27 Aralık 2018 Perşembe

SANAT İNCE İŞTİR



Bana bir şiiri nasıl yazdığım sorulduğunda yanıtlamakta güçlük çektiğim zamanlar vardır.
Çünkü bazı şiirler, üstelik en çok sevilip tanınanlardan ve gerçekten kendimin de en sevdiklerimden, en değerli bulduklarımdan bazıları, umulmadık zamanlarda birdenbire gelir.
Bu “gelir” sözü(buna içten gelme de diyebiliriz) bu tanıma çok uygundur.
Örneğin “Ben Ölürsem Akşam Üstü Ölürüm” tam olarak bu tür şiirlerimdendir.
1970 başlarında Paris’te bir sabah uyandığımda, ne akşam üstünü ne ölümü düşünmezken, aklımda şiirdeki sözcüklerin ve kavramların kırıntısı bile yokken, sanki kulağıma fısıldanmış gibi bir çırpıda yazılmış bir şiirdir…
Yine örneğin, “Yaşadıklarımdan Öğrendiğim Bir Şey Var” da öyledir…
Bu kez 70’li yılların ortalarında, o sırada yalnız yaşadığım Kadıköy’deki evimde, bir akşam üstü eve gidip daktilonun başına geçerek yine bir çırpıda yazılıp tamamlanmış bir şiirdir…
Tabii sonradan düşündüğümde, bilinç altındaki bu oluşumların nedenlerini, kaynaklarını az çok anlayabiliyorum…
Fakat yine de bunlar sanki birer armağan, denebilir ki “yıldızın parladığı” anların olağan dışı, olağan üstü ürünleridir…
Buna karşılık pek çok şiir de uzun araştırmalar, çalışmalar sonunda ortaya çıkmış, tamamlanmışlardır…
Kimi dizelerin, kimi kez tek bir sözcüğün bulunup yerine konulması için yılların geçmesi gerekmiştir…
Şairin atölyesi onun duygu ve düşünce dünyası, baştan sona bütün yaşamıdır…
Bir ressam, bir müzisyen, bir anlatı yazarı, bir tiyatro yaratıcısı, ürünlerinin nasıl ortaya çıktığı sorulduğunda, az çok aynı şeyleri söyleyecektir…
Sanat bilinmezle bilinenin, sezilenle kavrananın, içten gelenle bilinç ürünü olanın, anlaşılması güç, karmaşık, sanatçının kendisinin bile bütünüyle açıklamakta güçlük çekeceği bir sentez, bir yaratma olgusudur…
Daha da özetle söylenecek olursa, ince, çok ince bir iştir…

****
Sanatçı duyarlı, duygulu bir kişiliktir…
Kabalıkla karşılaştığında, yapıtı ve kişiliği küçümsenip hor görüldüğünde, çoğu kez karşı çıkmaksızın kendi içine çekilir…
Yapılan şey ciddi, doğru bir eleştiriyse, gerçek sanatçı bu eleştirinin doğruluğunu yanlışlığını, kendi içinde tartışır, irdeler, sonuçlar çıkarmaya çalışır…
Onun en acımasız eleştirmeni zaten kendisidir…
Siyaset dünyasında olağan sayılan hakaretler, sövgüler, sanat dünyasına yabancıdır.
Farklı sanat anlayışları arasındaki çatışmalar da, ne kadar sert olursa olsun, kişiliğe saldırı düzeyine inmez, inemez…
Örneğin hiçbir sanatçı bir başka sanatçı için, onu ne kadar beğenmese de, “sanatçı müsveddesi” demez, dememelidir…
Çünkü beğenmediği sanatçının da, yetenek düzeyi ne olursa olsun, zahmetli, çileli bir işin emekçisi olduğunu bilir, bilmesi gerekir…

****
Sanat dünyası ile siyaset dünyası arasındaki ilişki bir başka çetrefil konudur…
Sanatçı siyaset konusunda düşüncelerini açıklarken, kendi alanı dışında bir konuda kafa yoruyor demektir…
Bu hele muhalefetteki bir sanatçının iktidara yönelik bir eleştiri yada suçlaması ise , bunu bir çıkar beklentisiyle değil, tam tersine belayı göze alarak yapıyor demektir.
Bu nedenle de eleştirilen siyasetçi, hakaret yağdırmak yerine, bu cesarete saygı duymalı, söylenenden incinse de anlayışla karşılayıp ders çıkarmaya çalışmalıdır…
Bu konudaki sıkıntılardan biri iktidar zehirlenmesi, kendini her türlü eleştirinin üstünde görmekse, bir öteki sanata ve sanatçıya karşı içten içe duyulan bir öfke, bir haset, bir kıskançlıktır.
Çünkü siyasette yükselmiş herhangi bir siyasetçinin yaşamı irdelendiğinde, zamanında bir sanat dalıyla uğraştığı , genellikle de başarısız olduğu görülecektir…
Bunun en tipik örneği, resimleri bence pek de kötü olmamakla birlikte akademiye üst üste başvuruları reddedilmiş olan Adolf Hitlerdir. ..
Son olarak söyleyeceğim ise;sanata,sanatçıya karşı hoş görüsüzlüğün, düşmanlığın hiçbir siyasetçiye iyilik getirmediği, getirmeyeceğidir…

Ataol Behramoğlu/Kültür ve Siyaset/261218

20 Aralık 2018 Perşembe

GEZİ ONURUMUZDUR




Gezi direnişinin karalanmak istendiği şu günlerde Gezi şehitlerinin anısına ve onlardan biri olmakla onur duyduğum milyonlarca yurt ve özgürlük severin cesaret ve özverisine bir kez daha sevgi ve saygıyla…


Gezi onurumuzdur
Gezi zalime, zulme karşı koyuşumuzdur
Gezi yurtseverliktir
Gezi gözü pekliktir
Gezi gençliğimizdir
Gezi birlikteliğimizdir
Gezi omuzdaşlıktır
Gezi aşktır
Gezi bireyciliği aşmamızdır
Gezi ben değil biz olmamızdır
Gezi öz saygımız, öz güvenimizdir
Gezi özgürlük sevgimizdir
Gezi tek değil çok olmaktır
Gezi ışık hızıyla çoğalmaktır
Gezi geleceğimiz, yarınımızdır
Gezi insana saygımızdır
Gezi sanatın, bilimin üstünlüğüdür
Gezi emeğin gücüdür
Gezi şiirdir, resimdir, şarkıdır
Gezi insan olma farkıdır
Gezi ışıktır umudu aydınlatan
Gezi bilinçtir karanlığı ışıtan
Gezi içtenliğidir çocukluğun
Gezi aşılmasıdır eylemsizliğin, korkunun
Gezi karşı koymaktır köleliğe
Gezi su vermektir çeliğe
Gezi kadının yükselen kimliğidir
Gezi özgür insan benliğidir
Gezi bir damladan okyanus yaratmaktır
Gezi kölelik zincirini kırıp atmaktır
Gezi bilinçle donatmaktır eylemi
Gezi en yüce değer saymaktır emeği
Gezi hiç bitmeyen , hep başlayandır
Gezi hep yeniden doğacak olandır

Mayıs 2014, “Ne Çok Hain”,s.49-51


13 Aralık 2018 Perşembe

KEDİLER VE İNSANLAR



İçine bulunduğumuz haftanın 10 Aralıktan başlayarak İnsan Hakları ve Demokrasi Haftası olarak kutlanacağı dikkatimden kaçmış olmalı ki bu haftaki yazı başlığını “Kediler ve İnsanlar” olarak tasarlamıştım.
Sonra insan hakları konusunda yayınlar başladığında konuyu ve doğal olarak da başlığını değiştirmeyi düşündüm.
Fakat bu iki sözcük zihnimdeki varlığını ısrarla sürdürüyordu..
O zaman bu başlık altında yazmayı tasarladıklarımın da zaten insan hakları konusundan pek de uzak olmayacağını hissettim ve içerik biraz değişecek olsa da yazı başlığı ilk düşündüğüm gibi kaldı.
***
Kediler ve İnsanlar” denildiğinde öncelikle bu iki canlı arasındaki ilişki akla gelecektir.
Yanı sıra kedinin ve insanın, benzer, karşıt ve özgün özellikleri.
Neden başka bir ev hayvanı, örneğin akla ilk gelebilecek evcil bir hayvan türü olarak köpekler değil de, kediler?
Yanıtım kişisel ve basit: Çünkü birkaç yıldır evimizde gerçek anlamıyla aile bireyleri gibi yaşamakta olan iki kediyi gözleme olanağım oldu da ondan…
Onlara sadece iki kedi demek de haksızlık ve yanlış olur. Çünkü “Oğluş” ve “Cesur”, aralarında bir kaç yaş fark olan bu iki sarman, ortak özelliklerin yanı sıra ve belki ondan da çok, kişisel karakter özelliklerine , özgün kimliklerine sahipler.
Ben evimizin bu iki kedi bireyinde hem kedi türünün ortak özelliklerini, hem de ne kadar farklı özellikleri olabileceğini gördüm.
Yazımın konusu bizim kediler olmadığından, sadece ortak özellikleri sıralamakla yetiniyorum:
İnanılmaz bir çeviklik, “kedi yürüşü” denilen o çapraz manken yürüyüşüne örnek oluşturan eşsiz bir zarafet; bir yerde sessizce, kımıltısızca ve üstelik uyanıkken de sanki bir “tefekkür” içindeymişçesine saatlerce durmak; kendini istediği zaman sevdirmek, canı istemiyorsa seslenmelerinizi duymazdan gelmek, hiç beklemediğiniz bir anda kucağınıza tırmanıp dokunuşları ve hırıldamalarıyla sımsıcak bir yakınlık sunmak…
Bunlar, kedi nankördür türünden kaba ve yakışıksız yakıştırmayı ve benzer yakıştırmaları değersizleştiren asil özelliklerdir…
Kedi nankör değil, kimliklidir.(Bununla köpeğin bağlılığını küçümsediğim sanılmasın. O bambaşka bir konu. Köpek öncelikle hiperaktivitedir…)
***
Yukarıda saydığım özelliklerin tümüne sahipken,sokaktaki kedinin yalnızlığı, yoksunluğu, suskun çaresizliği bana acı veriyor.
Buna karşın yine de,kendini kendi varoluşu içinde ayrı tutuşuna hayranlık ve saygı duyuyorum…
Bu olağanüstü fiziksel,kimliksel, duygusal var oluşun, insan artıklarının atılı olduğu çöp yığınlarının içinde, çevresinde ,eşinmek, dolanıp durmak zorunda kalışı bana varoluşun kendisine karşı bir büyük haksızlık, güzellik olgusunun ve kavramının kirletilip aşağılanması olarak görünüyor…
***
Bir doğa harikasının ve aşağılanmasının farkında bile olmayanlar da, istisnalar dışında biz insanlarız.
Bütün tarihi süresince sayısız türdeşini katleden, zulmeden, akıl almaz işkencelerin mucidi biz insan soyu.
Yaşanmış, yaşanmakta ve yaşanacak olan kötülükler, türümüzün başarıları için duyduğum sevinci karartıyor, övüncü anlamsızlaştırıyor.
Bütün güzel sanatlar, bilimsel buluşlar, felsefi derinlikler anlamını yitiriyor.
***
İnsan kendi türdeşine karşı duyarsız ve acımazken bir başka canlı türü için duyulan kaygı aşırı görünmesin.
Çünkü insan hakları için savaşım, güzellik algısının ve merhamet duygusunun bütün varoluşu kucaklamasıyla başarıya ulaşmış olacak.
Ataol Behramoğlu/Kültür ve Siyaset/121218


5 Aralık 2018 Çarşamba

KARAMSARLIK NASIL AŞILACAK?



24 Haziran gecesi AKP ve MHP yandaşları dışında kalan çevrelerin yaşadığı şaşkınlığın sonrasında artarak ve yaygınlaşarak sürmekte olan karamsarlık nasıl aşılacak?
O gece bu satırlarının yazarının da aralarında olduğu çevrelerde sadece şaşkınlık değil büyük bir üzüntü ve öfke yaşandı.
Nedeni ise, alınan sonuçlardan daha çok ,açıklama yapması beklenen başlıca ilgililerin ortaya çıkmaması , bunu da ister istemez birbirini tutmaz söylenti ve yorumların izlemesiydi.
24 Hazirandan bu günlere beş aydan fazla zaman geçti.
Şimdiyse yerel seçimlere doğru yol alınmakta.
Bir değişiklik olmazsa(ülkemizde her an her şey olabilir) bu seçimler dört ay sonra, 31 Mart’ta yapılacak.
Yaklaşan seçim öncesinde toplumun sözünü ettiğim çevrelerindeki karamsarlığı görmemek, bu toplumdan tümüyle habersiz olmak demektir.

***
Katıldığım söyleşilerde, kitap fuarlarında, imzalarda, konu açıldığında tek bir iyimser görüşle karşılaşmadım.
Tam tersine, karamsarlığı daha da ileri götürerek, oy vermeye gitmeyeceklerini söyleyenlerle daha sık karşılaşır oldum.
Açıkçası, benim kendi duygularım da çok farklı değil.
Oy vermeye kuşkusuz gideceğim. Fakat heyecanla, sevinçle değil de,sorumluluk bilinciyle.
Çünkü kullanılmayacak her oy, karşı görüşe verilmiş oy demektir.
Geçen seçimde pek çok seçmen tatil yörelerinden ayrılarak oy vermek için kendi seçim bölgelerine dönmüştü.
Dört ay sonraki seçim yine yaz aylarına rastlayacak olsa, aynı şey sanıyorum en azından aynı ölçülerde söz konusu olamazdı…
Bugün de belli çevreleri saran karamsarlık ve çıkışsızlık duyguları aşılamazsa, oy kullanma oranında büyük düşüşler yaşanması şaşırtıcı olmayacaktır.
Öyleyse ne yapmalı?

***

Seçmen ana muhalefet partisinden dolambaçlı sözler değil, açık ve net bir tavır bekliyor.
İstanbul( ve kuşkusuz Ankara) başta olmak üzere büyük şehirlerdeki adayların artık saptanması, açıklanması ve gecikmeksizin projelerini açıklamaya başlamaları gerekiyor.
Ana muhalefet partisindeki çok başlılık, dağınıklık, belirsizlik, her kafadan ayrı bir ses çıkması, bu partinin var olan ve olabilecek seçmeninde bıkkınlık yaratıyor.
İstanbul ve Ankara belediye başkan adaylarının doğru kişiler olarak saptanması bu gün yaşamsal önemdedir.
Başta yine ana muhalefet partisi yönetimi olmak üzere iktidar partisinin karşısında yer alan siyasal parti yöneticilerinin yanlış hesap yapmaya, kaprise, uzlaşmazlığa hakları yoktur.
Atacakları her yanlış adımın ve sonuçtaki başarısızlığın kendi siyasal varlıklarını da sona erdirecek olması kimsenin umurunda olmaz.
Fakat ülkeye yapılacak kötülüğün lanetinden kurtulmanın mümkün olmadığının da bilinmesi gerekiyor.

***
Seçim sonuçlarının açıklandığı gece milyonlarca insana yaşatılan şaşkınlık, karışıklık ve üzüntünün sorumluları bunun nedenlerini içtenlikle, inandırıcı biçimde açıklamalı ve toplumdan özür dilemelidir.
Ana muhalefet partisinin lider kadrosu, partinin önde gelenleri, hiç biri dışarıda kalmaksızın, tıpkı cumhurbaşkanlığı seçiminde olduğu gibi toplum önünde güçlü ve inandırıcı birlik görüntüsü vermelidir.
Muhalefetteki partiler, her uzlaşmada olduğu gibi karşılıklı özveri gerektiren bir uzlaşmayla ortak aday saptamada daha fazla gecikmemeli, ve saptanacak adayları destekleme çalışmaları hızla başlamalıdır.
Karamsarlık bulutlarının dağıtılması için öncelikle yapılması gerekenler sanırım bunlardır.

________________________________________________________________
Nil Tiyatrosu oyuncuları 5 Aralık Çarşamba gecesi 20.30’da Cihangir’deki Tatavla sahnesinde savaş karşıtı şiirlerimden kurgulanan “Bebeklerin Ulusu Yok” adlı oyunu sahneleyecek. Biletler Biletix’ten ve tiyatro gişesinden sağlanabilir.

29 Kasım 2018 Perşembe

ÖĞRETMENİM…



24 Kasım ülkemizde öğretmenler günü olarak kutlanıyor.
Bir çok başka ülkede ise bu tarih UNESCO’nun önerisiyle 5 Ekim olarak kabul edilmiş.
5 Ekimin nedeni,1966 yılının 5 Ekiminde Paris’te öğretmenlik mesleği ile ilgili önemli bir toplantının olumlu kararlarla sonuçlanması.
Bizde 1981’den bu yana kutlanmakta olan 24 Kasımın nedeni ise, Atatürk’e 11 Kasım 1928’de Bakanlar Kurulu kararı ile verilen “Millet Mektepleri Başöğretmenliği” unvanının 24 Kasımda yayınlanan “Millet Mektepleri Talimatnamesi” ile resmilik kazanması…
***
24 Kasım’da öğrencilerimden, öğretmen arkadaşlarımdan, kimileri öğretmen olan eski öğrencilerimden kutlama mesajları aldım.
1977 ya da 1978’de İstanbul-Çağlayan lisesinde, bir davetle yaptığım birkaç ay süreli edebiyat öğretmenliğim, benim ilk ve son lise öğretmenliğimdir.
Bu kısacık süreye ve aradan yıllar geçmiş olmasına karşın Çağlayan Lisesindeki öğrencilerimle karşılaştığım oluyor.
1960’lardaki yedek subaylığım sırasında komuta ettiğim takımlardaki erlerden bu gün artık yaşını başını almış biriyle karşılaşıp da “ komutanım” sözcüğünü işittiğimde nasıl gurur duyuyorsam, bu gün altmışlı yaşlarının ortalarındaki liseli öğrencilerim karşısında da benzer bir gurur ve mutluluk duyuyorum.
Çünkü öğretmen-öğrenci ilişkisi süreyle sınırlı olmayan, ucu sonsuzluğa açık bir buluşmadır…

***
Aceleyle yumuşak g’yi yutarak” örtmenim” diye telaffuz ettiğimiz “öğretmenim” sözcüğü, insanın içimizden koparcasına çıkan,tıpkı anne gibi, baba gibi, güven duygusu veren, kutsallığı olan bir sözcüktür…
Şimdi gerçi üniversite öğretim üyesi olarak öğretmenlikten hocalığa terfi etmiş gibi olsak da, ben “öğretmenim” sözünü” hocam”dan çok daha anlamlı ve güzel buluyorum.
Zaten sokak konuşmalarında neredeyse herkesin birbirine hocam diye hitap etmesiyle sıradanlaşan bu sözcüğün yanında “öğretmenim” mücevher gibi ışıldıyor…
***
Öğretmenim, sevgili öğretmenlerim..
Hepinizi, bir tekiniz bile dışında kalmaksızın hepinizi,içimde hiç eksilmeyen bir sıcaklıkla, sevgiyle anımsıyor, anıyor, düşünüyorum…
Bana şiir yazmam için armağan ettiği defterin ilk sayfasına “çalışkan öğrencim Ataol’a büyük umutlarla” diye yazan sevgili ilk okul öğretmenim Sıdıka Çörüşlü… Hikmet Uyanık öğretmenim, Kurtuluş İlkokulunun değişmez başöğretmeni –zihnimizde Atatürk’le özdeşleşen- Saim öğretmenimiz…
Lisede unutulmaz coğrafya öğretmenimiz Mehmet Emin Abalı, kimya öğretmenimiz Sevim Hanım, biyoloji öğretmenimiz Birsen Hanım, edebiyat öğretmenimiz Hüseyin Bey, müzik öğretmenimiz güzeller güzeli Meral öğretmen ve bizlerden birkaç yaş büyük-yazık ki yaşamdan çok erken ayrılan- sanat tarihi öğretmenimiz Hüsnü Tekin; neredeyse aynı yaşlarda olduğumuz, çok şükür altmış yılı aşkın süredir yakın dostluğumuz ve aramızdaki öğretmen-öğrenci yakınlığı -şakayla karışık da olsa- bütün sıcaklığıyla sürmekte olan İngilizce öğretmenimiz sevgili Ülker İnce…
Üniversitede bize Rusçayı bir anne gibi öğreten, şimdi doksan yaşlarını da geride bırakmış, çok sevgili Şefika Ortaylı öğretmenimiz…
Kalbimdeki yerlerini yaşamım boyunca koruyan ve yaşadığım sürece de koruyacak olduğum bütün o öğretmenler, öğretmenlerim…

***
Kitap fuarlarında imzalatma sırasının gelmesini sessizce bekleyen, kadın, erkek, yaşlıca, ya da çok yaşlı bir okur gördüğümde, öğretmen olduğunu düşünürüm ve çoğu kez de yanılmadığımı görürüm.
Onları ayakta karşılar ve ayakta uğurlarım.
Kendilerini “emekli öğretmen” olarak tanıttıklarında bu sözcüğe itiraz ederim.
Çünkü sonsuzca emek vermiş olmasına karşın öğretmen hiçbir zaman emekli değildir, her zaman öğretmendir, öğretmenimizdir.
Yine kadın, erkek, genç kız ya da delikanlı, bu imza kuyruklarındaki daha yeni kuşaklardan öğretmenlerin ayrı bir ışıltısı vardır.
***

Yaşamakta oldukları bütün sıkıntılara ve güçlüklere karşın ülkemizin aydınlık geleceğinin en sağlam güvencesi öğretmenlerimizdir.
Öğretmeni değersizleştiren toplumların gelecek beklentisi olamaz.

Ataol Behramoğlu/Kültür ve Siyaset/281118

22 Kasım 2018 Perşembe

ATATÜRK’Ü SEVMEK



Fesli zat “Eğer bir Müslüman Atatürk’ü seviyorum derse ya ahmaktır ya da sahtekâr” diyor.
Festen başlayalım…
Bu zat, fesi Müslümanlığın(ya da Osmanlının) simgesi olarak takıyor olmalı.
Oysa tarih konulu kitapların yazarı olduğuna göre, fesle İslam’ın ilgisinin bulunmadığını bilmemesi olanaksız.
Bu şapka türünün Osmanlıyla ilişkilendirilmesi de doğru olmaz.
Fesi Osmanlıya bu devletin kuruluşundan beş yüz yıldan fazla bir zaman sonra padişah olan reformcu II. Mahmut’un getirdiğini bilmek için tarihçi olmak gerekmiyor.
O dönemde sarıklı din adamlarının fese karşı savaş açtıkları da biliniyor.
Fesli zat o dönemde yaşıyor olsa, büyük olasılıkla sarığı savunacak, Atatürk için söylediklerinin tıpkısını, sadece adını değiştirerek, II.Mahmut için söyleyecekti.
Çünkü konu fes, sarık, şapka vb. değil; aydınlanmaya, yenilenmeye, yeniliğe karşı çıkmaktır.
***
Atatürk’ün fesi kaldırıp şapkayı getirmesinin amacı, tıpkı Arap harflerinin yerine Latin harflerinin getirilmesi gibi, ülkeyi İslam’dan koparıp gâvurlaştırmak değil, Orta Doğu dünyasından uzaklaştırarak Batıya yakınlaştırmak içindi.
Her ikisinin de nasıl doğru adımlar olduğu çok geçmeden doğrulanmıştır ve bu gün zaten fes denilen serpuş ya da şapkayı,fesli zat gibi belki de enteresan olmak ya da gündemde kalmak için kullanan biri dışında, Kapalıçarşı ya da Sultanahmet gibi turistik yerlerdeki yabancı turistlerin, içinde ülkemizle ilgili herhangi bir doğru bilgi kırıntısı bulunmayan kafalarında görmekteyiz. ..
***
Fesli zat Müslüman ve Atatürk’ü sevmiyor.
Dahası, Müslüman olup da Atatürk’ü seven ya ahmaktır ya da sahtekâr diyor.
Oysa inancına gerçekten ve içtenlikle bağlı olup Atatürk’ü seven pek çok Müslüman’ın olması doğal bir şeydir.
Çünkü din inancını kişisel bir değer olarak yaşayan, elinden geldiği ölçüde de ibadetin gereklerini yerine getiren milyonlarca insanımızın Atatürk’ü sevmemek için değil sevmek için pek çok nedeni vardır.
Bunların başında da onun, bağımsızlık savaşının ve cumhuriyetimizin kuruluşunun önderi olması gelir.
Fesli zat bu milyonlarca insanımızı ahmak ya da sahtekâr olmakla suçluyor.
Fakat “keşke Yunan kazansaydı” gibi bu ülkenin bir yurttaşının söylediğine inanılması güç bir sözün sahibinden de başka bir tavır beklenemez.

***
İnternette konuya ilgili olarak gezinirken Aziz Nesin’in de benzer bir şey söylemiş olduğunu gördüm.
TV’de bir söyleşide “Bir Müslüman’ın Atatürkçü olması mümkün değil” diyor.
Ustanın anısına saygıda kusur etmek istemem.
Fakat Atatürkçü olmakla Atatürk’ü sevmek aynı şey olmasa da, Müslüman yerine örneğin şeriatçı, laiklik karşıtı, kadın erkek eşitliğine karşı olan biri demek daha doğru olurdu
İslam dinine bağlı milyonlarca insanın bu değerlerin karşısında olduğunu düşünmek bence hata ve haksızlıktır.
Bir başka deyişle de onları şeriat taraftarı, kökten dinci olamaya adeta zorlamaktır.
***
Bir dinsel inanca bağlı olmak zorunlu değil , fakat belli ki insanlığın bilinen tarihi boyunca çok sayıda insan tarafından duyulmuş ve bu gün de duyulmakta olan bir gereksinimdir.
Zorunlu olması gereken ise bilimsel eğitim, bilimsel düşüncedir.
Asıl ahmaklık ve sahtekârlık bilimin her türlü nimet ve kazanımından yararlanıp da bilime karşı olmaktır.

***
Kimseyi Atatürk’ü sevmeye zorlamayalım.
Ciddi bilimsel eğitim bu sevgiyi kendiliğinden getirecektir.
En yüksek düzeydeki din görevlisinin 10 Kasımdan bir gün önce fesli zatı ziyaretine göz yuman, ya da bu ziyareti zaten planlamış olan günümüz siyasal yönetiminden böyle bir eğitim anlayışı ve uygulanışını beklemek anlamsızdır.

Ataol Behramoğlu/Kültür ve Siyaset/201118

15 Kasım 2018 Perşembe

DOKTORLAR



Ataol Behramoğlu/Kültür ve Siyaset/141118

Doktor(ya da hekim),pek çok anlam ve çağrışım içeren bir sözcük…
Hepimizin, herkesin hayatının bir döneminde bir doktor, doktorlar vardır..
Onlar en çok gereksinim duyduğumuz, yaşamlarımızı emanet ettiğimiz, tanılarını ve önerilerini can kulağıyla dinlediğimiz bir mesleğin mensuplarıdır.
Bir toplulukta bir doktorun bulunuşu güven kaynağıdır.
Herhangi bir yerde, örneğin bir uçak yolculuğunda, aramızda bir doktor var mı denildiğinde, herkes bir kahramanın, bir kurtarıcının ortaya çıkmasını bekler gibi dikkat kesilir…
Zorlu, çileli, uzun süreli bir eğitim sonrasında doktor titrini kazanan kişi, insanların en çok gereksinim duyduğu, en çok çaba ve özveri gerektiren bir mesleğe adım atmış demektir.
Onun artık gecesi ve gündüzü birbirine karışacak; her an, her zaman, her yerde, her koşulda,mesleğini insanların hizmetine sunmak üzere denebilir ki hazır olda bekleyecektir…
Bunları sadece genel geçer bilgiler olarak değil, çocukluğumdan bu günlere, kişisel deneyimlerimin, gözlemlerimin sonucu olarak da söylüyorum.
Her meslek alanında olduğu gibi bu alanda da mesleğin hakkını veremeyen, gereklerini yeterince yerine getirmeyen kişiler mutlaka vardır ve olacaktır.
Fakat doktorluk alanında bunun ben, başka bütün mesleklere oranla, en küçük sayıda olacağından kuşku duymuyorum.
Çünkü doktorluk mesleği, ona layık olmamayı en az kaldırabilecek mesleklerin en başında gelmektedir…

***
Her yerde olduğu gibi yakın zamanlara kadar bizde de gereken saygıyı gören bu meslek, günümüz siyasal iktidarı döneminde horlanmakta, aşağılanmakta, değersizleştirilmek istenmekte ve mensupları ne bizim tarihimizin ne de bütün insanlık tarihinin hiçbir döneminde görülmedik ölçüde saldırı ve cinayetlerin hedefi olmaktadır.
Böyleyken, siyasal yönetimin hiçbir kademesinden bu vahim yozlaşma ve cürüm ortamıyla ilgili bir kaygı ve kınama sözü duyulmamakta, önlem alınacağına ilişkin bir girişim görülmemektedir.
Tam tersine, bu siyasal iktidar, en saygın bir meslek kuruluşu olan Türk Tabipleri Birliği yöneticilerine karşı bu yıl Ocak ayında, söz konusu olan bir suç örgütüymüşçesine barbarca bir saldırıda bulunmuş, yükselen tepki üzerine geri adım atmak zorunda kalmıştır.
Aslında artık var olmayan, göstermelik TBMM’nin ilgili komisyonunda, geçen hafta iktidar partisi temsilcilerin oylarıyla kabul edilen bir yasa önerisinin 5. maddesi ise, doktorluk mesleğinin bu iktidarın elinde nasıl bir oyuncağa dönüştürülmek istendiğinin son bir örneğidir…
Maddenin içeriği özetle, Olağanüstü Hal(OHAL) döneminde Kanun Hükmümde kararname(KHK) ile işinden çıkarılan doktorların, kamuyla bağlantılı hiçbir kurumda çalışamayacağı, yazdıkları raporların da adli ve idari geçerliliği olamayacağıdır.

***
OHAL resmen sona erdi.
Kanun hükmünde kararnamelerin nasıl keyfî, insan haklarını tanımaz uygulamalara yol açtığı sayısız örnekle gözler önünde.
Buna karşın her yaştan binlerce hekimin nice emek ve umutla elde ettiği , nice emek ve özveriyle sürdürdüğü meslekleri;, kanun hükmünde kararname denilen; ne olduğu, nasıl kotarıldığı belirsiz ucube bir yasa taslağı ve uygulamasıyla ellerinden alınmış ve alınmaktadır.
25 yıldır acil tıp uzmanı olarak çalışan bir doktor kendisini kimin terörist olarak suçladığını bilmediğini, kamudaki işinden atıldıktan sonra özel hastanede bulduğu işini de kaybetmekten korktuğunu söylüyor.
Aynı ucubenin mağduru bir başka doktor, özel hastanelerin de kendilerine iş vermekten çekindiğini belirtiyor.
Siyasal yönetimin doktorluğa ve doktora karşı açtığı savaşım giderek daha da vahimleşmektedir.
Tıp eğitimi ve doktorluk mesleği ağır darbeler almış ve almaktadır.
8 Kasım tarihli gazetemizin ilk sayfasında “Hekimlerin Çığlığı” üst başlığı yer alıyor.
Bu çığlığa kulak vererek Türk Tabipleri Birliği öncülüğündeki direniş eylemlerine destek olmak,varlığını ve özgürlüğünü demokrasiye borçlu bütün kişi ve kurumların acil görevidir.

__________________________________________________________________

Sevgili Okurlarıma: Nil Tiyatrosunca şiirlerimden oyunlaştırılan “Bebeklerin Ulusu Yok”, 16 Cuma Edirne’de. Ben Cumartesi-Pazar öğle sonraları TUYAP Kitap Fuarındayım.