22 Temmuz 2017 Cumartesi

SAYIN SONER POLAT’IN ELEŞTİRİLERİNE YANIT


Bu hafta PKK’nın katlettiği iki genç öğretmeni, Necmettin Yılmaz ve Şenay Aybüke Yalçın’ı yazacaktım. Fakat bugün(21 Temmuz Cuma) Aydınlıkta sayın Soner Polat’ın “ Bir İletinin Düşündürdükleri” başlıklı güzel yazısında, geçen hafta bu sütunda yayınlanan “Büyük Adalet Yürüyüşü ve Sonrası” başlıklı yazımdaki bazı sözlerime ve görüşlerime yönelttiği eleştiriler bu haftaki yazımın konusunu ister istemez değiştirdi. Sizi eleştiren bir yazıya nasıl güzel diyorsunuz diye sorulabilir. Yanıtım, yazının incelikli üslubu ve sayın yazarın hakkımda söylediği(layık olmak istediğim) değerli sözlerdir. Söz konusu yazıya ilişkin(ve bu bağlamda elbette bana yönelik)eleştirilerinde ise haklı olmadığı düşüncesindeyim.
***
Emekli tüm amiral sayın Soner Polat “Balyoz” ihanetine hedef olmuş, ordumuzun en değerli subaylarından biridir. Hepsine sonsuz saygı ve sevgi duyduğumu tekrarlamama sanırım gerek yok. Kaldı ki onlara ilişkin olarak şu “emekli” sözünün kullanılmasından da her zaman rahatsızlık duydum.. Fakat bu bir başka konu…
Eleştirilere gelince, en önemli bulduğuma değinmekle yetineceğim.
Sayın Polat şöyle diyor:
“Kemal Kılıçdaroğlu bu yarıştan(cumhurbaşkanlığı yarışından) kaçıyor.Aday olmayacağını açıkladı!Peki Behramoğlu’na göre zirveye tırmanan Kılıçdaroğlu aday olmuyorsa , kim olmalı?Kendimi zorlayarak şöyle bir sonuç çıkardım:Bir MP(Merkez Parti) kurulmasını bekleyeceğiz. Daha sonra PKK, pardon HDP’nin kapısını çalacağız. Bu üç parti istişarelerde bulunacak ve yıldız(!) bir aday çıkarılacak!Ve bu aday seçimi kazanacak!Kısa dönem için, yani önümüzdeki seçimde CHP’den umut kesildiğine göre, bütün yükü kurulacak MP ile hapisteki HDP çekecek! Türkiye emperyalist merkezlerle kıran kırana bir savaşın içindeyken,Türk milleti PKK’nin siyasi kanadını ve Atlantikçilerle dirsek temasında olanları iktidara getirecek!”
***
Sevgili amiralim! Yazınızın odağını oluşturan paragrafta, doğrular ve yanlışlar bir arada. Evet , Kemal Bey bir zafer kazanmıştır, fakat aday olmama kararı çok yerindedir. Bir Merkez Partisi kurulmasını beklemeyeceğiz, fakat bu bir zorunluluktur. AKP’nin parçalanması, Erdoğan’ın indirilmesi başka türlü mümkün değildir. Böyle bir parti kurulmasına engel olmak için ellerinden geleni yapmaktalar ve yapacaklar. Kapalı kapılar ardında şantajdan tehdide, baş döndürücü rüşvetlere kadar kim bilir ne dolaplar çevrilmektedir. Allah aşkına, bunu göremeyecek, bilemeyecek kadar saf mısınız!
***
Türkiye emperyalist merkezlerle kıran kırana bir savaş içindeymiş… Erdoğan öncülüğünde mi? Yoksa Hulusi Akar’ların, Hakan Fidan’ların, Meclisteki AKP çoğunluğunun önderliğinde mi? Yapmayın! Böyle düşünüyorsanız eğer çok büyük bir hayal içindesiniz. Bir sohbetimizde Doğu Perinçek’e romantiksin demiştim. Evet, devrimci romantik olur diye yanıtlamıştı beni. Elbette! Lenin’de böyle söylüyor “Ne Yapmalı”nın son paragrafında… Fakat rüyalarımız, hayallerimiz bir türlü gerçekleşmiyorsa, durup nedenlerini düşünmemiz gerekmez mi?
***
Kimin başka adayı olacağını şu anda konuşmak ise zaten yanlıştır. Buna henüz vakit var. 2019 hesabını biryana bırakıp, her günün gereğini yerine getirmeliyiz. CHP’den umut kesmiş değilim. Fakat ülke bir tek CHP ile bu karanlıktan çıkamaz. Bu yolda,bu yönde bütün olanakları, bütün olasılıkları değerlendirmek zorundayız. HDP’yi “hapisteki HDP” diye nitelemek bize yakışmaz. O da bir Türkiye partisidir, olmak zorundadır. Olamazsa PKK ile birlikte zaten silinip gidecek ya da bugünkü iktidara boyun eğecektir. Siyaset mühendisliği zaten tam bu gibi durumlarda gereklidir.
***
Merkez Partisini daha kurulmadan “Atlantikçilerle dirsek teması içinde olmakla” suçlayarak, HDP’yi PKK’nin siyasi kanadı olmakla mahkum ederek, CHP’yi “emperyalist merkezlerle daha yakın ilişki savunmak “ hedefine kilitleyerek, ülkeyi kiminle, kimlerle, nasıl karanlıktan çıkaracak, parçalanmaktan kurtaracağız?
Hayal kurarak, rüya görerek mi?
Lütfen bizlere, şairlere bırakılsın bu…
Sevgi ve saygılarımla.


Ataol Behramoğlu/Cumartesi/220717

15 Temmuz 2017 Cumartesi

BÜYÜK ADALET YÜRÜYÜŞÜ VE SONRASI


15 Haziran Perşembe günü Ankara Güven Park’ta başlayıp 8 Temmuz Cumartesi İstanbul Dragos’ta sona ererek 9 Temmuz Pazar günü Maltepe miting alanında milyonlarca kişinin katıldığı görkemli buluşmayla zirveye ulaşan Büyük Adalet Yürüyüşü, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun bir siyaset önderi ve birey Kemal Kılıçdaroğlu olarak zaferidir.
Böyle bir deneyimden başarıyla geçmiş olan kişi ne siyaset adamı ne de bir insan teki olarak eskisi gibi kalabilir.
Başarı aynı zamanda hiç kuşkusuz aynı zamanda CHP kurmaylarının ve bütünüyle örgütündür.
Bu demektir CHP ve Türkiye yeni bir dönemin eşiğindedir…
***
Fakat asıl sorun da burada başlıyor…
Bu nasıl bir dönem olacak, ya da olmalı?...
Düşündüklerimi hızla birbiri ardına sıralamalıyım…
Her anlamda ve alanda böylesine bölünmüş bir ülkede CHP en azından yakın bir dönem için tek başına iktidar olma hayali kurmaktan uzak durmalıdır…
Öncelikle yapması gereken kendi Atatürkçü, yurtsever, çağdaş, aydınlanmacı tabanını daha da güçlendirip sıkılaştırmak, sayıca arttırmaktır…
Asla ödün vermemesi gereken başlıca konu budur.
Sağdan oy alma olasılığı sıfıra yakındır.
Er geç dağılıp çökmesi kaçınılmaz olan AKP’ye oy veren seçmen, CHP’ye değil, kurulması kaçınılmaz olan Merkez Parti ya da partilere yönelecektir…
CHP’nin büyümesi, aydınlanma düşüncesini, eğitim ve örgütlenme yoluyla yoksul ve orta tabaka kitlelere ulaştırmaktan , onlara ekonomik ve sınıfsal bilinç kazandırmaktan geçer.
Bunun dışında sağı kazanmaya yönelik söylemler ise, amaçlananın aksine, birleştirici, toparlayıcı olmak yerine bir zaman sonra asıl tabanı partiden uzaklaştırır.
Bu bir dost uyarısıdır.
***
Cumhuriyet Halk Partisine ve Genel Başkanına bütün ülkede prestij ve sempati kazandıran Büyük Adalet Yürüyüşü, soldan gelen kimi eleştirilerin zorlama ve tutarsızlığı; AKP yönetiminin ise inişli çıkışlı, tehditkâr saldırıları ve yanı sıra bir gübre kokusuyla da anımsanacaktır…
Bu partinin hiç de uzak olmayan bir gelecekte dağılıp çökeceğinden kuşku duymuyorum.
Bu sadece bir dilek değil, gerçekçi bir gözlem sonucudur.
2002’deki erken seçimden günümüze bu partinin ve liderinin serüveni gözden geçirildiğinde, AKP’nin bütünüyle bir emperyalist proje ürünü olduğu açık seçik görülecektir. O günden bu güne başında aynı kişi bulunan MHP’nin de bu projenin dışında olmadığını, söz konusu partinin ve kişinin ülkeyi tek adam yönetimi uçurumuna sürükleyişteki öncü işlevi yine açık seçik göz önündedir.
AKP sağı, gerçekte Türkiye’deki sağın yüzde beşini bile temsil etmez.
Emperyalizm destekli oyunlar, tehditler,saldırılar aşılarak bir Merkez Parti kurulabildiğinde bu çok açık görülecektir…
Böyle bir birlikteliğin sağlanması, kişisel inançların siyasete karıştırılmaması gerektiğinin bilincinde olan , Cumhuriyetin değerlerine saygılı, liberal düşünceli kişilerin ve çevrelerin sevgili ülkemize karşı, bir yurttaşlık,vicdan insan olma görevidir…
***
CHP’nin ve kurulacak olan Merkez Partinin siyasette, kültürde ve ekonomi alanında hiç de güç olmayacak birlikteliğinin, giderek daha gerçekçi bir çizgiye
yönelmesi kaçınılmaz olan HDP’den destek almasıyla ülke normalleşme yoluna girecektir…
Sol ise kendi değerlerini daha cesurca savunmak ve daha özgürce örgütlenmek olanaklarına sahip olacaktır…

***
İki aşamasında birlikte yürüdüğümüz ve en son yürüyüş sonrasında beni dinlendiği karavanda kabul etmek inceliğini gösteren Kemal Kılıçdaroğlu’yla bu buluşma ve görüşmelerimiz en değerli anılarım arasında yer alacak; değerli ressam dostum Sali’yle hazırlamayı planladığımız ve çalışmalarına başladığımız yürüyüş kitabı ise sanatsal ve toplumsal eylem ilişkisi alanında sanırım kalıcı bir örnek oluşturacaktır.

Ataol Behramoğlu/Cumartesi/150717

8 Temmuz 2017 Cumartesi

YÜRÜYÜŞ NOTLARI’NDAN

Ataol Behramoğlu/Cumartesi/080717


YÜRÜYÜŞ NOTLARI’NDAN

YÜRÜMEK
YÜRÜMEK YAŞAMI KEŞFE ÇIKMAKTIR
VE HEP YENİDEN TANIMAK KENDİNİ
İÇİNDE GÜN IŞIĞI GİBİ KIPIRDAR
İLK ADIMLARINI ATAN BEBEĞİN SEVİNCİ


AHMED ARİF GİBİ

KULAK VER KURBANIN İNİLTİSİNE
SOR HESABINI YÜKSELEN FERYADIN
“YÜRÜ ÜSTÜNE ÜSTÜNE
TÜKÜR YÜZÜNE CELLADIN”




NAZIM HİKMET GİBİ

YÜRÜMEK DAİMA, DAİMA İLERİ
TÜKENİŞTİR ÇÜNKÜ YERİNDE SAYMAK
“YÜRÜMEK ,YÜRÜMEYENLERİ
ARKANDA BOŞ SOKAKLAR GİBİ BIRAKARAK”


SHAKESPEARE GİBİ

ZULÜM ÖNCE ZALİMİ ÇÜRÜTÜR
BUNCA KÖTÜLÜK,NEFRET,KİN
GÜN GELİR ORMAN BİLE YÜRÜR
ONU ALAŞAĞI ETMEK İÇİN




YAŞAMI SAVUNMAK

ON BİNLER,YÜZ BİNLER,MİLYONLAR
GENCİ,YAŞLISI,KADINI,ERKEĞİ,
YAŞAMI SAVUNMAK İÇİN YÜRÜYORLAR
DALLARA YÜRÜYEN ÖZSU GİBİ


ADALET YÜRÜYÜŞÇÜLERİNE

DAĞ BAŞINI DUMAN ALMIŞ
İŞİMİZ ZOR, VAKTİMİZ DAR
VATAN AĞIR YARALANMIŞ

YÜRÜYELİM ARKADAŞLAR

1 Temmuz 2017 Cumartesi

GÜBRE

Yazının başlığı “pislik” de olabilirdi.
Fakat daha az kaba olması için gübrede karar kaldım…
Kaldı ki gübre sözcüğünün ilk çağrışımları son derece olumludur.
Doktor Jivago’nun yaratıcısı, büyük Rus şairi Boris Pasternak dilimize çevirdiğim Mart adlı şiirinin son kıtasında onu şöyle yüceltiyor:
Tüm kapılar ardına kadar açık,at tavlası, inek ahırı,
Güvercinler yulaf topluyor karın üstünde,
Doldurmada taptaze kokusuyla havayı
Bütün bu canlılığın nedeni olan gübre…
Büyük Adalet yürüyüşçülerinin geçeceği asfalt yolu gübreyle dolduranların bu şiirden haberleri olduğunu sanmam ama, üstelik çok verimli kırsal alanların yakınında yaşadıkları için bu ürünün yararlarını mutlaka biliyorlardır. Zaten tonlarca gübreyi biriktirmiş olmaları da bunu gösteriyor. İyi ama bu yararlı ürünün böylesine heba edilmesi yazık değil mi? Diyeceksiniz ki tekrar toplayıp gerekli yerlerde kullanırlar. O zaman bunca zahmetin nedenini soracağız. Asfalttan herhangi bir ürün alınamayacağına göre… CHP sözcüsü Bülent Tezcan “ kartvizitlerini bırakmışlar oraya” diye güzel bir metafor kullanmış… Buna eklenecek fazla bir söz yok…
***
Gübre eylemiyle eşzamanlı olarak, sanki ona nazire gibi, hükümet üyelerinden biri şöyle buyuruyor: Biz yolları millet için yapıyoruz. Teröristler yürüsün diye değil.”
Bu adam bakan sıfatı taşıyor. Adını özellikle anmıyorum. Haberi veren gazete gözümün önünde ama sözlerin sahibinin adı neydi diye bir daha bakmaya gerek duymuyorum. Benim yazılarım çok uzun zamanlar sonra da okunacak… Bu gibilerin kimlikleri ise, bulundukları konumları yitirdiklerinde nasıl olsa kimseyi ilgilndirmeyecektir..
Söz konusu kişi,yürüyüşçü sayısının yüz binlere ulaştığı; sadece ülkemizde değil bütün dünyada on milyonların, belki yüz milyonların ilgiyle, saygıyla izlediği bir büyük yürüyüşü terörizm eylemi ve savunuculuğu olarak yaftalamakta herhangi bir sakınca, çekince duymuyor. Sanki babasının kesesinden yaptığı yollara pervasızca dışkı yığarcasına bu milyonlarca kişiyi suçluyor, hedef gösteriyor. Onlara kendi yurtlarının caddelerinde yürüme yasağı getiriyor. Sevgili Zeynep’ten(Altıok) öğrendiğimize göre, kurbanları arasında onun sevgili babası, kardeşim, büyük şair Metin Altıok’un da bulunduğu Sivas katliamı sanıklarının avukatlarından biri olan bu kişi hakkında, Büyük Adalet Yürüyüşünün öncüleri, katılımcıları, binlerce suç duyurusu dilekçesiyle hakaret davası açarak sözlerinin hesabını sormalıdır.
***

Hemingway ünlü romanı “Çanlar Kimin İçin Çalıyor” da İspanya İç Savaşı denilen boğazlaşmayı anlatır.
Bu kitabı okurken, her iki tarafın birbirine uyguladığı acımasızlıktan, birbirinin kanına susamışlıktan derin bir acı duymuştum.
Sevgili ülkemiz böyle bir kardeş boğazlaşmasına; hınçların, kinlerin, nefretlerin bilendiği ve sonucunda uzak yakın tarihimizin hiçbir döneminde görülmemiş genişlikte ve acımasızlıkta bir kan dökücülüğüne doğru yol alıyor.
2002’deki “Sivil Darbe” uyarımdan, daha sonra hakkımda ilk hakaret davası açılmasına yol açan “bunlar seçimi kaybetseler de iktidarı bırakmazlar” öngörümden bu günlere, bu konularda kitaplar dolusu yazmış ve öngörüleri ne yazık ki gerçekleşmiş biri olarak, böyle giderse bu kaygımın da ne yazık ki gerçek olacağından kuşku duymuyorum.
Bu ise ülkemizin yok oluşu demektir.
***
Çözüm bu yönetimden bir an önce kurtulmaktır.
İnanın ki bu siyasal iktidarın ideolojik anlamda destekçileri, gözü kapalı taraftarları, bunca zorlamaya karşın ülke nüfusunun yüzde yirmisine bile ulaşamaz.
İlk ciddi yenilgi sonrasında da dağılacaklardır.
Ellerine geçirmiş oldukları fırsatla laik eğitimi ve laik yaşamı tersine çevirerek Türkiye Cumhuriyetinin aydınlanma değerlerini bütünüyle ortadan kaldırmadaki aceleleri bunun bilincinde olmalarındandır..
Yeter ki Liberal çevreler,bütün inançlara saygılı gerçek dindarlar, yurtseverler, solcular, ülkeyi bu yıkımdan kurtarmak için güçlerimizi birleştirerek ortak demokrasi hedefine doğru kararlılıkla ilerleyelim.




Ataol Behramoğlu/Cumartesi/010717

24 Haziran 2017 Cumartesi

YÜRÜMEK SEVİNÇTİR


Ataol Behramoğlu/Cumartesi/240617

Yürümenin bir sevinç olduğunu 1962 yazında, 20 yaşımda, Egenin bütün körfezlerinde denize girmek amacıyla Bursa’dan Bandırmaya doğru yürüyerek yola çıktığımda duyumsamıştım…
Kuşkusuz bir otostoptu bu. Fakat İzmir’e girerken ayaklarımın altının derileri soyulmuştu ve kanamıştı.
Amacımı, anımsadığımca bir ayda gerçekleştirip otobüsle döndüm…
Bu yolculuk bana hem şiirlerim hem bütünüyle yaşamım bakımından tükenmez izlenimler, deneyimler kazandırdı…
Yeniliğe doğru yürüyor olmak her şeyden önce bir mutluluktur…
***
Aynı yıllarda bir gün, bir gece yürüyüşü deneyimi yaşadım…
İnegöl’de davetli olduğum bir düğün eğlencesinde iki kadın ya da genç kızın birbirleriyle dans ettiklerini görünce derin bir sıkıntı duyarak kalktım ve kimseye bir şey söylemeden gecenin ilerlemiş bir saatinde Bursa’ya doğru yürüyerek yola çıktım…
Arada bir yaptığım, bu gün de pek uzak olmadığım deliliklerimden biriydi bu…
Bir otobüs beklemek, ya da geceyi bir başka yerde geçirmek aklımın ucundan geçmemişti…
Sıkılmıştım ve sıkıntımı ancak sonsuzca yürüme duygusuyla aşabilirdim…
Kaç kilometre yürüdüğümün farkında değilim…
Ipıssız gecede , yeryüzünü çepeçevre kuşatan yıldızlı bir gökyüzünün altında, dünyanın yuvarlaklığını gözlerimle görüp duyumsayarak yürüdüm…
“Yeniden, Hüzünle” adlı şiirimin son dizelerinde yazdığım gibi, saatler sonra,“sabah oldu, oluyor ânında/eski, külüstür, kömür/yüklü sarı bir kamyonla” yolculuğun geri kalan bölümünü tamamladım…
***
On yıl sonra, bu kez 1970 başlarında, Paris’ten Nice’e uzanan yarı yürüme, yarı otostop yolculuğumun da apayrı öyküleri vardır. Fakat yazıyı bunlarla daha fazla uzatmayayım…
***
19 Haziran Pazartesi öğleye doğru, o günkü Büyük Adalet Yürüyüşü’nün Kızılcahamam çıkışında başlayan ikinci evresinde Kılıçdaroğlu’yla omuz omuza yürümekteyken, neredeyse unuttuğum o büyük sevinci, yürüme sevincini bir kez daha kuvvetle duyumsadım.
Siyasal amaçlarla elbette pek çok kez yürüdük.
Mitinglerde, 1 Mayıslarda, gösterilerde, protestolarda…
Fakat genellikle(Deniz’lerin büyük yürüyüşünü saygıyla bir yana ayırarak) kentlerde, bulvarlarda yürüyüşlerdi onlar…
Kır yollarını, ırmak kıyılarını, bir yanı uçurum bir yanı ormanla kaplı tepelerden kıvrıla kıvrıla geçen yolları aşarak bir hedefe doğru yürümenin olağanüstü bir tadı var.
Hele bu hedef kutsal bir kavram olan “adalet” içinse…
Beş altı kilometrelik yürüyüş bir an gibi sona erdi ve içimde bir yetinmezlik duygusuyla ayrıldım o sevgili arkadaş konvoyundan…
Fakat sona doğru, mola ne zaman verilecek diye düşünmeye başladığımı itiraf etmeyecek olursam, başta Kemal Beyin kendisi olmak üzere yürüyüşün asıl kahramanlarına haksızlık etmiş olurum...
***
“Adalet” sözcüğü TDK sözlüğünde “yasalarla tanınan hakların herkes tarafından kullanılmasının sağlanması” diye tanımlanıyor.
Yasalar da adil olmayabilir. Bence doğrusu “evrensel insan hak ve özgürlükleri” olmalıdır.
Bir de yazılışı ve söylenişi adalete çok benzeyen “atalet” sözcüğü var.
Yani tembellik, eylemsizlik, durağanlık…
Büyük adalet yürüyüşü, toplumu çürüten ümitsizlik ve korku duygularıyla onların besleyip büyüttüğü büyük ataletin aşılacak oluşunun işaret fişeğidir…

___________________________________________________________________________NURİYE GÜLMEN VE SEMİH ÖZAKÇA’YI KAYBEDİYORUZ. BİR ÜST YETKİLİNİN ÇIKARAK “GREVİ BIRAKIN. DURUMUNUZ YENİDEN VE ACİLEN GÖRÜŞÜLÜP BİR HAKSIZLIK VARSA GİDERİLECEKTİR” DEMESİ BU KADAR MI GÜÇ?İNSAF;VİCDAN;MANTIK;HUKUK;ADALET BUNU GEREKTİRMİYOR MU?    

17 Haziran 2017 Cumartesi

KILIÇDAROĞLU’NUN YÜRÜYÜŞÜ


CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu 15 Haziran Çarşamba günü saat 11.00’de Ankara Güven Parktan başlayıp İstanbul Maltepe Cezaevi önünde sona erecek bir yürüyüş gerçekleştiriyor.
Hedef, Genel Başkanın taşıdığı pankartta yazılı olduğu gibi “Adalet”tir.
Bu sütunda, özellikle son birkaç yazıda, incitmemeye özen gösterilen bir üslupla da olsa Kılıçdaroğlu kıyasıya eleştirildi.
Bu gün Kemal Kılıçdaroğlu’nun kararını ve eylemini alkışlıyor, yürekten destekliyorum.
Parlamentoda 134 milletvekili bulunan bir partinin genel başkanının 429 kilometrelik bir yolu “adalet” sloganıyla yürüyerek aşma kararı sadece ülkemiz bakımından değil dünya ölçüsünde tarihsel önemde bir olaydır.
Sonuçlarının da şu anda öngörülebilecek olanların ötesinde ve üstünde olacağından kuşku duymuyorum.
***
Türkiye Cumhuriyetinin kurucu partisi ve milletvekili sayısı bakımından ülkenin ikinci büyük partisinin genel başkanının, sorunları parlamentoda çözmeye çalışmak yerine neden böyle bir yola başvurduğu sorulacak olursa yanıtı çok basittir:
Çünkü parlamentonun artık bir işlevselliği kalmamıştır.
Ülke tek parti diktasının da ötesinde tek adam diktasına sürüklenmiş ve bu yönde çok yol alınmıştır.
Kemal Kılıçdaroğlu’nun radikal bir kararla bu radikal eyleme öncülük etmesinin nedeni budur.
Bu yürüyüş kararının ve eyleminin anlamı, ülkemizin üstüne çökmüş olan boğucu atmosferden, ne kadar doğru ve iyi ifade edilmiş olursa olsun sözle değil eylemle karşı konulabileceğidir.
Çok sık tekrar edildiği gibi, eğer sözün bittiği yerdeysek yapılması gereken de sözü çoğaltmak değil eylemi başlatmaktır.
Çünkü sözün bittiği yer eylemin başlaması gereken yer demektir…
***
Hesaplamalara göre yirmi günden çok sürecek olan bu adalet yürüyüşünün süreçlerinde neler olabilir?
Belki pek çok şey, belki hiç bir şey…
Bunu şimdiden tahmin edemeyiz…
Bildiğimiz şey kötülüğün pusuda olduğu, zamanının geldiğini düşündüğünde elinden geleni ardına koymayacağıdır.
İftira, tehdit, yalan, şantaj, kışkırtma, küçümseme, yok sayma, onun en iyi bildiği ve en sıklıkla kullandığı silahlarıdır…
CHP Genel Başkanının adalet yürüyüşünde de kötü propaganda harekete geçmekte gecikmemiş ve kuşkusuz ki artarak sürecektir.
Son halk oylaması öncesinde bu konuda deneyimler kazandık.
En eşitsiz ve olumsuz koşullara karşın iktidar sahiplerinin korkunç propaganda saldırısının bekledikleri sonucu sağlamadığına tanık olduk.
Bu kez de öyle olacak, adalet yürüyüşü olası suikast ve kıyım tehditlerini de aşarak toplumsal yaşamda ve vicdanlarda hakkı olan yerini alacaktır.
***
Adalet yürüyüşünün görünüşteki başlama nedeni CHP milletvekili Enis Berberoğlu’na verilen, adaletle, mantıkla, vicdanla ilgisiz mahkumiyet kararı ve tutukluluk da olsa, asıl ve daha büyük neden ülkenin bütünüyle bir tutuk evine dönüştürülmüş olmasıdır.
Bu nedenle de CHP Genel başkanının öncülük ettiği adalet yürüyüşü, düşüncelerinden ötürü cezaevlerinde bulunan herkes içindir.
Türkiye tek parti diktasına da tek adam diktasına da boyun eğemeyecek büyük bir ülkedir.
Hiçbir zaman sönmemiş olan Gezi ve Cumhuriyet Mitingleri ruhu ateşlenmiştir.
15 Haziranda başlayan adalet yürüyüşü Maltepe Cezaevi önünde sembolik olarak sona erecek olsa da ülke içindeki ve dışındaki diktacıların hevesleri kırılıncaya kadar sürecektir, sürmelidir.


Ataol Behramoğlu/170617 

10 Haziran 2017 Cumartesi

KIRIK SENFONİ(2)


1-5 Haziran tarihlerindeki İtalya yolculuğu,yorucu, eğlendirici, bilgilendirici geçti.
Gazeteye geçen hafta İtalya’dan gönderdiğim yazıda söylediğim gibi, hiçbir mutluluğu, sevinci, gölgesiz yaşamaya hakkımız yok.
Bu kez her zamankinden daha da çok öyle oldu.
Avrupa ülkelerinden, Asya’dan, Amerika’dan bu şiir festivaline katılan şairler arasında ülkemizin şiirini temsil ediyor olmak kuşkusuz güzeldi.
Fakat ülkemizde yaşanmakta olanları merak edenlerin meraklarını gidermek de da bir o kadar güçtü.
Türkiye için kaygı duyuluyordu.
Önceki yurt dışı yolculuklarımda karşılaştığım iyimser,olumlu görüşlerin ve beklentilerin yerini, kaygı dolu soru işaretleri almıştı.
Sanki 1980 sonrasında, yurt dışı sürgünümde yaşadıklarımı bir kez daha yaşamaktaydım…
Film geriye sarılmış, tekrarlanıyordu…
Bunun ne kadar üzücü, sıkıntı verici bir duygu olduğunu anlatmak kolay değil…
Yurdumda yurtsuz kalmış gibiydim…

***
Güney İtalya coğrafyasındaki Lazio bölgesinde; tek bir gökdelene, zevksiz yapılaşmalara, tamamlanmadan bırakılmış inşaat iskeletlerine rastlamadığım bu yemyeşil coğrafyadaki buluşmalardan, şölenlerden, ayrıntılarıyla söz etmeyi farklı türde bir başka yazıya bırakıyorum.
Bu köşe yazısında özetle söyleyebileceğim şey, İtalya’nın (özellikle de) kadınıyla, erkeğiyle, güler yüzlü, konuşkan, mutlu insanlar ülkesi olduğudur…
Festival sonrasında bir gün kalarak gezdiğim Roma ise, her zamanki gibi,sorunsuz, kavgasız gürültüsüz, turist kaynayan, ama insanların birbirinin üzerine ve birbirinin üzerinde yürümediği, yaşanılası, çağdaş, özgür bir şehirdi…


***
Adı(şimdilik) Atatürk olan havaalanımızdan giriş yaparken, pasaport kontrolünde, tıpkı ülkeden çıkıştaki gibi, yıllar sonrasında ilk kez yine bir tedirginlik yaşadığımı hissettim.
Ne de olsa sırtımızda bir namluyla yaşıyor gibiyiz.
Adı konulmamış bir darbe ortamındayız.
Canımızın, olduğu kadarıyla malımızın, hiçbir şeyimizin güvencesi kalmadı.
12 Eylül sonrasında 10 ay cezaevlerinde kaldım.
Şimdi , şu anda Silivri’de, 223 gündür, yani yedi buçuk aydır sorgusuz sualsiz tutulmakta olan arkadaşlarımızın yerinde mi, yoksa o zamanki tutsaklık koşullarında mı olmak isterdin diye sorsalar, kuşkusuz ve duraksamaksızın o zamanı tercih edeceğimi söylerdim. Çünkü üç ay sonra da olsa iddianame dedikleri şey hazırlanmış, yargıç önüne çıkarılmıştık.
Bu gün bütün cezaevleri esir kamplarından farksızdır. Ülkemize, adı konulmamış bir kapalı rejimin en ağırı yaşatılmakta. Faşizmden daha korkunç olan, onun iki yüzlüsüdür.Cinayet korkunç, zulüm insanlık dışıdır. Fakat daha da kötüsü suçun üstünün örtülmesi, zalimin mazlum mazlumun zalim gösterilmesi ve sonsuz beyin yıkama olanaklarıyla bunda başarı da kazanılmasıdır. İki yüzlü faşizm derken söylemek istediğim budur…

***
İtalya’daki festivalin son gününde, şiir ve heykel kenti Cervara di Roma’da “Sanatçılar Cumhuriyeti”nin açılışı yapıldı…Bana da üzerinde “REPUBLICA delgi ARTISTI/TURCHIA” yazılı bir plaket verildi… Onu, dört yanına açılmış çivi deliklerinden çalışma odamın duvarında bir yere çivileyeceğim… Bu sırda yaptığım konuşmada, söze Bursa cezaevinde Nâzım Hikmet’le duruşmanın savcısı arasında geçen bir konuşmayla başladım. Nâzım Hikmet’in soruları üzerine , Ömer Hayyam’ı tanıdığını, o dönemin sultanlarının adını ise bilmediğini söyleyen kibirli savcıya Nâzım, şimdi de aynı şeyin olacağını, dönemin bütün egemenlerinin adı unutulurken kendi adının unutulmayacağını söylüyor.
Sonrasında ise sözlerimi şöyle bağladım:
“ Bu gün bizlere bu sanatçılar cumhuriyeti belki çocukça bir oyun, bir fantezi gibi görünebilir.
Fakat bütün cumhuriyetlerden daha çok yaşayacak olan, bu küçücük salonda kuruluşunu gerçekleştirdiğimiz Sanatçılar Cumhuriyeti’dir…”
Bunlar da “kırık senfoni”min final notaları olsun…


Ataol Behramoğlu/Cumartesi/100617