25 Haziran 2016 Cumartesi

MÜLTECİ


  Mülteci(sığınmacı), kendine bir sığınak(melce) arayan kişi demek…

    Sığınmak amacıyla göçmek anlamına gelen iltica da aynı kökün bir türevi.

    Böyle baktığımızda Arapçanın ifade gücüne, tek bir kökten sözcükler türetme yeteneğine hayran olmamak mümkün değil.

    21 Haziran Salı gecesi İzmir Alsancak Meydanında düzenlenen Mülteciler Günü etkinliğinde ülkemizde mülteci olarak yaşayan Suriyeli şairlerden şiirlerini dinlerken de Arapçanın ses gücünü yine duyumsadım.

    Bu dil bizim kulağımıza bir dua dili olarak yerleşmiş.

    Dua eninde sonunda bir yakarıdır ve yakarının gerektirdiği biraz da tekdüze ses tınılarıyla uzayıp gider.

    Alsancaktaki gecede işittiğimiz Arapça ise  kimi yerde bir çığlık, kimi yerde meydan okuma ve hesap sorma, kimi yerde bir iç dökme seslenişiydi…

    Genç şair Ahmet  Cundi, Türkçe çevirisi de okunan şiirinin bir yerinde  şöyle diyordu: Ağaç burada da orada da aynı ağaç/Ama ben yurdumdaki ağacın gölgesinde uyumayı özledim…



                                                                       ****

        Sözünü ettiğim gece, ilk kez 2001’de kutlanan 20 Haziran Dünya Mülteciler Günü’nün bir gün sonraki kutlamasıydı.

       Gerçi bu kutlama sözü, konunun içeriğine pek de uygun değil.

       Mülteciliğin nesini kutlayacaksınız.

      Gecede şiir okuyan Suriyeli hanım şairlerden  Nejma Serac’ın şiiri, katliamda yitirdiği yakınları içindi ve gerçek bir çığlıktı.

      Bu şirinin Türkçesini bilmek isterdim.

      Mültecilerle dayanışma gecesinde şiirlerini okuyan şair arkadaşlar kendi ülkelerinin şiirinde nasıl bir yere sahiptirler, bilemem. Fakat toplam dört şairin şiirlerinden çıkardığım sonuç, hepsinin de büyük bir şiir geleneğinin esintilerini duymuş olduklarıydı..

      Savaş ve mültecilik acıları ise duygularını ve dillerini daha keskinleştirmişti…

      Orada yaptığım konuşmamda söylediğim gibi, bu acı yabancı değildi bana.

      Çünkü 1980 sonrasında ülke dışına zorunlu çıkışımda bulunduğum ülkede bana verilen sığınmacı pasaportunda “Türkiye dışında  bütün  ülkelerde geçerlidir” diye bir yazı vardı.

       O pasaportu ve aynısı aynı yazıyla o sırada dört yaşındaki kızıma da verilen  sığınmacı pasaportunu o acı günlerin bir anısı olarak saklıyorum…

           Konak Belediyesi Kent Konseyi Mülteci Meclisi ve Mültecilerle Dayanışma Derneğinin  düzenlediği, Türkiye Yazarlar Sendikası Ege Bölgesi temsilcisi şair arkadaşımız Hülya Deniz Ünal’ın öncü katkılarıyla gerçekleşen programda Suriyeli şairlerin yanı sıra bizler de şiirlerimizi okuduk. Dayanışma gecesinde İzmir Müzisyenler Derneğinden sanatçılar geceye  daha bir renk kattılar ve program birlikte çekilen halaylarla sona erdi.  

                                                       ***



     Yazıya Arapça mülteci sözcüğüyle başladım, yine Arapça mürteciyle sürdüreyim.

       İrtica ile aynı kökten türemiş mürteci, kapkara bir gericiliğin adıdır.

       Ve yazıyı izninizle şöyle sonlandırayım:

       Ülkenizde sayısı üç milyona yaklaşan savaş kurbanı mülteci konuklarımızın  bu kez de mürteci bir siyasetin  oy hesaplarının kurbanı durumuna düşmesini mutlaka engellemeliyiz.

        Tam da bu yazıyı yazmakta olduğum sırada yayıncı arkadaşım  CHP’nin Göç ve Göçmen Sorunlarını İnceleme Komisyonunca hazırlanan “Sınırlar Arasında” adıyla  henüz yayınlanan kitabını getirdi. Alt başlık ise son derece etkileyici ve düşündürücü: İnsanlık dramından insanlık sınavına…

        Bizler bu sınavı başarıyla verebilirsek bugünün mültecileri içinden yarının pırıl pırıl aydınlanmacıları çıkacak, mürtecinin karanlık hayalleri hayal olarak kalacaktır…





Ataol Behrmoğlu/Cumartesi Yazıları/250616

18 Haziran 2016 Cumartesi

VAZİYET

 Deniz Som’un  Cumhuriyet’teki köşesinin “Vaziyet” adını taşıdığı umarım unutulmamıştır.
      Kalbi,beyni, vicdanı som altından bir yazar ve arkadaş olan Deniz’i 2010’da yitirişimizden bu yana altı yıl geçmiş.
     Doğrusunu söylemek gerekirse, ben daha çok zaman geçmiş olduğunu düşünmüştüm…
    Çünkü bu ölümün üzerinden geçen altı yılda ülkemizde ve  dünyada olanlar ve olmayı sürdürenler birkaç yıla sığacak gibi değil…
     Bu haftaki yazımı düşünürken aklıma sevgili arkadaşımın yazılarına ana başlık olarak seçtiği “Vaziyet” sözcüğü takıldı nedense…
     Durum değil de vaziyet…
     Acaba neden?
     Sevgili Deniz üst üste tüttürdüğü sigaralardan  sararmış bıyıklarının  altından o hınzır gülüşüyle buna  şöyle bir yanıt verebilirdi büyük olasılıkla:
    Çünkü “ durum” soğukkanlı bir saptama gerektirir. Mizaha, öfkeye  fazla yer olmayan, nesnel bir saptama, bir dökümiii
     Örneğin hava durumu yerine hava vaziyeti denilemeyeceği gibi…
     Dilimizde “vaziyetin durumu” diye bir sözcük oyunu da vardır…
     Yazar arkadaşımızı sevgiyle, özlemle anarak,  ülkede ve dünyada vaziyetin durumuna, ya da durumun vaziyetine göz atalım… Diyebilirsiniz ki bir köşe yazısına sığar mı bu? Deneyelim…Olabildiği kadar…
                                            
                                                                      ***
 Ön sıralardaki bir haber: ABD’de genellikle eşcinsellerin uğrak yeri olan bit kahvedeki katliam.. Caninin adı BBC Türkçe internet sitesinde Omar Mateen, bizim Cumhuriyette Ömer Metin diye geçiyor. Hangisi? Bu adam Türk mü? Yine BBC internet sitesinde Amerika doğumlu Afganistan kökenli olduğu bildirilen bu kişinin eski eşinin adı kimi yerde Nur Salman  olarak geçerken BBC kaynağında Sitore Yusufi deniyor. Babasının adı konusunda da böyle bir karışıklık var. Bu katliam haberiyle ilgili olarak sadece Cuma günün Cumhuriyet’inin haberini okuyan kişi katilin Türk olduğunu düşünebilir.  Bu konuda Ergin Yıldızoğlu’nun Perşembe günkü  köşesinde “Orlando Katliamı Üzerine Düşünürken” başlıklı yazısı okunmalı. Katliamın tam da ABD  başkanlık seçimleri öncesine rastlaması,katilin polisle ilgili kurumlarda çalışması  çeşitli kaynaklardan görülebilen kullanılmaya yatkın kişiliği  Ergin Yıldızoğlu’nun ima ettiği kuşku üzerinde düşünmeyi gerektiriyor…
                                                         ***
      İngiltere’de mültecilere ve çocuklarına yardım konusunda öncülük yapan hanım milletvekili Jo Cox’un bu kez fanatik bir İngiliz cani tarafından tam da İngiltere’nin  AB üyeliğinin  oylanması yaklaşmadayken katledilmesi ABD’deki faciadan bağımız sayılamaz.
       ABD’de, Batı ülkelerinde nazizmin, faşizmin,  ,ırk ve din ayrımcılığının, (geleneksel Türk ve Türkiye karşıtlığı başta olmak üzere)yabancı düşmanlığının   giderek yükselişi sır değil…
        Kökten dinci İslam’ın(İŞİD caniliğinin) emperyalizmle adı konulmamış işbirliğinin de sır olmadığı gibi…      
      Bu arada Fransa’da sosyalist cumhurbaşkanının işçi eylemlerini yasaklama tehdidi  vb…
                                                    ***
 Kendi ülkemizde yaşmakta olanların hangi birinden söz edelim…
        “Bir Gün”ün Cuma günü ilk sayfada üst manşetten verdiği habere göre “Din Öğretimi Genel Müdürlüğü” bünyesinde “bilimsel bilgilerin ayet ve hadislerle açıklanmasını denetleyecek bir komisyon” kuruluyormuş.
         “Namaz kılmayan hayvandır”dan  sonra şimdi mazeretsiz(hiç değilse mazeret şansı var!)
namaz kılmayanların idam edilme konusu gündemde.
          Sümeyye Erdoğan hanımefendinin kurduğu “Kadın ve Demokrasi Derneği” başkanı bir başka hanımefendiye göre Cumhuriyet’le getirilen  kadın-erkek eşitliği” İslamın  kadın ve erkeğe  yüklediği gerçek rollere uymuyor”muş…
           Melih Gökçek’in sadece kadınları taşıyacak “pembe tren” projesi, vb…
           Ve yine bizden son bir haber:”Sanayide 41 bin, tarımda 100 bin istihdam azaldı”
           Perşembe günkü Cumhuriyet’in bu haberinden sonra Cuma Cumhuriyetinde Kâmil Masaracı kahramanlarının muhteşem diyalogu:
                   -İşsizlik altı milyona dayanmış…
                   -Az kaldı,hiçbirimiz çalışmıcaz….

                                   ***
  İşte sevgili Deniz, senin ayrılışından altı yıl sonra dünyamızda vaziyetin durumunun, ya da durumun  vaziyetinin bir bölümü böyle…

      Yani değişim var ama, daha kötüye…

11 Haziran 2016 Cumartesi

SINIR TANIMAYAN KÖTÜLÜK


Sınır Tanımayan Doktorlar Örgütü’nü bilirsiniz.
    1971 yılında Fransa’da bir grup doktor ve gazeteci tarafından kurulmuş.
    Amacı, özetle,  savaş , doğal afetler , salgın hastalıklar nedeniyle yıkıma uğramış  bütün ülkelerde sınır tanımaksızın yardım elini uzatmak…
    Nitekim geçtiğimiz yıl, sayısı 30.000’e ulaşan doktor, hemşire ve her alanda  uzmanlarıyla 70’ten fazla ülkeye tıbbi destek ve yardım sağlamış.
   “Médecins Sans Frontières” olan Fransızcasının  baş harflerinden oluşan kısa adıyla, MSF diye bilinen bu sivil toplum örgütü, iyiliğin her anlamda sınır tanımazlığının seçkin bir örneği.
                                                     ***
 Ülkemizin sınırları dışında, Fransa’da bulunduğum şu son birkaç günde Türkiye’de yaşanmakta olan kötülükler, bana iyilik gibi kötülüğün de  sınır tanımazlığını örneği olarak göründü.
    7 Haziran Salı günü İstanbul’un kalbi sayılabilecek yerlerden  Veznecilerde patlatılan bomba, bildiğimiz kadarıyla yedisi polis, geri kalanı oradan geçmekte olan yurttaşlardan toplam on bir kişinin ölümüne neden oldu.
    Yayın yasağı getirildiği için başkaca bilgi sahibi değiliz.
   Yayın yasağı denilen şeyin, olayın aydınlatılmasıyla değil karartılmasıyla ilgili olduğundan kimsenin kuşkusu olmamalı.
   Bir şeyin üstüne örtersen onu hiç olmamış gibi akıllardan silebileceğini  sanmak baskıcı yönetimlerin her zamanki yanılgısı ve  karartma yöntemidir.
  Sonuçta hiçbir şey gizli kalmaz.
 Yayın yasağı olduğu için herhangi bir örgütün sorumluluk üstlenip üstlenmediğini bilmiyorum.
Fakat üstlensinler ya da üstlenmesinler   akla ilk gelebilecek tetikçiler kim olursa olsun, asıl sorumlunun ülkeyi her an biraz daha bilinmezliklerin karanlıklarına  gömen siyasal iktidar olduğundan kendi payıma hiçbir kuşkum yok.
                                                               ***
      Hemen ardından Fatih Camisindeki cenaze töreninde yaşananlar..
     Başbakanın  burnunun dibine kadar girerek onunla samimi poz verebilen  kişi ya da kişiler, az sonra CHP liderini sözle ve  mermiyle  tehdit ediyor.
     Törende CHP çelengi parçalanıyor.
    Neden?
    Veznecilerde işlenen cinayetin sorumlusu CHP ve lideri mi?
        Sınır tanımayan kötülüğün, daha doğrusu tetikçilerinin bu gibi sorularla ilgisi yok.
       Onlar görevlerini yerine getiriyor.
      Cami avlusundaki  tetikçilerin suratlarına baktığınızda bunu görüyorsunuz.
      Televizyon programı çıkışında medya mensubunu döven, gazete basan, adliye sarayı önünde gazeteciye kurşun sıkan  aynı kişiler…
      Yüzlerde aynı bönlük, aynı ifadesizlik.
     Hareketlerde aynı kof kabadayılık, sırtını bir yerlere dayamış olmanın arsızlığı, pervasızlığı…
    Koşullar değiştiğinde bir anda zavallılığa,inkâra  dönüştüğünü bizde ve başka ülkelerde örneklerini çokça gördüğümüzü bir sahte kahramanlık gösterisi…
                                                       ***
 Sizi ülkenizin dışındayken de gelip bulan bu sınır tanımaz kötülüğün nedeni,ciğerimi ye kültüründen;minareler süngümüz,dindar ve kindar nesil yetiştireceğiz,oluk oluk kan akacak tehdit ve çağrılarından başka ne olabilir?

İki yüz yıldan fazla bir aydınlanma savaşımı sonucunda nice özveriyle kurulabilen çağdaş Türkiye Cumhuriyeti, her gün, her an biraz daha sınır tanımaz bir kötülüğün karanlıklarına, bütün ülkede gerçekten de oluk oluk kan akmasına yol açacak bir iç savaşa sürükleniyor.

4 Haziran 2016 Cumartesi

NÂZIM’I ANARKEN



Cumartesi Yazıları,040616

Nâzım Hikmet’in fiziksel yaşamının sona erdiği 3 Haziran 1963’ten bu güne  53 yıl geçmiş oluyor.

     Bir mucize olsa ve Nâzım Hikmet bugün gelip yaşayanların arasına katılsa, en çok merak edeceği  şeylerin başında hiç kuşkusuz, canından çok sevdiği memleketinde ve bütün varlığıyla bağlı olduğu dünyada bu elli üç yılda neler olduğuydu…

     Dünyayı bir an bir yana bırakıp ülkemize bakalım…

     Umut dolu 60’lı yıllar hızla geride kalarak 70’li ve 80’li yılların karanlıklarına girilmiş…

     70’li yılların ortalarında tünelin ucunda ufacık bir ışık kırıntısı görünse de yine hızla bu kez günümüze kadar uzanan ve gitgide daha da koyulaşan zifir karanlıklar içine dalınmış.

    Dünyaya da kısacık bakarsak, Sovyetler Birliği dağılmış, Balkan ve ardından Irak vahşetleri yaşanmış.

    Ortadoğu kan gölüne değil kan okyanusuna dönmüş.

    Sosyalizme bağlı umutlar gölgelenmiş…

     Böyle bir Türkiye’de ve dünyada bilimsel sosyalist dünya görüşünü benimsemiş ve içselleştirmiş bir şair ve eylemci aydın olarak Nâzım Hikmet ne düşünür ne yapardı dersiniz?..



                                                               ***

       Bence öncelikle karamsar ve hele hiç ümitsiz olmazdı…

       Çünkü benimsemiş ve içselleştirmiş olduğu dünya görüşü, gerçeğin, gerçekliğin durağan değil değişken ve devingen olduğunu gösterdiği için, bu gerçekliğin kötüye olduğu kadar ondan daha da çok iyiye doğru evrilmeye eğilimli olduğunu bilirdi…

    Bilimsel sosyalist dünya görüşünün olmazsa olmaz temel dayanaklarından birini oluşturan(ötekisi sınıfsal aidiyet ve mücadele kavramıdır) hümanizm ve  aydınlanma düşüncesini doğal olarak içselleştirmiş bir aydın olarak  insandan ve insanlıktan ümidini kesmezdi.

     Şiirleriyle, yazılarıyla, konuşmalarıyla bunları dile getirirdi…

                                                             ***

      Bununla yetinir miydi?

     Kuşkusuz hayır!

     Sosyalizmi olduğu kadar Atatürkçü aydınlanma ve yurtseverlik değerlerini benimsemiş bir aydın olarak  ülkemizin bütün insanlarına, sınıfsal ya da etnik aidiyet farklılığı  gözetmeksizin barış, birliktelik  ve emperyalizme karşı mücadele çağrılarında bulunurdu.

      Bu yöndeki etkinliklerde ve eylemlerde öncülük yapar, en önde yer alırdı.

      Gezi direnişine katılır, biber gazı ve tazyikli su saldırılarına yine en önde göğüs gererdi.

      Gerici, karanlıkçı, halk, emek, yurt düşmanı yönetimleri en ağır dizeler ve sözcüklerle suçlar; ulusal bayramların kutlanmasını engelleyen, tarihimizi tersinden okumaya ve okutmaya çalışan  aydınlanma ve cumhuriyet düşmanlığına karşı, sözleri, şiirleri ve etkinlikleriyle mücadele ederdi…

    Halkın değerlerine  ve inançlarına saygısı  hiçbir zaman eksilmeksizin din ve inanç sömürücülerine en öldürücü oklarını gönderir; bütün bunları yaparken ölüm ve cezaevi  tehditlerini zerrece umursamazdı…

       Bu konularda sadece laf üretip eylemde geri kalanları yeri geldikçe yine en acıtıcı sözlerle eleştirmekten çekinmez; onlara cesaret, akıl ve eylem kararlılığı kazandırmaya çalışırdı…

     Çünkü, başa dönerek söyleyecek olursam, gerçeğin ve gerçekliğin iyiliğe, mutluluğa, aydınlığa doğru yönlendirilmesinin öncelikle onun doğru bilgisine sahip  olmakla ve   yanı sıra da  ancak eylemle  gerçekleştirilebileceğini bilirdi…

                                                        ***

   Nâzım böyle düşünür, böyle davranır, böyle yapardı…

   Fakat o bugün bunları fiziksel varlığıyla yapamayacağına göre, şiirlerinden ve etkinliklerinden yola çıkarak bizim yapmamız gerekiyor…

    Ölüm ve doğum yıldönümlerinde büyük toplumcu ve yurtsever şairimizi anarken yapılması gereken,  onun coşku dolu şiirlerini tekrar ederken bu şiirlerin  sadece coşku uyandırmak için değil aynı zamanda birer eylem çağrısı olduklarıdır..

     CHP İzmir İl Örgütünün dün gerçekleştirdiği büyük ve başarılı anma törenindeki konuşmamda söylediklerim de özetle bunlardı…

 

___________________________________________________________________________
Okuma Önerileri:

Hasan Öztoprak,Kaderin Bir Cilvesi,Tekin yayınevi.(İstanbul gecelerinin alışılmadık bir romanı…)

Uğur Kökden; Yüzler,Gizler,İzler,YKY.(Dünyadan ve bizden yazarlar,şairler üstüne denemeler)

Soner Yalçın,Galat- ı Meşhur,Kırmız Kedi Yayınları(Doğru sandığımız yanlışlar üstüne zevkle okunacak bir çalışma)

28 Mayıs 2016 Cumartesi

SEYDİŞEHİR İZLENİMLERİ

      28 Nisanda Seydişehir’deydim.
       Konya iline bağlı bu beldemizi ülkemizin önemli sanayi kuruluşlarından “Alüminyum Tesisleri”yle tanırız…
      İlk kez geldiğim bu gerçekten göz alıcı güzellikte ve genişlikte  bir doğa üzerine özgürce  yerleşmiş Seydişehir’i  akşamki dinleti-söyleşi programı öncesinde gezerken yolumuz 1967’de  Sovyetler Birliğince kurulduğunu  öğrendiğim  Alüminyum Tesislerinin yakınından  da   geçti.
     Etibank’a ait bu büyük sanayi kuruluşu 5 milyar dolara yakın bir zenginliğe sahipken birkaç yıl önce 305 milyon dolara, yani değerinin on beşte birine Cengiz Kardeşlere satılmış, daha doğrusu hibe edilmiş, daha da doğrusu peşkeş çekilmiş…
     Bu adı, milletle olan ilginç yakınlığı nedeniyle duymuştuk…
     Yakınlarda Artvin’de polis eşliğinde maden ocakları açma girişimleri sırasında karşımıza çıktı.
    Üçüncü köprü, hava alanı projesi, özetle nerede büyük paralar, büyük yatırımlar varsa  onunla karşılaşıyoruz.
     Demek ki milletle olan yakınlığı gibi yöneticilerle de yakın ilişkileri var.
     Alüminyum kuruluşlarında 1980 sonlarında 8000 işçi çalışmaktayken bu sayının bu gün 1000’e düştüğü söyleniyor.
     Bu arada, ünlü bir heykeltıraşımızın, Sadi Çalık’ın bu tesisler için 1973^te yaptığı güzel ve anlamlı Atatürk heykelinin, çevresine çok belli ki kasıtlı olarak yığılmış maden artıklarıyla adeta bir çöplük atığına dönüştürülmüş olduğunu gördük.(İsteyenler ayrıntıları internette Seydişehir ADD sitesinden öğrenebilir.)
     Bunları  ender güzellikte bir doğa parçası üzerinde, Ilıca Tepesinde konuşuyoruz.
    Akşam serinliği duyumsanmaya başlamışken, karşımızda, Torosların bir kolu olan Küpe Dağı çevresinde bulutlar da grileşmeye başlıyor…
    Aşağılarda, üzerinde Seydişehir’in bulunduğu Suğla Ovası, uzak ufukta mavi bir çizgi gibi görünen  Suğla gölüne kadar göz alabildiğine uzanıyor…

                                                     ***
      Seydişehir’e Atatürkçü Düşünce Derneğinin konuğu olarak gittim.
      Başkan Hüseyin İriilter orta yaşlarına yakın bir öğretmen ve gerçek bir yurtsever.
       Bu yurtseverlik lafta değil.
      O ve söyleştiğimiz dernek yöneticileri, yaşamakta oldukları yörenin bütün sorunlarını ayrıntılarına kadar biliyorlar.
      Başka bir deyişle, Seydişehir Atatürkçü Düşünce Derneği bir tabela örgütü değil.
      “Kendime ve Herkese Sorular” başlığıyla yaptığım konuşmayı dinlemek üzere Seydişehir Belediye Düğün Salonunu hımca hınç dolduran izleyici topluluğu da bunun bir kanıtıydı.
      Kitap imzası sırasında uzayıp giden kuyrukta alışık olduğumuz üniversiteli genç okurların yanı sıra orta yaşlarda halk insanlarının da çok sayıda bulunması ayrıca ilginçti.
      Bu sevgili okurlarımın birçoğunun da Alüminyum Tesislerinden emekli işçiler olduğunu öğrendim…
      Bir kentte, bir  beldede, bir sanayi kuruluşunun varlığı, o yerleşim yerinin çehresini değiştiriyor, çağdaşlaştırıyor…
                                                      ***
         Seydişehir’i çok sevdim…
          Fakat ertesi gün erken bir saatte ayrılmak zorunda olduğum için kenti yeterince görüp tanıyamadım, özellikle de  güzel doğasının tadını çıkaramadım.
          Toros eteklerine, Suğla Gölüne gitme şansım olamadı…
          Fakat yakın zamanda bir kez daha, bu kez müzisyen arkadaşlarımla birlikte, Seydişehir’in yurtsever, konuksever, sanatsever insanlarıyla buluşmak üzere, ADD yöneticileri ve salon dolusu izleyicilerimle sözleştik…
            Buradan hepsine selam olsun…

Ataol Behramoğlu/Cumartesi Yazıları/280516


Okuma önerileri:
Anar, Yaşamak Hakkı,Tulpars Yayınları 2016 ( Azerbaycanlı büyük yazar Anar’dan, kişisel gözlem ve izlenimleriyle, Azerbaycan’ın bizi de yakından ilgilendiren yakın tarihi üzerine çok önemli notlar ve yazılar.)
Aysel Çelikel-Berat Günçıkan,Adalet Yoksa Gelecek de Yok,Türkiye İş Bankası Yayınları, Kasım 2015(Türkân Saylan’dan devraldığı ÇYDD bayrağını onurla taşımakta olan Aysel Çelikel hocamız üzerine, Berat Günçıkan arkadaşımızın roman tadında çalışması)

Kemal Kocabaş,Eğitim Reformu İçin Arayışlar,YKKED yayınları Nisan 2016(Prof.Dr.Kemal Kocabaş’ın editörlüğünde çok sayıda yazar ve araştırmacıdan eğitim sorunları üzerine yazılar.)

21 Mayıs 2016 Cumartesi

İNSAN OLMAK BU KADAR MI ZOR?


    Özgür Mumcu’nun 18 Mayıs Perşembe günü yayınlanan “Solun Bildiği Mesele”  başlıklı yazısını okumadıysanız mutlaka okumalısınız.
      Gerçi sosyal medyada 1600 gibi rekor bir beğenme rakamı gördüm. Bu, sevgili Özgür’ün de sevgili babası gibi büyük okuyucu kitlesine doğru ilerleme potansiyelini gösteriyor.
      Özgür yazısında özetle,  dinci, milliyetçi ve genel olarak sağın  AKP’de birleşmesini tamamladığını;      bu  nedenle MHP’nin muhalefette kalmasıyla  iktidarın bir parçası olması arasında zaten fark bulunmadığını;   ordu Ortadoğudaki savaşın da etkisiyle “askeri endüstriyel kompleks”in bileşeni olarak sağdaki bütünleşme içinde yer aldığından Genel Kurmay Başkanının nikâh şahitliğine şaşırmanın ya da hayıflanmanın ordudan hâlâ bir şey bekleyenlerin  boş hayallerinin sonucundan başka bir şey olmadığını; İstanbul sermayesine umut bağlayanların da yine aynı nedenlerle   boş bir hayal içinde olduklarını belirtiyor…
     Sonuç olarak da, yazarın kendi sözleriyle ”“Demokrasinin büyük sermaye ve orduya dayanarak getirilemeyeceği  solun çok iyi bildiği” şeydir. Öyleyse bu sol, “sınıf” olgusunu  yeniden “gündeminin  merkezine” almalıdır…

                                                                      ***
  Doğru, nesnel bir irdeleme sonucu, sağlam görüşler ve sonuçlar… 
  Fakat yine de açımlanması, irdelenmesi,daha doğrusu tamamlanması  gereken noktalar olduğunu düşünüyorum….
  Öncelikle HDP konusu, Kürt sorunu.
  Bu sorun, solun gündeminin neresindedir?
   Bundan  da önce, sözünü ettiğimiz hangi soldur?
   Radikal bir sol için sınıf olgusunu da, Kürt sorununu da gündemin merkezine almak çok zor değil.
   Fakat  bir kitle partisi olan CHP bunu nasıl, ne ölçüde gerçekleştirebilir?
   Bir çırpıda yanıtlanamayacak, enine boyuna irdelenmesi, tartışılması gereken bir sorundur bu.

                                                                             ***
   İdeolojilerin bir üst yapı olgusu olduğunu Marksist öğretiden bu yana biliyoruz.
   Bu benim de esas olarak paylaştığım görüştür.
   Fakat her ülkenin, her toplumun özgül koşullarına bağlı olarak…
    Solun gündeminin merkezinde sınıf olgusunun bulunması gerektiğinde kuşku yok.
   Sol, bütün kanatlarıyla, emekçi halka  yönelmeli, ona seslenmeli, onun aydınlanmasına ve örgütlenmesine katkıda bulunmalıdır…
      Fakat ülkemizin özgül koşullarında,her sınıftan ve toplumsal katmandan insanımızı aynı ölçüde ilgilendirmesi  gereken,ve günümüz koşullarında daha da yaşamsal önem kazanan bir başka sorun, laiklik ve aydınlanma değerlerine ilişkin olandır.
       Bu gün bu sorun, korkarım ki, solun doğal muhatapları olması gereken emekçi halk kitlelerinden çok daha fazla, ekonomik anlamda çok da büyük sorunları olmayan toplumsal kesimlerden insanlarımızın da içinde bulunduğu, yine milyonlarca insanımızı derinden ilgilendirmektedir ve ilgilendirmelidir.
       Ülkemizin var olma yok olma sorunu ; insan olmak, insan gibi yaşamak, insanlığın ve kendi ülkemizin yüzlerce yıllık aydınlanma, çağdaşlaşma  savaşımlarına ve kazanımlarına layık olmak;  sadece bugünümüzün değil   geleceğimizin de yaşamsal sorunudur bu.
       Türk aydınlanmasının büyük önderi Mustafa Kemal’in önderlik ettiği aydınlanma devriminin,  kendi ülkemizinki  başta olmak bütün bir insanlık tarihinin aydınlanma, çağdaşlaşma, gerçek anlamıyla insanlaşma yönündeki kazanımlarının, birikimlerinin; Türkiye Cumhuriyetinin var oluş temellerini oluşturan  evrensel değerlerin yanında olmak ya da olmamak sorunudur….
       Bu sorunlara ilgisiz bir solun, sınıf olgusunu gündeminin merkezine de alsa,  ülkemizin koşullarında  başarı şansı sıfırın da altındadır.
         Bu nedenlerle de, söz konusu nikâh tanıklığı da içinde olmak üzere  her  kişisel ya da  toplumsal olayın  bu açıdan da görülüp değerlendirilmesi doğaldır.
      Soru, İnsanın  kişisel ya da sınıfsal  çıkar ilişkilerin oyuncağı bir kukla mı, yoksa  insan olma adına ve onuruna  daha yaraşır bir varlık mı olduğudur…

Ataol Behramoğlu/Cumartesi Yazıları/210516


Okuma Önerileri:
-Onur Öymen/Arka Plan(Teröre Yön Verenler)-Remzi Kitapevi

-Erol Ertuğrul/Bir Demet Işık-Bir Demet Tat/Uyum Yayınları

14 Mayıs 2016 Cumartesi

NE YAPMAMALI?


    Hayatımız  Çernışevski’nin ünlü romanının(sonrasında Lenin’in yapıtının)  adı olan  “Ne Yapmalı?” sorusuna yanıt aramakla geçti…
     Lenin’in kitabının Türkçe çevirisi yasaklanıp toplatıldığından, yayıncılar bize özgü bir kurnazlıkla yeni basımı “Ne Yapılmalı?” adıyla yayınladılar…
      Sanırım hâlâ da öyle yayınlanıyor.
      Yine sanırım Çernışevski’nin romanı da “Ne Yapılmalı?” diye yayınlanmakta..
     Bu ayıptan  kurtulup her iki kitabın da yeni basımlarının  “Ne Yapmalı?” diye yapılması gerek…
                                                    *****
      Bu haftaki yazımın başlığını” Ne Yapmalı?” diye tasarlamaktayken , aklıma son anda bu soruya  bir de tersinden, yani “Ne Yapmamalı?”  diye bakmak düşüncesi geçti ve bu bana daha ilginç göründü…
     Evet, ne yapmamalı gerçekten de?
     Her yandan kuşatıldığımız kötülük ortamına yenik düşmemek, onu alt edebilmek için ne yapmamalı?
       Gelin, birlikte düşünelim…
                                                    ****
           Bana sorarsanız  öncelikle yapmamamız gereken şey, kötümser olmaktır…
           Kötümserler kusura bakmasın, fakat kötümserliğin bir mizaç sorunu, bir karakter (hadi bozukluğu demeyelim)  özelliği olduğunu düşünüyorum…
         Kötümserliğin karşıtı ise  iyimserlik değil, gerçekçi olmaktır.
         Gerçek, içinde kötümserlikten çok iyimserlik barındırır…
         Çünkü değişime açıktır, değişecektir…
          Kötümserlik, gerçeğin değişmeye yatkın oluşunun bilgisine ya da duygusuna yeterince sahip olmayış demektir…
         Gerçekliğin durağan değil değişime açık olduğunu kavramışsanız,kötümser olamazsınız…
          Buna bağlı olarak yapılmaması gereken ikinci bir şey, kötülük ortamını değiştirmek için parmağımızı oynatmaksızın, eylemsizlik içinde karamsar düşüncelere gömülmektir…
       Eylemsizlik karamsarlığı besler.
      Karamsarlık eylemsizliği derinleştirir. 
    Bu gün çevremizde çokça gördüğümüz toplumsal bir hastalıktır bu…
                                                       ********
            Bunlara bağlı olarak yapılmaması gereken başlıca şeylerden biri de, korkuya yenik düşmektir…
            Korku insanı alçaltır, kendi gözünde de küçültür.
            Eylemsizliğin, güvensizliğin daha da derinliklerine, karanlıklarına çeker.
           Korkaklık bir insanlık ayıbıdır.
            İnsan olmaktan vazgeçiştir.
           Fiziksel olarak yaşıyor görünürken aslında yok oluştur…
       Burada halkın” korkunun ecele faydası yoktur” sözünü anımsamanın tam sırasıdır.
     Bu da bir çeşit kaderciliktir kuşkusuz….
     Fakat kaderciliğin böylesi korkaklığa yeğdir.
     Korkaklığı alt etmenin yolu, gerçeğin,gerçekliğin gözünün içine bakmaktan geçer…
    Tıpkı yükseklik korkusunu yenmek için yükseğe çıkmak gibi…
    Çelişki gibi görünse de, bu düşünce, eylemin yüceltilmesi demektir…
     Eylemsiz kalarak korkuyu yenemezsiniz…
                                                                              ******
       Ve tam bu noktada, yapmamamız gereken bir şey olarak da, tembellikle karşılaşıyoruz…
       Zihinsel ve fiziksel tembellikle…
       Araştırmamak, irdelememek, soru sormamak, merak etmemek, gidip görmemek, vb…
       Ey sevgili aydın arkadaşlarım…
      Yazar, şair, sanatçı, gazeteci, her hangi bir başka meslekten kardeşlerim…
         Mutluluğu için belki de canınızı vermeye hazır olduğunuz ülkenizi, yaşamları için kaygı duyduğunuz insanımızı ne kadar tanıyorsunuz?
      Hangi eylemlerin, hangi araştırmaların; haber başlıklarına göz gezdirmek, çok çok bir iki köşe yazısı okumak dışında hangi öğrenme, bilgi edinme çabalarının  içindesiniz?
       Bu soruların yanıtlarını arayıp bulmadan kendinizde karamsar olma hakkı görmeyin…
      Yapmayın…
    Eylemle, bilgiyle, birliktelikle, en aşılmaz görünen kötülük ortamlarının aşılacağına ,en yenilmez görünen düşmanın yenileceğine olan inancın sizi büsbütün bırakıp gitmesine izin vermeyin…
       Kötülüğün   kendiliğinden yok olacağı gibi bir düşünce ve eylem tembelliğine de sakın ola ki kapılmayın…
           Buna karşılık gerçekliğin doğru bilgisiyle, cesaret ve eylemlilikle,aşılamayacak hiçbir engel,  başarılamayacak hiçbir şey olmadığı gerçeğini küçümsemeye kalkmayın…
             Gerçeklik bizden onu iyi tanımamızı; bilgiyle, cesaretle ve eylemlilikle onun özgürlüğe, iyiliğe, aydınlığa açılan yollarındaki engelleri aşmasına, tıkanıklıkları temizlemesine yardım etmemizi bekliyor…
        Bu konuda en yakın yardımcımız, en geniş anlamıyla, yine gerçekliğin kendisidir…


Ataol Behramoğlu/Cumartesi Yazıları/140516