27 Şubat 2016 Cumartesi

ÇORUH AKŞAMLARI

     
    Ders kitaplarında yer almamış olsa adını korkarım çok az şiir severin bileceği Ömer Bedreddin Uşaklı benim çok sevdiğim bir şairdir.
     Bu çok sevmek sözünü rastgele kullanmıyorum.
    Çünkü o,  on yıl önce bu sütunda, sonra “Yurdu Teninde Duymak” adlı kitabımda yayınlanan  “Kaçkar Dağları Dumanlı” başlıklı bir yazımdaki  sözlerimle söyleyecek olursam, “memleketçi şiirimiz”in ilk ve en güzel ustalarındandır…
    Yine  aynı  yazıda adını andığım “Çoruh Akşamları” ve yanı sıra “Bataklık Güneşleri” adlı şiirleri beni her okuyuşumda ürperten güzelliktedir…
    Sözünü ettiğim yazı Artvin’i ve Çoruh nehrini ilk kez görmenin heyecanıyla yazılmıştı…
    “Çoruh Akşamları”nı ve şairini anımsayışımın Artvin’deki direnişle ilgili olduğunu tahmin edersiniz…
       İzninizle bu yazıdan, Şavşat yönünden geldiğimiz  Artvin’e ilişkin bir bölümü almak isterim:
  “Artvin önce dağlar arasından yüzünün bir yanını gösteriyor…
Az sonra bu –dağdan yapılma- (peçe,yaşmak,ne derseniz deyin) örtü açılacak ve yalçın bir tepenin dimdik eğimli  yamacına yapışmış gibi duran kentin tümü görünecektir…
İnsanın başı dönüyor…Bu evler aşağıya, Çoruh Vadisi’ne uçmaz mı?
Fakat hayır,bu yalçın kayalı dağlar Artvin’i kucaklamış, bağrına basmış.Artvin onların çocuğu, bir parçası…”
     Evet. Altın ve bakır çıkarmak için parçalanmak, delik deşik edilmek istenen böyle bir coğrafyadır…
                                                                 ***
     “Sıradan yurttaş”ımız genellikle şöyle düşünmeye yatkındır:
     Altın ve bakır çıkarılmasına neden karşısınız?
  Siz ülkemizin zenginleşmesini istemiyor musunuz vb…
   Bu insanlarımıza şunları anlatmak gerekir:
  Bir ülkenin, insanıyla birlikte asıl ve en büyük zenginliği doğasıdır.
  Türkiye doğasal güzellikleriyle gezegenimizin eşsiz, benzeriz bir ülkesidir.
  Her yere rastgele iş makineleriyle, kazmalarla giremezsiniz.
 Bunu hele o yörenin insanlarının iradesine karşı yapamazsınız.
Kaldı ki, böyle bir  coğrafya, eninde sonunda bitecek olan altına ve bakıra karşı, turizm değeriyle ve olanaklarıyla, ülkemize kat kat ve bitimsiz zenginlikler taşır…
Onlara şöyle bir örnek de verebilirsiniz: Diyelim ki tarihsel anlamı ve değeri olan bir mekânın, örneğin Süleymaniye’nin ya da Topkapı Saray’ının altında değerli bir madenin bulunduğu keşfedildi. Camiyi ya da sarayı bu madene ulaşmak için yıkacak mıyız?
 Söz konusu yurttaşa bunları anlatabiliriz ve anlatmalıyız…  Fakat talancı, sömürücü, ahlâksız,  “millet” ve yurt duygusundan yoksun, para ve mal mülk hırsını her şeyin üstünde tutan  bir anlayışın temsilcilerine karşı ne yapılabilir?
 Yapılması gereken, sadece ve ancak Cerattepe direnişçilerinin yaptığıdır…
 Bu kahramanca, özverili, gözü pek ve yurtsever direniştir…
Kalbimiz onlarla birlikte ve bedenlerimizle de yanlarında olmaya hazırız…
Cerattepe’de doğa ve halk düşmanlığı  kazanamamalıdır  ve kazanamayacak…
                                                             ***
  “Çoruh Akşamları” nın bir yerinde şair bu nehri  zincirlenmiş bir esire benzeterek şöyle diyor:
   Girdapların kararmış gözleri süzülünce
     Korkunç birer dev gibi sulara girer dağlar
    Karlı dağlar ardından titrek bir ay gülünce
  Çoruh zincir içinde bir esir gibi ağlar…
   Korkunç birer dağ gibi sulara girer dağlar…”
   Yurdumuzu yurt sevgisinden, vicdandan, “millet” saygısından yoksun soygun çetelerinin  elinde  “zincir içinde bir esir gibi” ağlatmayacağız, ağlatmamalıyız…
Ataol Behramoğlu/Cumartesi Yazıları/270216


28 Şubat Pazar günü 15.00-17.00 arasında Ataşehir Zübeyde Hanım Öğretmenevi Konferans Salonundaki  “İyi Bir Yurttaş Aranıyor” başlıklı dinleti ve  gösteriye bütün sanatseverleri bekliyoruz…(A.Behramoğlu,U.Asan, E.Ataer,T.Büyükkaya, H.Çetin, N.Özgentürk,G.Tuncer,M.Uca)

20 Şubat 2016 Cumartesi

SIRADAN YURTTAŞ(2)


      Aynı adı taşıyan geçen haftaki yazım okurlarımdan ve arkadaşlarımdan olumlu tepkiler aldı.
    “Sıradanlık” kavramının küçümseme olarak anlaşılabileceğini söyleyen dostlarım da oldu.
     Kuşkusuz ki amacım küçümseme değil bir saptama ve bu  yurttaşa nasıl ulaşılabileceği üzerine düşünmektir…
      Onlardan biriyle, bir taksi sürücüsüyle, aramızda  sıcağı sıcağına geçen bir konuşmayı özetleyeyim.
      Arabanın radyosundaki haber programında devlet yetkili ve sorumlularının Ankara’daki yeni katliam konusunda “kınama”ları sayılıp dökülüyor…
      Yüksek sesle “Sizin göreviniz kınama değil,önceden istihbaratını alıp olaya engel olmaktır” dedim ve sürücü arkadaşa bu konuda düşüncesini sordum.
       Diyalogumuz özetle şöyle oldu:
   “    -Ne yapsınlar? Devlet her şeyin önceden haberini alamaz ki? Adamlar çok iyi hazırlanmışlar.
       -İyi ama, devlet Ankara’da bir önceki katliamın da istihbaratını alamadı. Ya açılım denilen süreçte devletten habersiz  hendeklerin kazılması, silahların depolanmasına ne diyeceğiz?
      -Açılım zaten yanlıştı. Belediyeler onların elinde. Devlet ne yapsın!
     -Devletin valisi, kaymakamı, askeri,polisi yok mu? Türkiye polis kaynıyor. Yüz binlerce polis var.Onlardan habersiz bütün bunlar nasıl olabildi?
       - Bizler de kabahatliyiz… Gördüklerimizi, şüphelendiklerimizi haber vermeliyiz…”
                    Devlete(bu demektir ki hükümete) toz kondurmamaya yeminli sürücü arkadaşın, bu kez savaş tehlikesi üzerine düşüncesini öğrenmeye çalışıyorum. Suriye ile ne sorunumuz vardı , ne diye Ortadoğu bataklığına sürüklendik diye soruyorum. Bize Musul’u filan vermezler. Alabilsek Kurtuluş Savaşı sırasında alırdık filan gibi açıklamalarda bulunuyorum…
                Gelen  dağınık yanıtların satırbaşları özetle şöyle: “Nato bize kalleşlik yapıyor… Esad da orada adam öldürüyor… Erdoğan akıllı adamdır, bizi savaşa sokmaz.” Vb…
                  Arabadan inerken ,” görüyorum ki  Tayyip’çisin, ben karşısındayım, ama senin görüşüne de saygı duyarım. Yeter ki bütün bu konularda biraz daha düşün” dediğimde, aldığım beklenmedik yanıt “Hayır, Tayyipçi değilim” oluyor…
                 Tam bir bilgi curcunası ve çorbası…
                 Enformasyon zehirlenmesi denilen şey…
                                    Ne yazık ki sadece AKP ve Tayyip Erdoğan yandaşları değil, öğrenimsizlerin yanı sıra pek çok öğrenim görmüşü de içinde olmak üzere  yurttaşlarımız çoğunlukla bu bilgi ve zihin karışıklığında bocalamakta…
                     En sıradanları ise, kolaycılığı  ezbercilikte bulmuş. Yukarıdaki örnekte görülebileceği gibi, genellikle yandaş medyanın yalan ve saptırma şablonlarını, üzerlerinde bir nebze düşünmeksizin tekrarlayıp duruyor…
                
                                                             ***
    Değişimden korkan, dinsel ve sosyal otorite tapınıcısı, sabit fikirli, öte yandan da ülkesine bağlılığından ve özverisinden kuşku duyulamayacak bu yurttaşlarımıza nasıl ulaşacağız…
      Sanıyorum öncelikle, kızmadan, küçümsemeden, o insanlarımızı çok iyi anlamaya,  tanımaya, düşünme yetilerinin takılıp tökezlediği noktaları, anketlerle, kişisel ilişkilerle, yaşamlarının içlerine girerek  görüp saptamaya çalışarak…
       Bu konuda kaygı duyan ve sorumluluk sahibi bütün kurumların, partilerin, sendikaların, derneklerin,sivil toplum kuruluşlarının, laiklik ve aydınlanma değerlerine bağlı herkesin, içtenlikle, özveriyle, açık sözlülük ve cesaretle, her koşulda ve her olanağı değerlendirerek  üstlenmesi gereken bir eğitim seferberliğiyle…
   Başta laiklik olmak üzere aydınlanma değerlerinin, bu demektir ki gerçek anlamıyla insan olmanın gereklerini savunanlar sıradan yurttaşa ulaşmada yetersiz kalırken,   bu değerlerin  yeminli düşmanları  iktidarda olmanın sağladığı eğitim, medya, propaganda  olanaklarıyla;baskı, tehdit, yıldırma, göz korkutma yöntemleriyle,   bütün bir toplumu sıradanlaştırma yönünde  hızla yol alıyor…



Ataol Behramoğlu/Cumartesi Yazıları/200216

13 Şubat 2016 Cumartesi

SIRADAN YURTTAŞ


    Bir süredir zihnimde “sıradan yurttaş” kavramı dolanıp duruyor…
   Çünkü onunla sorunlarımız var…
   Bu sorunlardan başta geleni de, siyasal iktidarın büyük ölçüde bu yurttaşın oylarıyla belirleniyor olması…
   Çünkü sıradan yurttaşın çoğunluk oluşturduğu bir ülkede yaşamaktayız..
  Peki kimdir bu sıradan yurttaş?
    Sıradanlık nedir?
   Bu  kavram ülkeden ülkeye değişir mi, değişmez mi?
    Yerimiz elverdiğince irdeleyip yanıtlamaya çalışalım…
                                            ***
    Sıradanlık kavramı kuşkusuz ki ülkeden ülkeye değişir.
    Bizim örnek almaya alıştığımız Batı ülkelerinin bütün yurttaşları, çok az istisna dışında, ortalama kültür sahibidir.
    Ortalama bir eğitimden geçmiştir.
  Sıradanlığın karşıtı seçkinlik ise, yine hiç kuşkusuz o ülkelerin küçümsenemeyecek sayıda seçkin aydını vardır.
      Fakat seçkinlikle sıradanlık arasında  bizde olduğu gibi uçurumlar bulunmaz.
      Her iki tür insan pek çok konuda farklı görüşlere sahip olsa da temel bilgi alanlarının hiç  birinde birinin  ak dediğine öteki kara demez.
 Bu iki tür insanı, sıradanla seçkini birleştiren en önemli olgu ise, kanımca  din inancıyla ilgili olandır.
  Herhangi bir mistik inancı olsun ya da olmasın, bu gibi ülkelerde, yine çok az istisna dışında, evrenin ve insanın varoluşunu bilimsel verilere aykırı gerekçelerle açıklamaya çalışana pek de rastlayamazsınız.
    Özetle, din bir bilimsel açıklama aracı ya da yöntemi değil, kişisel inanç olgusudur.
     Bu nedenlerle de, sözünü ettiğimiz Batı ülkelerinin ortalama yurttaşını, sıradan sıfatıyla nitelemek pek de doğru olmaz.
     Bu toplumlarda da ( yakın tarihin Nazizm, Balkanlardaki boğazlaşmalar vb. örneklerindeki gibi),  topluca geriye gidiş olasılıkları, büsbütün görmezden gelinemeyecek de olsa  geçici ve kural dışı(istisnai) sayılmalıdır…
                                                   ***
       Eski ya da yeni sömürgelerde, örneğin pek çok Afrika ülkesinde, Güney Amerika ülkelerinde, sanayileşmede gecikmiş Doğu ve Ortadoğu  coğrafyası ülkelerinde, durum farklıdır.
      Bu gibi ülkelerdeki sıradanlık ve seçkinlik olgularını kendi özellerinde  ayrı ayrı irdelemek gerekir.
      Fakat özetle söylenecek olursa, feodalizmin, köylülüğün, sözlü kültür değerlerinin aşılmamış olduğu  bu tür ülkelerde , sıradanlık ve seçkinlik arasında bizde olduğundan daha da büyük  uçurumlar vardır…
      Bu uçurumların (örneğin Güney Amerika ülkelerinde halk kitlelerinin  sahip olduğu  isyancı gelenekler gibi her toplumun kendine özgü özelliklerinin bir sonucu olarak)her zaman sıradanlık aleyhine olmadığı ise apayrı bir konudur…
                                                       ***
     Bize gelelim…
     Sıradan diye adlandırdığım, en iyimser bir oranlamayla dört kişiden rahatlıkla ikisinin  oluşturduğu bu yurttaş türü büyük ölçüde eğitimsizdir.
   Temel bilimsel bilgilerden, çağdaş aydınlanma değerlerinden habersizdir.
     Bu nedenlerle de  bilimsel bilginin ve ahlâk değerlerinin kaynaklarını  din inancında aramaya yatkındır…
        Bizdeki  sıradan insan aynı zamanda otorite tutkunudur…
        Zaten tartışılmaz bir otorite olan dinsel inançla geneldeki otorite tutkusunu kişiliğinde birleştiren bu yurttaş tipinde demokrasi, özgürlük, çağdaş anlamlarıyla yurttaşlık  ve bağımsız kişilik  bilinci  aramak boşunadır…
     Sömürgelik yaşamamış; tersine,akıncı, savaşçı   bir geçmişin günümüzdeki temsilcileri olan bu insanlarımızın, otoriteye itaatin  yanı sıra  bu geçmişten tevarüs ettikleri,  kendini beğenmişlik,her anlamda ve her alanda sabit(değişmez) fikirlilik,düşünce ve inançlarının tartışılmazlığı gibi  özeliklerinin de altını ayrıca çizmek gerekir…
     İyi kötü eğitim almış ve bu eğitsel donanımın  gereği olarak  kendini sorgulama bilincine sahip aydın çevrelerle,  düşünme yeteneği doğmalarca tutsak edilmiş sıradan yurttaş arasında, bu anlamda da aşılması güç uçurumlar bulunmaktadır…
        Bu uçurumlar nasıl aşılacak, aşılabilir mi?
      Ortalama ve ortalama üstü  kültüre sahip yurttaşla sıradan yurttaş arasında ortak bir dil bulunabilecek mi, bulunabilir mi?
 Bunların hiç değilse bir bölümünü irdelemeyi de önümüzdeki haftaya bırakalım…


Ataol Behramoğlu/Cumartesi Yazıları/130216

6 Şubat 2016 Cumartesi

AMİRAL ERDAĞ’IN KİTABI(*)


      Balyoz sürecinin bana kazandırdığı dostlarımın başında,bu hain tertibin mağdurlarından amiral Turgay Erdağ gelir.
      Mağdur sözünün burada yetersiz kaldığının farkındayım.
     Çünkü dostum Erdağ’ın uğradığı zararlar, kendisine ve ailesine yaşatılan sıkıntılar, onunla aynı sahte davada yargılanarak yıllarını cezaevinde geçiren, mesleklerinden olan pek çok meslektaşı ve arkadaşı gibi,  mağduriyetin çok ötesindedir.
     Kurban demek de istemem.Çünkü Turgay Erdağ, yine aynı sahte davada yargılanan meslektaş ve arkadaşları gibi, alçakça iftira ve suçlamalar karşısında gerilemeden,bir milim eğilip bükülmeden, insan ve aydın olma duruşundan ödün vermeden, karanlık günleri aşmayı başardı.
      Daha da öte, o karanlık günlerde sıcağı sıcağına aldığı notlarını kitaba dönüştürerek  en zor koşullarda da nasıl insan kalınabileceğinin seçkin bir örneğini sundu.
                                                   ***
        Girişte okuduğumuz tek sayfalık biyografik dökümün Balyoz tertibine ilişkin satırları, bu sahte davanın nasıl zaman içinde inişli çıkışlı kurgulandığını, vicdan ve hukuk dışı iç yüzünü de yeterince açıklıkla gösteriyor.
        2008 yılında tuğamiral olan Turgay Erdağ 2010 yılında “aklından bile geçirmediği bir darbeye karıştığı iddia edilerek Beşiktaş Adliyesinde” tutuklanıyor…
        Tutukluluk 17 gün sona eriyor….
        Cadı kazanı da böylece kaynamaya başlıyor…
        Bir amirali 17 gün sonra salıverilmek üzere tutuklamak böylesine kolay bir şey mi_
       Derken aynı yıl hakkında yakalama kararı çıkarılıyor… Çok geçmeden bu karar da iptal ediliyor…
        Fakat aynı yılın Aralık ayında Balyoz davasında sanık olarak yargılanmaya başlıyor ve 11 Şubat 2011’de yeniden tutuklanıyor…
      Tutuklama, serbest bırakılma; yakalama kararı, karın iptali, tekrar tutuklama… Nedir bu?
Yaşamı altüst eden bir kâbus mu? Bir kedi fare oyunu mu?  
       Oyunu kurgulayanlar her kimse, kendi içlerinde de  bir tutarsızlık, çelişki gelgiti içinde oldukları görülüyor…
         Sonrası…Hasdal ve Hadımköy Askeri Cezaevleri… Ve ağustos 2012’de Yüksek Askeri Şura  kararları ile Silahlı Kuvvetlerden “tasfiye” edilerek  Silivri Cezaevine naklediliş…
       Tam bu noktada, eski deyimiyle söylersem, kalem bir an  kâğıt üzerinde titriyor ve  duraksıyor…
       Bu nasıl bir Yüksek Askeri Şura’dır ki, 1974 yılında,14 yaşında, Deniz lisesi sınavını kazanarak Heybeliada’da okumaya başlayan, 21 yaşında Deniz Harp Okulu’ndan teğmen olarak mezun olan, meslek yaşamını başarıyla sürdürerek yine genç bir yaşta amiralliğe terfi eden bir meslektaşlarınıı, bir anda meslekten “tasfiye” edebiliyor…
    Hem de hakkında o sırada henüz verilmiş ya da kesinleşmiş bir yargı kararı da yokken…
    Balyoz tertibinin ordu üzerinde bıraktığı bir kara leke varsa, o da bu  sahte davanın sahte suçlamaları değil, ordunun kendini savunmadaki acizliğidir.
      Nitekim Erdağ’ın kitabında da zaman zaman bu konuda sitemlerle karşılaşıyoruz…
                                         ***
      Yaklaşık 600 sayfalık bir yapıtı bir köşe yazısında özetleyemeyiz…
      Baştan sona dikkatle, sevgiyle, saygıyla okunması gereken bir kitap bu…
     Arka sayfalardaki isimler dizinine göz attığınızda, ön sıralarda Cumhuriyet yazarlarının açık farkla yer aldığını görüyorsunuz…
     Bu da gerek Balyoz gerek Ergenekon süreçlerinde Cumhuriyetin ve yazarlarının gerçeklikten yana dayanışma bilincini nasıl yükseklerde tuttuğunun bir başka göstergesi…
     Turgay Erdağ’ın “Bir Amiralin Hapishane Günlükleri”adıyla bu yılın ilk günlerinde yayınlanan kitabı Balyoz tertibinin iç yüzünü bir kez daha gözler önüne seren bir belgesel olmasının yanı sıra; bir yurtseverin, bir eş ve baba olarak bir “roman kahramanı”nın o süreçlerdeki iç yaşantılarını okuduğumuz; sıkıntılarını, umutlarını, beklentilerini, düş kırıklıklarını paylaştığımız yazınsal bir yapıt olarak da bir başucu kitabı olma özelliklerini taşıyor…


___________________________________________________________________________
(*) Sevgili okurlarıma: Uzun süren ve henüz tümüyle de geçmemiş “zatürree” benzeri ağır bir grip sonrasında “Cumartesi Yazıları”yla yeniden buluşmanın sevinciyle… A.B.    

16 Ocak 2016 Cumartesi

KARANFİL


Şiirlerimizde, şarkı ve türkülerimizde “gül” çiçekler içinde en çok yeri tutan olsa da “karanfil”in de küçümsenemeyecek yeri vardır.
Karanfilli türkülerimizin sayısı oldukça fazladır.
Kimilerini şu anda aklınızdan zaten geçirdiğinizi bildiğim için bunları sıralamaya gerek yok…
Fakat özellikle çağdaş şiirimizde gül’le yarışıp belki onu da geride bırakan karanfil’den söz açan dizeleri aklıma geldiğince anımsatmak isterim…
***
Yerçekimli Karanfil” Edip Cansever hayranlarının ezbere bildiği bir şiirdir.
Ateşli hayranlarından olmasam da onun bu güzel şiirini ben de ezberden okuyabilirim doğrusu…
Örneğin rakı içiyoruz, içimize bir karanfil düşüyor gibi…”
Olağanüstü güzellikte bir dize…
Neden karanfil de başka bir çiçek değil, bunun sırırını şaire sormalı…
Fakat onun da bunu bileceğinden kuşkuluyum…
Şiir denilen muammanın gizlerinden biri deyip geçelim…

***
Yarin dudağından getirilmiş
Bir katre alevdir bu karanfil…”
Bunlar da Ahmet Haşim’in en ünlü şiirlerinden “Karanfil”in ilk iki dizesi…
Burada karanfili ne de olsa anlayabiliriz…Sevgilinin dudaklarının rengiyle bir benzerlik kurulmuş.
Fakat Melih Cevdet’in “Anı”sında yanık yanık kokan karanfil için ne diyeceğiz?
Yanık yanık kokma nasıl bir şey olmalı?
Mecazi bir anlam mı, yoksa yanan bir şeyin kokusuyla kurulan bir benzerlik mi?
Şiir, yaşamlarına elektrikli sandalyede son verilen Rosenberg’lerin anısına ithaf edildiğine göre, ikincisi olmalı…
Burada yazıya ara verip, internette karanfil konusunda bir gezinti yapmak istiyorum…
Evet… “Karanfil çiçeklerine karanfil baharatıyla benzer kokuya sahip oldukları için bu ad verilmiştir” deniyor…
Böylece “yanık yanık kokma”nın çok çağrışımlı anlamı da açıklanmış oluyor…
***
Ahmed Arif’in de cıgarası karanfil kokar…
Bir başka şiirinde “kız saçı demiş kirveler” diye nitelediği kaçak tütünden sarılmış bir sigaradır bu belli ki…
60’larda Ankara’da tanıştığımızda, yıllarca ve günde kimi kez birkaç paket içtiğini söylediği sigarayı çoktan bırakmıştı…
Fakat kız saçına benzettiği karanfil kokulu tütünü şiirimizde en güzel dile getiren de odur…
***
Şiirimizdeki karanfillerden, belleğimi pek fazla zorlamaksızın aklıma ilk gelenler bunlar…
Bir iki şiirimde benim de sözünü etmişliğim var…
Bunlardan birinin bir bölümünü, kendime biraz da ayrımcılık yaparak buraya alayım..

Yine de koşarken
Bir karanfil almayı unutmam sana
Akşamüstü otobüste
Akrobatik hareketlerle
Kurtarırım ezilmekten
Cebimdeki son bozuklukları
Yatırdığım karanfili…
(“Mozart, Mayakovski, Peynir, Ekmek, Karanfil, vs…”)

***
Ülkede kan gövdeyi götürürken kimilerinizin nereden çıktı bu karanfil diye düşündüğünü tahmin etmek güç değil…
Tam da oradan çıktı…
Gazete sayfalarını çevirirken başbakan titri taşıyan kişinin elinde karanfillerle katliam kurbanları için Sultan Ahmet Meydanında “sap gibi dikildiğini” gösteren fotoğrafı görmem, bardağı taşıran damla oldu…
Dilimin ucuna gelen sözleri sansürsüz sıraladım…
Bu “sap gibi dikilmek” sözünün mucidi de Ankara katliamdan sonra, biraz da konuk bir yabancı devlet başkanına eşlik etme zorunluluğuyla, katliam alanında yine karanfillerle, yine sap gibi dikilmişti…
Şiirlerin türkülerin baş tacı çiçeklerden karanfil, hiç bir zaman bu kadar aşağılanmamış,bu kadar kirletilmemiş; yalana, iki yüzlülüğe bu kadar alet edilmemişti…
Erzurumlu Emrah’ın “Bugün Ben Bir Güzel Gördüm” diye başlayan harika şiirinde(türküsünde), “Gül kızardı hicabından(utancından)” diye eşsiz güzellikte bir dize vardır…
Bu gibilerin elinde de güzelim karanfil utancından kızarıyor olmalı…



Ataol Behramoğlu/160116/Cumartesi

9 Ocak 2016 Cumartesi

BAŞKANLIK

7 Ocak Perşembe günü Ortaköy Afife Jale Sahnesi Konferans salonunda “Basın ve İfade Özgürlüğü” başlıklı bir panel vardı.
Milli Merkezin düzenlediği, Prof.Kemal Alemdaroğlu’nun yönettiği panelin
konuşmacıları Basın Konseyi BaşkanıSayın Pınar Türenç, Anayasa Hukuku Profesörü Süheyl Batum, Ceza Hukuku Doçenti ve İstanbul Barosu başkanı avukat Ümit Kocasakal’dı.
Salonda görebildiğim kadarıyla bir tek Ulusal Kanal televizyonun bulunuşu medyamızın kendi özgürlüğüne ilişkin ilgisizliğinin ilginç kanıtıydı.
Doğal olarak basın özgürlüğü ağırlıklı konuşmasında sayın Sayın Türenç ülkemizde basının yüzde sekseninin “yandaş”, yüzde yirmisinin muhalif ya da hiç değilse yandaş sınıflandırmasına girmeyen basın olduğunu belirtti.
Bu olgu zaten basının kendi özgürlüğü konusundaki ilgisizliğinin yeterli kanıtıdır.
Fakat yine de hiç değilse bu yüzde yirmiye giren muhalif basının böyle bir panele daha çok ilgi göstermesi beklenirdi.
Örneğin, gözden kaçırmadıysam eğer Cumhuriyet’te ve internet sitesinde tek satır göremedim.
Sözcü’nün sitesinde panele ilişkin fotoğrafın altında “haberi gazeteden okuyun” deniyordu ama, haber başlıklarını bir kaç kez dikkatle gözden geçirdiysem de rastlayamadım.
Birgün’de de yoktu.
Oysa panel katılımcılarından biri ülkemizin başta gelen bir basın kuruluşunun başkanı, öteki ikisi demokrasi ve düşünce özgürlüğünün önde gelen savaşımcıları, çok önemli hukukçulardı.
Nitekim Süheyl Batum ve Ümit Kocasakal, basın özgürlüğü konusunun da ötesinde ülkemizde özgürlük sorununun vahim durumunu , buna bağlı olarak da yeni anayasa ve başkanlık dayatmasının hukuk ve demokrasi karşıtlığını açık seçik, dile getirdiler.
Benim bu yazıda söz etmek istediğim konu da bu.

***
Ülkedeki durumu ve Milli Merkez’in konumunu özlü ve kısa bir açılış konuşmasıyla dile getiren Sayın Cindoruk’tan sonra Milli Merkez Genel Sekreteri Haluk Dural’ın okuduğu Milli Merkez mesajı, yeni anayasa yapılacak aldatmacası arkasında parlamenter rejim ve demokrasi düşmanlığının, başkanlık dayatması ardında diktatörlüğü yasallaştırma tuzağının iç yüzünü ortaya koyan, hukuksal ve tarihi önemde bir belgedir.
Bir demokrasi ve yurtseverlik bildirgesi diye de adlandırılabilecek bu tarihi belgeyi okuyup üzerinde başta CHP bütün muhalefetin,herkesin, pek çok düşünmesi gerektiğini belirterek, girişindeki birkaç paragrafı paylaşmak istedim:
Anayasaların soyağaçları vardır. Türkiye’nin anayasa kurgusu 1918’de Kars’ta başlayan ve sayıları otuzu aşan ulusal ve yiğit kongreler eli ile başlamıştır. 23 Nisan 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin şanlı açılışı ile sürmüştür.
Türkiye Cumhuriyetini, Türk halkı adım adım kurmuş, 1921 anayasası ile devlet niteliğine eriştirmiştir.
Sevr Anlaşmasına göre, tarihî gerçekçilik ölçeğinde, bir Türk Cumhuriyeti kurulamazdı. Türkiye Cumhuriyetinin kurucu ve kurulu iktidarı, münhasıran Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir. Sevr’i aşmış, silip geçmiştir.
TBMM, bir devlet kuran halk hareketinin tek ve yegâne kaynağıdır.
Türkiye’nin kurucu iktidarı, parlamenter sistemi kurmakla kalmamış, 1924 anayasası ile de güçlendirmiş, kalıcı kılmıştır.
Türkiye Cumhuriyeti; Bir halk devleti, halkın devleti, parlamento devletidir.
Rejimin kurucu unsuru, parlamentodur. Millî Misak, Kuvayı Milliye, millî mücadele olguları ise bu rejimin yapı taşlarıdır. Parlamenter rejimi, savaşı kazanan ordu ve Başkomutan da tarihî ve hukuksal belgelerle içselleştirmiştir. Doksanbeş yılda, Millî Meclisimiz ara rejimlere muhatap olmuş, darbe liderleri geçici yönetimler kurmuş, ne var ki TBMM her ara rejimden dimdik yeniden ayağa kalkmıştır.
Bu süreçte bile parlamenter rejim inkâr edilmemiş, despotlar Başkanlık hevesine kapılmamış, yeni anayasalar tek kurucu iktidarın tesis ettiği parlamenter sisteme bağlı kalmışlardır.
Bugün, “yeni bir anayasa” başlığı altında istenen, gelişme değil, rejim değişikliğidir.”


Ataol Behramoğlu/Cumartesi Yazıları/090116

2 Ocak 2016 Cumartesi

İNCECİKTEN…


Sabahleyin kar içinde bir İstanbul’a uyandım…
Ekmek, gazete almak için çıktım…
Kar ve güneş… Çocukluğumun kimi kış sabahlarındaki gibi…
İnsana şiirler esinletecek türden….
Aklımdan karlı dizeler geçiyor…
Dranas, Cenap Şahabettin, kardeşim Metin Altıok,başka şiirler, şairler,kendiminkiler…
Fakat bir tanesi var ki hepsinin üzerinde yükseliyor…
Karlı bir gecede, kadife bir gökyüzünde, bir yıldız ışıltısıyla…
Ölümsüz, eşiz bir dil güzelliğiyle…
Türkçenin tadına doyulmaz lezzetiyle…
Tekrarlıyorum durmaksızın…
İncecikten bir kar yağar…”
İncecikten…”
Karacaoğlan, diyorum, ey mucize adam, sen bu sözcüğü nereden buldun…
İnce, incecik, incecikten…
Onun yerine, yine içimden, kendim yanıtlıyorum…
Ben bulmadım ki, o zaten var… Bütün diller gibi, hiç birinden aşağı kalmayan; özlülüğüyle, sadeliğiyle,
en az sözcükle en çok şey söyleme yeteneğiyle, Türkçe o, Türkçemiz…
Toroslar’ın ,Çukurova’nın, Anadolu’nun büyük ozanının; kimliğime, dokularıma işlemiş şiirinin öteki dizeleri ardı ardına sökün ediyor…
Fakat daha ikinci dizede bir kez daha duraklıyor, üst üste tekrar ediyorum…
Tozar Elif Elif diye…”
Tozdan,tozumaktan, tozmak…
Halkımızın, köylümüzün, insanımızın yarattığı sayısız anlam yüklü sözcükten, şiir yüklü fiillerden biri daha…
Sığlaşıp sıradanlaşan günlük konuşma dilimizde kullanılmasa da ; söz gelimi TV’lerde birinin ağzından kazara çıkması, köylülük, ayıp bile sayılacak olsa da, Karacaoğlan’ın şiirinde sonsuzca yaşayacak olan bir dünya güzeli fiil…
Ve dönüş yolunda, defalarca geçiriyorum zihnimden şiirin bütününü…
Deli gönül Abdal olmuş/Gezer Elif Elif diye…”…
Ve sonra yavru balaban bakışlı, yayla çiçeği kokuşlu Elif’in ak ellerinin kalem tutup Elif Elif diye yazması, gamzesinin şairin sinesine batması,iliklenmiş düğmelerini yine Elif tekrarıyla çözmesi…Eğmelerin,değmelerin,düğmelerin uyakları…
Bütün bunlardaki şiir işçiliği, şiir sanatının binlerce öğesi,Türkçenin anlatım güzellikleri ve olanakları için tonlarca kitap yazılabilir…
***
Yazıya başlarken düşüncem Karacaoğlan şiiri üzerin bunca söz söylemek … Kendiliğinden öyle oldu… Çarşamba günkü Silivri nöbetimizden söz edecektim… Fakat hedeflediğim konudan çok da uzağa düşmüş değilim…
Çünkü ülkemizde bu gün hapiste olan sadece gazeteciler, yazarlar, düşünce ve yaratma özgürlüğü değil; Türkçenin, Türkçemizin kendisidir…
Yapılan, yapılmak istenen,halkımızın yarattığı ve yaratacağı değerlerin, yaşama sevincinin; düşünme ve duygu ufkundaki genişlik, zenginlik, çeşitlilik, özgünlük ve özgürlüğün yok edilmesidir…
Karacaoğlan’ın şiirindeki elifin, mahalle mektebi sopasına dönüştürülmesidir…
Buna izin vermeyeceğiz…
Karacaoğlan’ının elifini, incecikten yağan karını; kabalığın, yalanın tipisine, fırtınasına, tehdidine karşı savunacak ve kazanacağız…
Çünkü, Silivri’deki nöbet sırasında içerdeki arkadaşlar için yazdığım iki dizedeki gibi:
İnsana yaraşan özgürlüktür diyenler bizleriz
Dışarda hapiste olmaktansa içerde özgür olmayı yeğleriz…”

Ataol Behramoğlu/Cumartesi Yazıları/020116