte ayak basmışlardır…
***
Elbette bu duygumu güçlendiren bir etken, hatta başlıca etken, aralıklarla da okuyor olsam ,uzun süredir elimden düşmeyen bir kitap, Falih Rıfkı Atay’ın “Çankaya”sıdır…
Kitabın alt başlığında –Atatürk’ün doğumundan ölümüne kadar- deniyor.
Gerçekten de muazzam, muhteşem bir Atatürk biyografisi bu.
Yaşamı ülkesinin yaşamıyla paralel akan ve giderek onunla neredeyse tek ve aynı şey olan büyük bir komutan, önder ve devlet kurucunun biyografisi olduğu için de, yakın tarihimizin benzersiz bir öyküsü. Seçkin bir yazar ve siyaset adamının bire bir gözlem ve tanıklıkları…
(…………..)
***
“Çankaya”da, Kurtuluş hareketinin Anadolu’da nasıl güçlükler aşılarak örgütlendiğini, imkânsız görülenin nasıl olabilir kılınarak gerçekleştirildiğini, önderin kişiliğine hayranlığımız her satırda ve olayda daha da artarak okuyoruz. Atatürk mucizesini bir kez daha, ve daha yakından tanıyıp anlıyoruz…
***
19 Mayıs 1919’la başladım… Fakat yazımın amacı, başlığından da anlaşılabileceği gibi 1919’la sınırlı değil… Önümüzdeki yıl bu büyük simgesel öneme sahip olayın yüzüncü yıldönümü…
Peki biz yurtseverler, aydınlanma devrimin savunucuları, bu yıldönümünü ona yaraşır bir görkem ve evrensel önemiyle kutlamaya hazır mıyız?
Atatürk ve aydınlanma devrimi düşmanlarının birkaç yıl sonra, Cumhuriyetin yüzüncü yıldönümünde ilan etmeye hazırlandıkları karanlık rövanşın son durağı olacak seçimlerin de gerçekleşeceği 2019’u, onlar için bir kâbusa döndürmeye hazırlıklı mıyız?
(………….)
Öyle ise bir an bile gecikmeksizin çalışmaya koyulmalı, önümüzdeki yıl yüzüncü yıl dönümü gerçekleşecek ola büyük tarihin Kurtuluş savaşımız ve Cumhuriyet aydınlanmasının değerleri bakımından yaşamsal önemini en büyük ölçüde kutlamalarla en büyük sayıda kitlelere ulaştırmak için bütün güçlerimizi seferber etmeliyiz.
Aşağıda, bu açıklamanın da eklenmesiyle köşemin sınırlarını çok aşacağı için bazı bölümlerini bulacağınız yazı 3 mart 2018’de cumartesi yazıları köşemde yayınlandı. 2019’un ilk günlerinde onu tekrar yayınlama gereğini duydum. (İsteyenler tamamını internetten, Cumhuriyet arşivinden bulup okuyabilirler. Okumalarını da isterim.) 19 mayıs 1919 tek bir gün tek bir yıl değil, bu ülkenin yazgısının iyiye ve aydınlığa dönüştürüldüğünün ilk adımı, işaret fişeği, miladıdır. İçinde bulunduğumuz 2019’un her gününü, tek bir gün atlamaksızın 19 Mayıs 1919’un 100. yılını kutlama toplantılarına, söyleşilerine, şölenlerine ayırmalıyız. 19 Mayıs 2019 ise muazzam şölenlerle ülkemizin bütün yörelerinde ve bütün ülkelerde kutlanmalı, duyurulmalı, tanıtılmalıdır..
1919-2019
Birkaç gün önce kitap fuarı için Samsun’daydım.
“ Samsun Haber” radyo ile söyleşimizde Samsun’a ilk kez ne zaman geldiğim sorulduğunda “19 Mayıs 1919”da dedim…
Önceden hazırlanmamış, kendiliğinden geliveren bir yanıttı bu…
Arkadaşlar ilkin belki biraz şaşırdılar, fakat gecikmeksizin anladılar kuşkusuz…
Çünkü Samsun’a hiç gelmemiş de olsalar, bütün yurtseverler, bu kutlu şehrimize 19 Mayıs 1919’da Mustafa Kemal’le birlikte ayak basmışlardır…
***
Elbette bu duygumu güçlendiren bir etken, hatta başlıca etken, aralıklarla da okuyor olsam ,uzun süredir elimden düşmeyen bir kitap, Falih Rıfkı Atay’ın “Çankaya”sıdır…
Kitabın alt başlığında –Atatürk’ün doğumundan ölümüne kadar- deniyor.
Gerçekten de muazzam, muhteşem bir Atatürk biyografisi bu.
Yaşamı ülkesinin yaşamıyla paralel akan ve giderek onunla neredeyse tek ve aynı şey olan büyük bir komutan, önder ve devlet kurucunun biyografisi olduğu için de, yakın tarihimizin benzersiz bir öyküsü. Seçkin bir yazar ve siyaset adamının bire bir gözlem ve tanıklıkları…
(…………..)
***
“Çankaya”da, Kurtuluş hareketinin Anadolu’da nasıl güçlükler aşılarak örgütlendiğini, imkânsız görülenin nasıl olabilir kılınarak gerçekleştirildiğini, önderin kişiliğine hayranlığımız her satırda ve olayda daha da artarak okuyoruz. Atatürk mucizesini bir kez daha, ve daha yakından tanıyıp anlıyoruz…
***
19 Mayıs 1919’la başladım… Fakat yazımın amacı, başlığından da anlaşılabileceği gibi 1919’la sınırlı değil… Önümüzdeki yıl bu büyük simgesel öneme sahip olayın yüzüncü yıldönümü…
Peki biz yurtseverler, aydınlanma devrimin savunucuları, bu yıldönümünü ona yaraşır bir görkem ve evrensel önemiyle kutlamaya hazır mıyız?
Atatürk ve aydınlanma devrimi düşmanlarının birkaç yıl sonra, Cumhuriyetin yüzüncü yıldönümünde ilan etmeye hazırlandıkları karanlık rövanşın son durağı olacak seçimlerin de gerçekleşeceği 2019’u, onlar için bir kâbusa döndürmeye hazırlıklı mıyız?
(………….)
Öyle ise bir an bile gecikmeksizin çalışmaya koyulmalı, önümüzdeki yıl yüzüncü yıl dönümü gerçekleşecek ola büyük tarihin Kurtuluş savaşımız ve Cumhuriyet aydınlanmasının değerleri bakımından yaşamsal önemini en büyük ölçüde kutlamalarla en büyük sayıda kitlelere ulaştırmak için bütün güçlerimizi seferber etmeliyiz.
3 Ocak 2019 Perşembe
DİRENMENİN MUTLULUĞU
Geçen yılın son birkaç haftasında bütün yaşamımın en mutlu anlarından bazılarını yaşadım.
Gazeteden arkadaşlarla grev ve direniş çadırlarını ziyaretlerimizden söz ediyorum.
Emeklerinin hakkı için savaşım veren insanların direnişlerine yakından tanık olmak hem öğretici hem mutluluk vericiydi.
2019’a bu duyguyla girerken yazı dizisinde dile getirdiğim gözlem, izlenim
ve düşüncelerimin bir özetini yeni bir yılın bu ilk yazısında okurlarımla paylaşmak istedim.
***
İlk gözlemim, bu çadırlarda tanışıp görüştüğümüz emekçilerin, bizim emekçi derken zihnimizde canlanan, 1 Mayıs afişlerinde simgeleşen, grevci önlüklü, bıyıklı, kentliden çok köylü görünümlü işçi figüründen çok farklı olduklarıydı…
Bir kere ve öncelikle, Flormar direnişinin gösterdiği gibi, en önde kadınlar vardı…,
İşçi derken artık sadece erkeğin değil kadının da göz önünde tutulması gerektiğini açıkça, somut olarak gördüm.
Benim kadınların her alanda ve her anlamda öncülüğüne inancım, ,
bu ilk direniş çadırı ziyaretimizde daha da pekişti.
“Gezi”nin öncü simgesi genç kızlar, kadınlardı…
Bunu Cumhuriyet mitinglerinde de gördük…
Çağdaş Yaşamı Destekleme Hareketi, hepimizin bildiği gibi, kutsal bir kadınımızın adıyla simgeleşen bir kadın hareketidir…
Ülkemizin toplumsal uyanışında kadınların giderek daha çok öncü konumlarda olacağını hep birlikte göreceğiz.
Bu öncülüğün adı kentleşme, uygarlaşmadır…
En büyük işçi sendikalarımızdan birinin, geleceğe dönük potansiyeliyle en büyük ve en güçlüsü olduğundan kuşku duymadığım Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonunun günümüzdeki başkanının bir kadın olması da kuşkusuz ki rastlantı değil.
Bütünüyle baktığımızda da günümüzdeki işçi, sözünü ettiğim klişe simgeden farklı, kentli, modern bir emekçidir.
Beyaz yakalı mavi yakalı farkı kalmamıştır.
Bu nedenle de istekler, beklentiler, hedefler tek ve aynıdır:
Emeğin hakkı olan uygar bir yaşam, adalet, hak eşitliği…
***
Bu ilk gözlemime koşut bir gözlem, sermayenin, özellikle de son yılların ürünü irili ufaklı taşeron sermayenin, bir gözü doymazlık ve öngörüsüzlükle, emekçinin hak isteğine olumlu yanıt vermek şurada dursun onu daha da gerilere, sendikasız, toplu sözleşmesiz, herhangi bir söz hakkına sahip olmayan, neredeyse köle konumuna itmeye çalışması…
Grev ve direniş kırıcılığı için taşeron işçi alımı, bürokrasinin zaaflarından ve ilgili yasaların boşlukları ve açıkça emekçi karşıtı maddelerinden yararlanma ve kimilerin yaptığı gibi emekçilerin arasına nifak ve ihbarcılık tohumları saçma gibi daha da vahim ve çirkin girişimler…
Özellikle 3. Hava limanı inşaatında bütün bunlar bir arada açıkça görülmekte…
***
Zaten bildiğim, bu ziyaretler sırasında ve sonrasında daha da somutlaşan bir gözlemim ise, özellikle büyük kentlerimizde yaşayan aydınlarımız ve orta sınıflardan insanlarımızın, kurtulmak şurada dursun daha da müzminleşen karamsarlık, umutsuzluk, öngörüsüzlük, ülkeden habersizlik hastalığıdır…
Bu hastalığın başlıca nedenleri ise, bilgisizliğin yanı sıra korku ve onunla birlikte de akıl ve eylem tembelliği olmalı…
***
Yarın(Çarşamba günü) yayınlanacak bu satırları, yeni bir yılın ilk gününde, ülkemizin hem de hiç uzak olmayan bir geleceği için hiç bir zaman yitirmediğim, direnişçilerle buluşmamızdan sonra çok daha güçlenen bir umutla yazıyorum…
İçerdeki ve dışarıdaki hiçbir karanlık güç Türkiye’yi çağdaşlaşma yolundan bir milim geriletemez.
Tam tersine, kadınıyla erkeğiyle bu ülke aydınlığa doğru yürüyüşünü sürdürecek; yaşanmış, yaşanmakta olan ve yaşanacak bütün acılara ve sıkıntılara karşın tıpkı Kurtuluş Savaşımız ve Cumhuriyetimizin kuruluşunun ilk dönemlerindeki gibi bütün ülkeler için bir direniş ve özgürlük simgesi olacak, insanlığın aydınlanma tarihindeki yerini daha da sağlamlaştıracaktır…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)