9 Kasım 2018 Cuma

HALKIN SANATÇISI



Arkadaşım, can dostum Gani Cansever’in 50.sanat yılı kutlama programı için Bremen’deyim.
Almanya’nın bu kuzey şehrine ilk kez 1980’li yıllarda yine onun çağrısıyla gelmiştim.
Ardından da o, ben, bir başka değerli bağlama ustası Hüseyin Kiraz ve “Trabzonlu Delikanlı” Yaşar Miraçla oluşturduğumuz dörtlü grubumuzla , şiirlerle ve türkülerle, yıllarca, Almanya’yı ve Avrupa’nın belli başlı ülkelerini dolaşmıştık…
Hepimizin 1980 sonrasına özgü bir öyküsü vardı.
Ben Paris’te, ülkesinde bir ara 15 yıla mahkûm bir siyasal sığınmacıydım…
1974’te girdiği Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Müzik Bölümünün başarılı öğrencisi iken aldığı ölüm tehditleriyle önce okulu, ardından ülkesini terk etmek zorunda kalan Heval , 1980 darbesi sonrasında ülkeye dönme şansını bütünüyle yitirmişti.
Hüseyin Frankfurt’ta, Yaşar yine Almanya’nın Gelsenkirchen şehrinde yaşamaktaydılar.
Kader bu iki şairi ve bu iki halk ozanını bir araya getirmişti.
Böylece, ülkemizin ve gurbetteki kişisel yaşamlarımızın kederli, güç günlerini, yaratıcılığa, sanatsal eylemliliğe dönüştürmeyi başarmıştık.
Dostluklarımız o günlerden bu günlere ne mutlu ki sürmektedir…

***
Diyarbakır’ın bir Türkmen-Alevi köyü olan Büyük Kadı Köyünde 1954’te gözlerini dünyaya açan Gani, tanıştığımız dönemde daha çok, Kürtçe arkadaş anlamına gelen Heval adıyla tanınıyordu.
Bu pos bıyıklı, gür sesli, çok da iri cüsseli olmasa da sırım gibi delikanlı, sazıyla, gür sesiyle, halkın bağrından çekip çıkardığı türküleriyle, sahnede adeta devleşiyordu…
Yıllar hepimizi ister istemez yaşlandırdı biraz…
1980’lerin bıçkın delikanlısı, bu gün altmışlı yaşlarının ortalarında bir bilge düşünür ve çevresinde herkesin saygıyla “hocam” diye hitap ettiği bir sanat önderi, yetiştirdiği öğrencilerinden oluşan koronun sahnede yine devleşen yöneticisi…
Karacaoğlan’dan, Pir Sultan’dan Veysel’e, Ruhi Su’ya, Mahzuni’ye ulaşan bir büyük geleneğin günümüzde bir seçkin temsilcisi…
***

Pazar akşamı gece geç saatlere kadar süren kutlama programında benim için büyük sürpriz , Heval’in benim “Yunus Gibi”yi bestelemiş olması ve korosuyla sunumuydu.
Haluk’un bestesinin yanı sıra bu beste de kuşkum yok ki milyonlara ulaşacaktır.
İzleyicilerin de aralarda alkışlarla heyecan ve beğenilerini belirttiği bu adeta senfonik türküyü mutlulukla izledim.
Bu seçkin saz ve söz ustasının yine korosuyla sunduğu ve zaman zaman bölümler okuduğu “Şeyh Bedrettin Destanı” beste ve yorumu ise kendi türünde bir başyapıttır…
Heval ya da Gani’nin, bu gün sahip olduğu en üst düzeyde sanatçı kimliğine karşın alçakgönüllülüğü ve gösterişsiz halk insanı yaşamı beni derinden etkiledi…
***
Bu Bremen yolculuğu bana, başka dostlukların yanı sıra, Hollanda’ da yaşamakta olan Ermeni halk ozanı Agop Yıldız’ı tanıttı ve dostluğunu kazandırdı.
Ozan Armani olarak tanınan Agop Yıldız da, Gani Cansever gibi bir köy çocuğu… Boyabat’ın Avlovuç köyünden. “Sayat Nova’ların aşuğ edebiyatı geleneğinin günümüzdeki son temsilcisi” olarak tanınıyor. Ailesine, hem de 1974’te, 1915’lerden aşağı kalmayacak bir dram yaşatılan Agop Yıldız, buna karşın, bir Türkiye ve Türkçe sevdalısı… Gerçek bir ozan, gerçek bir insan…
***
Son olarak, o unutulmaz kutlama gecesinde Veysel’in bir türküsünü okuyan bir sanatçı kızımızdan ve o türküden söz etmek isterim.
Yüksek öğrenimini sinema alanında gören Bilge Bolat yurt dışında doğup büyüyen yeni kuşaklardan çocuklarımızın çağdaş eğitim aldıklarında kendi kültürümüzden de kopmaksızın nasıl örnek kişilikler olabileceğinin seçkin bir örneği…
Veysel’in “Ben Gidersem Sazım Sen Kal Dünyada” dizesi ile başlayan şiiri ise “Ben babamı sen ustanı unutma” dizesinde her zamanki gibi beni ağlattı…
Halkın bir büyük sanatçısının insanlığımıza mesajı olarak…


1 Kasım 2018 Perşembe

ATATÜRK HAVALİMANI



Biz onu Yeşilköy Hava alanı olarak biliyorduk.
Atatürk adı 1985’te verildi
Alan da o zaman mı liman oldu, bilmiyorum.
Yeşilköy çabuk unutularak Atatürk adı hemen benimsendi ve çok da yakıştı.
Fakat ben limana hâlâ alışamadım.
Batıda, Rusya’da “port”(liman) sözcüğü kullanılıyor olsa da, liman benim zihnimde, duygularımda denizle özdeşleşmiş. Hava alanına havalimanı demeye alışamadım pek. Fakat yapacak bir şey de yok. Alışıyoruz ister istemez.
Fakat Atatürk adının kaldırılmasını içimizde sindirebilecek miyiz, buna alışacak mıyız, bilmiyorum.

**** ****

Herhalde en büyük araştırma sitesi olan “Wikipedia” ülkemizde (utanç ve sıkıntı verici bir şekilde) yasaklı olduğundan, başka sitelerden öğrendiğime göre İstanbulda ilk “hava meydanı” 1912’de askeri amaçla Yeşilköyde açılmış.’
Adı “Tayyare Meydanı “olan bu alanın sivil hava alanına dönüştürülmesine 1938’de karar verilmiş.
1944’te Chicago’da imzalanan Uluslar arası Sivil Havacılık Anlaşmasından sonra da bu hava alanına uluslar arası bir nitelik kazandırma süreci başlatılmış.
1985’te düzenlenen bir törenle de Atatürk Havalimanı adı verilmiş.
Bu bilgiye göre “meydan/alan” sözcüğünün de tayyare ile birlikte tarihe karışmış olduğu görülüyor.

*** ***
Pazar günü yapılan törenle resmen açılan yeni hava limanına “İstanbul” adı konulmuş.
Abdülhamit” vb söylentilerinden sonra akıllı bir seçim olduğu söylenebilir.
Fakat böylece Atatürk adı da kaldırılmış oluyor.
Yani var olan bir şey yok edilmiş oluyor.
Atatürk hava alanı da işlevini sürdürecek olsa kimsenin İstanbul’a bir diyeceği sanırım olamaz.
Fakat siz hava alanıyla birlikte uluslar arası tanınmış, alışılmış, benimsenmiş, kabul görmüş bir adı da ortadan kaldırmış oluyorsunuz.
Neden?
Atatürk’le derdiniz, alıp veremediğiniz ne?
Kaldı ki bu ad bir kişinin adı olmaktan çıkıp çağdaş, modern Türkiye ile özdeş olmuş.
Atatürk Türkiye’si denildiğinde artık tek bir insan, onun kendi sözleriyle “naçiz beden”, ölümlü bir insan değil; orta çağlara özgü karanlıklardan çıkarak aydınlıklara yürüyen , özgür, çağdaş, modern, laik, kadının erkekle her alanda ve anlamda eşit olduğu bir ülke anlaşılıyor.
Dert bütün bunlarla mı?

*** ***

Konunun bir de hukuksal boyutu var. Bunu kuşkusuz hukukçular değerlendirecektir. Bir kurumu adıyla birlikte ortadan kaldırıyor, yerine başka bir adla aynı işlevi yerine getirecek bir başka kurum koyuyorsunuz.
Kimin kararıyla, nasıl bir kararla?
Parlamentonun mu, bakanlar kurulunun mu?
Ya da halk oylaması sonucunda alınmış bir karar mı bu?
Kararın kim ya da kimler tarafından alındığını kuşkusuz biliyoruz.
Fakat diyelim ki aynı karar mekanizması Türkiye’nin, İstanbul’un, Ankara’nın, İzmir’in , bir başka şehir ya da ulusal kurumuna adını da değiştirmeye karar verdi.
Bulunduğumuz koşullarda herhalde olmayacak şey diyemezsiniz.
Bugün Türkiye’mizde olmayacak şey yoktur.
Peki, bütün bu oldu bittileri kabul mü edeceğiz?

*** ***
Rezil etmeyi başardığımız İstanbul dünyanın en güzel, anlamı en derin, tarihi en zengin şehridir.
Adı her yere, her şeye yakışır.
Fakat, örneğin, aklı başında hiçbir Fransız’ın aklından Charles de Gaulle hava alanından bu adı kaldırıp yerine Paris hava alanı demek geçmez.
Kaldı ki İstanbul’da şu anda bir başka hava alanı daha var. Onun adını da İstanbul 2.Havalimanı mı yapacağız?

*** ***
Yeni hava alanı pek çok haksızlığa, acıya mal oldu. Bulunduğu yer bakımından da söz konusu olan sakıncalar uzmanlarca sayılıp döküldü. Yine de hayırlı olsun diyelim. Fakat Atatürk adının neden kaldırılmış olduğunu sormak da hakkımızdır.

Ataol Behramoğlu/Kültür ve Siyaset/311018

25 Ekim 2018 Perşembe

NÂZIM HİKMET’İN OĞLU



Onu babası Nâzım Hikmet’in şiirleriyle tanıdık.
Daha doğrusu Nâzım’ın Memet adında bir oğlu olduğunu bu şiirlerden öğrendik.
Çünkü şiirleri “kendi dilinde kendi ülkesinde” yeniden yayınlanmaya başlayıncaya kadar yaşamı konusunda bildiklerimiz de söylentilerden ibaretti.
Sonra şiirlerin ve başkaca yapıtların yanı sıra yaşamına ilişkin bilgiler ve belgeler birbirini izledi.
Bu arada birkaç fotoğrafında Memet’in, o yaşlardaki babasına benzeyen , sarışın, aydınlık yüzlü bir çocuk olduğunu gördük.
Sonra öyküsünü de öğrendik.
Nâzım Hikmet 1950’de ülkesinden ayrıldıktan birkaç yıl sonra eşi Münevver Hanımla Memet’in de ülkeden gizlice ayrılabilmelerini ve Polonya’ya yerleşmelerini sağlamıştı.
***
Memet’i sayılı görüşlerimden ilki 1971-72 yıllarında Paris’tedir.
1951 doğumlu olduğuna göre 21-22 yaşlarındaydı.
Dino’ların evinde karşılaştık.
Herhangi bir şey konuştuğumuzu anımsamıyorum ve sanmıyorum.
Bir ara telefonla, herhalde Polonya’da bir arkadaşıyla Lehçe konuşması şu anda gibi gözlerimin önündedir.
Öyle candan, akıcı bir konuşmaydı ki; kendini ait hissettiği dilin o dil olduğunda kuşku yoktu.

****
1980’lerdeki ikinci Paris yıllarımdan tek ve çok iyi anımsadığım konuşmamız ise ne yazık ki üzücü bir konudadır.
Üzerinde “Türkiye dışında bütün ülkelerde geçerlidir” yazılı mülteci pasaportuyla yaşadığım Paris’teki o hüzün dolu günlerin birinde, o sırada ailece yaşamakta olduğumuz Montreuil’deki evimizin telefonu çaldı.
Arayanlar Sovyet Yazarları Birliği Türkiye bölümünün her şeyi,sevgili arkadaşım Vera Feonova ve “Saman Sarısı”nın kahramanı, henüz tanışmadığımız Vera Tulyakova’ydı….
Benden eşi Nâzım Hikmet hakkında , Tulyakova’nın Rusya’da da henüz basılmamış çalışmasını Türkçeye çevirmem isteniyordu.
Bir süre sonra daktiloyla yazılmış metin geldi.Bir solukta okudum ve elbette çevireceğimi söyledim. Artık arkadaş olduğumuz(daha sonra Paris’te konuğumuz olan) Tulyakova’nın , Nâzım’ın son yıllarına ilişkin anılarını kâh kahkahalarla kâh gözlerimde yaşlarla çevirdim.
***

Anıların önce Hürriyet gazetesinde yayınlanması için Paris’e gelen arkadaşım Koray Düzgören’le bir çalışma yaptık ve ondan kitaba sadık kalınacağının, asla sansasyonel bir yayın yapılmayacağının sözünü aldım. Nitekim öyle de oldu…
Fakat bir gün Gare du Nord’da aldığım gazetede, o gün yayınlanan bölümde üst başlık olarak “Münevver Memet’e hapishanede hamile kalıyor” cümlesini okuduğumda çok canım sıkıldı.
Bu sözler yazarın dip notu olarak kitapta yer alıyor olsa da başlığa çıkarılması densizlikti. Korktuğum başıma gelmekte gecikmedi. Memet beni düelloya çağırır gibi, telefonla,şimdi neresi olduğunu anımsamadığım bir yerde ertesi gün görüşmeye çağırıyordu…
Olabilecekleri tahmin ettiğim için herkesin güven duyduğu arkadaşımız Babür Kuzucu’dan, bir düello tanığı çağırır gibi, oraya gelmesini rica ettim…

***
Söylenen gün ve saatte üçümüz de oradaydık…
Memet’in ilk cümlesi neredeyse tam tamına ” Kadavraların seks hayatıyla uğraştığımız için utanmamız gerektiği”ydi….,Ardından özetle,beni iyi bir şair bildiğini, yapılan şeyin yakışmadığını, annesini üzecek bir şey daha olursa hesabını soracağını çok sert bir tonda sıraladı...
Onu, o sıralarda arada bir ağız dalaşı yaptığımız kardeşim Nihat’ı dinler gibi dinledim… Fiziksel bir davranışta bulunsa ister istemez karşılık verirdim, fakat böyle bir şey çok şükür olmadı… Yanıtım ise sadece, Nâzım Hikmetin bizim için kadavra olmadığı ve Nâzım’ın oğlu olmanın kimsenin tekelinde olmayıp bizlerin de onun oğulları olduğumuzdu…
***
Sonraki yıllarda Memet’le seyrek olarak Büyük Adadaki karşılaşmalarımızda ne selamlaştık, ne konuştuk. Fakat ona karşı bir zerre olumsuz bir duygum ya da düşüncem olmadı. Tersine, babasız büyümesinin üzüntüsünü hep duydum ve onun da babası gibi gurbet eldeki erken ölümüne çok, ama çok üzüldüm…

Ataol Behramoğlu/Kültür ve Siyaset/241018

18 Ekim 2018 Perşembe

AVUKAT



-İstanbul Barosunun unutulmaz başkanı, büyük hukukçu, hapishane arkadaşım sevgili Orhan Apaydın ağabeyimin anısına-
Fransızcadan aldığımız “avukat” sözcüğünün kökeni Latince ”ad vocare” imiş…
Çağırmak, ses etmek anlamlarına gelen “vocare” fiilinin avukatlıkla ilişkisinin ise iki farklı yorumuyla karşılaştım.
İlki, mahkemeye çağırmak.
Bu yorumu pek anlamlı bulmadım.
İkincisi ,yardıma çağırmak.
Bu yorum avukatlık olgusuna (mesleğine) daha çok yakışıyor…

***
Kardeşim Namık Kemal Behramoğlu’nun tanık olduğum meslek yaşamında, avukatlığın nasıl güç, çileli bir iş olduğunu yakından gördüm.
Ayrıntılara girmeye gerek yok.
Özetle söyleyebileceğim; hukuk alanındaki meslekler içinde en güç, en çetrefil ve her bakımdan en güvencesiz mesleğin avukatlık olduğudur.
Tıp alanıyla, doktorluk mesleğiyle de bir benzerliği vardır.
Doktordan hastayı mutlaka iyileştirmesi beklendiği gibi, avukatın da üstlendiği davayı ille de kazanması beklenir…
Bu ise her iki durumda da her zaman olanaklı değildir…
Aradaki fark ise, doktorun başarısızlığının nedenleri her şeye karşın ve istisnalar dışında anlayışla karşılanırken ve çabası değerli bulunurken, üstlendiği davanın niteliği ne olursa olsun başarılı olamayan avukatın çabaları bir anda hiçlenir, aldığı avukatlık ücretini sanki hak etmemiş gibi olur…
Bu ise, bu meslekle ilgili önemli bir algı sorunu, toplumda ciddi bir bilgi ve anlayış eksikliği olması demektir…

***
Özlük hakları bakımımdan da avukatların en güç ve güvencesiz konumdaki hukukçular olduğunu yine yakın gözlemlerimle biliyorum.
Sözü edilmeye değer bir emeklilik güvencesi olmadığı için neredeyse son nefesinize kadar çalışmak, dosya açmak ve izlemek zorundasınızdır…
Müvekkile dert anlatmak,bürokrasi sorunlarıyla boğuşmak, adliye koridorlarında koşuşturup duruşma salonlarında nefes tüketmek bu mesleğin olmazsa olmazlarıdır.
Bütün bu çırpınışlar ve çoğu kez gereksiz zaman israfı içinde, avukat kendini geliştirmek, mesleğinin inceliklerinde daha ayrıntılara inmek, kişisel ve toplumsal yaşamın bütün alanlarıyla ilgili hukuk biliminin derinliklerine ulaşabilmek için gereken enerji ve zamanı nasıl bulacak?
***
Günümüz Türkiye’sinde avukatlık mesleği siyasal iktidarın da hedefinde, saldırısı altındadır.
Son birkaç ayda gazetedeki posta kutum, aralarında azımsanamayacak sayıda avukatların da bulunduğu tutuklu mektuplarıyla dolup taştı.
Demokrasinin geçerli olduğu hiçbir ülkede bu kadar çok sayıda avukat hapiste olamaz.
1 yıl süren tutukluluk sonrasında 14 Eylüldeki duruşmada tahliye edilen 17 avukattan 12’si hakkında , savcılığın itirazı üzerine ertesi gün yeniden tutuklama kararı verildi.
Bu itirazı yapan ve bu kararları verenlerin de hukukçu olmaları nasıl büyük, can acıtıcı bir çelişki!
***
Burhaniye T Tipi hapishanesinden gönderdiği 23 Temmuz tarihli mektubunda,2006’daki ölüm orucu sırasında toplumun yakından tanıdığı avukat arkadaşım Behiç Aşçı, SEGBİS adlı bir uygulamadan söz ediyor.
OHAL kalkmış olsa da ona dayanarak yapılmakta olan bu uygulamaya göre;mahkeme heyeti isterse ,tutuklu salona getirtilmeden, duruşma ona bir ekrandan izlettirilerek de yargılama yapılabiliyor…,.
Engizisyon mahkemelerinde bile, savunmanın özgürce yapılması demek olan yüz yüze savunma hakkına uygun davranıldığını belirten avukat arkadaşım özetle, SEGBİS denilen bu uygulama ile “yargılanan kişinin küçük bir TV ekranına sıkıştırılmaya çalışıldığını…” söylüyor…
Yani F Tipi zulmünün mantıksal devamı, ölmeden mezara konulmak gibi bir şey…
***
Bu yazı önümüzdeki hafta sonu yapılacak İstanbul Barosu seçimleri öncesinde ve bu seçim düşünülerek yazılıyor.
(Kökeni yine Latince olan) Fransızca “barreau”dan dönüştürdüğümüz “baro”, savunmayı yargıdan ayıran parmaklık anlamına geliyormuş…
Avukatlar bu gün sadece mahkeme salonunda değil, her anlamıyla (demir) parmaklıklar arkasında…
Öyleyse ayrışmanın, bölünmenin, parçalanmanın değil, güçleri en akıllıca birleştirmenin zamanındayız…
Ataol Behramoğlu/Kültür ve Siyaset/171018

11 Ekim 2018 Perşembe

KİŞİLİK YİTİMİ



George Orwell’in 1949’da yayınlanan “1984”ünü, Türkçede yayınlanışının üzerinden de uzun süre geçmesine karşın ancak şu günlerde okuyabildim.
Kitabı 1960’larda okumuş olsam, hakkında ne düşünürdüm, bilmiyorum.
O günlerin devrimci-romantik coşku ortamında belki de sıkılır,
sonuna kadar okuma gereği duymazdım.
Gerçi bu gün de beğeniyle okuduğumu söyleyemem.
Fakat bugünkü az beğenirliğimin nedeni içerikten çok romanın yapısı, kurgusuyla ilgili.
Didaktik bir yapıt bu.
Kahramanlar yaşayan kişilikler değil, yazarın düşüncelerini dile getirme araçları.
Onlara roman kahramanı bile denemez.
Fakat yine de hiç kuşkusuz önemli bir kitap bu.
Önemi ise, bana kalırsa pek de üstün nitelikli sayılamayacak yazınsal değerinden çok, cesaretle dile getirdiği düşünceleriyle ilgili…

***
Orwell’in “1984”ten birkaç yıl önce yayınlanan ve ona büyük ün kazandıran “Hayvan Çiftliği” adlı yapıtını da henüz okumamış olmama karşın, hakkında yazılanlardan bu kitabın açıkça Stalin Rusya’sına yönelik bir “grotesk” anlatı örneği olduğunu biliyorum.
1984” ise, ağırlıkla yine bu yönetimi çağrıştırmasına karşın, genel olarak totaliter yönetimlerin eleştirisi sayılabilir.
Kitabın çeşitli yerlerine serpiştirilmiş, fakat sonlara doğru giderek yoğunlaşan bir düşüncenin, “kişilik yitimi” diye adlandırılabilecek bir kavramın, bu kitabında yazarı en çok ilgilendiren(ve kaygılandıran) konu olduğu sanırım söylenebilir.
Anlatının ortalarında bir yerde, iki sevgili Julia ve Winston arasındaki bir konuşmada, bu sorun ilk kez tartışma konusu yapılmaktadır.
Julia’ya göre, işkence gören kişi her şeyi itiraf eder.
Winston’un yanıtı, önemli olanın itiraf değil, duygular olduğudur.
Cümlesini şöyle tamamlar: “Beni seni sevmekten caydırırlarsa, işte asıl o zaman ihanet etmiş olurum.”
Julia bir zaman düşündükten sonra ona hak vererek, “Bunu asla yapamazlar” der; “Sana her şeyi, ama her şeyi söyletebilirler, ama seni beni sevmediğine inandıramazlar.İçine giremezler”
İçine giremezler” romanın kilit cümlesidir…
Zor karşısında her şeyin, (düşünce ve inançlarından ötürü işkence gören kişiye ilgisi bulunmayan konularda yöneltilen suçlamaların bile) işkenceye son verilmesi için kabul edildiği bilinen bir şeydir…
Fakat bundan daha kötüsü, işkence gören kişinin itirafa zorlanmasından çok, işkencenin onun kişiliğini bozup değiştirmeye, düşünüp inandıklarının tersini düşündürüp inandırmaya yönelik ve bunda da başarılı olunmasıdır…
Kişilik yitimi diye adlandırdığım da tam olarak budur.
***
Orwell kitabında, totaliter yönetimlerin kitleleri nasıl sürüleştirip yönlendirdiğini gösteriyor.
Fakat milyonlarca kişiye tek tek maddi işkence yapılamayacağına göre bunun yolu eldeki bütün olanakları kullanarak beyinleri yıkamak, bir yalan ve korku imparatorluğu kurarak tek tek her bireyin kişilik yitimine uğramasının yolunu açmaktır.
Günümüzde bu olanaklar, “1984” yazarının tasavvur sınırlarını da ötesindedir.
***
Kitapta bu kitleler için söylenip geçilen, fakat çok ilgimi çeken bir cümle de şu oldu:
Bilinçleninceye kadar asla başkaldıramayacaklar, ama başkaldırmadıkça da bilinçlenemezler..”
Üzerinde ne kadar düşünülse azdır...

Ataol Behramoğlu/Kültür ve Siyaset/101018


27 Eylül 2018 Perşembe

MERHABA



Sevgili okurlarım,dostlarım,arkadaşlarım;
Uzun bir aradan sonra yine birlikteyiz.
Cumartesi Yazıları başlıklı köşemde yayınlanan son yazım 7 Temmuz tarihini taşıdığına göre, aradan iki buçuk ay geçmiş.
Doğrusu ben daha uzun bir süre geçmiş olduğunu düşünüyordum.
Öncelikle o son yazıdaki bir yanlışımı düzelteyim:
Kazananın dışındaki cumhurbaşkanı adaylarının toplam oy sayısı 23 milyon 737 bin 844, kazananınki 25 milyon 330 bin 823 olduğuna göre, arada yaklaşık iki buçuk milyonluk bir fark söz konusu diye yazmışım…
Bir milyon fazla hesaplamışım…
Bazı okurlarımın uyardığı gibi (gecikmiş teşekkürlerimi lütfen kabul etsinler), bu fark tamı tamına 1 milyon 592 bin 979.
Yani nüfusu seksen milyonu aşkın ülkemizde yaklaşık bir buçuk milyon seçmenin oyuyla parlamenter demokratik sistem yerini tek kişi yönetimine bırakmış oluyor.
***

Yazılarıma ara vermemin kimi nedenlerini sözünü ettiğim son yazıda sıralamıştım..
Fakat öyle sanıyorum ki başta gelen neden seçim gecesi bize yaşatılmış olan çok büyük hayal kırıklığıdır.
Büyük fakat suskun toplumsal kesimlerde bu gün de sürmekte olan bu hayal kırıklığının başta gelen nedeni ise,,rakamlara bakıldığında hiç de ümit kırıcı sayılmaması gereken seçim sonucundan çok, o gece muhalefetin topyekun ortadan kaybolması ve bu güne kadar da bu çevrelerin hiç birinden aydınlatıcı bir açıklama gelmemiş oluşudur.

***
Türkiye Cumhuriyeti denildiğinde akla gelebilecek bütün değerlerin,,toplumsal ve kişisel yaşam alanlarındaki bütün kazanımların özellikle bu siyasal iktidar döneminde yıkılıp yok edilmesine karşı verdiğimiz savaşım,, bu seçim sonrasında sanki anlamsızlaşıp değersizleşti..
Daha açık bir deyişle bütün bu çabalar, emekler, özveriler bir anda buharlaşıp yok oldu.
Bu nedenle de, kendi payıma ben,sıradan bir seçim sonrasındaymışız, çok da olağan dışı bir şey olmamış gibi yazmayı sürdüremezdim.
Cumartesi Yazıları” köşesindeki yazılarımın siyaset konulu olanlarında, bu demektir ki çoğunda , pek çok gazete yazarı gibi ben de ,güncel siyasete ilişkin görüşlerimi, önerilerimi, eleştirilerimi dile getirdim.
Bir bakıma bu, tıpkı bir gerilla savaşı gibi, günü gününe ve ağırlıkla da güncel hedeflere yönelik bir savaşımdı.
Bu gün çok farklı bir yerdeyiz.
Savaş metaforuyla sürdürecek olursam; laiklik, kadın özgürlüğü,aydınlanma düşüncesi başta olmak üzere cumhuriyet değerleri bir meydan savaşı kaybetmiştir.
Şimdi yapılması gereken, ne kadar acıtıcı olursa olsun , öncelikle bu kayıbın olanca gerçekliğiyle bilincine varılması, yanı sıra da hataların saptanıp özeleştirilerin yapılarak yakın gelecekteki yerel seçimlere hazırlanılmasıdır.
Yine kendi payıma ben, muhalefetin hiçbir kanadında, aydınlatıcı, inandırıcı, karamsarlık dağıtıcı bir ışık göremiyorum.

***
Yeni köşemin adını “Kültür ve Siyaset “olarak belirlemiş olmam rastgele bir karar değil.
Önümüzde uzun erimli bir savaşım dönemi olduğunu ve bu savaşımda her şeyden çok en kapsayıcı anlamıyla kültüre gereksinim duyulacağını düşünüyorum.
Cumartesi yerine hafta içinde bir günü yeğlememin nedeni ise sayısı zaten birkaç taneyi geçmeyen görüşdaşımız TV kanallarında hafta sonu yazılarının nedense değerlendirmeye alınmayışıdır.
Kavrayış eksikliğinin, farklı düşünceye tahammülsüzlüğün, özeleştiri yoksunluğunun yaygın olduğu bir dönemde ve ortamda; güncel siyasetin kısırlaştırıcı ve sonuçta da herkes bildiğini okuduğu için herhangi bir olumlu sonucu olmayan konularında değil, siyasetle kültürün buluştuğu kavramlar üzerinde yazmak istiyorum.
Kendime çizdiğim yol haritası şimdilik böyle.

Ataol Behramoğlu/Kültür ve Siyaset/26-09.18

7 Temmuz 2018 Cumartesi

SEÇİM SONRASINDA



Kazananın dışındaki cumhurbaşkanı adaylarının oyları toplandığında 23.737.844 ediyor
Kazanan 25.330.823 oy aldığına göre, arada yaklaşık iki buçuk milyonluk bir fark söz konusu.
Yani öteki adaylar tek bir kişi üzerinde de anlaşsalar iki buçuk milyon eksikleri var.
Bu arada Muharrem İnce ,Tayyip Erdoğan’la aralarında 10 milyonluk fark olduğunu söylerken gerçeği dile getiriyor.
İnce’nin oyu 15.340.321 olduğuna göre, neredeyse milimi milimine on milyonluk bir fark bu.
***
İşin bir yanı böyle.
Gelelim öteki yanına…
En yakın rakibinden on milyon fazla oy almış olsa da ,toplam oylar bakımından Tayyip Erdoğan büyük sayılamayacak bir oy farkıyla ikinci tura kalmaktan kurtuldu.
İkinci tur gerçekleşse sonuç ne olurdu?
Şu anda bu konuda tahmin yürütmenin bence pek bir önemi ve anlamı yok:
Fakat şu soru bütün önemi ve anlamıyla karşımızdadır:
Toplumun yüzde ellisinin biraz üstünde bir oy desteğiyle (rakiplerinin aldığı toplam oyun iki buçuk milyon fazlasıyla)başkan seçilmiş olan kişi 80 küsur milyonluk bir ülkenin yönetim sistemini, bu demektir ki kaderini, bugününün ve geleceğinin yönünü kökten değiştirmeye ne ölçüde hak sahibidir?
Tabii bu toplumun demokrasi ve evrensel hukuk ilkelerine göre yönetilmekte olduğu ve yönetileceği iddia edilmekteyse…

***
Her kesimden insanımızın içinde yükselen umut ve beklenti, haklı bir umut ve beklentiydi.
Bu umudu sağdan ya da soldan küçümsemeye kalkmak, en azından toplumdan habersizliktir.
Sağ kendince gerekeni yapıyor. Sola söyleyeceğim ise bu kafayla ileriye doğru bir milim yol alınamayacağıdır.
Umut ve beklentiler haklıydı, fakat yenilgi de bir olasılıktı kuşkusuz.
Kendi payıma ben, yenilgiden daha çok, sanıyorum milyonlarca seçmen gibi, desteklediğim adaydan ve partisinden seçim gününde ve gecesinde beklediğim daha tutarlı, daha aydınlatıcı, daha enerjik tutumu ve tavrı göremeyişle hayal kırıklığı yaşadım.
Ardından da alışılageldik parti içi çekişme sahneleriyle karşılaştık. Böyle bir aceleciliğin ne söz konusu partiye, ne yönetimi değiştirme çabasındakilere, ne de ülkemize iyilik getireceği kanısındayım.

***
İyi parti başkanından da doyurucu, inandırıcı bir ses çıkmadı…
Buna karşılık partisinden AKP’ye katılımlar olabileceği yönünde işaretler geliyor.
Baskılar karşısında kararlı duruşuna ve lideri olduğu hareketin bir merkez parti gereksinimini karşılama potansiyeline verdiğim, bana nice hakaretlere yol açan ve şimdi belki yine açabilecek olan desteğimi henüz çekmiyorum…
Fakat bunu da ikinci bir hayal kırıklığı olarak not ediyorum.
***
Ülkemiz, insanlarımızın birbirini ciddi olarak dinleyip anlama gereğini duymadığı bireysel ve kabilesel bir çıkar ve sövgü sarmalında…
Bu konuda ben payına düşenleri fazlasıyla alanlardanım.
Yukarıda sözünü ettiğim hakaret ve eleştiriler, sol olarak tanımlanabilecek çevrelerle AKP yandaşlarından gelenlerdi…
Seçim gecesi erken bir zafer ilanına ilişkin söylediğim birkaç söz ise bu kez solun yeminli düşmanlarının, kimileri olasıdır ki kiralık ağızların ağır hakaret ve saldırılarına yol açtı.
***
Bunların yanı sıra bir de HDP konusu var.
Üç yıl önceki bir yazımda HDP’ye niye oy vereyim diye sormuş ve bu parti yandaşlarının genellikle eleştiri sınırlarını aşan hoşnutsuzluğuyla karşılaşmıştım.
Bu seçim ise sonuçları bakımından tamamen farklıydı. HDP barajı mutlaka aşmalıydı ve bunu yazılarımda birkaç kez açıkça belirttim. Buna karşın üç yıl önceki yazım şimdi yazılmış gibi sosyal medyada paylaşıldı.
Açıkçası bütün bunlardan yoruldum ve sıkıldım.
Köşe yazarlığı da bunun içinde.
Başka çalışmalarımda da yoğunlaşabilmek için, okurlarımdan uzun bir süre, şimdilik bütün bir yaz için izin istiyorum…

Ataol Behramoğlu/Cumartesi/070718