26 Mayıs 2018 Cumartesi

GÜLER YÜZLÜ KOSOVA



Yazıya Kosova’dan dönüş yolunda, Adem Yashari havaalanında başladım. Yaklaşık yarım saat içinde uçağa alınacağımızı tahmin ediyorum. Bu nedenle başladığım yerde bitirmeye sanmam ki şansım olsun .
Kosova’ya ilk gelişimin üzerinden yedi yıl geçmiş. Haziran 2011’deki bir şiir şöleninin konuğu olarak Prizren’e gelmiştim. Bu kez yolculuk yine bir şiir şöleni nedeniyle Peja’ya oldu. Peja,İpek demekmiş. Sanırım bu şehir bizde zaten İpek olarak biliniyor. Şehrin ipekle ilişkisini bilmiyorum, Fakat ister yağmurlu ister güneşli olsun, ipek gibi bir havası olduğunu söyleyebilirim. Şehri çepeçevre kuşatan sislerle kaplı Hajla Dağ silsilesi ise, bir Kafkas şehrinde olduğunuz duygusunu yaşatıyor. Bu duygu, Balkanların yazgısıyla Kafkasların yazgısı arasında benzerlikler olabileceğini düşündürüyor… Bağımsızlık savaşları ve dağlar arasındaki ilişki bu yazgı ortaklığının başlıca kanıtı olmalı…
***
Başlayan ve hızını alan yazıyı uçakta sürdürüyorum…
Henüz havalanmadık.
İstanbul-Kosova(Priştina havaalanı) arası 1 saat 20 dakika…
Yunanistan’a yıllar önceki ilk yolculuğum sonrasındaki bir yazımda ve bir şiirimde, ”bu kadar uzak ve bu kadar yakın” oluşumuzun kederle karışık şaşkınlığını yazmıştım.
Gerçi zaman içinde çok şey olumluya doğru değiştiyse de bütün komşu ülkelere hem çok yakın hem çok uzağız.
Kendi payıma, yanı başımızdaki Kosova’yı ne kadar az tanıdığımı bu yolculuğum sırasında gördüm ve açığımı internetten edindiğim bilgisiyle kapatmaya çalıştım.
Coğrafi konumu gerçekten de özgün ve önemli.
Arnavutluk, Makedonya, Karadağ ve Sırbistan’la çepeçevre çevrili.
Adriyatik Denizi ve Karadeniz arasında bir yerde.
Orta ve Güney Avrupa arasında bir konumda.
Bu coğrafi özellikleri hem şansı hem de şanssızlığı Kosova’nın.

***
19.yüzyıl sonlarında yapılan bir ölçüme göre yüzölçümü yaklaşık 20 bin km2iken, bugünkü Kosova Cumhuriyetinin yüzölçümü bunun yarısı kadar. Buna karşılık o tarihte yaklaşık bir milyon olan nüfusu bu gün iki milyon civarında…
Resmi diller Arnavutça ve Sırpça.
Nüfusun yüzde 9l’sı Müslüman. Geri kalanı ise Katolik ve Ortodoks Hıristiyan.
Böylece Kosova Cumhuriyeti, Bosna Hersek’ten sonra büyüklük bakımından Avrupa’da nüfusu büyük oranda Müslüman 2. büyük devlet oluyor.
Tabii, Türkiye’yi Avrupa sayarsak(ki saymalıyız) üçüncü diyeceğiz…
(Bu arada Arnavutluk nüfusunun yüzde altmışa yakınının da yine İslam dininden olduğunu belirtelim.)

***
Yüzyıllar içinde Roma, Bizans, Bulgaristan, Sırbistan arasında el değiştiren Kosova 1445’te Osmanlı toprağı olduktan sonra 20.yüzyıl başlarına kadar bir Osmanlı vilayeti olarak kalmış. 19.yüzyılda Arnavut bağımsızlık hareketinin merkezi olmuş ve Osmanlının Balkan Savaşı yenilgisinden sonra da Sırbistan’a bırakılarak 2. Dünya savaşı sonrasından itibaren de özerk bir devlet olarak Yugoslavya içinde varlığını sürdürmüş.
Bosna -Hersek katliamlarının hemen sonrasında, 1998-99 yılları arasındaki savaşta bu kez Kosova çok büyük acılar yaşadı. Sonrasında BM denetimine girerek 17 Şubat 2008’de Sırbistan’a karşı bağımsızlığını ilan etti.

***
Bunca tarih, coğrafya vb. bilgisinden sonra(şimdi Büyük Adaya doğru Mavi Marmara’da yol alırken!) ekleyeceğim şey, acılar dolu bu tarihe karşın bugünkü Kosova’nın, halkıyla ve coğrafyasıyla güler yüzlü bir ülke olduğudur. Katıldığım şiir şöleni, 20.yy. Kosova şiirinin önde gelen şairi Azem Shkreli(1938-1997) adına her yıl düzenlenen uluslar arası buluşmanın 16.sıydı. Şiirleri dilimize çevrildi mi, bilmiyorum. Fakat bu şairi ve Kosova şiirini elbet tanımamız gerekiyor. Bu arada, bu yılın festivaline çağrılı oluşumun bir nedeni de şiirlerimden bir seçkinin Kosova’da (değerli bir genç şair olan J.Kelmendi’nin çevirisiyle) Arnavutça’da kitaplaşmış olmasıdır. Elinizde bir başka dilde kitabınızı tutmak güzel bir duygu. Okurlarımla paylaşmak istedim…

Ataol Behramoğlu/Cumartesi/26.05.18

19 Mayıs 2018 Cumartesi

KAZANIMLARIMIZ



Ülkemiz siyasal yaşamının son süreçlerinde önemli kazanımlarımız oldu.
Bunlardan başta geleni CHP Cumhurbaşkanı adayı sayın Muharrem İnce’nin başarılı ve giderek daha da yükselen performansıdır.
Muharrem İnce kuşkusuz yeni bir siyasetçi değil. CHP kurultaylarının (özellikle sonuncusundaki) etkili söylevleri ve son kurultayda delegelerden aldığı güçlü destek belleklerdedir.
Fakat bu adaylık, kişiliğindeki gizil güçleri(potansiyeli) açığa çıkardı.
Hayatın diyalektiği böyle bir şeydir… Seçim sonuçları ne olursa olsun siyaset dünyamız önemli bir lider kazanmıştır.
İnandırıcı, bilinçli, birikimli, samimi kişiliğiyle sayın İnce, ülkeyi çürümüş ve karanlık siyasetten kurtarmada en etkili olabilecek seçenektir.
Yeter ki başta biz soldakiler olmak üzere ve yine başta “aydınlar” gelmek üzere bütün bir topluma musallat olmuş karamsarlık, kötümserlik, kötücüllük, beğenmezlik, yetinmezlik, bencillik illetlerinden hiç değilse bu yaşamsal önemedeki süreçte kendimizi bir ölçüde de olsa arındırarak Muharrem İnce’yi en azından yüksek bir oy oranıyla ikinci tura taşımayı başarabilelim
Bu çağrı sadece sola değil, herkesedir.

***
Son dönemlerde hızla yükselen bir başka siyasetçi sayın Kemal Kılıçdaroğlu’dur. Adalet Yürüyüşünden bu günlere yaşanmakta olan süreçlerde sayın Kılıçdaroğlu’nun da, sakin,bilge, kararlı, güvenilir bir lider kimliğiyle ülkemiz siyaset yaşamındaki yerini güçlendirdiğini, sadece bu günlerde değil yarınlarda da Türkiye’nin kaderini iyiye doğru yönlendirecek siyasi lider kadrosu içinde vazgeçilmez bir yere sahip olacağını düşünüyorum. Sayın İnce ve Sayın Kılıçdaroğlu’nun birlikte de yapabilecekleri çok şey olduğunun bilincinde olduklarından kuşku duymuyorum…

***

Sayın Akşener için yazdığım övgü sözlerine çeşitli çevrelerden, çoğu sövgü ve saldırı düzeyinde tepkiler gelmişti. Geçen zaman içinde ağızlar bu anlamda kapanmış görünse de bizde özeleştiri erdemi de pek olmadığı için herhangi bir özür dilemeye rastlamadım. Sayın Meral Akşener, gözü pek, sözünü sakınmaz kişiliği,cumhuriyet değerlerine aydın ve kadın kimliğiyle de siyaset dünyamızda yepyeni bir hava estirdi, estirmeye devam ediyor. Seçim sonuçları ne olursa olsun sayın Akşener’in de ülkemizin önümüzdeki dönemlerdeki siyaset yaşamında bu günlerdekinden de büyük ve önemli bir yeri olacağına inanıyorum. Meral Akşener Türkiye siyasal yaşamının son dönemlerde başta gelen bir kazanımıdır. Ondan, 90’lı yıllarda topluma acılar yaşatmış konularda net ve somut açıklamalar beklemek de sanırım hakkımızdır.

***

Benzer açıklamaları sayın Karamollaoğlu’ndan da bekliyoruz.
Sayın Karamollaoğlu, adına AK denilmesini ısrarla isteyen partinin pek de ak sayılamayacak kimliğinin karşısına, bildiğimiz ve bilmesek de tahmin edebileceğimiz maddi ve siyasi rüşvet önerilerini elinin tersiyle iterek dinsel kavram ve değerlerin siyasette paspas olarak kullanılmasına en ağır darbeyi indirmiştir. Bu davranışıyla, dün tükürdüklerini bugün yalayıp yutmakta olanlara umarım yüzlerini ömürleri boyunca kızartacak bir ders vermiştir. Gelecekteki parlamentoda Sayın Karamollaoğlu ve partisinin, İslam dininin bu iktidardan önce bu ülkedeki saygın, samimi yerini tekrar kazanmasında önemli işlevi olacaktır.

***
Kazanımlarımız konusunda son sözlerim HDP’ye ilişkin olacak.
11 Nisan 2015 tarihinde bu köşede yayınlanan “HDP’ye Oy Vermek” başlıklı yazımdaki kaygı ve eleştirilerim bütünüyle yok olmasa da, o günlerden bu günlere geçen sürede bu partinin Türkiye Partisi olma yönünde yol aldığı yadsınamaz. Selahattin Demirtaş’ın Pazar günü Birgün’e röportajında HDP’nin ne Kürtçü ne de Türkçü bir parti olduğunu, PKK temsilcisi de olmadığını açık seçik, ikircimsiz dile getirmiş olması önemlidir.Bir yandan iktidar partisinin,öte yandan tahmin edilebilecek başkaca güçlerin baskısı altındaki bu partinin bu seçimde baraj altında kalmaması yaşamsal önem taşıyor.

***
Bunlara rağmen kazanamazsak suç kendimizde olacaktır.

Ataol Behramoğlu/Cumartesi/190518


12 Mayıs 2018 Cumartesi

TÜRKİYE, ÜZGÜN YURDUM, GÜZEL YURDUM



Türkiye, üzgün yurdum, güzel yurdum
Boynu bükük ay çiçeği
Şiirin ve aşkın geleceği.
Türkiye, üzgün yurdum, güzel yurdum
Dağ rüzgârı, portakal balı
Alçakgönüllü, hünerli, sevdalı.
Türkiye, üzgün yurdum, güzel yurdum
Yazgısı kara yazılmış gelin
Kurumuş sütü memelerinin.
Türkiye, üzgün yurdum, güzel yurdum
Harlı bir ateş gibi derinde yanan
Haramilerin elinde bunalan.
Türkiye, üzgün yurdum, güzel yurdum
Güngörmüş, bilge toprağım
Yunus, Pir Sultan ve Nâzım.
Türkiye, üzgün yurdum, güzel yurdum
Bozlak, ağıt, halay ve zeybek
Dumanı üstünde ekmek.
Türkiye, üzgün yurdum, güzel yurdum
Yüzü kırış kırış anam
Ağlayan narım, gülen ayvam.
Türkiye, üzgün yurdum, güzel yurdum
Asmaların üstünde gün ışığı
En güzel geleceğin yakışığı.
Türkiye, üzgün yurdum, güzel yurdum
Zinciri altında kımıldayan
Bitecek sanıldığı yerde başlayan.
Mayıs 1980


6 Mayıs 2018 Pazar

KAZANAN TÜRKİYE OLACAK



Haftalardır süren sıkıntılı, gergin bekleyiş; kimileri iç karartıcı tahminler CHP Cumhurbaşkanı adayının açıklanmasıyla sona erdi ve rahat bir nefes aldık…
Kendi payıma benim korkum, sol kimlikten uzak birinin aday gösterilme olasılığıydı. Bu yönde söylentiler de azımsanamayacak yaygınlıktaydı. Neyse ki korkulan olmadı. Her biri saygın kişilikler olan CHP’li adaylar arasında toplumun belki en çok yakından tanıdığı ve sempati duyduğu Sayın Muharrem İnce ipi göğüslemeyi başardı… Kendisine ve ülkemize hayırlı olmasını diliyorum ve öyle de olacağına yürekten inanıyorum.

***
Dün geceden belli olup bu gün(Cuma) açıklanan “mutlu son”a biraz daha öncesinden bakarsak, CHP’li on beş milletvekilinin İyi Partiye katılımıyla bu partinin önündeki seçime girememe tehdidinin ortadan kaldırılmasının, ülkemizin içinde bulunduğu çıkışsız görünen süreçten kurtulmada ilk büyük adım olduğu görülür.
Bu bakımdan, o günden bu güne baş döndürücü hızla gelişen olaylar dizisinin baş mimarı kuşku yok ki sayın Kılıçdaroğlu’dur. CHP Genel Başkanının gerek eylemleri, gerekse söylevleri ve demeçleriyle bütün bu süreçte sergilediği büyük performans, gerçekten de baş döndürücü olmuştur. Karşı tarafın sersemlemiş ve saçmalamakta oluşunda bu bakımdan şaşılacak bir şey yoktur.
Sayın Akşener’in ve Saadet Partisi sayın Genel Başkanının kararlı, gözü pek duruşlarını da ayrıca takdirle, saygıyla alkışlamak gerekir.

***
Sadece siyasetçi kimliğiyle değil, bir duygu adamı, fizik eğitimi almış olmasının yanı sıra edebiyat sever, şiir dostu kişiliğiyle de yakından tanıdığım; adalet yürüyüşünde omuz omuza yürüdüğümüz Muharrem İnce’nin omuzlarında, Cumhurbaşkanlığı adaylığının ilanından bu yana, bu ülkede hiç kimsenin omuzlarında olmayan ağırlıkta bir yük bulunmaktadır. Ağır olduğu kadar onur verici bu müstesna yük, bir ülkenin kaderidir. Aday olarak ilk konuşmasında altını çizerek belirttiği gibi, o artık bir partinin değil, bütün ülkenin tarafsız cumhurbaşkanı adayıdır. Taraflılığı, Cumhuriyetimizin, evrensel insan haklarının, aydınlanma değerlerinin , özet olarak da insan olmanın gerektirdiği yerde ve ve bütün bu değerlerin savunucusu olmaktır. Şimdi ondan toplumca beklediğimiz, tartışmalarda karşısına çıkacağı kuşkusuz düzeysizlikler karşısında soğukkanlılığını bir an bile yitirmeksizin, günlük siyaset girdabına hiçbir ucundan kapılmaksızın, halkımızın ağır başlı değerlerinin, beklentilerinin, saygın, sevgili, birleştirici sözcüsü olmasıdır. Muharrem İnce’nin bu hassas dengeyi kurmada, bu ağır yükü ustalıkla taşımada gereken bilgi, kültür, deneyim,sağduyu, inanç ve duygu birikimine sahip olduğunu, bir arkadaşı olarak da biliyor ve görüyorum.

***
Sıra şimdi var gücümüzle 24 Haziran seçimlerine ve mutlaka ulaşılması gereken ikinci tura hazırlanmakta.
Bu süreçte şimdi asıl büyük sorumluluk, bazılarımıza belki şaşırtıcı gelebilir ama, her türden sol seçmendedir.
Şu anda en zayıf konumunda bulunan dikta yönetimini mutlaka, ama mutlaka alt etmeli, parlamenter demokrasinin önündeki engelleri enkaz çöplüğüne göndermeliyiz.
Bunun için, dikta karşıtı birlikteliği orasından burasından didiklemenin diktanın ekmeğine yağ sürmek olduğunu görerek ; felâket tellallarının, “evet ama..”diye başlayan iflah olmaz karamsar ve eylem kaçkını ruh hastalarının,her türden fırsatçı ve çıkarcı kişilerin ve çevrelerin uğursuz yorum ve telkinlerine kulak tıkayarak; demokrasiden, iyilikten,bağımsızlıktan, özgürlükten, aydınlıktan, sevgiden, eşitlikten yana bütün bir ulus olarak güçlerimizi bütün bu değerlerin düşmanlarına, 21. yüzyılda saray özenticiliği ve savurganlığına, cehaletin ve nefretin meydan okuyuşuna karşı tek bir yumruk, tek bir akıl, tek bir yürek olarak birleştirmeyi başarmalıyız.
Başaramazsak bütün bir ulusça yok olacağız ve bu yok oluşu hak etmiş olacağız demektir.
Başaracağız ve kazanan Türkiye olacak.

28 Nisan 2018 Cumartesi

SIRADAN BİR CUMARTESİ YAZISI



Perşembe gecesi Trabzon’da bir otelde yazıyorum.
1967’de yedek subaylığımın bir yılını yaptığım bu şehrimize sonralarda da birkaç kez, belki daha da çok gelmişliğim var.
Fakat o yıllardan tanıdığım hemen hiçbir şey kalmamış.
Hiç kimse değil, hiçbir şey.
Örneğin, sanırım o da kitap fuarı ya da benzer bir kültürel etkinlik için gelmiş olan Attila Aşut kardeşimle, bu şehirde sanki yine elli yıl önceki iki delikanlıyız... Yılların etkisi kaçınılmaz; fakat ruhlarımızda, kişiliklerimizde, elli yıl öncesinin Türkiye işçi Partili gençlerinin enerjisi, diriliği, duygululuğu, mizahı, iyimserliği, adanmışlığı capcanlı, yerli yerinde…
Şehirlerimizi mahvetmede; mimariyi, tarihi, yaşanmışlığı, doğayı bozmada, yok etmede ise, bütün ülkeler arasında ön sıralarda olduğumuzdan kuşku yok...
Akşamüstüne arkadaşlar arabayla Trabzon’u gezdirirken kendimi “Yiğitler Yiğiti ve Uçan At Masalı”nın kahramanı gibi hissediyordum. “Ölümsüz yaşam ve sonsuz gençlik” ülkesine ulaşmayı başaran delikanlı, özlem duygusunu alt edemeyerek anayurdunu bir kez olsun görmek için aynı yollardan geri dönerken farkında olmaksızın yaşlanmaktadır. Çünkü o ölümsüzlük ülkesindeyken yüzlerce ,belki binlerce yıl geçmiştir . Gelirken geçmiş olduğu yerler de şimdi bambaşkadır. Rastladığı kimselere şaşkınlık içinde sorduğu sorulara aldığı yanıtlar, giderek ak sakallı bir dedeye dönüşmekte olan bu garip yolcuya yönelik alaylardır… Gerçi sözünü ettiğim arkadaşlar benimle alay etmediler ama, ne askerliğimi yaptığım kışlayı, ne kaldığım evleri bulabildim. Sadece kendilerinin değil yerlerinin bile yerinde yeller esiyordu….
***
Sıradan Cumartesi yazısına Cuma sabahı devam ediyorum…
Sabah dediysem şu anda 06.30.
Kaldığım odanın penceresinden, hemen karşımdaki muhteşem, aynı zamanda da zarif ağacı gördüm…
Odam altıncı katta, ağacın yüksekliği pencerenin hizasını da geçiyor…
Çınar mı desem?.. Ziraat mühendisi çocuğuyum ama, ağaç türlerini doğru dürüst öğrenmemiş olduğuma hep hayıflanırım…
Emin olamadığım için “resepsiyon”daki çocuğu aradım…
Sorumu anlamadı önce, “bir şey mi içmek istiyorsunuz, tam anlayamadım…” dedi.
Tekrar sorduğumda “bilmiyorum maalesef” diye üst üste birkaç kez yineledi içtenlikle…
Herhalde, kim bu deli diye düşünmüştür, sabahın köründe ağacın türünü merak eden...
Beni hemen anlamayışının bir nedeni, belki de asıl nedeni ise , sesimin hayatımda ilk kez olarak işitilemeyecek kadar kısılmış olması…
Bir kaç gün önceki üşütme sonucunda dün sabah başladı bu kısıklık, giderek arttı…
Geceden beri zencefil vb. derken şimdi neyse ki açıldı biraz…
Sesinden bize ne demeyin, sıradan bir yazı diyerek baştan uyarmıştım sizi…

***
Dün kitap fuarına gelmeden önce “Affan Kitapçıoğlu” lisesinin beni heyecanla bekleyen sevgili öğrencileri ve öğretmenleriyle buluştum. Üç gitar ve bir bateriden oluşan öğrenci topluluğunun sunduğu “Bu Aşk Burada Biter” –kesinlikle abartmıyorum- ustalarla yarışabilecek nitelikteydi… Bir genç kızımızın okumak için “Eski Nisan”ı seçmiş olması ve başarıyla yorumlaması ise bir başka güzellikti… Ben de kendi payıma, kısık sesle yaptığım konuşmamın arasına birkaç şiir serpiştirmekten de geri kalmadım… Ardından uzayıp giden imza kuyruğu, hemen sonrasında da fuar ve orada da her zamanki gibi çoğunluğunu genç kızlarımızın oluşturduğu sevgili okurlarımla imza, söyleşi, fotoğraflar vb….
***
Gece bir TV kanalında bir CHP yöneticisi, cumhurbaşkanı adaylarının sözü edilen üç kişiden daha başka biri olacağını söylüyordu… Uykumun kâbusa dönüşmesi yine kötü bir sürprizle karşılaşma korkusundandı belki… Rüyamda üstelik sevgili sarmanım “Oğluş” kaybolmuştu… Sabahleyin tam da sözünü ettiğim ağacın yakınından bir sarmanın geçmekte olduğunu görünce ferahladım biraz… Bugünkü üç okul ziyaretine daha çok hazırım şimdi…

Ataol Behramoğlu/Cumartesi/280418

25 Nisan 2018 Çarşamba

HUKUK AHLÂK VİCDAN…



Yanlarına akıl, insaf, sağduyu vb.. daha başkaları da eklenebilecek bu sözcükleri ardı ardına sıralamakla yapmak istediğim, daha doğrusu sormak istediğim , üzerlerinde fazla düşünmeden de aralarında yakın ilişki, özdeşlik olduğunu anlayıp hissettiğimiz bu kavramların birbirine aykırı olup olamayacağıdır…
Hukuk adına yapılan işlemler, uygulamalar,çıkarılan yasalar, bütün bu kavramları yok sayarak, onları aşağılayarak, değersizleştirerek gerçekleştirilebilir mi?
Diyeceksiniz ki ülkemizde yapılmakta olan zaten bu…
Ben de zaten tam olarak bunu söylemek istiyorum…

***
Parlamenter sistemi ortadan kaldırmaya yönelik anayasa oylamasının en temel insan haklarına, dolayısıyla da hukuka aykırı olduğu, aralarında benim de olduğum köşe yazarları tarafından çok kez dile getirildi.
Kamuyu yoklamak için ya da bir başka amaçla yapılabilecek sıradan bir ankette sorulabilecek herhangi bir soru, sonucu yasa olacak bir halk oylamasının konusu olamaz denildi….
Daha da özetle, köle ve kul olarak mı, özgür yurttaşlar olarak mı yaşamak istersiniz gibi –sonucu yasalaşacak- bir sorunun, evrensel insan haklarına, hukukun en temel ilkelerine aykırı olduğunu ben kendi payıma yazılarımda ve konuşmalarımda defalarca tekrarladım .
Bu nedenle de, bu gün fiilen yaşanmakta olan siyasal yönetim biçiminin hukuk dışı olduğunu düşünmeyi sürdürüyorum…
Şimdi ise, hukuka, ahlâka, vicdana, akla, insafa, sağduyuya…. aykırı; bütün bunlarla ve bu ülkenin yurttaşlarının bütün bu kavramlara ilişkin değerleriyle alay edercesine yeni bir durumla karşı karşıyayız…
Oldu bittiyle, yangından mal kaçırırcasına, neredeyse birkaç gün sonra denecek kadar yakın bir tarihe alınan seçimlere, bilmem hangi yasanın hangi maddesi gereğince, topluma mal olmuş, seçimin ve ülkenin kaderini değiştirecek İyi Parti katılamazmış…
Böyle bir şeyin değil gerçekleşmesini, düşüncede kabul edilmesini bile yukarıda sıraladığım bütün değerlere hakaret, insanlığımızla alay edilmesinin kabulü ve despotizme boyun eğiş sayarım…
***
Bu satırları yazmakta olduğum Cuma günü akşamına kadar yönetici kişilerden ve çevrelerden bu konuda henüz bir açıklama gelmedi, ya da ben rastlamadım.
Umarım gelmeyecektir, gelmesin…
Buna karşılık, sözünü ettiğim partinin yöneticilerinin açıklamalarını gördüm.
Ümit Özdağ, İyi Partinin katılamayacağı bir seçim meşru olamaz diyor. Benim de tam olarak düşündüğüm budur.
(Bu parti benzer gerekçelerle Saadet, HDP ya da herhangi bir başkası da olsa aynı şeyi düşünürdüm. Örneğin HDP’ye yapılanlar zulümdür.)
İyi Partinin Genel Başkanının ise Fethiye’deki bir halk buluşmasında söylediklerinin özetini Yeni Çağ gazetesinin manşetinde gördüm. Yasayla kendi keyiflerince oynayarak partisini seçime sokmamaya kalkışabilecek olanları
şöyle uyarıyor sayın Akşener: “Gök kubbeyi başınıza yıkarım!”)
***
Sayın Meral Akşener, partiniz henüz kurulmadan sizinle ilgili yazdığım, sayısız ve ölçüsüz eleştiri ve hakarete yol açan yazılarımdan birinde en çok eleştiri alan cümle ise, solda bir arkadaşınız olarak karşılaşacağınız bütün güçlüklerde yanınızda olacağımdı…
Aynen ve şimdi bu durumda daha da önemle, özellikle tekrar ederim:
Gözüpek ve kararlı tutumunuzu alkışlıyor; despotların ve despotizmin bütün oyunlarına, tehditlerine karşı, solda bir arkadaşınız olarak yanınızda olmaya devam ediyorum…
Ölçü dışına çıkmadığı için en çok öngörüsüzlük olarak kabul edilebilecek eleştirilerin çok ötesinde, bana o sırada henüz kurulmamış olan partinizin genel başkan yardımcılığını bile yakıştıran, densiz, şuursuz, erdemsiz kişilerin kendileriyle tutarlı olmaları için şimdi yapmaları gereken ise, herhalde despotların ve despotizmin yanında saf tutmak olmalıdır.

Ataol Behramoğlu/Cumartesi/210418

7 Nisan 2018 Cumartesi

BAŞKOMUTAN ERDOĞAN…(*)



Bu yılın Mart ayında Sefer Çetinkaya imzalı uzunca bir elektronik mektup almıştım. “Hitler Dönemi Almanyası-Erdoğan Dönemi Türkiyesi” başlıklı bu ilginç mektuptaki( daha doğrusu inceleme yazısındaki) bazı görüşleri az önce bilgisayarımda bir kez daha gözden geçirirken sizlerle de paylaşmak istedim.
Sayın Sefer Çetinkaya, Hitler dönemi Almanya’sına ( özellikle de Nazi partisinin iktidar ve Hitler’in tek adam oluşuna) ilişkin bilgileri “Hukuk profesörü Andreas Schwartz’ın gözetiminde 1948’de yayımlanan ‘Hitler’ adlı kitaptan derlediğini belirtiyor…
Benzerlikler konusuna girmeden, dikkatimi özellikle çeken bir sözcükle, “başkomutan” sözcüğüyle başlayayım…
Cumhurbaşkanı Hindenburg’un 1934’de ölmesiyle, başbakan Hitler Cumhurbaşkanlığı görevini de üstleniyor ve böylece Alman ordusunun “başkomutan”ı oluyor…

***
Doğrusu, başbakan Erdoğan’ın yakın gelecekteki olası cumhurbaşkanlığı ile birlikte, aynı zamanda da Türkiye ordusunun başkomutanı olacağı aklıma gelmemişti… Ya da bunu bu sözcüklerle düşünmemiştim…
Anayasa’nın ilgili bölümüne baktım. Cumhurbaşkanının görev ve yetkilerinin sıralandığı 104. maddede, şu cümleler de yer almakta: “Türkiye Büyük Millet Meclisi adına Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Başkomutanlığını temsil etmek, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kullanılmasına karar vermek, Genel Kurmay Başkanı’nı atamak…”
Böylece Erdoğan’ın olası cumhurbaşkanlığı’nın bir başka boyutu, yaratabileceği bir başka sorun daha ortaya çıkmış oluyor:
Cumhurbaşkanı, ordu ilişkisi…
Daha açık bir deyişle, Türkiye ordusu ile bu ordunun olası başkomutanı Erdoğan arasında “emir-komuta” ilişkilerinin doğurabileceği sorunlar…
***
Şimdi, sözünü ettiğim elektronik mektupta örneklenen koşutluklardan bir bölümüne göz atalım:
1929 Dünya Ekonomik bunalımıyla ilişkili olarak Alman ekonomisi de çöküntüde. 1932 başlarında bu ülkede işsiz sayısı 6 milyonu aşmış. Hitler başkanlığındaki Nazi Partisi bir “toplumsal öfke ve kaos ortamında” 6 Kasım 1932 seçimleri için alanlara çıkmaya hazırlanıyor…
Hitler, Alman gazetelerin tümüne yakınını elinde bulunduran 6 patronla yaptığı görüşmelerde, 6 Kasım seçiminde partisinin desteklenmesi karşılığında, iktidara geldiklerinde patronların kredi ve faiz borçları ile devlete olan vergi borçlarının silineceği vaadinde bulunuyor ve istediği desteği fazlasıyla elde ediyor…
Bir başka ilginç nokta ( Naziler tarafından meydanlarda yakılan “Hitler’in Yolu” adlı bir kitabın yazarı) Demokrat Parti milletvekili Theodor Heuss’un, Hitler’in yükselişine karşı demokrasi güçlerini birleştirme çabalarının başarıya ulaşamayışı…
Nazizimin yıkılışından ve savaşın sona ermesinden sonra Alman Federal Cumhuriyeti cumhurbaşkanlığına seçilecek olan öngörülü devlet adamı ve aydın Theodor Heuss 5 Haziran 1933’te demokrasiden yana bütün partileri bir toplantıda buluşturarak her partinin bütün seçim bölgelerinde seçime girmemesi, hangi parti hangi seçim bölgesinde en güçlüyse öteki partilerin onu desteklemesi önerisinde bulunuyor…
Fakat bu toplantı, katılımcıların siyasal hırsı, körlüğü, bencilliği ve öngörüsüzlüğü sonucunda ne yazık ki bir demokrasi cephesi kurulamadan ve bir seçim ittifakı gerçekleştirilemeden dağılıyor…

***
Bu günün başbakanı, geleceğin olası cumhurbaşkanı ve böylece de Türkiye ordusunun olası başkomutanı Erdoğan’ın geçen hafta AKP kurultayında yaptığı konuşma, “demagoji” denilen şeyin örnekleriyle bir kez daha dolup taşıyor…
Erdoğan sesinin en üst perdelerinden, Irak’taki Amerika’ya ver yansın ediyor…
Hani demokrasi getirecektiniiiizz…”diye yırtınıyor…
Sanırsınız bir yol kazası olmayıp da mahut “teskere” kabul edilmiş olsaydı Irak’a Türk ordusunu göndermeye can atan kişi o değildi…
Sanırsınız bu Erdoğan, Irak’a asker gönderilmemesi için savaşım verenlerin en başında gelmekteydi…
Söylenilen sözlerdeki tutarsızlıkların yanı sıra, ses tonundaki iniş çıkışların ve “hitabet”teki beklenmedik yön değişimlerinin yapay ve sağlıksız grafiği ise benim gibi başka birçok kişiyi de tedirgin ediyor olmalıdır…
Başka da ne söylenebilir, bilmiyorum…

(*) 12 yıl önce (18.11.2006) bu sütunda yayınlanan yazımı kısaltarak bir kez daha yayınlıyorum.