26 Aralık 2015 Cumartesi

SUÇA ORTAK OLMAK


Bütün yakın tarihimizin en kötü, en kirli, en karanlık döneminde yaşıyoruz.
Ahlâksızlığın, vicdansızlığın böylesine pervasızlaştığı, toplumun bu kadar vurdum duymazlaştığı bir başka dönem anımsamıyorum.
Örnek vermek için, işlenen suçların, yapılan kötülüklerin hangi birinden başlamam gerektiğini de bilmiyorum.
Haberleri tarafsız, duygusuz gözlemciler, ilgisiz tanıklar gibi okuyor ya da izliyor, sonra aynı duygusuzlukla bir başka sayfa ya da kanala geçiyoruz…
Oysa işlenen suça tepkisizlik o suça ortak olmanın bir başka adıdır…
***
İki gün önceki gazetelerde kan dondurucu bir haber vardı.
Haber, İstanbul Gaziosmanpaşa’daki bir “polis operasyonu”nda öldürülen iki genç kadınla ilgili olarak açıklanan otopsi raporuydu.
Rapora göre öldürülenlerden birinin kafasına yakın mesafeden 5, ötekinin ise vücuduna 10 el ateş açılmıştı.
Bu tertemiz yüzlü,aydınlık bakışlı iki genç insanın fotoğraflarının da bulunduğu haberlerden birindeki otopsi raporunu bizim gazeteden okuyalım:
Yeliz Erbay’da kafa bölgesinde sağ şakaktan yakın mesafeden beş mermi giriş çıkışı,buna bağlı olarak kafatasında kırıklar ve elmacık kemiklerinde parçalı kırık.
Şirin Öter’de kafa bölgesinde sol şakaktan ve yakın mesafeden bir adet mermi giriş –çıkışı,göğüs bölgesinde 6 adet mermi giriş çıkışı, karın bölgesinde 1 adet mermi giriş çıkışı, vajinada 2 adet mermi giriş-çıkışı”
Yanlış okumadınız, evet. İkinci kurbanın cinsel organına da iki kez ateş edilmiş…
Ezilenlerin Hukuk Bürosu avukatlarının açıklamalarından öğrendiklerimize göre ise,MLKP(herhalde Markist Leninist Komünist Partisi ?) üyesi olduğu söylenen bu iki genç kadın, bulundukları eve “kamu güvenliğini tehlikeye sokacak biçimde ateş açılarak başlayan polis saldırısına “ karşılık veriyorlar… Gerisini yukarıda özetlenen otopsi raporundan öğreniyoruz.Yine avukat açıklamalarında “vücutlarında çok sayıda darp izi ve morluklar bulunduğu gözlemlenen” polis kurbanlarının “çatışma sonrasında yaralı olduklarının, darp edildiklerinin ve yakın mesafeden ateşle infaz edildiklerinin” görüldüğü belirtiliyor…
***
Avukat açıklamaları olmaksızın da olayın aynen böyle gerçekleştiği yeterince açık.
Vajinaya ateş etmek… Böyle bir şeyi ilk kez okuyor, duyuyorum.
Ve bunu yapan ya da yapanlar, görevleri kamu güvenliğini sağlamak olan
polisler, devletin memurları.
Bütün yakın tarihimizin en kötü, en karanlık, en kirli döneminde yaşamakta olduğumuzu bunun için söylüyorum.
Devlet eliyle işlenen ve işlenmekte olan nice alçakça cinayeti örnek göstererek bu cinayetteki alçaklığın, vicdansızlığın, özellikle de kadına düşmanlığın bu ülkede, bu toplumda nasıl bir noktaya gelmiş olduğunu gözden kaçırmayalım.
Yaralı ve savunmasız kişileri darp etmek, ardından bir insana değil hiçbir canlıya karşı duyulmaması gereken bir acımasızlıkla yaşamlarına son vermek ve bir kadına yapılabilecek en büyük, en canavarca , en ahlâksızca, sözcüklerle nitelenmesi en güç bir cinayet suçu işlemek ve bütün bu suçları işleyenlerin “polis” kimliği taşıyan kişiler olmaları,ülkemizin nasıl bir irin, pislik, karanlık bataklığında sürüklenmekte olduğunun yeterli kanıtıdır.
***
Taliban sözünden esinlenerek ülkemizdeki polisi Tayyiban güçleri diye adlandırmıştım…
Tekrarlıyorum…
Türkiye’de polis suç örgütüne dönüşmüştür.
Tersini kanıtlamak bu polisin bağlı olduğu en üst kurumlara, devletin kendisine düşer…
Sarıyer’de Dilek Doğan’ı katleden polis için ne yapıldı, ne yapılacak?
Panzer arkasında ceset sürükleyen,sürükleten polisler için ne işlem yapıldı?
Tahir Elçi cinayetinde polisin rolü nedir?
Gaziosmanpaşa’daki alçaklığın failleri kimlerdir?
Sorularım başbakanından cumhurbaşkanına, devletin bütün sorumlularınadır.
Sormak, araştırmak,yanıt istemek vicdanını, ahlâkını, insanlığın yitirmemiş herkesin görevidir.
Sormayan , konuşmayan, yanıt istemeyen ve sorumlu konumda olup yanıtlamayan herkes suça ortak demektir…

Ataol Behramoğlu/Cumartesi Yazıları/261215

19 Aralık 2015 Cumartesi

ARAPÇA TUTKUSU


İlkokullarda Arap alfabesi öğretme dayatmasıyla başlayan Araplaştırma programı, şimdi Arapça dayatmasına dönüştü.
İkinci sınıftan başlayarak ilkokullara Arapça dersi konulacakmış.
Neden?
Bu nedeni, dönemin başbakanı, atalarımızın mezar taşlarını okuyamayışımızla açıklamıştı.
O günlerdeki bir yazımda, öyleyse daha da eski atalarımızın ürünü olan Orhun yazıtlarını okuyabilmeleri için çocuklarımızın Göktürk alfabesini de öğrenmeleri gerekir diye yazdığımı anımsıyorum.
Bu liste böylece uzayıp gider…
Önce Arap alfabesini, ardından Arapçayı ilkokulların ders programlarına sokmak isteyen kafanın derdi mezar taşı filan değil, Türkçenin yerine Osmanlıcayı koymak, Türkiye’yi Araplaştırmak; Cumhuriyetin, çağdaşlığın kazanımlarını yok ederek ülkeyi yeniden Osmanlı ortaçağına götürmektir.
***

Bunları söylerken, Arapçaya, Araplığa karşı düşünce ve duygular mı dile getirmiş oluyorum?
Arapçanın çok sağlam, çok büyük, kültür birikimi çok zengin bir dil olduğunda kuşku yok.
İslam’ın kutsal kitabının dili olması da özellikle bu dininin egemen olduğu toplumlarda Arapçanın önemini kuşkusuz arttırıyor.
Özel kurslar açılır, isteyen bu dili öğrenir.
Fakat bunlar çocuklarımıza devlet eliyle Arap alfabesi ve Arapça dayatmasının yıkıcı sonuçları olacağı gerçeğini değiştirmez.
Çünkü Arapça, öncelikle bilim alanında, bugünden yarına geleceği olan bir dil değil.
Örneğin, neden İngilizcenin, başka Batı dillerinin öğrenilmesine karşı değilsiniz de Arapçaya karşısınız diyenlerin anlamadığı şey, bu basit gerçeklik.
Arap alfabesi ve Arapça, çocuklarımızı geleceğe hazırlamaz, hazırlayamaz.
Tersine geçmişe, gerçekten de mezar taşlarına, mezarlıklara yöneltir…
Kısa süre önce bir İmam Hatip Okulu öğrencilerine mezarlıkta ders verilmesi böyle bir çabanın tipik örneğidir.
Her hangi bir başka ülkede,din okulu öğrencilerine de olsa, mezarlıkta ders işlenmesi her halde akıl hastanesinde sonuçlanacak bir girişim olurdu.
Bugün ülkece getirilmiş olduğumuz yer, böyle bir akıl hastalığı ortamıdır.

****
Kimileri de, siz çocuklarımızın Kuranı öğrenmesine karşı mısınız diye soruyor…
Yani, ilkokul çağından başlayarak çocuklarımız, Türkçenin ses dizgesiyle ilgisi bulunmayan Arap alfabesini sökecek, ardından muazzam güçlükleri aşarak Arap dilini öğrenecek ve bu sayede de Kuran okuyup öğrenecekler…
Böyle düşünenler düşündüklerinde gerçekten samimiyseler, şöyle demelilerdi:
Biz çocuklarımızı din bilginleri, İslam dini uzmanları olarak yetiştirmeliyiz. Yapılması gereken,onlara Kuranı aslından okuyup yorumlayacak düzeyde Arapça ve din bilgisi eğitimi vermek, bunu bütün eğitimin başlıca hedefi yapmaktır…
Çünkü gerçekten de, orta okul döneminden başlayarak programlarda yer alan başka yabancı diller için olduğu gibi, ister istemez eksik buçuk, yalan yanlış bir Arapça ve din eğitimi, karışık kafaları daha da karıştıracak, sonuçta da , kimliksiz, şaşkın, bir çoğu ne istediğini nereye yöneleceğini bilemeyen, bir o kadarı da kindar ve dindar kadroları oluşturacak çocuk ve ergen sürüleri ortaya çıkacaktır…
Olacağı da budur…
***
Bizim için hem kültürel ortaklık hem komşuluk ilişkilerimiz bakımından özellikle önemli bir dil olan Arapça, bu dil ve kültür alanının uzmanı olacakların üniversite düzeyinde seçecekleri bir dildir…
Alfabesinin ve kendisinin ilkokul çağından başlayarak öğretiminin dayatılması ise, zaten o düzeylerde ve kapsamda başarılabilecek bir şey olmadığı gibi, sonuç olarak da, ısrarla tekrar ediyorum, yıkıcılıktır;bu ülkenin çocuklarına yapılabilecek en büyük kötülüktür.
Bir ülkede eğitimin asıl ve temel amacı, o ülkenin çocuklarına ana dillerinde okuyup yazmanın, düşünmenin, konuşmanın tadını duyumsatmak, bilgisini kazandırmak, onları öncelikle kendi dillerinde derinleştirmektir.
Bizde bugün dayatılarak benimsetilemeye çalışılan Arap alfabesi ve Arapça tutkusunun ise , kendi ülkesine, kendi diline, Cumhuriyetin ve çağdaşlığın değerlerine düşmanlık ve sevgisizlik dışında bir anlamı yoktur.


Ataol Behramoğlu/Cumartesi Yazıları/191215

12 Aralık 2015 Cumartesi

TÜRK-RUS DÜŞMANLIĞI HORTLATILABİLİR Mİ?


Moskova’ya ilk gidişimde , Kızıl Meydan yakınlarındaki bir parkta gördüğüm heykel beni şaşırtmış ve üzmüştü.
Heykelde , yaşmaklı bir kadın,diz çökmüş, kollarını uzatmış; kendisine süngüsünü saplamak üzere olan askerden aman dilemekteydi.
Kadın belli ki Müslüman Osmanlı kadını, asker Rus askeriydi.
Bu kente sonraki gidişlerimde de yolum oralardan geçtiğinde yerli yerinde durduğunu gördüğüm heykelin irkilticiliğini, Çarlık Rusya’sı döneminin bir ürünü olması bir ölçüde de olsa azaltıyordu…
Heykel ve resim yasağı olmasa, bizde de bu türden kim bilir ne heykeller, ne resimler yapılırdı…

***
Ruslarda Türklere karşı olumsuz duyguların tarihi çok eski zamanlarda başlamış olmalı…
Rus’u kazısan altından Tatar çıkar” sözü bir Rus deyimidir.
Çağrılmadık konuk Tatar’dan kötüdür” sözünün aslı da yine Rusçadır.
Çok zaman önce Rus kanallarından birinde izlediğim bir edebiyat programında, Puşkin’in “Çingeneler” manzumesi irdelenirken konuşmacılardan biri, yapıtın kıskançlık cinayeti işleyen kahramanını “turok”(Türk) sözüyle nitelemişti.
Hâlâ, en azından bazı çevrelerde, öyle midir bilemem, fakat bu sözcüğün Rusçada çağrışımları bizde bir zamanlar sövgü olarak kullanılan “Moskof”tan pek de farklı değildir.
Bir zamanlar diyorum, yerini bir ara Rus kadınını aşağılayan bir başka sözcük almış olsa da, “Moskof” sözü çoktandır günlük konuşma sözlüğünden çıkmış gibiydi…
***
Rusların Türklüğe karşı olumsuz duygularının tarihi, 10. Yüzyılda Türk kökenli Kıpçak ve Peçenek göçebe kavimleriyle Rus prenslikleri arasındaki savaşlar döneminde başlamış; 13-15. Yüzyıllarda, iki yüzyıl süren Moğol-Tatar egemenliği döneminde doğal olarak yerleşiklik kazanmıştır…
Sonraki yüzyıllarda, 20.yüzyıla kadar yan yana iki büyük İmparatorluk olarak varlıklarını sürdüren bu iki büyük devletin daha çok bir savaş tarihi olan ortak tarihi I. Dünya savaşının sonlarına doğru beklenmedik biçimde kesişmiş, Ekim Devrimi ve Türkiye Kurtuluş Savaşının emperyalist Batıya karşı ortak yazgısı iki ülke ve halkları arasında yakınlaşma ve dostluğun temellerini atmıştır.

***
20.yüzyılın sonraki süreçlerine baktığımızda, Ruslarda Türklere karşı olumsuz duyguların daha çok geçmişte kaldığını, Türkiye’de ise 2. Dünya savaşı sırasındaki Nazi yardakçılığı ve komünizm karşıtlığının, bir Rus ve Rusya düşmanlığına dönüştürüldüğünü görüyoruz. (Stalin’in taleplerinin bunda bir payı olsa da, asıl neden hiç kuşkusuz emperyalizmin ve güdümündeki işbirlikçi Türkiye burjuvasının komünizm düşmanlığı ve korkusudur.)
***
1960’lardan başlayarak Sovyetler Birliğinin çözülme dönemine kadar geçen yaklaşık otuz yıllık süreçte, her iki toplumdaki ve dünyadaki gelişmelere bağlı olarak iki ülke ve halkları arasında birbirini tanıma ve yakınlaşma gereksinimi giderek güçlendi.. Her alanda karşılıklı ilişkiler, gidiş gelişler arttı.
Sovyetler Birliğinin çözülmesi sonrasında ise Rusya ve Türkiye arasında özellikle ekonomi, turizm gibi alanlarda ve onların temelinde de bütün insan ilişkilerindeki gelişmeler, çok az iki ülke ve halkları arasında görülebilecek bir düzeye ulaştı… “Uçak krizi” denilen saçmalık ve Rus pilotun alçakça, canavarca katledilmesi tam böyle bir dönemde ortaya çıktı…
***
Bu bir kötü rastlantı mı, Rusya devlet başkanının sözleriyle “Tanrının Türkiye yöneticilerin gözlerini kör etmesi mi”, ABD emperyalizmi ve ortaklarının Rusya’nın Ortadoğu politikasından duydukları rahatsızlığa karşı Türkiye’yi piyon olarak satranç tahtasına sürmeleri mi?
Belki hepsi ve en çok sonuncusu…
Bu uğursuz süreçte Türk-Rus düşmanlığının hortlatılmaması için yapılması gereken, Türkiye’nin sağlam güçlerinin emperyalizm işbirlikçisi yöneticilere açıkça karşı çıkarak onları geri adım atmaya zorlaması, Rus yöneticilerin de
Rusya’da hortlamakta olan Türk düşmanlığına ödün vermemeleridir.
Her iki ülkenin, bulunduğumuz bölgenin ve bütün barışçı insanlığın yararına olan budur.


Ataol Behramoğlu/Cumartesi Yazıları/ 12.12.15

5 Aralık 2015 Cumartesi

BASIN VE AHLÂKI / Ataol Behramoğlu


Basın ahlâk yasası “basın çalışanı gazetecilerin uymayı kabul ettikleri yasal dayanağı olmayan bir anlaşma metni” olarak tanımlanıyor…
Yasal dayanağı olmayan anlaşma” kavramını irdelemeyi sona bırakarak metnin kendisine göz atalım…
14 ülkeden 34 gazeteci dünyada basın özgürlüğünü savunmak üzere 1950 yılı Ekim ayında New York Colombia Üniversitesinde yaptıkları bir toplantıda “Uluslararası Basın Enstitüsü”nün(İnternational Press İnstitut/İPİ) kuruluşunu ve ilkelerini açıklıyorlar.
Bu toplantıda bir Türk gazeteci, Ahmet Emin Yalman da yer alıyor…
(Yalman, İkinci Dünya savaşı yıllarında Nazi karşıtı yazılar yazmış bir gazeteci. O yılların Türkiye’sinde Nazi karşıtı yazılar yazmak herhalde kolay bir şey değildi. 1952’de uğradığı ve ağır yaralandığı silahlı saldırının gerisinde de demokrat kişiliği olsa gerek…)
***
Basın ahlâk yasası diye adlandırılan gazetecilik ilkeleri New York’taki toplantıda açıklanışından iki yıl sonra, 14 Şubat 1952’de,Türkiye Gazeteciler Cemiyetince “Türkiye Gazetecileri Hak ve Sorumluluk Bildirgesi” adıyla ülkemizde de yayınlanıyor.
Fakat yaşama geçirilmesi için de Demokrat Parti yönetiminin sona ereceği 1960 yılına kadar beklemek gerekiyor…
Ancak 24 Temmuz 1960 tarihinde, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti ile Türkiye Gazeteciler Sendikasının düzenlediği bir toplantıda gazeteciler ve yayın kuruluşları temsilcilerince imzalanıyor…

***

Söz konusu ilkelerin neler olduğunu metne bakmadan da sıralamak zor olmasa gerek.
Bunların en başta geleni her halde doğru ve nesnel habercilik yapmak olmalıdır.
Nitekim metinde bu ifade geçmiyor olsa da “gazetecilik mesleği kişisel yarar için ve kamu zararına kullanılamaz/haberler doğruluğuna emin olunmadan yazılamaz/taraf tutan fikirler haber metninde verilemez” gibi ilkelerle hedeflenen esas olarak budur.
Bunlardan birinin de “din istismar edilemez” ilkesi olduğunu belirtelim…
***
Yasal dayanağı olmayan” kavramını irdelemeye gelince…
Gerçi yine bu metinde yer alan “şeref ve haysiyetlere karşı haksız yayın/kişi ve kurumlara karşı iftira” gibi kavramlar ceza yasalarının hükümleri içindedir.
Buna karşılık,yalan haber vermemek, gerçeği saptırmamak; şu ya da bu kişi, çevre kurum yararına toplumu yanıltıcı gazetecilik yapmamak gibi ilkeler, yasalardan çok ahlâkla, insanın insan olarak sahip olması gereken değerlerle ilgilidir…
Günümüz Türkiye’sinde basına ve bütünüyle medyaya baktığımızda ise, basın ahlâk yasası ilkelerinin ötesinde en temel insanlık ilkelerinin;ahlâk, vicdan,insaf,doğruluk, dürüstlük değerlerinin çiğnenerek paspasa,paçavraya dönüştürülmüş olduğunu görüyoruz…
Böylece de “basın” kavramıyla birlikte düşünmeye alıştığımız “ahlâk” kavramı, yerini giderek daha da paçavralaşan, yerlerde sürünen, tiksindirici bir ahlâksızlığa bırakmış oluyor…



Ataol behramoğlu/Cumartesi Yazıları/051215

28 Kasım 2015 Cumartesi

FAŞİST


Faşistin öncelikli özellikleri despot, acımasız, kinci olmasıdır.
Bu gibi özellikler genellikle sonradan oluşmaz.
Erken yaşlarda yaşanmış travmalarla ilgilidir.
Sonraki yıllarda bu özellikler büsbütün yok olmasa da törpülenebilir.
Ya da terine, kişiliğin değişmez özellikleri olarak daha da güçlenip kronikleşir.
Kişisel yaşamda, aile ortamında, faşist kişiliğin zararı kendi yakınlarına, yakın çevresinedir.
Toplumsal yaşamda bu zararlar, etkili olduğu alanın genişliğiyle orantılı olarak, az ya da çok ve kimi kez ölçülemez ölçüde yıkıcı olabilir.
Uzak ve yakın tarihten tanıdığımız, yaşamakta olduğumuz süreçlerde de kişiliklerine ve etkinliklerine tanık olduğumuz faşist kimlikli diktatörlerin, ya da taslaklarının sundukları örnekler yeterince göz önündedir.
***
Faşizmin bir ideoloji olup olmadığı tartışılabilir.
İnsana, insanlığa düşman; nefretle bilenmiş, yıkıcı, yok edici, acımasız bir yaşam algısına ideoloji denebilir mi?
Nasıl bir görüşe bürünürse bürünsün(dinci, ırk ayrımcı, şoven milliyetçi vb..) faşizm bir dünya görüşü değil, bir hastalık, ruhsal sakatlık, kimlik bozukluğudur.
Faşist, bir ideolojiyi, bir dünya görüşünü savunur görünebilir.
Fakat onu yöneten asıl itkiler şu ya da bu görüş değil, kişiliğindeki yukarıda bazılarını sıraladığım dürtülerdir.
Faşist kişilik, sakatlanmış, hasta bir kişiliktir.
***
Bu kişiliğin başkaca özelliklerini sıralayacak olursak, yine uzak ve yakın tarihin ve yaşamakta olduğumuz süreçlerin verdiği örneklerden yararlanarak,
bunların, korkaklık, sinsilik, yalancılık gibi başkaca aşağılık, irkiltici kimlik özellikleri oldukları söylenebilir..
Soyut bir kimlik çözümlemesi yapmak amacında değilim.
Faşizmin sınıfsal çıkarlarla ilişkisini de biliyorum kuşkusuz.
İstediğim, somut örneklerden yola çıkarak faşist kişiliğin özelliklerini sergilemek…
Acımasızlık ve korkaklık tek bir şeyin iki yüzü gibidir.
En acımasız faşist diktatörlerin iktidarlarını yitirdiklerinde nasıl korkaklaşıp sürüngenleştikleri bilinen bir şeydir.
İktidarda oldukları sürece acımasızlık dozunun giderek şiddetlenmesinin nedeni de aslında bu korkudur.
Kötü kişi kötü olduğunu içten içe bilir, duyumsar,
Fakat bir kez lanetlendiği, suça battığı için, istese de kötülük bataklığından çıkamaz, bu pisliğe, bataklığa daha çok gömülür…
***
Burada kilit kavram sanıyorum hümanizmdir.
İnsan sevgisi, insana saygı, insanın değerliliği demek olan hümanizm.
İnsana ve insanlığa düşman hiçbir faşist yönetimin varlığı çok uzun sürmez, süremez.
Faşistin sonu ise, şaşaası ne kadar parıltılı, yıkılmazlık görüntüsü ne kadar ürkütücü, acımasızlığı ne kadar sınır tanımaz oldu ise, yıkılışı da o kadar çabuklaşacak, geride kirli ve karanlık bir iz bırakarak yok olup gitmesi de o kadar kaçınılmazlaşacaktır…


Ataol Behramoğlu/28 Kasım 2015/Cumartesi Yazıları


Bu satırlar gazeteci arkadaşlarımızın tutuklanışını protesto etmek için İstanbul büromuzun çevresinde toplanan büyük bir kalabalığın bir ağızdan haykırdıkları “faşizme karşı omuz omuza” sloganları eşliğinde yazıldı…  

21 Kasım 2015 Cumartesi

İŞİD VE FELSEFE


Ülkemizdeki katliamların ardından Rus yolcu uçağına karşı gerçekleştiren canavarlık ve hemen arkasından felsefenin anayurtlarından Fransa'da yaşanan vahşet, tam da dünya felsefe gününün kutlandığı bir döneme rastladı.
İnsan böylece ister istemez felsefenin ne olduğu ve katliamların uygulayıcısı İŞİD canilerinin felsefeyle nasıl bir ilişkileri olabileceği konusunda düşünmekten kendini alamıyor...
Felsefe sözcüğü Yunanca düşünmek ve sevmek sözcüklerinin birleşmesinden oluşmuş.
Yani, düşünce sevgisi, düşünmeyi sevmek.
Beyin yetileri dumura uğramamış birinin düşünmemesi olası değil.
Sevse de sevmese de bir şeyler düşünecektir...
Fakat sorun burada biraz karmaşıklaşıyor...
Düşünmek, fakat neyi, nasıl?
Bilgi sahibi olmadığınız bir alanda istediğiniz kadar düşünün, düşündüğünüzü sanın. Sonuç havanda su dövmek olacaktır...
Demek ki felsefe sözcüğünün dilbilgisel bakımdan anlamının ötesine geçmek, bu düşünme olgusunun bilgiyle ilişkisini irdelemek zorundayız...
Daha açık bir deyişle, düşünmek için bilmek gerekiyor...
Fakat bunu saptamakla da iş bitmiyor...
Bilmek... Bilgi sahibi olmak...
Fakat neyin bilgisi, nasıl bir bilgi?
Bu noktada da karşımızda bütün görkemiyle insana ve evrene ilişkin tüm bilgi alanları yükseliyor...
Buradan çıkarılacak sonuç ise ne kadar çok bilgi sahibi isek, o kadar çok ve derinliğine düşünme yetisine sahip olunacağıdır....
Fakat tam bu noktada da kendini duyumsatan başka soruları yanıtlamak gerekiyor...


***
Bunlardan ilki, her şeyi bilemeyeceğimize göre, neleri öncelikle öğrenmeli, doğru düşünmek için hangi temel bilgilere öncelikle sahip olmalıyız sorusudur.
Bilgiye karşı inancı, bilmeye karşı inanmayı üstün tutanların en sevmedikleri soru budur.
Bunlar hangi türde inançlar olurlarsa olsunlar, düşünmeyi, bu demektir ki felsefeyi reddetme bakımından aralarında fark yoktur.
Bilimsel düşüncenin kendisi de bilinenle yetinmeyi değil, onun ötesine geçmeyi öngörür...
Bu sonsuz bir düşünme sürecidir...
Bilimle sınanıp kanıtlanamamış düşünceler ise varsayımlar ve inançlardır.
Varsayım bilimsel araştırmanın bir evresi; inanç ise bilimle, bilgiyle ilgisi bulunmayan, öznel, kişisel bir kabulleniştir.
Dünya görüşlerinin temellerini bilimsel bilginin değil inanışların oluşturduğu kişiler, bazı bakımlardan en alt basamaklardaki canlılardan da daha geridedirler…


***


Bu kadarla kalsa, bu kendi sorunlarıdır denilip geçilebilir...
Fakat düşünmeyenin düşünene karşı uyguladığı vahşet, kıyım, canavarlık, bütün insanlık tarihinde zaman zaman yaşanan ,şimdi de örneklerini görmekte olduğumuz en büyük yıkımdır..
Çünkü bu insanlığın bütün birikimlerinin yıkımı, insanın bütünüyle yok oluşu demektir.
“Düşünüyorum, öyleyse varım” sözü tersine çevrilerek, şöyle de söylenebilirdi:
Düşünmüyorsun, öyleyse yoksun..
Ve biraz daha ileri giderek şöyle demek gerekir: Düşünmüyorsun ve düşünmemekle kalmayıp düşüneni yok etmek istiyorsun. Öyleyse, yok edilerek de olsa durdurulman gerekiyor. Çünkü senin kazanman aklın yenilgisi, bu demektir ki insanın, insanlığın yok olması demektir...


***
Bilimsel düşünce, teknolojinin, uzmanlık alanlarının, günlük yaşamsal gereksinimlerin zorunlu kıldığı bilgileri edinmenin ötesinde, varoluşumuzun ve insanlığın geleceğinin akılda, insanın kendisinde, onun yaratıcı yeteneklerinde olduğunu kavramış bilimsel dünya görüşüdür…
Böyleyken, ülkemizde ve belli ölçülerde her yerde, teknoloji olağanüstü denebilecek bir hızla ilerlemekteyken, akılların bilimsel bilgi yerine doğaötesi inanışlarla saptırıldığını görüyoruz…
Böylece, dünyada felsefenin kutlandığı şu günlerde , felsefenin sorunlarıyla değil akıl dışı sapkınlıkların yol açtığı sorunlarla uğraşıyoruz.
Marks, filozofların dünyayı sadece yorumladıklarını, oysa asıl sorunun onu değiştirmek olduğunu söylemişti…
Bu gün tam olarak böyle bir noktadayız.
Felsefenin ve yanı sıra insan aklının ürünü her şeyin,İŞİD canavarlığına ve onu yaratan her türlü akıl dışılığa karşı sadece yorumlamakla kalmaması, bütün alanlarda ve bütün olanaklarıyla savaşması gerekiyor…



Ataol Behramoğlu/Cumartesi/211115

14 Kasım 2015 Cumartesi

CHP’li ve genç olmak

Demokrat Parti’nin iktidarda olduğu liseli yıllarımda yakınlık duyduğum parti Cumhuriyet Halk Partisi’ydi. 
Daha doğrusu bu yakınlık partiden çok lideri İsmet İnönü içindi. 
Babasının kitaplığında “Nutuk” bulup yutarcasına okumuş bir delikanlı için doğaldı bu sevgi. 
Atatürk’e karşı duyduğum hayranlık azalmak şurada dursun giderek daha da artarken, 1960’lardaki üniversitelilik dönemimde İsmet İnönü’ye ilişkin duygularım inişli çıkışlı oldu… 
1962’de Türkiye İşçi Partisi’ne üye oldum… 
Bu parti olmasa, o yılların Cumhuriyet Halk Partisi’ne üye olur ya da o parti için çalışır mıydım?
Sanmıyorum… 
Yazıda, o yılların ve günümüzün Cumhuriyet Halk Partisi’ne ilişkin olarak işlemek istediğim konu da tam olarak budur…
***
Bir siyasal hareketin genç bir insanda ilgi ve yakınlık uyandıracak özellikleri neler olabilir? 
Sözünü ettiğim üniversiteli yıllarıma döneyim… 
Menderes yönetimine karşı bir gösteride yaşamını yitirmiş Turan Emeksiz, bizler için örnek bir kahramandı.
Fakat 60’lı yılların Cumhuriyet Halk Partisi’nde bu başkaldırı ruhundan eser yoktu. 
Dahası, dönemin başbakanı İsmet İnönü’nün ’60 başlarındaki üniversite gençliğinin eylemlerine ilişkin olumsuz sözlerini anımsıyorum…. 
Benim gibi militan bir ruha sahip, yurtsever ve sola yatkın gençler için Türkiye İşçi Partisi ideolojisi biçilmiş kaftandı. 
Tam bu noktada da “ideoloji” kavramını vurgulamış oluyorum… 
Karşımızdaki gençlik “ülkücüler” adı altında MHP ideolojisi çevresinde toplanmaya başlamıştı. Sonuçta bu da bir ideolojiydi… 
Peki, dönemin CHP kadrolarında nasıl bir gençlik yer almaktaydı? 
Bugün ben yaşlarda olup o günlerin CHP üyesi ya da sempatizanı olan gençler bu soruyu daha iyi yanıtlayabileceklerdir… 
Benim o döneme ilişkin yaşantılarımdan anımsadıklarım ise TİP üyesi olalım ya da olmayalım, kendini solcu ve yurtsever olarak tanımlayan bizler, emperyalizm ve faşizm karşıtı, emekten ve emekçiden yana sloganlarla Kızılay Bulvarı’nda “Dönüşüm” dergisini dağıttığımız sırada ve “ülkücü”lerin fiziksel saldırına uğradığımızda, gözaltına alınıp yargı önüne çıkarıldığımızda, yanımızda tek bir CHP’li gencin bulunmayışıydı… 
Başka bir deyişle Turan Emeksiz’in adıyla özdeşleşen başkaldırı ruhu CHP’yi terk etmiş ya da daha doğrusu CHP o ruhu terk etmiş, bayrağı daha gençlere devretmek üzere bizler almıştık… 
Ecevit’in dönemsel başarısının başlıca bir nedeni, partideki bu sıkıntıyı görerek ona gençlik ve yenilenmiş bir ideoloji kazandırma çabası olmalıdır…
***
Günümüz CHP’si ideolojisiz bir parti mi? 
Evet. 
Bu partinin yerinde saymakta oluşunun başlıca nedeni de bence budur. 
İdeolojisi olmayan bir parti gençliği etkileyip kendine çekemez… 
Gençliği etkileyemeyen bir partinin ise bizimki gibi genç bir ülkede başarı şansı yoktur…
***
Şimdi, CHP ve ideoloji derken düşündüklerimi özetlemeye çalışayım… 
İdeoloji her şeyden önce bir yaşama kültürü, bir yaşam anlayışı demektir… 
Cumhuriyetin ve kurucu önderinin ideolojisi, her şeyden önce, aydınlanma ve bağımsızlıktır. 
Kemalizm”in(ekonomi vb. alanlarda) pragmatik uygulamalarından her biri, dönemin koşullarına göre yeniden irdelenip değerlendirilebilir. 
Fakat aydınlanma ve bağımsızlık ilkeleri ve değerleri dışında… 
Çağdaş insan olmanın bu temel değerlerine, kuşkusuz başkaları da eklenecektir. 
Fakat aydınlanma kültüründen ve bağımsızlık ruhundan yoksun olan hiçbir değer tek başına anlam taşıyamaz. 
Ülkemizde her yere savrulmuş olan gençliğin gereksinim duyduğu asıl değerler de bunlardır… 
Özgür insan demek olan aydınlanma bilincini ve antiemperyalizm demek olan bağımsızlık ruhunu cesaretle ve kararlılıkla öne çıkaramayan bir CHP, kitle partisi olma adına ne kadar çabalayıp didinse ve Cumhuriyetin kuruluş ideolojisinden bu yönde ne kadar ödünler de verse en iyi olasılıkla yerinde saymaya devam edecektir...