18 Ekim 2018 Perşembe

AVUKAT



-İstanbul Barosunun unutulmaz başkanı, büyük hukukçu, hapishane arkadaşım sevgili Orhan Apaydın ağabeyimin anısına-
Fransızcadan aldığımız “avukat” sözcüğünün kökeni Latince ”ad vocare” imiş…
Çağırmak, ses etmek anlamlarına gelen “vocare” fiilinin avukatlıkla ilişkisinin ise iki farklı yorumuyla karşılaştım.
İlki, mahkemeye çağırmak.
Bu yorumu pek anlamlı bulmadım.
İkincisi ,yardıma çağırmak.
Bu yorum avukatlık olgusuna (mesleğine) daha çok yakışıyor…

***
Kardeşim Namık Kemal Behramoğlu’nun tanık olduğum meslek yaşamında, avukatlığın nasıl güç, çileli bir iş olduğunu yakından gördüm.
Ayrıntılara girmeye gerek yok.
Özetle söyleyebileceğim; hukuk alanındaki meslekler içinde en güç, en çetrefil ve her bakımdan en güvencesiz mesleğin avukatlık olduğudur.
Tıp alanıyla, doktorluk mesleğiyle de bir benzerliği vardır.
Doktordan hastayı mutlaka iyileştirmesi beklendiği gibi, avukatın da üstlendiği davayı ille de kazanması beklenir…
Bu ise her iki durumda da her zaman olanaklı değildir…
Aradaki fark ise, doktorun başarısızlığının nedenleri her şeye karşın ve istisnalar dışında anlayışla karşılanırken ve çabası değerli bulunurken, üstlendiği davanın niteliği ne olursa olsun başarılı olamayan avukatın çabaları bir anda hiçlenir, aldığı avukatlık ücretini sanki hak etmemiş gibi olur…
Bu ise, bu meslekle ilgili önemli bir algı sorunu, toplumda ciddi bir bilgi ve anlayış eksikliği olması demektir…

***
Özlük hakları bakımımdan da avukatların en güç ve güvencesiz konumdaki hukukçular olduğunu yine yakın gözlemlerimle biliyorum.
Sözü edilmeye değer bir emeklilik güvencesi olmadığı için neredeyse son nefesinize kadar çalışmak, dosya açmak ve izlemek zorundasınızdır…
Müvekkile dert anlatmak,bürokrasi sorunlarıyla boğuşmak, adliye koridorlarında koşuşturup duruşma salonlarında nefes tüketmek bu mesleğin olmazsa olmazlarıdır.
Bütün bu çırpınışlar ve çoğu kez gereksiz zaman israfı içinde, avukat kendini geliştirmek, mesleğinin inceliklerinde daha ayrıntılara inmek, kişisel ve toplumsal yaşamın bütün alanlarıyla ilgili hukuk biliminin derinliklerine ulaşabilmek için gereken enerji ve zamanı nasıl bulacak?
***
Günümüz Türkiye’sinde avukatlık mesleği siyasal iktidarın da hedefinde, saldırısı altındadır.
Son birkaç ayda gazetedeki posta kutum, aralarında azımsanamayacak sayıda avukatların da bulunduğu tutuklu mektuplarıyla dolup taştı.
Demokrasinin geçerli olduğu hiçbir ülkede bu kadar çok sayıda avukat hapiste olamaz.
1 yıl süren tutukluluk sonrasında 14 Eylüldeki duruşmada tahliye edilen 17 avukattan 12’si hakkında , savcılığın itirazı üzerine ertesi gün yeniden tutuklama kararı verildi.
Bu itirazı yapan ve bu kararları verenlerin de hukukçu olmaları nasıl büyük, can acıtıcı bir çelişki!
***
Burhaniye T Tipi hapishanesinden gönderdiği 23 Temmuz tarihli mektubunda,2006’daki ölüm orucu sırasında toplumun yakından tanıdığı avukat arkadaşım Behiç Aşçı, SEGBİS adlı bir uygulamadan söz ediyor.
OHAL kalkmış olsa da ona dayanarak yapılmakta olan bu uygulamaya göre;mahkeme heyeti isterse ,tutuklu salona getirtilmeden, duruşma ona bir ekrandan izlettirilerek de yargılama yapılabiliyor…,.
Engizisyon mahkemelerinde bile, savunmanın özgürce yapılması demek olan yüz yüze savunma hakkına uygun davranıldığını belirten avukat arkadaşım özetle, SEGBİS denilen bu uygulama ile “yargılanan kişinin küçük bir TV ekranına sıkıştırılmaya çalışıldığını…” söylüyor…
Yani F Tipi zulmünün mantıksal devamı, ölmeden mezara konulmak gibi bir şey…
***
Bu yazı önümüzdeki hafta sonu yapılacak İstanbul Barosu seçimleri öncesinde ve bu seçim düşünülerek yazılıyor.
(Kökeni yine Latince olan) Fransızca “barreau”dan dönüştürdüğümüz “baro”, savunmayı yargıdan ayıran parmaklık anlamına geliyormuş…
Avukatlar bu gün sadece mahkeme salonunda değil, her anlamıyla (demir) parmaklıklar arkasında…
Öyleyse ayrışmanın, bölünmenin, parçalanmanın değil, güçleri en akıllıca birleştirmenin zamanındayız…
Ataol Behramoğlu/Kültür ve Siyaset/171018

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.