27 Ocak 2018 Cumartesi

PARİS’TEN CEZAEVİ MEKTUPLARI…


Başlığın biraz tuhaf kaçtığını biliyorum.
Sanki Paris cezaevlerinden mektup almışım gibi.
Ya da sanki Paris’te bir cezaevinden mektup yazıyorum…
Gerçi Paris’teyim şu anda, fakat cezaevinden değilim çok şükür…
Bu satırları 25 Ocak Perşembe akşamı, birkaç saat önce İstanbul’dan geldiğim Paris’in Montparnasse Sokağında, ressam Renoir’ın adını taşıyan bir küçük otelde yazıyorum…
Seksenli yıllarda, üzerinde “Türkiye dışında bütün ülkelerde geçerli” yazılı bir pasaportla, ülkesinde iki davadan toplam on beş yıla yakın hapis cezasına çarptırılmış bir siyasal sığınmacı olarak yıllarca yaşadığım bu şehirde bu gün üstelik yeşil TC pasaportuyla bulunuşumun nedeni bambaşka…
Yarın bana (ve sanırım başka ülkelerden birkaç yazara daha) bir törenle, Paris’te 1980’de kurulan “Avrupa Bilim, Sanat ve Edebiyat Akademisi”(Académie européenne des sciences, des arts et des lettres/ AESAL)  üyeliği verilecek…
UNESCO’yla bağıntılı bu uluslar arası kültür kuruluşu hakkında internette geniş bilgi var. Özetlemek gerekirse amaç, Avrupa ülkelerinin çeşitli şehirlerinde düzenlenecek toplantılar, forumlar ve başkaca kültürel etkinlikler yoluyla en geniş anlamda bir Avrupa Kültür ağı oluşturmak… Üyelerinin entelektüel ve ahlâki nitelikleri sayesinde de barışa katkıda bulunmak…
Bütün bunlarla cezaevi mektuplarının ilişkisi ise, buraya gelirken bu haftaki yazım için yanıma aldığım iki mektup…
***
Doğrusunu söylemek gerekirse şu birkaç saat içinde bile Paris izlenimlerinin ağır basmasıyla bir an mektuplardan söz etmeyi bir hafta ertelemeyi düşünmüştüm…
Fakat Paris yerli yerinde duruyor.
Bizim asıl gerçeğimiz ise bu mektuplarda dile getirilen kendi acılı ülkemizdir.

***
İlk mektup, F Tipi cezaevleri uygulamasına karşı 2000’de ölüm orucuna başlayan müvekkillerini desteklemek için 5 Nisan 2006’dan 22Ocak 2007’ye kadar ölüm orucundayken ziyaretine gittiğimde tanıştığımız avukat arkadaşım Behiç Aşçıdan.
Behiç bu gün de Nuriye ve Semih’in avukatı. 12 Eylül 2017’de göz altına alınarak tutuklanıp dokuz ayrı hapishaneye dağıtılan 17 avukattan biri.
Tutuklanmalarının tarihi 12 Eylül, fakat bir gizli tanığın buna gerekçe olan ifadesi 13 Eylül tarihi taşıyor. Behiç Aşçı’nın sözleriyle” komplo kurmuşlar, ama bu kadar acemice.”
Behiç Aşçı mektubunda, bir başa itirafçıdan da söz ederek bunların itirafçı değil iftiracı olduklarını söylüyor. Bir hukuk adamının hapishaneden gönderdiği bu mektup, yaşamakta olduğumuz şu yıllarda, kimi güvenlik ve yargı güçlerinin nasıl suç örgütüne dönüştüklerini gözler önüne seriyor…
Avukat arkadaşımın uzun mektubunun bir başka ağırlık noktası, büyük acılara ve karışıklığa yol açacağı çok açık tek tip cezaevi giysileri konusu… Behiç Aşçı kısaca TTE diye adlandırıyor bu zulüm tuzağını ve canları pahasına da olsa bu kefenleri giymeyeceklerini adeta haykırıyor. Bu hükümet, hukuk, vicdan, insaf dışı bu uygulamadan vazgeçmelidir. Sağduyu bunu emrediyor. Israr ederlerse olabileceklerin ağırlığı altından kalkamayacaklarından kuşku duymuyorum.

***
İkinci mektup bir başka cezaevinden, tutuklandığı 13 Ekimden bu yana savcının karşısına bile çıkarılmadan tek başına hücre hapsinde tutulan Gülten Matur’dan.
Daha önce de tutuklanan ve serbest bırakılışından 2-5 ay sonra çay bahçesinde otururken yeniden göz altına alınıp cezaevine konan Gülten Matur’un ilk tutuklanma nedeni ise tam anlamıyla akıl ve mantık dışı. “Biliyor musunuz” diye yazıyor” 2015’te Antalya’da yapılacak G-20 zirvesinde eylem yapabilme ihtimalinden kaynaklı Ağustos 2016’da göz altına alınmıştım”…
Ne dersiniz?..
***
Yarınki törendeki konuşmamda kısaca şöyle demeyi tasarlıyorum: Kararınızdan onur duydum. Fakat ülkemde adaletsizlikler sona ermeden ve dünyaya barış gelmeden mutlu olmamı beklemeyin.


Ataol Behramoğlu/Cumhuriyet/270118

20 Ocak 2018 Cumartesi

SEVGİLİ


Sevgili” sadece anlamı bakımından değil “sevmek” fiilinden türetilmiş olmasıyla da dilimizin en güzel sözcüklerindendir…
Okuru örneklerle yormayayım, fakat bildiğim kadarıyla bu her dilde böyle değil.
Sevmek”ten türetildiklerinde ise,(örneğin İngilizcede, Fransızcada) bizdekinden farklı olarak hem ad hem sıfat gibi değil sadece ad olarak kullanılmaktalar…
Bu kadar dilbilgisiyle yetinerek bizdeki “sevgili”ye dönelim…
Daha çok mektuplarda kullandığımız bir hitap sözcüğüydü bu.
Mektup artık tarihe karıştığından sadece günlük konuşma dilinde kullanılır oldu.
O da gittikçe daha azalarak…
Bu konuda bir araştırma yapılsa ilginç sonuçlara ulaşılabileceğini düşünüyorum…
İnsanların birbirini giderek daha az sevdiği bir toplumda sevgili hitabının da azalmasında şaşılacak bir şey olmasa gerek…

***
Siyaset dilinde ise, zaten bizde bu alanda kullanılmasına pek rastlanmayan sevgi sözcüklerinin yerini nefret sözcükleri aldı…
Günümüz Türkiye siyasetinde egemen olan, toplumu da etkiliyor görünen dil; nefret, aşağılama, hor görü ve daha da ötesinde bir tehdit dilidir…
Etkiliyor değil etkiliyor görünen dedim…
Çünkü kötülük sadece ahlâki bakımdan değil fiziksel olarak da rahatsız edicidir…
Kötü ve kaba söylemlerden bir an hoşlanılsa da sonrasında bir tedirginlik hissedilir.
Günümüzde toplumumuz tam olarak bu noktadadır.
Birileri çıktığında televizyonların daha sık kapatıldığına, radyoların kapatılıp ya da seslerinin kısıldığına daha çok tanık oluyoruz…
***

Yazı böylece sevgili sözcüğü ve oradan da toplumun sevgiye duyduğu gereksinim üzerine sürüp gidebilir…
Fakat amacım o değil.
Bana bu konuyu düşündüren, CHP İstanbul il başkanlığına seçilen Canan Kaftancıoğlu’nun görevi devralırken yaptığı konuşmalarda, eşinden hem de her seferinde “sevgili eşim” diye söz etmesi oldu…
Siyasette, hele günümüzde, hiç alışık olunmadık bir dil bu…
Bu alandaki terminolojiye yukarıdan aşağıya bir bakın: Orada özel yaşam, dolayısıyla da özel yaşama ilişkin her hangi bir hitap zaten yoktur.
Genel olarak da, eşitler arasında değil, yukarıya dönük olarak kullanılan, sevgiyle ilişkisi hemen hiç bulunmayan bir yaltaklanma sözcüğüdür…. “Sevgili cumhurbaşkanımız”, “sevgili başbakanımız”,sevgili bilmem kimimiz gibi….
Ben bu alanda, özel yaşama ilişkin de olsa, bir siyasetçinin ağzından bu sözcüğü ilk kez gerçek anlamıyla işittim ve gerçekten duygulandım…

***
Canan Hanımla sanırım hiç karşılaşmadık. Fakat değer verdiğim dostlarımdan hakkında çok olumlu sözler işittim. Sözünü ettiğim konuşmada, kendisine yönelik , kimileri zaten üzerinde durulmaya değmeyecek kadar basit suçlamaları bir bir çürüttü. Herkesin tanık olduğu gibi, söyledikleri kadar duruşu ve tavrıyla da samimi, açık yürekli, inandırıcı, etkileyiciydi…
Türkiye’de siyasetin bütünüyle, en azından bir saygı söylemine ihtiyacı var.
Sol siyasetin ise, cesaret, gerçekçilik, eylemlilik gereksinimi kadar ortak bir sevgi(ya da yine hiç değilse saygı) dilinde buluşma gereksinimi de çok açık.
Sevgili Canan Kaftancıoğlu’nun CHP İstanbul İl Başkanlığına seçilmesini bir nöbet değişimi ve bütünüyle hem kendi partisinin hem solun önemli bir kazanımı olarak görüyor, üstlendiği güç görevde başarılar diliyorum.




Ataol Behramoğlu/Cumartesi/200118

13 Ocak 2018 Cumartesi

ŞİİR NEYLE YAZILIR? | Ataol Behramoğlu | Cumartesi | 13.01.18


Bu da soru mu, bilmeyecek ne var diyenleriniz olacaktır; şiir elbette sözcüklerle yazılır…
Bu yanıtı yeterli bulmayanlar; tamam da, ama nasıl sözcükler, diye ekleyeceklerdir; her sözcük şiire girer mi; sözcüklerin yan yana, alt alta sıralanması şiir olmalarına yeter mi?
Elbette yetmez diye devam edilecektir; sözcükler kavramları içerdiğine göre bu kavramların şiir olabilmesi için aralarında şiirsel bir bağ olmalıdır…
Burada iş biraz karışmaktadır… Şiirsel bağ ne demek?
Konuyla daha yakından ilgili olanlar, mecaz,metafor diyerek söze karışacaklardır… Kavramların şiir olabilmesi için metafor oluşturmaları gerekiyor…
Metafor, yani çarpıcı benzetme… Bizim Divan şiirimiz metaforla dolup taşar.Modern Batı şiirinin, bizim 1950’lerde başlıca akım olup etkileri günümüzde de sürmekte olan modernist şiirimizin önde gelen zenginliklerinden biri de bu metafor bolluğudur.
Konuyu daha da derinleştirerek, metafor ancak imgeye dönüşürse şiir ortaya çıkar diyenler de olacaktır.
Böylece sözcükten başlayarak imgeye gelmiş oluyoruz…

***
Peki, imge nedir, sözcükten farkı nerede, nasıl oluşuyor?
Sözcükler kavramları içerdiğine göre onlardan mecaz yapılabilmesini anlıyoruz.
Çünkü eninde sonunda mecaz da ata sözü gibi bir şey, güçlü bir benzetme, .kavramlarla açıklanabilecek bir söz toplamıdır.
İmgeninse kavramsal karşılığı yoktur; ya da kavrama indirgenemez.
Metafor açıklanabilir. İmge tam olarak açıklanamaz.
Aragon’un cepheye giden askerlerden söz ettiği bir şiirinde “Kuzey Garı onları yedi” diye bir dize vardır…
Burada gözerimizin önünde, çoğu, belki hiçbir geri gelmeyecek vagonlar dolusu insan görüntüsü canlanır.
Böylece sayısız acı, sayısız öykü, üstelik hiç de ilginçliği olmayan sıradan bir fiille (“yemek” fiiliyle)gözlerimizin önünde canlandırılmaktadır..
. Kuzey Garı(Gare du Nord) sanki insan yutan bir canavar ağzına dönüşmektedir.
Tartışmasız, bir imgedir bu. Üstelik çok etkileyici bir imge.
Bir de bizden, Cemal Süreya’nın bir şiirinden, daha öncelerde birkaç kaç kez sözünü ettiğim bir örnek vereyim:
Gülün tam ortasında ağlıyorum”
Bu dizenin, üzüntülü bir aşkın dile getirildiği bir imge olduğu çok açık değil mi?

***
Sözcük(kavram), mecaz(metafor), imge..
Bunlara sözcüklerin dış yüzünü oluşturan ses (melodik) özelliklerini de ekleyelim.
Böylece şiiri oluşturan temel unsurları sıralamış oluyoruz.
Şiir bütün bu unsurların bütünüdür.
Sözcük(kavram) bilgisi ve tutarlılığı, ses örgüsü, metafor yapma ustalığı şiirin temel gereksinimleridir.
Denebilir ki alfabesidir…
Bunlarsız şiir olmaz.
Fakat sadece onlarla da olmaz…
Asıl unsur imgedir.
İmgeninse yapay olmayan, hakiki bir duygu ve kavram dokusuna sahip olması gerekir.
Zaten böyle bir doku yoksa, sözü edilebilecek olan şiir değil ilginç metaforlar ve söz ustalıklarıdır…

Son şiir kitabım “Ne Çok Hain”deki şiirleri paylaşmak üzere 6 Ocak’ta Kadıköy CKM’de gerçekleşen muhteşem buluşmanın yaratıcıları olan başta Emel Korkmaz ve Gülsüm Elvan anneler ve yürüyüş dörtlüklerimden biriyle buluşmayı selamlayan sayın Kılıçdaroğlu olmak üzere Genco Erkal, Rutkay Aziz, Orhan Aydın, Ekrem Ataer,Levent Üzümcü, Meltem Cumbul, Tuna Kiremitçi-Elif Dubaz, Ebru Saçar, Sanatçılar Yürüyor Topluluğu, Haluk Çetin ve Selçuk Korku’ya; Kadıköy Belediyesinin değerli başkanı Aykurt Nuhoğlu’ya, Kültür Dairesine, Sedef Narçın’a, Elif Akkaya’ya, ses ve ışık teknisyenlerine, programı baştan sona canlı yayınla milyonlara ulaştıran Halk TV ekibi ve Tuba Emlek’ ve salonu dolduran, yüzlercesi yer kalmadığı için içeri giremeyen bini aşkın şiir sever ve yurtsevere en içten sevgi, saygı ve teşekkürlerimle.


Buluşma videosu Youtube’da izlenebilecek. A.B

6 Ocak 2018 Cumartesi

FARKLI VE BİRLİKTE OLMAK


Aralarında sayısız benzerlik de olsa fiziksel bakımdan birbirinin tıpa tıp aynısı iki insan olamaz.
Bunu karakter özellikleri bakımından da söyleyebiliriz.
Hangi çağa, ulusa, cinse, toplumsal sınıfa ait olurlarsa olsunlar çeşitli bakımlardan ortak özellik gruplarında toplanabilecek insanlar, tek tek ele alındıklarında farklı kişilikler, farklı bireylerdir.
Yaşamı ilginç kılan başlıca olgulardan biri de bu farklılıklar olsa gerek.
Yoksa mekanik olarak imal edilmiş robot toplulukları; ya da herhangi bir hayvan topluluğunun bile değil,, böcek vb. türünün bir araya gelmiş unsurları olurduk.
Farklıyız, kimi kez birbirine taban tabana aykırı fiziksel ve kimliksel özelliklerimizle.
Fakat gelmiş geçmiş, şimdiki ve gelecekteki insan topluluklarının bir bireyi olarak, ortak bir insanlık kaderinin birer parçası, unsurlarıyız.
Kimliğim:İnsan” başlıklı bir kitabıma adını veren yazımda anlatmak istediğim de sanırım esas olarak buydu.
Farklılıklarımıza karşın bizi birleştiren en temel gerçeklik insan oluşumuzdur.
Bu gerçekliğin bu gün için bir ütopya, tam tersinin yaşandığı bir düş olduğunu elbette biliyorum.
Uzak ve yakın geçmişte olduğu gibi günümüzde de; edebiyat, sanat,şiir, insan oluşumuzun, ortak değerlerimizin altını çizmeye ne kadar çaba gösterse de; siyasette, toplumsal pratikte, günlük yaşam ilişkilerinde derinleştirilen, bu ortak değerler değil, ayrılıklar, farklılıklar olmaktadır…
Bizi birbirimizden ayıranan fiziksel, türsel, sınıfsal, ulusal vb. her çeşit toplumsal farklılıklarımız…
Öylesine bir derinleştirme ki bu,dünya dün olduğu gibi bu gün de insanların birbirini boğazladığı bir mezbahadan farksız.
Bu boğazlaşma değişmez bir kader midir?
Farklı kimliklerin, farklılıkların bir arada, barışçıl bir atmosferde yaşaması bütünüyle olanaksız mıdır?
İşte tam bu noktada, bu soruya inandırıcı bir yanıt arayışında, “Farklıyız, Birlikteyiz, Biz Türkiye’yiz” girişiminden söz etmenin tam sırasıdır….

***

Bu girişim hakkında ilkin, değerli dostum, avukat Ekrem Demiröz’ün bir mesajıyla haberim oldu. 2012-2016 yıllarında iki dönem Bursa Barosu başkanı, şimdilerde Türkiye Barolar Birliği Yönetim Kurulu üyesi olan Ekrem Demiröz Aralık ayı başlarındaki mesajında “Farklıyız, Birlikteyiz, biz Türkiye’yiz” başlığı altında farklı görüşlerden ve çevrelerden insanlar olarak yaklaşık beş aydır bir çalışma içinde olduklarını, girişimi ve amaçlarını yılın en uzun günü olan 21 Aralıkta medyaya ve kamuya açıklayacaklarını bildiriyordu.
Sözünü ettiğim mesajda da dile getirilen görüş ve amaçlar ise, özetle, bunun bir vicdan hareketi olduğu, kimsenin yanında ya da karşısında olunmadığı, farklılıklarımızın çatışma nedeni değil birlikte ve kardeşçe yaşamayı zenginleştiren bir etken olması gerektiği, bu yönde yapılacak çalışmalarla da birlikte ve kardeşçe yaşama iradesinin toplumun bilincine çıkarılmasına çalışılacağı idi.
21 Aralıkta bu mesaj açıklandı ve az önce telefonda konuştuğumuz Ekrem Demiröz’den neredeyse her ilin yöresel basın organlarında yayınlandığını ve ülkenin bütün yörelerinden olumlu yankılar aldığını öğrendim.

***

Farklıyız, Birlikteyiz , biz Türkiye’yiz” girişimi Bursa’dan bütün ülkeye yayılarak ülke genelinde bir sivil toplum hareketine dönüşebilir mi?
Bunu şimdiden kestirmek mümkün değil.
Fakat sivil toplum örgütlerinin gelişmişlikleri ve yaygınlıkları bakımından parlamenter demokrasinin yürürlükte olduğu ülkeler arasında korkarım en altlarda yer alan, bütün tarihinin en çok bölünmüşlük süreci dayatılmış olan ülkemizde, bu girişim, böyle bir “vicdan hareketi” önemle desteklenmeli, örnek alınmalıdır.


Ataol Behramoğlu, Cumartesi Yazıları, 060118


Tek adam rejiminin yasa tanımaz uygulamalarına karşı dostları, seçmenleri ve partisi Beşiktaş Belediyesi Başkanı Murat Hazinedar’ı yalnız bırakmamalıdır,bırakmayacaktır. 

30 Aralık 2017 Cumartesi

İKİ YILDÖNÜMÜ


Salı günü iki yıldönümü toplantısına katıldım.
İlki yüzüncü yıl dönümünde Ekim Devrimi konusunda Bedri Baykam’ın Piramit Sanat’ında düzenlenen toplantıydı.
Bedri Baykam, dakikasını boşa harcamayan, tanıdığım en çalışkan dostlarımın başında gelir.
Resimler, kitaplar, sergiler, yazılar, seyahatler, kimi kez bir kaç tanesi bir arada sanatsal ve toplumsal etkinler, baş döndürücü bir yaratıcı çalışma temposu…
Konuşmacılardan biri olarak girdiğim toplantı salonunda, gözüme ilk çarpan, doğum yıldönümünde İsmet İnönü için düzenlenen resim sergisiydi…
Salon ise, tamamen doluydu…
1917 Ekim Devrimi, yüzüncü yılında da,içinde ülkemizin de bulunduğu bütün dünyada insanlığın ilgi odağında olmayı sürdürüyor.
Emek sömürüsü, eşitsizlik, adaletsizlik olduğu sürece de bu ilgi devam edecektir.
1789 Fransız Devriminin sona erdiği nasıl söylenemezse, Ekim Devrimi için de bu fazlasıyla böyledir…
Konuşmacılar( Paneli yöneten Bedri Baykam, felsefe profesörü Örsan Öymen, tiyatro sanatçısı ve Sanatçılar Girişimi sözcülerinden Orhan Aydın, benim değerli öğrencilerimden Dr.Barış Zeren ve ben) farklı sözcükler ve farklı yönlerden de olsa özetle bunları söyledik.

***

İkinci toplantı Roboski Katliamının 6. Yıldönümü için Şişli Kent Kültür Merkezinde düzenlenen anma toplantısıydı….
Ekim Devrimi panelinde konuşmalar bittikten sonra tartışma bölümüne kalamayıp Roboski anmasına katılabilmek için hızla hareket etmem gerekti…
HDP İstanbul örgütünün çağrısıyla katıldığım anma toplantısı ben oraya ulaştığımda başlamıştı ve sürmekteydi.
Az sonra Roboski belgeseli gösterileceği için gelir gelmez çıkarıldığım sahneden, yarı karanlık salondaki topluluk içinde gözüme ilk çarpan beyaz başörtülü kadın topluluğu oldu.
Bunlar belli ki, katliamın 6. Yılında sorumluları hâlâ ortaya çıkarılıp yargılanmayan katliamın 19’u çocuk olan 34 kurbanının anneleri, kardeşleri,eşleri, başkaca yakınlarıydı…
Yarı karanlıkta yüzleri tek tek seçemediğim için ön sırada HDP Milletvekillerinin olduğunu sonradan öğrendim.
İki şiirimi okuma öncesindeki kısa konuşmamda, bir ülkede tek bir insan, hele tek bir çocuk, tek bir bebek acı çekmekteyse, bunun bütün bir ülkenin acısı olduğunu, böyle olması gerektiğini söyledim.
Ardından, “Kan Dökücülüğün Tarihi Yazıldığında” ve “Erdem ve Erdemsizlik Üzerine” adlı şiirlerimi okudum.
Orada, yarı karanlıkta, beyaz başörtülerini seçebildiğim annelere, eşlere, kardeşlere, kurbanların çocuklarına buradan da sevgilerimi göndererek, “Kan Dökücülüğün Tarihi Yazıldığında” başlıklı şiirimden bir bölümünü buraya da almak istedim:
Kan dökücülüğün tarihi yazıldığında 
Kendileri gibi düşünmeyenlerin 
Kanına susayanlar 
Yerlerini alacaklar ilk sırada
Vicdansızlığın tarihi yazıldığında 
Gözyaşı üstüne kurulu saraylarda 
Güvende olduklarını sananlar 
Bir başka dünyada değil bu dünyada 
Vicdanlardan yükselen alevlerin 
Cehenneminde yanmaktan kurtulamayacaklar
(“””)
Yalanın tarihi yazıldığında 
İnanç ticaretinde ustalaşanlar 
Gerçeğin ışığı köreltince gözlerini 
Karanlıkta beslenen yaratıklar gibi 
Çırpınıp kaçmaya çalışsalar da 
Aklın aydınlığında yok olacaklar 
(….)
Bütün bu tarihler yazılacak bir gün 
Ve zaten yazıldı, yazılmakta da 
Fakat sadece cinayet tasarımcıları 
Ve kapı kulları değil 
Korkak suskunluklarının lanetli rahatlığında 
Cinayete seyirci kalanlar da 
Sıralanacaklar kanlı sayfalarda 



Ataol Behramoğlu/Cumartesi/301217
________________________________________________________________
Bu Cumartesiyi Pazara bağlayan, gece yarısı saat 1’de, HALK TV’de, Haluk Çetin’in Şiir İçi Şarkılar programında olacağım.


23 Aralık 2017 Cumartesi

CHP’Yİ KORUMAK


Hamburg
Cumhuriyet Halk Partisi Hamburg Birlik Başkanı, yakın dostum Coşkun Coştur’un davetiyle birkaç gündür Hamburg’dayım.
Eşimle birlikte bu gelişimiz daha çok bir kaç gün gezip dinlenmek içindi.
Nitekim Kiel’de, Günter Grass müze evini de gezdiğimiz Lubec’de ve dünya masalları içinde en sevdiklerimden biri olan o sevgili Bremen Mızıkacıları’nın kenti olan Bremen’de, kısa süre içinde de olsa güzel zamanlar geçirdik…
Fakat, Giresun’un bir köyünden çocuk denebilecek bir yaşta geldiği Hamburg’da fabrika işçiliği ve uzun süre işçi temsilciği yapan, aldığı eğitimle ve yetenekleriyle kendini seçkin bir aydın olarak yetiştirmeyi başaran Coşkun Coştur’un Hamburg’a kazandırdığı “Hamam Hafen”in restoran bölümünde çoğunluğu CHP’li ya da CHP’ye yakın arkadaşlarla yaptığımız söyleşi olmasa bu güzel gezi eksik kalırdı…
Bu yazının asıl konusu bu buluşmada konuştuklarımız olacak…

***
İyi Parti adı altında, ülkemiz siyasetinde merkezdeki boşluğu doldurmaya aday bir partinin kurulması, son yıllar siyasal yaşamımızın kuşkusuz en önemli olaylarından biri, belki en önemlisidir.
Çünkü AKP büyük ölçüde bu boşluktan yararlanarak iktidar olmayı başardı ve yine bu boşluk sayesinde iktidar olmayı sürdürebildi…
. İyi Parti merkezdeki boşluğu doldurabilecek mi? Kuşkusuz haklı bir sorudur bu. Ben iyimserliğimi sürdürüyor ve öyle olmasını diliyorum. Geçmişe dönük kuşku ve eleştirilerin bu gün için iktidarın ve yardakçılarının işine yaramaktan başka bir anlam taşımadığını düşünmeye devam ediyorum. Hayat geriye doğru değil, ileriye doğru akıyor. Şu anda muhalefet partileri arasında yaklaşan seçimlere ilişkin ortak hareket konusundaki olumlu söylemler ve sinyaller de bu görüşümü doğruluyor.
Hamburg’da konuşulanların odaklandığı sorunlardan biri buydu.
Fakat CHP’li arkadaşları kaygılandıran asıl konu, CHP’den İyi Parti’ye yönelik bir oy kayması yaşanıp yaşanmayacağı sorunuydu… Bu soru doğal olarak Türkiye’de de sorulmakta. Şimdi, bu konuda, Hamburgda ve daha önce başka toplantılarda ve yazılarımda dile getirdiğim görüşlerimi bir kez daha özetlemek istiyorum…
***
Cumhuriyet Halk Partisi sınıf partisi değil, kitle partisidir.
Fakat onun asıl ve daha temeldeki niteliği bir ideoloji partisi olmasıdır.
Bu ideolojinin adı, büyük harflerle yazıyorum, AYDINLANMA’dır.
Aydınlanma, Atatürk adıyla özdeşleşen Türkiye Cumhuriyetinin kurucu ilkeleridir.
İnsan merkezli dünya, laiklik, akıl ve bilim öncülüğü demektir.
Cumhuriyet Halk Partisi bu ilkelerin ve bu demektir ki Türkiye Cumhuriyetinin varlığının biricik, başta gelen güvencesidir.
Cumhuriyet tarihimiz bunu böyle kodlamıştır ve bu gün bu her zamankinden daha çok böyle olmak zorundadır ve böyledir.
Aydınlanma ideolojisinin güvencede olmasının koşulu ise, Cumhuriyet Halk Partisinin emekten, sosyal devlet anlayışından yana, sola dönük bir parti olma zorunluluğudur.
Yeni kurulan parti, gerçekten merkezde bir parti olacaksa, iktidardaki gerici kliğe karşı toparlayıcı bir seçenek oluşturmak amacındaysa, bunu ancak Cumhuriyetin temel ilkelerine bağlı kalmak koşuluyla yapabilir. Fakat savunacağı ekonomi politikası, kaçınılmaz olarak, liberalizm, Pazar ekonomisi politikaları olacaktır… Söylemlerinde ve etkinliklerinde de, aydınlanma ideolojisinden ödünler verecek olması kaçınılmazdır…
CHP ve böyle bir merkez parti arasında, Batı’da ve zaman zaman bizde de görüldüğü gibi ittifaklar yapılabilir, yapılmalıdır.
Bu gün bu bizim için kaçınılmaz bir zorunluluktur.
Fakat bu ittifak, CHP tabanından merkeze kaymalar olacağı anlamına gelemez, gelmemelidir.
Tersine, asıl şimdi, CHP bütün üyeleri ve seçmeniyle aydınlanma ideolojisinde daha da çelikleşmek, sola açılan ekonomi politikalarında da daha açık, kararlı ve etkin olmak zorundadır ve şimdi bunu başarmada daha fazla şansa ve olanağa sahiptir.



Ataol Behramoğlu/Cumartesi/231217

16 Aralık 2017 Cumartesi

Aydınlanma ve Atatürk Devrimleri Çalıştayı’nda


Bu haftaki yazımı CHP Bilim Yönetim Kültür Platformu Başkanlığı’nın Kadıköy Belediyesi Kozyatağı Kültür Merkezi’nde düzenlediği aydınlanma konulu çalıştayından yazıyorum.
Çalıştay bugün (Cuma), platform başkanı Prof. Dr. Onur Bilge Kula’nın mükemmel açılış konuşmasıyla başladı. Onur Bilge Kula, Almanca ve Felsefe profesörü; bilim insanı olduğu kadar da seçkin bir edebiyat düşünürüdür. Konuşmasında aydınlanma kavramının Doğu’da ve Batı’daki düşünsel temellerini ve gelişimini edebiyat alanından örneklerle de anlatıp açıkladı. Örneğin ben büyük İslam düşünürü İbn-i Sina’nın ilk felsefi romanın yazarı olduğunu da bu konuşmadan öğrendim. Fransız aydınlanmacı düşünür ve yazarı Denis Diderot’un “Kaderci Jacques ve Uşağı” romanından Hegel’den geçerek Brecht’in “Puntila ve Efendisi” oyununa ulaşan bağlantıyı da bu konuşmadan öğrenmiş oldum.
Çalıştayın ilk oturumunda Prof. Dr. Taner Timur, Prof. Dr. Betül Çotuksöken ve sevgili Ali Sirmen konuştular. Taner Timur aydınlanma felsefesinin Osmanlı toplumuyla ilişkisi konusunda önemli bir analiz yaptı. 18.yüzyılda başladığı varsayılabilecek Osmanlı aydınlanmasının 19.yüzyıl süreçlerinden geçerek Atatürk’ün aydın ve devlet adamı kişiliğinde nasıl bir zirveye ulaştığını anlattı.
Burada, Onur Bilge Kula’nın yine Atatürk’ün aydın kişiliğiyle ilgili saptamasını paylaşman isterim. Kula’nın çok haklı olarak belirttiği gibi büyük önderi sadece asker ve hatta devlet adamı kişiliğine indirgemek yanlıştır. O aynı zamanda büyük bir aydın, ender yetişen bir aydınlanma düşünürüdür. Onur Bile Kula, Atatürk’ün Anıtkabir’deki kitaplığında yaptığı araştırmada büyük önderin aydınlanma konusunda altlarını çizerek okuduğu 57 kitap saptamış. Toplam olarak üç binin üzerinde kitap okuduğunu biliyoruz. Günümüz siyasetinde şu anda iktidarda olanlarla ne hazin bir karşıtlık.
Prof. Dr. Betül Çotuksöken’in konuşmasında altını önemle çizdiğim kavramlardan biri “kişisel onur” kavramının aydınlanma düşüncesindeki temel önemi ve bunun dünyanın değer kazanmasıyla ilişkisi oldu. Altını çizdiğim bir başka kavram Kant’tan hareketle ele aldığı “aklın özel bir kamusal kullanımı” oldu.
Gerek Onur Bilge Kula’nın, gerekse Taner Timur ve Betül Çotuksöken hocaların konuşmaları mutlaka yayınlanmalıdır ve sanırım yayınlanacaktır.
Aynı oturumda konuşan Ali Sirmen’in Batı’nın Türkiye Cumhuriyeti devrimini yeterince anlayıp değerlendiremediğini söylerken çok haklıydı.
Bir sonraki oturumun konuşmacıları Prof. Dr. Ayşe Erzan, Prof. Dr. Burhan Şenatalar, Batuhan Aydagül, Atatürk dönemi aydınlanma düşüncesi ve eğitim alanındaki uygulamaları konusunda saptamalar yaptılar.
Ben öğleden sonraki oturumda, Gülriz Sururi ve Suna Kan’dan sonra konuştum. Konumuz Atatürk devrimleri, aydınlanma ve sanattı. Değerli sanatçılarımızın konuşmalarından sonra yaptığım konuşmada ben de aydınlanma düşüncesi ve var olma duygusu; bu kavramla insan oluşumuzun özdeşliğine ilişkin düşüncelerimi anlattım. Bu varoluş, insan oluş olgusunda (süreçlerinde) sanatın, bilime özgü kavramsalı da kapsayan imaj yaratma özelliği ve bu sentezin insan varoluşundaki öneminden söz ettim.
Şu anda bunları yazarken yanı başımdaki arkadaşım Elif Akkaya el yazılarımı aynı anda gazeteye göndermek üzere bilgisayara geçiriyor ve ben bir yandan da şu andaki oturumun konuşmacıları Orhan Bursalı, Alper Akçam’ı dinleme sonrasında Merdan Yanardağ’ın konuşmasına kulak veriyorum. Az önce CHP Genel Başkanı Sayın Kılıçdaroğlu da girdi salona. Birazdan da Doç.Dr. Barış Doster konuşacak.
Önemli bir çalıştaydı. Sonraki iki oturumda da yine değerli aydınlarımız konuşacaklar. Fakat yazımı gazeteye yetiştirmek için burada durmak zorundayım. Aydınlanma düşüncesini, bilimsel düşünme yöntemi ve bilgi birikimini bütün topluma ulaştırmalıyız. Burada Cumhuriyet Halk Partisi’ne öncü ve çok önemli bir görev düşüyor.
İlk adım olarak bu çalıştayın ve benzerlerinin başka şehirlerimizde de tekrarı gerekiyor.



15.12.2017