18 Mart 2020 Çarşamba
6 Mart 2020 Cuma
1 Mart 2020 Pazar
KURBAN VE PEYGAMBER
20. yüzyıl şiirimizin çok sayıda büyük ustası vardır. Ben bazen birkaç şiiriyle, hatta tek bir şiiriyle bile bir şaire büyük şair denilebileceğini düşünürüm. Fakat bir de mucize şairler vardır. Onlarsız bir ülke şiirinin düşünülmesi olanaksızdır. 20.yüzyıl şiirimizde bu şairlerin ilki bence Yahya Kemal’dir. “Kendi Gök Kubbemiz” bu şiir için olabilecek en sağlam bir temeldir. Ardından gelen mucize şairin, Nâzım Hikmet şiirinin dili bile o sağlam temel üzerinde yükselir. O dilsel temel, İstanbul Türkçesi dediğimiz şeydir.
Nâzım Hikmet’in ardından iki mucize şairimiz, bence, ikisi de 1914 doğumlu Fazıl Hüsnü Dağlarca ve Orhan Veli Kanık’tır. Dağlarca, 2008’de yaşamdan ayrıldığına göre, yüz yıldan altı yıl daha az yaşamış. Son saatlerinde başucunda olan okurlarından, hayranlarından, genç arkadaşlarından biriyim… Genel geçer ölçülere göre uzun ve tanık olabildiğim kadarıyla da bir ölçüde kendi seçimi olan yalnızlığına karşın iyi bir yaşam. Orhan Veli ise günümüzün ölçülerine görse daha da genç bir yaşta, 36 yaşında, talihsiz bir kaza sonucunda yaşamını yitirmiş. Bu yıl 1950’deki ölümünün 70. Yılındayız.
Ankara’da Belediyenin açıp üzerini örtmediği bir çukura düşerek beyin kanamasından ölmek kaza mı, yoksa ülkemizde alışık olunan ihmallerin sonucu cinayet gibi bir ölüm mü ayrı konu.. Fakat her iki durumda da bir kurban. 1950 yılı Ankara’sı. Büyük olasılıkla ıssız bir gece vakti yine büyük olasılıkla içkili ve yalnız bir genç adam. Yahya Kemal’in şiir üzerine genel olarak söylediği sözlerle tekrar edersek, kısa ömründe bir dilin “yalnız kendine mahsus, süssüz, tabii, samimi, yalın ifade özellikleri “ni kendi ana dili Türkçe bakımından duyumsayarak şiirleştirmeyi başarmış, bir çağdaş Yunus Emre, çarmıhı sırtında yaşamış, öylece de yaşamdan ayrılmış bir şiir peygamberi…
Orhan Veli’ye sevgimde; onu bir mucize şair, bir şiir peygamberi olarak görüşümde erken ve talihsiz ölümünün kuşkusuz ki etkisi var. Fotoğraflarındaki içe dönük görüntü de çoğaltıyor bu etkiyi. Fakat hiç kuşkusuz, öncelikle şiirleridir bende bu duyguyu yaratan. Hem de 1936 yılı Haziran ayında, demek ki 22 yaşında Ankara’da yazıp Varlık Dergisinde yayınladığı “Oaristys” başta olmak üzere, Mehmet Ali Sel takma adıyla yazdığı ölçülü uyaklı ilk şiirlerinden başlayarak…
Orhan Veli şiirleriyle olduğu kadar Fransız şiirinden çevirileriyle de şiirimize büyük katkısı olmuş bir şairimiz. Ben ana dilinden başka da bir dilen şairin o dilden çeviriler yapmasını görev olarak görürüm. Çünkü şairi ancak, ya da en iyi şair bir başka dilde yeniden yaşatabilir. Bu, çeviren şairi küçültmez, büyütür; azaltmaz, çoğaltır. Orhan Veli’ye şiir çevirleri içinde büyük gönül borcumuz vardır.
Ölümünün 70 yılında ona gönül dolusu sevgimle.
Ataol Behramoğlu/10 Şubat 2020
Bostancı-İstanbul
Nâzım Hikmet’in ardından iki mucize şairimiz, bence, ikisi de 1914 doğumlu Fazıl Hüsnü Dağlarca ve Orhan Veli Kanık’tır. Dağlarca, 2008’de yaşamdan ayrıldığına göre, yüz yıldan altı yıl daha az yaşamış. Son saatlerinde başucunda olan okurlarından, hayranlarından, genç arkadaşlarından biriyim… Genel geçer ölçülere göre uzun ve tanık olabildiğim kadarıyla da bir ölçüde kendi seçimi olan yalnızlığına karşın iyi bir yaşam. Orhan Veli ise günümüzün ölçülerine görse daha da genç bir yaşta, 36 yaşında, talihsiz bir kaza sonucunda yaşamını yitirmiş. Bu yıl 1950’deki ölümünün 70. Yılındayız.
Ankara’da Belediyenin açıp üzerini örtmediği bir çukura düşerek beyin kanamasından ölmek kaza mı, yoksa ülkemizde alışık olunan ihmallerin sonucu cinayet gibi bir ölüm mü ayrı konu.. Fakat her iki durumda da bir kurban. 1950 yılı Ankara’sı. Büyük olasılıkla ıssız bir gece vakti yine büyük olasılıkla içkili ve yalnız bir genç adam. Yahya Kemal’in şiir üzerine genel olarak söylediği sözlerle tekrar edersek, kısa ömründe bir dilin “yalnız kendine mahsus, süssüz, tabii, samimi, yalın ifade özellikleri “ni kendi ana dili Türkçe bakımından duyumsayarak şiirleştirmeyi başarmış, bir çağdaş Yunus Emre, çarmıhı sırtında yaşamış, öylece de yaşamdan ayrılmış bir şiir peygamberi…
Orhan Veli’ye sevgimde; onu bir mucize şair, bir şiir peygamberi olarak görüşümde erken ve talihsiz ölümünün kuşkusuz ki etkisi var. Fotoğraflarındaki içe dönük görüntü de çoğaltıyor bu etkiyi. Fakat hiç kuşkusuz, öncelikle şiirleridir bende bu duyguyu yaratan. Hem de 1936 yılı Haziran ayında, demek ki 22 yaşında Ankara’da yazıp Varlık Dergisinde yayınladığı “Oaristys” başta olmak üzere, Mehmet Ali Sel takma adıyla yazdığı ölçülü uyaklı ilk şiirlerinden başlayarak…
Orhan Veli şiirleriyle olduğu kadar Fransız şiirinden çevirileriyle de şiirimize büyük katkısı olmuş bir şairimiz. Ben ana dilinden başka da bir dilen şairin o dilden çeviriler yapmasını görev olarak görürüm. Çünkü şairi ancak, ya da en iyi şair bir başka dilde yeniden yaşatabilir. Bu, çeviren şairi küçültmez, büyütür; azaltmaz, çoğaltır. Orhan Veli’ye şiir çevirleri içinde büyük gönül borcumuz vardır.
Ölümünün 70 yılında ona gönül dolusu sevgimle.
Ataol Behramoğlu/10 Şubat 2020
Bostancı-İstanbul
9 Şubat 2020 Pazar
FAUST’UN OPERACASI
Goethe’nin yapıtı bir opera metni değil. Yani bestelenip sahnelenmek üzere libretto(opera metni) olarak yazılmamış.
Daha önce yine Goethe(ve Faust) üzerine bir başka yazımda değindiğim gibi, bu bir oyun ya da roman da değil. Ama sanki aynı anda hem bir tiyatro yapıtı, hem bir roman, hem de bir felsefi denemeler bütünü.
Bunun için de aynı anda hem tiyatro yapıtı, hem roman, hem bir felsefe yapıtı gibi okuyabilirsiniz.
Bütün bu sanat ve düşün alanlarının her bir için önemi, faklılığı, büyüklüğü de sanırım bu kapsayıcılığından geliyor.
Fakat ona tek başına oyun, roman, ya da bir felsefe yapıtı diyemiyorsunuz.
Kaldı ki akıcı bir şiirsel yapıt, bir destan bu aynı zamanda.
Hem de içindeki liriklerden ayrıca bir şiir kitabı oluşturulabilecek bir büyük epik…
Şimdi burada beni ilgilendiren soru, böyle bir yapıtın bir opera ürününe nasıl dönüştürülebileceği ve buna bağlı olarak da nasıl bir sonuç alınabileceği…
İstanbul Devlet Opera ve Balesi Sanatçılarının(oyuncuları, kostümü, dekoru ve orkestrasıyla) başarılı, enerjik performansını izlerken, bu sorunun yanıtını düşünmekteydim…
***
1818-1893 yılları arasında yaşamış Fransız besteci Charles Gounod’nun müziğine bir diyeceğim olamaz.
Onun yine Fransız çağdaşları J.Barbier ile M.Carré’nin ortak libretto metni de sonuç olarak bir kesip biçme, özetleme,kurgulama işidir.
Fakat bütünüyle bu opera Goethe’nin Faust’unu ne ölçüde yansıtabiliyor?
Beste 1859’da yapılmış.
Librettro’nun yazılış tarihi de yaklaşık olarak bu tarih olmalı.
Goethe yaşamdan 1832’de ayrıldığına göre o bu konuda ne düşünürdü bilemeyiz.
Fakat benim tek bir konuda olmakla birlikte, izlediğim operanın bütününü kapsayan temel bir konuda itirazım var.
O da dindarlık olgusudur.
Goethe’nin Tanrı inancını, günah-ceza olgularına ilişkin düşüncelerini, hırıstiyanik değerlere bağlılığını biliyorum.
Fakat söz konusu operanın müziğindeki ve librettosundaki güçlü dinsel vurgu ve büyük ölçüde de bunların sonucunda sahnelemeye esas olan yorum, bana hem Goethe’nin kişiliği, hem de yapıtının çok kapsamlı ve çok yönlü içeriği ve mesajları bakımından daraltıcı görünüyor.
***
Goethe’nin tragedya diye adlandırdığı yapıtın birinci bölümünde Dr.Faust’un odası “yüksek kubbeli, dar, Gotik tarzda bir oda” olarak betimlenmektedir.
Bu kasvetli odanın duvarında, perde açıldığında tam karşıda, çarmıhta bir İsa’dan söz edilmiyor.
Bizdeki temsilde bu var mıydı, çok iyi anımsamıyorum. Vardıysa da bende belirgin iz bırakmamış. Bu yazıyı yazmaya başlarken internette bulup girişini izlediğim(şu anda da müziğini izlemeyi sürdürdüğüm) 2011 tarihli Fransa Ulusal Tiyatrosu’nun temsilinde, sahne aydınlandığı anda (ya da perde açıldığında), bir masada oturmakta olan Dr. Faust’tan önce, tam karşıda bu çarmıhı görüyoruz. Merak bu ya, yine Fransız Ulusal Tiyatrosu’nun bu kez 1975 tarihli temsilini internette buldum. Faust fanus gibi dar bir odada, kürsü gibi masa başında ayaktadır. Hemen arkasında, belli ki iblisin ineceği bir merdiven var.Gençler fanusun dışından geçiyor… Çarmıh da söz konusu değil.. Açıkçası bu uyarlama bana daha ilginç göründü, ayrı konu…
***
Sonuç olarak bir opera ürünü; müziği, librettosu, şarkıları, dansları, oyunculuğu, sahnelenişi, bu sahne ve müzik sanatına ilişkin her türlü özelliğiyle ve donanımıyla, ona esin veren üründen farklı bir sanat yapıtıdır.
Böyle olmakla birlikte, bütün bu aşamalarda, ana metinden(ve fikirden) pek de uzağa gidilmemesi gerektiğini düşünürüm.
26.01.20
Bostancı
7 Şubat 2020 Cuma
OKUDUKLARIM İZLEDİKLERİM DÜŞÜNDÜKLERİM
Yirmili
yaşlarımdan bu günlere, kimi kez uzun aralıklarla da olsa, yarım
yüzyıl aşkın süredir günlük tutarım…
Bunu
neden yaptım, neden yapıyorum?
Tek
ya da başlıca neden yaşamımı elimin altında tutmak duygusu
olmalı…
Benden
habersiz alıp başını gitmesin…
Bir
de zaman zaman bu defterlerden birini elime alıp okuduğumda
yaşamış olduklarımı bir kez daha yaşamak duygusu…
Yanı
sıra da kendimi, yaptıklarımı denetlemek.. Planladıklarımı,
yapmayı tasarladıklarımı ne ölçüde gerçekleştirebildiğimi
kontrol etmek.
Buraya kadar bir sorun yok
Fakat kişisel yaşantılarımdan ve
duygularımdan belki daha da çok;okuduğum, o sırada okumakta
olduğum kitapların, izlediğim film ya da oyunların
düşündürdükleri de çokça yer alıyor bu günlüklerde.
Bu
doğru bir şey mi?
.
Sıcağı sıcağına yayınlanabilecek,okurla
paylaşılabilecek şeyleri, ne zaman,ne olacağı belli olmayan
defterlere niçin yazıp duruyorum?
Pazar
ekinde yukarıdaki başlık altında sürdüreceğim bu yazılar
biraz da bu sorunun yanıtı ve karşılığı olacak…
Bu
satırların yazarı, çoğunuzun bildiği gibi, öncelikle bir
şairdir.
Sanatçıdır.
Ya
da , hadi, öyle olmak ve öyle kalmak isteyen biridir diyelim…
Şu
son 15-20 yıl, ülkede egemen olan siyasal ortamın çapsızlığı,
yüzeyselliği, darlığı, çirkinliği, içimizdeki şiir
duygusunu, sanatsal duyarlılığı kuruttu neredeyse…
Ben,
hiç değilse bu sütundaki yazılarımla, içimi şiire, sanata
açmak istiyorum…
Günlüklerimin sayfalarını çok
özel, kişisel notlara bırakarak; okuduklarıma, izlediklerime
ilişkin düşüncelerimi sizlerle bu sütunda paylaşmak istiyorum.
Bu
yazılar da günlük ya da genel siyasal konuların büsbütün
dışında olmayacaklar kuşkusuz…
Fakat
elden geldiğince şiirin, sanatın sağaltıcı dünyasının dışına
taşmamaya çalışarak…
***
Geçen
yaz “Kültür ve Siyaset” başlıklı sütunumdaki yazılarımdan
birinde Sait Faik’ten söz ettiğimi anımsayan okurlarım
olacaktır.
Bir
öykü yazarının bu öykülerde aynı zamanda hem ressam hem şair
olması ender görülen bir şey olsa gerek.
Sait
Faik tam olarak böyle bir yazarımız.
Onu
Çehov’dan, Gorki’den, Maupassant’dan, dünyaca ünlü herhangi
bir öykü yazarından bir milim aşağı göremem.
Aynı
zamanda şair ve ressam özelliklerine sahip olarak üstün yanları
olduğunu düşünürüm…
Örnek
istiyorsanız açıp herhangi bir öyküsünü okuyun, ya da yeniden
okuyun…
Ya
da en iyisi, son öykülerinden biri, ya da son-belki bir veda öyküsü
olan
“Kalinikhtada”dan
başlayın…
Şiirden,
, dilden, duygudan,sevgiden, insan olmak dediğimiz şeyden, yaşamın
sadeliğinden, zenginliğinden ne kadar uzaklara düşmüş
olduğumuzu görüp duyumsamak için…
“Yıldızlar
asılmıştı ağaçlara.Soğuk kandil kandil sarkıyordu.Yanımda
dostların en koyusu, kadehimde sakız rakısı, dilim kekeme, elimde
olta, oltanın elinde zoka,sandalda Barba Stanco,küpeştede
Sivriada(….)Kahve fincanına düşen sabah yıldızını
kokluyorum.Mis gibi kahve kokuyor.Kocayemişlerin çiçeği pare
pare.Karabaşları avuçlarımda eziyorum. Dilime arılar konuyor,
gözümü arılar sokuyor, güneş batıyor, bir karabatak düşünüyor.
Martının biri boşlukta bir direğe konuyor”
19.01.2020
29 Kasım 2019 Cuma
Raperin isyan demekmiş...
Hapishane mektuplarına ne yazık ki alışığım. Gazeteye bir iki hafta uğramadığımda posta kutusu bunlarla dolup taşar. Olağan yazılı haberleşmelerimiz artık elektronik posta yoluyla olduğundan, posta kutusundaki mektup zarflarının hemen hepsi hapishanelerden gelen siyasal tutuklu ya da mahkûm mektupları demektir. Bu mektupları elden geldiğince okuyup yanıtsız bırakmamaya, kimilerinde dile getirilen sorunları yine elden geldiğince gazetedeki köşemde duyurmaya çalışıyorum.
Bu mektuplar arasında genç kızlardan, kadınlardan gelenler önemli yer tutuyor. Kadın ve hapishane sözcüklerini bir arada düşünmeye hiçbir zaman alışamadım. Aslında bütünüyle insan ve hapishane sözcükleri birbirine yakışmıyor. Fakat benim gözümde kadın, hangi yaşta olursa olsun, zarif, ince bir yaratıktır. Daha çok korunmalı, dokunulmazlığı daha çok olmalıdır.
Bence bir insan toplumunun niteliksel üstünlüğü, kadına gösterilen saygı ve özenle doğru orantılıdır. Bu söylediklerimden kadını korunmaya muhtaç, zayıf bir insan kişiliği olarak gördüğüm anlamı çıkmamalı. Tam tersine... Birkaç ay önce yine hapishane adresinden gelen bir kadın mektubu ötekilerden farklıydı. “Bakırköy Kadın Kapalı Cezaevi”nden yazan Dilek Demir, siyasal değil “adli” bir suçlama olayı nedeniyle cezaevindeydi. Önce biraz şaşırdığımı gizleyemem. Çünkü “adli” suçlamalarla cezaevlerindeki kadınlar, toplumsal bakımdan genellikle daha alt kademe mensuplarıdır. Bir cinayete karışmakla suçlanan Dilek Demir ise, mesleği öğretmenlik olan bir aydındı. Fakat söz konusu mektupta anlatılanların ve Dilek Demir’in kişiliğinin ayrıntılarına indikçe şaşkınlığımın yerini büyük bir üzüntü aldı.
SEÇKİN BİR SANATÇIYDI
Dilek Demir, Raperin takma adıyla Kürtçe halk türküleri söyleyen bir müzisyen, seçkin bir sanatçıydı. Bunlardan “YouTube”da bulabildiklerim, sözleriyle de, ezgileriyle de, duyguyla, yaşama sevgisiyle, özgürlük tutkusuyla dolu türkülerdi. “Kapalı Ceza ve İnfaz Kurumu”ndaki kişi, öğretmenliğinin yanı sıra, ender ve seçkin sanatçı yeteneğine sahip bir genç kadındı. Bu mektuptaki birkaç şiirini, ilk mektubuna yanıtımdan ve gönderdiğim kitaplardan sonra Raperin’in yanıt da beklemeksizin birbiri ardına gönderdiği mektupları ve bu mektuplardaki şiirleri izledi...
Raperin, Kürtçe isyan, başkaldırı demekmiş. Kürt (Diyarbakır) kökenli Dilek Demir bir Ege çocuğu. Kürtçeyi sonradan öğrenmiş. Şiirlerini doğal olarak anadili ya da baskın anadili (eğitim dili) olan Türkçeyle yazıyor. Bunlar şiir bilgisi ve sezgisi olan bir yeteneğin yazabileceği, omurgası sağlam şiirler. Ahmed Arif, onu tanısa gözlerinden öperdi. Çünkü bu şiirlerde öncelikle ve özellikle Ahmed Arif sesini duyumsadım. Şiir dünyası ise kendi yaşamına özgü sevgiler, sevinçler, özlemler, kahırlar, beklentiler ve takma adındaki gibi isyanlarla örülmüş.
APAÇIK TUZAK
Suçlama konusu, olay ve davanın seyrine ilişkin hukuksal süreç bu yazının konusu dışında kalıyor. Fakat kısaca söyleyecek olursam, arayışlar içinde bir genç kadının, bir sanatçının düşürülmüş olduğu tuzak apaçık görülebiliyor. Ortada, biri Dilek Demir olan iki kadınla, duyguları ve beklentileriyle oynayarak onları tuzağa düşürmenin bedelini canıyla ödemek durumunda kalan biri var. Davaya bakan yargı mensupları ve Dilek Demir’in savunma avukatlarının, konuya sadece yasa sınırlarının dar çerçeveleri içinde değil; çeşitli toplumsal, kişisel, psikolojik etmenlerin karmaşık ve birbirleriyle ilişkili etkileriyle bir arada bakabilmelerini dilerim.
34 YAŞ ŞİİRİNDEN
Çocuktum iğde kokardı ay doğarken rüyalar Bozkırlarda nilüfer yeşerirdi Heybemde, türkülerden duyduğum turnalar Kafesinde salınırdı dedemin kekliği (...)
Bu mektuplar arasında genç kızlardan, kadınlardan gelenler önemli yer tutuyor. Kadın ve hapishane sözcüklerini bir arada düşünmeye hiçbir zaman alışamadım. Aslında bütünüyle insan ve hapishane sözcükleri birbirine yakışmıyor. Fakat benim gözümde kadın, hangi yaşta olursa olsun, zarif, ince bir yaratıktır. Daha çok korunmalı, dokunulmazlığı daha çok olmalıdır.
Bence bir insan toplumunun niteliksel üstünlüğü, kadına gösterilen saygı ve özenle doğru orantılıdır. Bu söylediklerimden kadını korunmaya muhtaç, zayıf bir insan kişiliği olarak gördüğüm anlamı çıkmamalı. Tam tersine... Birkaç ay önce yine hapishane adresinden gelen bir kadın mektubu ötekilerden farklıydı. “Bakırköy Kadın Kapalı Cezaevi”nden yazan Dilek Demir, siyasal değil “adli” bir suçlama olayı nedeniyle cezaevindeydi. Önce biraz şaşırdığımı gizleyemem. Çünkü “adli” suçlamalarla cezaevlerindeki kadınlar, toplumsal bakımdan genellikle daha alt kademe mensuplarıdır. Bir cinayete karışmakla suçlanan Dilek Demir ise, mesleği öğretmenlik olan bir aydındı. Fakat söz konusu mektupta anlatılanların ve Dilek Demir’in kişiliğinin ayrıntılarına indikçe şaşkınlığımın yerini büyük bir üzüntü aldı.
SEÇKİN BİR SANATÇIYDI
Dilek Demir, Raperin takma adıyla Kürtçe halk türküleri söyleyen bir müzisyen, seçkin bir sanatçıydı. Bunlardan “YouTube”da bulabildiklerim, sözleriyle de, ezgileriyle de, duyguyla, yaşama sevgisiyle, özgürlük tutkusuyla dolu türkülerdi. “Kapalı Ceza ve İnfaz Kurumu”ndaki kişi, öğretmenliğinin yanı sıra, ender ve seçkin sanatçı yeteneğine sahip bir genç kadındı. Bu mektuptaki birkaç şiirini, ilk mektubuna yanıtımdan ve gönderdiğim kitaplardan sonra Raperin’in yanıt da beklemeksizin birbiri ardına gönderdiği mektupları ve bu mektuplardaki şiirleri izledi...
Raperin, Kürtçe isyan, başkaldırı demekmiş. Kürt (Diyarbakır) kökenli Dilek Demir bir Ege çocuğu. Kürtçeyi sonradan öğrenmiş. Şiirlerini doğal olarak anadili ya da baskın anadili (eğitim dili) olan Türkçeyle yazıyor. Bunlar şiir bilgisi ve sezgisi olan bir yeteneğin yazabileceği, omurgası sağlam şiirler. Ahmed Arif, onu tanısa gözlerinden öperdi. Çünkü bu şiirlerde öncelikle ve özellikle Ahmed Arif sesini duyumsadım. Şiir dünyası ise kendi yaşamına özgü sevgiler, sevinçler, özlemler, kahırlar, beklentiler ve takma adındaki gibi isyanlarla örülmüş.
APAÇIK TUZAK
Suçlama konusu, olay ve davanın seyrine ilişkin hukuksal süreç bu yazının konusu dışında kalıyor. Fakat kısaca söyleyecek olursam, arayışlar içinde bir genç kadının, bir sanatçının düşürülmüş olduğu tuzak apaçık görülebiliyor. Ortada, biri Dilek Demir olan iki kadınla, duyguları ve beklentileriyle oynayarak onları tuzağa düşürmenin bedelini canıyla ödemek durumunda kalan biri var. Davaya bakan yargı mensupları ve Dilek Demir’in savunma avukatlarının, konuya sadece yasa sınırlarının dar çerçeveleri içinde değil; çeşitli toplumsal, kişisel, psikolojik etmenlerin karmaşık ve birbirleriyle ilişkili etkileriyle bir arada bakabilmelerini dilerim.
34 YAŞ ŞİİRİNDEN
Çocuktum iğde kokardı ay doğarken rüyalar Bozkırlarda nilüfer yeşerirdi Heybemde, türkülerden duyduğum turnalar Kafesinde salınırdı dedemin kekliği (...)
Okur mektuplarından
Bu hafta, yazılarımla ilgili olarak aldığım bazı okur mektuplarından bölümler paylaşmak istedim. İlgilerinden ötürü kendilerine teşekkür ederim.
“İstasyon binaları ne olacak?” başlıklı yazımda değindiğim ve izlemeyi sürdüreceğim konudan yola çıkan sayın Mehmet Durmuşoğlu, Marmaray hattı istasyonlarında kapalı alan bulunmayışından yakınıyor. Dört yanı açık bu istasyonlarda sıcak yaz aylarında bile beklemenin zorluklarından söz eden okurum; fırtınalı, karlı, yağmurlu kış aylarında insanların perişan olacağını belirterek ilgilileri uyarıyor. Devlet Demiryolları Genel Müdürlüğü’ne bir dilekçeyle başvuran okurum kendisine bir izleme numarası verildiğini, ancak şimdiye kadar bir yanıt gelmediğini, herhangi bir iyileştirme çabasının da görülmediğini bildiriyor. Böylece biz de konuyla ilgilileri uyarmış olalım.
Foça’dan değerli dostum, emekli tarih öğretmeni Sayın Recep Bozkurt, aynı konudaki mektubunda, memleketi Eğirdir’in garının, “bu toprakları vatan yapan” bu yapılardan birinin harap olup gitmekte olduğundan acıyla yakınıyor. Sayın Bozkurt mektubuna, Eğirdir konulu kitabına bu tarihi gar hakkındaki yazısını da eklemiş.
Değerli tarih öğretmeni dostumun belirttiği gibi, topraklara vatan değeri kazandıran öğelerin başlıcalarından biri de o topraklarda yaşanmış olayların tanığı olmuş yapılardır.
Paradan başka değer tanımayan bir anlayışa ve ne yazık ki böyle bir anlayışla yetiştirilmiş kuşaklara bunu anlatmak güçtür.
Sorun eskiyi savunmak değil tarihi ve mimari değer taşıyan yapıları koruyarak şimdiki zaman duygusunu geçmişle bütünleştirmektir.
Konunun en yaşamsal örneklerinden biri, Haydarpaşa Garı’nın başına gelenler, daha doğrusu getirilmek istenenlerdir.
Vatan kimsenin oyuncağı değildir.
Haydarpaşa, gar olarak yapılmıştır ve öyle de kalacaktır. Başka heveslere asla, kesinlikle izin verilemez, verilmeyecektir, vermeyeceğiz.
“İrdeleyen akıl” başlıklı yazımla ilgili mektubunda Sayın Mehmet Yalçın, “akıl” kavramının (benim yazımda ileri sürdüğüm görüşten farklı olarak) “bilgi”yle değil, “insan türü”yle ilgili olduğunu; yani sonradan edinilmiş değil, insan türünü belirleyen ve doğuştan gelen bir yeti olduğunu ileri sürüyor. “Descartes’ın usçuluk devriminin bu temel yaklaşıma dayandığını” belirten Sayın Yalçın, onu izleyen düşünürlerce de insan ile hayvan arasındaki temel ayrımın us ve içgüdü ayrımı olduğunu vurguluyor. Akademisyen ya da amatör felsefe meraklısı okurlarımla birlikte tartışabiliriz düşüncesi ile Sayın Yalçın’ın devamla ileri sürdüğü (sağlam bir düşünce örgüsünün ürünü olduğu besbelli) aşağıdaki görüşlerini aynen alıyorum...
“İleri sayrılık durumları dışında, ‘aptal’ diye nitelenen insanlar, temel insanlık yetisi olan akıldan yoksun değildir. Tersi de doğru: Bilgili insanların akılca onlardan daha üstün olduğu söylenemez. Aynı aklı daha iyi kullanma becerileri, onlarda doğal bir ayrım yaratmaz. Sergiledikleri davranışlar, insandan insana değişebilen birer ‘edim’dir, ‘performans’tır.”
Okurlarımın ve gazete yönetiminin anlayışla karşılayacağı umuduyla, kitap çalışmalarıma daha fazla yoğunlaşabilmek için köşe yazılarıma bir süre ara veriyorum.
“İstasyon binaları ne olacak?” başlıklı yazımda değindiğim ve izlemeyi sürdüreceğim konudan yola çıkan sayın Mehmet Durmuşoğlu, Marmaray hattı istasyonlarında kapalı alan bulunmayışından yakınıyor. Dört yanı açık bu istasyonlarda sıcak yaz aylarında bile beklemenin zorluklarından söz eden okurum; fırtınalı, karlı, yağmurlu kış aylarında insanların perişan olacağını belirterek ilgilileri uyarıyor. Devlet Demiryolları Genel Müdürlüğü’ne bir dilekçeyle başvuran okurum kendisine bir izleme numarası verildiğini, ancak şimdiye kadar bir yanıt gelmediğini, herhangi bir iyileştirme çabasının da görülmediğini bildiriyor. Böylece biz de konuyla ilgilileri uyarmış olalım.
Foça’dan değerli dostum, emekli tarih öğretmeni Sayın Recep Bozkurt, aynı konudaki mektubunda, memleketi Eğirdir’in garının, “bu toprakları vatan yapan” bu yapılardan birinin harap olup gitmekte olduğundan acıyla yakınıyor. Sayın Bozkurt mektubuna, Eğirdir konulu kitabına bu tarihi gar hakkındaki yazısını da eklemiş.
Değerli tarih öğretmeni dostumun belirttiği gibi, topraklara vatan değeri kazandıran öğelerin başlıcalarından biri de o topraklarda yaşanmış olayların tanığı olmuş yapılardır.
Paradan başka değer tanımayan bir anlayışa ve ne yazık ki böyle bir anlayışla yetiştirilmiş kuşaklara bunu anlatmak güçtür.
Sorun eskiyi savunmak değil tarihi ve mimari değer taşıyan yapıları koruyarak şimdiki zaman duygusunu geçmişle bütünleştirmektir.
Konunun en yaşamsal örneklerinden biri, Haydarpaşa Garı’nın başına gelenler, daha doğrusu getirilmek istenenlerdir.
Vatan kimsenin oyuncağı değildir.
Haydarpaşa, gar olarak yapılmıştır ve öyle de kalacaktır. Başka heveslere asla, kesinlikle izin verilemez, verilmeyecektir, vermeyeceğiz.
“İrdeleyen akıl” başlıklı yazımla ilgili mektubunda Sayın Mehmet Yalçın, “akıl” kavramının (benim yazımda ileri sürdüğüm görüşten farklı olarak) “bilgi”yle değil, “insan türü”yle ilgili olduğunu; yani sonradan edinilmiş değil, insan türünü belirleyen ve doğuştan gelen bir yeti olduğunu ileri sürüyor. “Descartes’ın usçuluk devriminin bu temel yaklaşıma dayandığını” belirten Sayın Yalçın, onu izleyen düşünürlerce de insan ile hayvan arasındaki temel ayrımın us ve içgüdü ayrımı olduğunu vurguluyor. Akademisyen ya da amatör felsefe meraklısı okurlarımla birlikte tartışabiliriz düşüncesi ile Sayın Yalçın’ın devamla ileri sürdüğü (sağlam bir düşünce örgüsünün ürünü olduğu besbelli) aşağıdaki görüşlerini aynen alıyorum...
“İleri sayrılık durumları dışında, ‘aptal’ diye nitelenen insanlar, temel insanlık yetisi olan akıldan yoksun değildir. Tersi de doğru: Bilgili insanların akılca onlardan daha üstün olduğu söylenemez. Aynı aklı daha iyi kullanma becerileri, onlarda doğal bir ayrım yaratmaz. Sergiledikleri davranışlar, insandan insana değişebilen birer ‘edim’dir, ‘performans’tır.”
Okurlarımın ve gazete yönetiminin anlayışla karşılayacağı umuduyla, kitap çalışmalarıma daha fazla yoğunlaşabilmek için köşe yazılarıma bir süre ara veriyorum.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

