25 Nisan 2018 Çarşamba

HUKUK AHLÂK VİCDAN…



Yanlarına akıl, insaf, sağduyu vb.. daha başkaları da eklenebilecek bu sözcükleri ardı ardına sıralamakla yapmak istediğim, daha doğrusu sormak istediğim , üzerlerinde fazla düşünmeden de aralarında yakın ilişki, özdeşlik olduğunu anlayıp hissettiğimiz bu kavramların birbirine aykırı olup olamayacağıdır…
Hukuk adına yapılan işlemler, uygulamalar,çıkarılan yasalar, bütün bu kavramları yok sayarak, onları aşağılayarak, değersizleştirerek gerçekleştirilebilir mi?
Diyeceksiniz ki ülkemizde yapılmakta olan zaten bu…
Ben de zaten tam olarak bunu söylemek istiyorum…

***
Parlamenter sistemi ortadan kaldırmaya yönelik anayasa oylamasının en temel insan haklarına, dolayısıyla da hukuka aykırı olduğu, aralarında benim de olduğum köşe yazarları tarafından çok kez dile getirildi.
Kamuyu yoklamak için ya da bir başka amaçla yapılabilecek sıradan bir ankette sorulabilecek herhangi bir soru, sonucu yasa olacak bir halk oylamasının konusu olamaz denildi….
Daha da özetle, köle ve kul olarak mı, özgür yurttaşlar olarak mı yaşamak istersiniz gibi –sonucu yasalaşacak- bir sorunun, evrensel insan haklarına, hukukun en temel ilkelerine aykırı olduğunu ben kendi payıma yazılarımda ve konuşmalarımda defalarca tekrarladım .
Bu nedenle de, bu gün fiilen yaşanmakta olan siyasal yönetim biçiminin hukuk dışı olduğunu düşünmeyi sürdürüyorum…
Şimdi ise, hukuka, ahlâka, vicdana, akla, insafa, sağduyuya…. aykırı; bütün bunlarla ve bu ülkenin yurttaşlarının bütün bu kavramlara ilişkin değerleriyle alay edercesine yeni bir durumla karşı karşıyayız…
Oldu bittiyle, yangından mal kaçırırcasına, neredeyse birkaç gün sonra denecek kadar yakın bir tarihe alınan seçimlere, bilmem hangi yasanın hangi maddesi gereğince, topluma mal olmuş, seçimin ve ülkenin kaderini değiştirecek İyi Parti katılamazmış…
Böyle bir şeyin değil gerçekleşmesini, düşüncede kabul edilmesini bile yukarıda sıraladığım bütün değerlere hakaret, insanlığımızla alay edilmesinin kabulü ve despotizme boyun eğiş sayarım…
***
Bu satırları yazmakta olduğum Cuma günü akşamına kadar yönetici kişilerden ve çevrelerden bu konuda henüz bir açıklama gelmedi, ya da ben rastlamadım.
Umarım gelmeyecektir, gelmesin…
Buna karşılık, sözünü ettiğim partinin yöneticilerinin açıklamalarını gördüm.
Ümit Özdağ, İyi Partinin katılamayacağı bir seçim meşru olamaz diyor. Benim de tam olarak düşündüğüm budur.
(Bu parti benzer gerekçelerle Saadet, HDP ya da herhangi bir başkası da olsa aynı şeyi düşünürdüm. Örneğin HDP’ye yapılanlar zulümdür.)
İyi Partinin Genel Başkanının ise Fethiye’deki bir halk buluşmasında söylediklerinin özetini Yeni Çağ gazetesinin manşetinde gördüm. Yasayla kendi keyiflerince oynayarak partisini seçime sokmamaya kalkışabilecek olanları
şöyle uyarıyor sayın Akşener: “Gök kubbeyi başınıza yıkarım!”)
***
Sayın Meral Akşener, partiniz henüz kurulmadan sizinle ilgili yazdığım, sayısız ve ölçüsüz eleştiri ve hakarete yol açan yazılarımdan birinde en çok eleştiri alan cümle ise, solda bir arkadaşınız olarak karşılaşacağınız bütün güçlüklerde yanınızda olacağımdı…
Aynen ve şimdi bu durumda daha da önemle, özellikle tekrar ederim:
Gözüpek ve kararlı tutumunuzu alkışlıyor; despotların ve despotizmin bütün oyunlarına, tehditlerine karşı, solda bir arkadaşınız olarak yanınızda olmaya devam ediyorum…
Ölçü dışına çıkmadığı için en çok öngörüsüzlük olarak kabul edilebilecek eleştirilerin çok ötesinde, bana o sırada henüz kurulmamış olan partinizin genel başkan yardımcılığını bile yakıştıran, densiz, şuursuz, erdemsiz kişilerin kendileriyle tutarlı olmaları için şimdi yapmaları gereken ise, herhalde despotların ve despotizmin yanında saf tutmak olmalıdır.

Ataol Behramoğlu/Cumartesi/210418

7 Nisan 2018 Cumartesi

BAŞKOMUTAN ERDOĞAN…(*)



Bu yılın Mart ayında Sefer Çetinkaya imzalı uzunca bir elektronik mektup almıştım. “Hitler Dönemi Almanyası-Erdoğan Dönemi Türkiyesi” başlıklı bu ilginç mektuptaki( daha doğrusu inceleme yazısındaki) bazı görüşleri az önce bilgisayarımda bir kez daha gözden geçirirken sizlerle de paylaşmak istedim.
Sayın Sefer Çetinkaya, Hitler dönemi Almanya’sına ( özellikle de Nazi partisinin iktidar ve Hitler’in tek adam oluşuna) ilişkin bilgileri “Hukuk profesörü Andreas Schwartz’ın gözetiminde 1948’de yayımlanan ‘Hitler’ adlı kitaptan derlediğini belirtiyor…
Benzerlikler konusuna girmeden, dikkatimi özellikle çeken bir sözcükle, “başkomutan” sözcüğüyle başlayayım…
Cumhurbaşkanı Hindenburg’un 1934’de ölmesiyle, başbakan Hitler Cumhurbaşkanlığı görevini de üstleniyor ve böylece Alman ordusunun “başkomutan”ı oluyor…

***
Doğrusu, başbakan Erdoğan’ın yakın gelecekteki olası cumhurbaşkanlığı ile birlikte, aynı zamanda da Türkiye ordusunun başkomutanı olacağı aklıma gelmemişti… Ya da bunu bu sözcüklerle düşünmemiştim…
Anayasa’nın ilgili bölümüne baktım. Cumhurbaşkanının görev ve yetkilerinin sıralandığı 104. maddede, şu cümleler de yer almakta: “Türkiye Büyük Millet Meclisi adına Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Başkomutanlığını temsil etmek, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kullanılmasına karar vermek, Genel Kurmay Başkanı’nı atamak…”
Böylece Erdoğan’ın olası cumhurbaşkanlığı’nın bir başka boyutu, yaratabileceği bir başka sorun daha ortaya çıkmış oluyor:
Cumhurbaşkanı, ordu ilişkisi…
Daha açık bir deyişle, Türkiye ordusu ile bu ordunun olası başkomutanı Erdoğan arasında “emir-komuta” ilişkilerinin doğurabileceği sorunlar…
***
Şimdi, sözünü ettiğim elektronik mektupta örneklenen koşutluklardan bir bölümüne göz atalım:
1929 Dünya Ekonomik bunalımıyla ilişkili olarak Alman ekonomisi de çöküntüde. 1932 başlarında bu ülkede işsiz sayısı 6 milyonu aşmış. Hitler başkanlığındaki Nazi Partisi bir “toplumsal öfke ve kaos ortamında” 6 Kasım 1932 seçimleri için alanlara çıkmaya hazırlanıyor…
Hitler, Alman gazetelerin tümüne yakınını elinde bulunduran 6 patronla yaptığı görüşmelerde, 6 Kasım seçiminde partisinin desteklenmesi karşılığında, iktidara geldiklerinde patronların kredi ve faiz borçları ile devlete olan vergi borçlarının silineceği vaadinde bulunuyor ve istediği desteği fazlasıyla elde ediyor…
Bir başka ilginç nokta ( Naziler tarafından meydanlarda yakılan “Hitler’in Yolu” adlı bir kitabın yazarı) Demokrat Parti milletvekili Theodor Heuss’un, Hitler’in yükselişine karşı demokrasi güçlerini birleştirme çabalarının başarıya ulaşamayışı…
Nazizimin yıkılışından ve savaşın sona ermesinden sonra Alman Federal Cumhuriyeti cumhurbaşkanlığına seçilecek olan öngörülü devlet adamı ve aydın Theodor Heuss 5 Haziran 1933’te demokrasiden yana bütün partileri bir toplantıda buluşturarak her partinin bütün seçim bölgelerinde seçime girmemesi, hangi parti hangi seçim bölgesinde en güçlüyse öteki partilerin onu desteklemesi önerisinde bulunuyor…
Fakat bu toplantı, katılımcıların siyasal hırsı, körlüğü, bencilliği ve öngörüsüzlüğü sonucunda ne yazık ki bir demokrasi cephesi kurulamadan ve bir seçim ittifakı gerçekleştirilemeden dağılıyor…

***
Bu günün başbakanı, geleceğin olası cumhurbaşkanı ve böylece de Türkiye ordusunun olası başkomutanı Erdoğan’ın geçen hafta AKP kurultayında yaptığı konuşma, “demagoji” denilen şeyin örnekleriyle bir kez daha dolup taşıyor…
Erdoğan sesinin en üst perdelerinden, Irak’taki Amerika’ya ver yansın ediyor…
Hani demokrasi getirecektiniiiizz…”diye yırtınıyor…
Sanırsınız bir yol kazası olmayıp da mahut “teskere” kabul edilmiş olsaydı Irak’a Türk ordusunu göndermeye can atan kişi o değildi…
Sanırsınız bu Erdoğan, Irak’a asker gönderilmemesi için savaşım verenlerin en başında gelmekteydi…
Söylenilen sözlerdeki tutarsızlıkların yanı sıra, ses tonundaki iniş çıkışların ve “hitabet”teki beklenmedik yön değişimlerinin yapay ve sağlıksız grafiği ise benim gibi başka birçok kişiyi de tedirgin ediyor olmalıdır…
Başka da ne söylenebilir, bilmiyorum…

(*) 12 yıl önce (18.11.2006) bu sütunda yayınlanan yazımı kısaltarak bir kez daha yayınlıyorum.


1 Nisan 2018 Pazar

ADANA’DA ORHAN KEMAL GÜNLERİNDE…



Orhan Kemal’le yüz yüze karşılaşıp görüşme şansım olmadı.
1970 Temmuz’unda Sofya’da tedavi gördüğü hastanede yaşama veda ettiğinde ben sanırım Ankara’daydım.
1960-70 yılları arasında İstanbul’a genellikle tatillerde geldiğim için o süreçlerde de hiç karşılaşmadık.
Sadece bir kez sanki uzaktan fötr şapkası ve pardösüsüyle görmüş olduğumu anımsar gibiyim…
Oysa aynı kuşağın bir başka büyük yazarı Yaşar Kemal’le bir dönem kardeş-ağabey yakınlığındaydık.
Kemal Tahir’i de Asya Tipi Üretim Tarzı konferansları sırasında bir kez Ankara’da görüp dinlemişliğim var.
Orhan Kemal’le karşılaşmışlığımız, kişisel tanışıklığımız olmadıysa da, yukarıda saydıklarım da içinde olmak üzere yapıtlarıyla kuşağının bütün yazarlarından daha önce tanıdığım ve en çok etkilendiğim yazar olmuştur.
Baba Evi, Arkadaş Islıkları adlı küçük oylumlu romanlarını okuduğumda, sanırım lise öğrencisi bile değildim.
Az daha sonra okuduğum büyük oylumlu romanı Bereketli Topraklar Üzerinde’nin üzerimde bıraktığı etki ise, aynı yıllarda okuduğum Kuyucaklı Yusuf’un, Steinbeck’in Gazap Üzümleri’nin, Bitmeyen Kavgası’nın etkisinden daha az değildir.
Şimdiyse Çukurova Belediyesinin bu yıl üçüncüsünü düzenlediği Orhan Kemal Edebiyat Festivali’nin konuğu olarak Adana’dayım.
Üstelik bu yılki festivalin onur konuğu olmanın büyük onuruyla.

***
Orhan Kemal Edebiyat Festivali, Çukurova Belediye Başkanı Soner Çetin ile Çukurova Belediyesi kültür ve sanat etkinliklerinin yönetici aklı ve enerjisi olan Ufuk Tekin ve kuşkusuz bütün çalışma arkadaşlarının eseri.
Bu yılki festivalin 34 yazar ve sanatçı konuğu var.
Bu yazıyı Perşembe gecesi konukların sanırım büyük bölümüne ev sahipliği yapan Erten Otel’deki odamda yazıyorum.
Festival yarın(Cuma) Orhan Kemal Kültür Merkezinde açılıyor.Etkinliklerin bir bölümü, ne yapayım ki bu yazı yayınlandığında gerçekleşmiş olacak….
Benimle yapılacak “şiirli söyleşi”, Feyza Hepçilingirler ve öğrencilerle Sevdamız Türkçe başlıklı bir program, Taner Cindoruk’la Şiir Arası, O.Kemal’in yapıtlarından çekilen filmler konusunda yine T.Cindoruk, C.Cindoruk, Z. Doruk ve M.Vesek’in gerçekleştireceği “Gösterimli Söyleşi”, Ahmet Telli ve Cezmi Ersöz’ün “İki Kelam Bir Şiir” başlıklı etkinlikleri Cuma programları arasında…
Buna karşılık yine Cuma günü açılacak olan O.Kemal film afişlerinin sergisi; A.Telli’nin, Prof.Dr.Halûk Gökalp’in ve benim şiir sergilerimiz hem festival süresince hem de sanırım sonraki günlerde de izlenebilecek…
Cumartesi ise Doğa ve Eral Okulları öğrencileri arasında F.Hepçilingirler’in yöneteceği sosyal medya konulu bir “münazara”var.
İhsan Eliaçık ve İsmail Saymaz’ın söyleşi ve konuşmalarından sonra da festival Mazlum Çimen konseriyle sona erecek…
***
Orhan Kemal’in “Nazım Hikmetle Üç Buçuk Yıl” başlıklı Burs cezaevi anıları büyük ilgiyle ve çok şey öğrenerek okuduğum bir kitaptı.
Fakat doğrusu onun Nazım’dan önceki cezaevi yaşantısını iyi bilmiyor ya da anımsamıyordum.
Gece otelin lobisinde sevgili oğlu, değerli arkadaşım Işık Öğütçü bana bir çırpıda özetledi bu öyküyü…
Nazım Hikmet’in de tutuklandığı 1938’de Niğde’de kısa dönem bedelli askerlik yapmakta olan Orhan Kemal, komünizm propagandası ve askeri isyana kışkırtmak suçlamalarıyla beş yıl hapse mahkûm ediliyor. 1914 doğumlu olduğuna göre henüz 24 yaşındadır… Niğde, Kayseri, Adana cezaevlerinden sonra Nisan 1940’ta Bursa cezaevine naklediliyor.Nazım da aynı yıl Aralık ayında (siyatik rahatsızlığı nedeniyle) Çankırı cezaevinden Bursa cezaevine gönderiliyor…
Kader mi diyelim, iki seçkin insanın karanlık günlerine açılmış aydınlık bir pencere mi? İkisi de…
Orhan Kemalin büyük bir gerçekçi yazar olarak gelişiminde bu üç buçuk yılın ve sonrasının büyük katkısı kuşkusuzdur…

***
Festival kapsamında Bilfen Okulları Çocuk Korosu’nun konseri ve Ayça
Öztorun-Fatih Koca’nın “Görüş Günü” başlıklı filmi de yer alıyor…


Ataol Behramoğlu/Cumartesi/310318

24 Mart 2018 Cumartesi

DÖNMEK ÜZERİNE



Türkçemizin özelliklerinden biri de bir sözcüğe pek çok anlam yüklenmesidir.
İyi mi kötü mü bilmem, ama bence çok da iyi değil.
Örneğin bir sözcüğün İngilizcesine baktığınızda karşınıza sayısız seçenek çıkıyor.
Bunun bir dil zenginliği olduğunda kuşku yok.
Keşke biz de böyle yapsak…
Tek bir sözcüğe yükleneceğimize Hhr ayrı durum ya da kavram için ayrı ve farklı bir sözcük üretmeyi denesek…
Dönmek” fiili de kendisine pek çok ve farklı işlevler yüklenen sözcüklerimizden biri…
Bir noktanın çevresinde çember çizerek dolaşmak anlamına geliyor.
Bir öteki anlamı, geriye dönmek, çıktığı noktaya geri gelmek demektir.
Başım dönüyor, zenginlik başını döndürdü, gözü döndü, kararından döndü vb. deyim ya da deyimsilerde de kullanıyoruz…
Dönüşüm sözcüğü genel olarak olumlu anlamda bir değişimi adlandırırken yine dönmek fiilinden türettiğimiz “dönek”, düşüncesini ve konumunu değiştirip tam karşısında yer alan kişiyi nitelemek için kullanılıyor…
Dil konusuyla başladımsa da tam burada duruyor, yazıya başlarken zihnimdeki asıl konuya dönüyorum…
Konu, sevgili arkadaşım, , değerli yazı emekçisi ve ustası Mustafa Mutlu’nun “İktidar-Medya İlişkilerinin Perde Arkası” alt başlığı ile yayınladığı, “Dön Kardeşim!” başlıklı, bir solukta okuduğum gazetecilik anıları…
***
Mustafa Mutlu’yu “Vatan” gazetesindeki köşesinde ilgiyle okuduğum yazılarıyla tanıdım.
Kitabına, “bitirirken” başlığını koyduğu işten çıkarılma öyküsü, daha doğrusu haberiyle başlıyor…
İlerdeki sayfalarda başlangıçtan bu günlere gazetecilik yaşamını anlatıyor…
Kitabın sonuna yaklaşırken ise asıl bombayı patlatıyor…
Bu sayfalarda, dün Vatan’ı ve Milliyet’i satın alarak yok ettiği gibi bu gün de Hürriyet’i satın alarak merkez medyanın az çok bağımız son yayın organını yok etme operasyonunu başlatan Erdoğan Demirören’in ibret verici bir portresi çiziliyor…
Meğer kitaba adını veren “Dön Kardeşim!” sözü de bu çakma medya patronun aitmiş…
Mustafa Mutlu bu sözün söylendiği karşılaşmaları anlatmayı kitabının sona bırakmakla okuyucuyu gerçekten de romancı ustalığıyla şaşırtmayı başarıyor…
***
Etkileyici bölüm Erdoğan Demirören’in “kontrolü ele aldıktan sonra” Kanlıca’daki yalısında gazetecilere verdiği yemekle başlıyor…
Yalının, kabul ve yemek salonlarının tasvirlerini en iyisi kitaptan okumak…
Bu davetten sonraki günlerde Mustafa Mutlu’yu kahve içmek için bürosuna çağıran büyük patronla bu köşe yazarı arasındaki diyalog ise kitabın en ilginç ve etkileyici bölümü…
Kahvelerimizi içerken gözlerimin içine bakıp, Gelelim seni davet etmenin nedenine,dedi. (……) ‘Beyefendi beni üç haftada bir Dolmabahçe Sarayı’nda kabul eder.(Beyefendiden kastettiği Başbakan,’Dolmabahçe Sarayı’ ise buradaki Başbakanlık Çalışma Ofisi’ydi.) Her defasında önüme bir dosya atıyor ve ‘Erdoğan Bey, Erdoğan Bey, sen bu gazeteleri aldı ama , henüz patronları olamadın’ diyor. Neden biliyor musun?’ (…)’Çünkü o dosyaların içinde kendisini rahatsız eden haberler ve makaleler var. Milliyet’te ve Vatan’da yayınlananlar. Son zamanlarda bu dosyaların içinden yirmi kupür çıkıyorsa, en az yarısı sizin yazdığınız makalelerden oluşuyor…’ (….) ‘Biraz da güzel şeyleri yaz kardeşim. Sağlıkta yapılanları yaz, duble yolları yaz.(…) Ekonomi çok iyi gidiyor, onu yaz! Beyefendi dünya lideri oldu, onu yaz! (….) Dön kardeşim, herkes nasıl dönüyorsa sen de dön!”
****
Bu “Dön kardeşim!” sonraki birkaç telefon görüşmesi ve yazı işleri müdürüyle iletilen uyarılarla da devam ediyor…
Ayrıntıları ve patrona ironik yanıtıyla“dönme organı çalışmayan” gazetecinin onurlu duruşunun öyküsünü kitabından okursunuz…
Dön Kardeşim!”i okumanın ve hep birlikte sesimizi yükseltmenin tam sırasıdır:
Dönmeyeceğiz kardeşim! Sen ve senin gibiler de “beyefendi” de bunu iyi bilin!

Ataol Behramoğlu/Cumartesi/24.03/18
Gece yarısı 01.00’de Halk TV’de Haluk Çetin’le, yine Cumartesi-Pazar Bursa Kitap Fuarındayım.

17 Mart 2018 Cumartesi

BARIŞ ŞİİRLERİMDEN(2)



ÖLÜM VE GENELKURMAYI
Ölüm bir gece toplantıya
Çağırdı Genelkurmayını
Kıtlığı, depremi
Savaşı, hastalığı...
Dedi, neler oluyor
İnsanların dünyasında?
Ölüm oranı
Gitgide azalmada...
Ağıt yerine türkü sesleri
Yükseliyor evlerden
Ne oluyor?
Nedir olup biten?..
Kıtlık dedi, “Efendim
Bir şey gelmiyor elimden
Suluyorlar tarlalarını
Yağmura gereksinmeden
Büyük havuzlar yapmışlar
Suyu biriktirmek için
İsterlerse değiştiriyorlar
Yönünü nehirlerin...”
Hastalık dedi, “Efendim
Doğrusu bunaldım..
Karınları tok, sırtları pek
Şaşırdım kaldım...

Hasta olduklarında da
Etkili yöntemleri var
Çok sürmüyor
İyileşiyorlar...
Deprem dedi, “Efendim,
Yapıları pek sağlam
Yıkamıyorum
Ne kadar abansam...”
Yangın, kaza, su baskını..
Tüm öteki kötülükler...
Aşağı yukarı
Aynı şeyleri söylediler...
Savaşa dönerek
Gürledi ölüm birden:
“Peki ya, ne güne
Duruyorsun sen”...
Savaş dedi, “Efendim
Zaten sorun da bu:
Barış diye bir şey
İcat olundu...
Savaşta ölmek
Bitti böylece
Çoluk çocuk
Yok olmak topluca...
Ve silah yapımına
Harcanmayan para
Ömür ve sağlık
Oluyor insana...”
1988


10 Mart 2018 Cumartesi

BARIŞ ŞİİRLERİMDEN




TOPRAĞA DÜŞEN 
Ona "Haydi 
Savaşa dediler 
Başkaca birşey 
Söylemediler 
Aldılar köyünden 
Davulla zurnayla 
Geride üç çocuk 
Bir eş ve bir ana 
Eline bir silah 
Tutuşturdular 
Ve karşılaştı 
Düşman ordular 
Vurulup düştü 
İlk çatışmada 
Göğsünde bir oyuk 
Üç delik alnında 
"Ey bu topraklar için 
Toprağa düşen" 
Bir karış toprağın  
Var mıydı yaşarken?  





BİR MAVİ ÇİÇEK
Önce top mermileriyle dövüldü alan
Tarandı sonra mitralyözlerle
Sonra boğaz boğaza dövüşüldü
Ve sonra usulca indi gece
Bir mavi çiçek kalmıştı sadece
Ama yoktu koklayacak kimse
Sabaha karşı dindi iniltiler
Yan yana, üst üste yığılı ölüler
Ağaçlar devrilmiş, kavrulmuş çimenler
Boğulmuş yaşayan ne varsa bu yerde
Bir mavi çiçek kalmıştı sadece
Ama yoktu koklayacak kimse
O sabah yine maviydi gökyüzü
Başladı az sonra kuşların türküsü
Sabah rüzgârı ne bilsin ölümü
Esti durdu kırlarda keyfince
Bir mavi çiçek kalmıştı sadece
Ama yoktu koklayacak kimse




BEBEKLERİN ULUSU YOK 
   İlk kez yurdumdan uzakta yaşadım bu duyguyu 
   Bebeklerin ulusu yok 
   Başlarını tutuşları aynı 
   Bakarken gözlerinde aynı merak 
   Ağlarken aynı seslerin tonu 
    
   Bebekler çiçeği insanlığımızın 
   Güllerin en hası, en goncası 
   Sarışın bir ışık parçası kimi 
   Kimi kapkara üzüm tanesi 
    
   Babalar çıkarmayın onları akıldan 
   Analar koruyun bebeklerinizi 
   Susturun susturun söyletmeyin  
   Savaştan yıkımdan söz ederse biri 
   Bırakalım sevdayla büyüsünler 
   Serpilip gelişsinler fidan gibi 
   Senin benim hiç kimsenin değil 
   Bütün bir yeryüzünündür onlar 
   Bütün insanlığın gözbebeği 
    
   İlk kez yurdumdan uzakta yaşadım bu duyguyu 
   Bebeklerin ulusu yok 
   Bebekler, çiçeği insanlığımızın 
   Ve geleceğimizin biricik umudu... 




Ataol Behramoğlu/Cumartesi Yazıları/100318
 




3 Mart 2018 Cumartesi

1919-2019



Birkaç gün önce kitap fuarı için Samsun’daydım.
Samsun Haber” radyo ile söyleşimizde Samsun’a ilk kez ne zaman geldiğim sorulduğunda “19 Mayıs 1919”da dedim…
Önceden hazırlanmamış, kendiliğinden geliveren bir yanıttı bu…
Arkadaşlar ilkin belki biraz şaşırdılar, fakat gecikmeksizin anladılar kuşkusuz…
Çünkü Samsun’a hiç gelmemiş de olsalar, bütün yurtseverler, bu kutlu şehrimize 19 Mayıs 1919’da Mustafa Kemal’le birlikte ayak basmışlardır…

***
Elbette bu duygumu güçlendiren bir etken, hatta başlıca etken, aralıklarla da okuyor olsam ,uzun süredir elimden düşmeyen bir kitap, Falih Rıfkı Atay’ın “Çankaya”sıdır…
Kitabın alt başlığında –Atatürk’ün doğumundan ölümüne kadar- deniyor.
Gerçekten de muazzam, muhteşem bir Atatürk biyografisi bu.
Yaşamı ülkesinin yaşamıyla paralel akan ve giderek onunla neredeyse tek ve aynı şey olan büyük bir komutan, önder ve devlet kurucunun biyografisi olduğu için de, yakın tarihimizin benzersiz bir öyküsü. Seçkin bir yazar ve siyaset adamının bire bir gözlem ve tanıklıkları…

***
Konu 19 Mayıs olduğu için yazıyı da onunla sınırlayayım…
Mustafa Kemal, bu genç paşa, Samsun’a neden gönderildi…
Çankaya”da konuyla ilgili bölümler ve dağınık satırlar topluca değerlendirildiğinde bu neden apaçık görülüyor.İşgal kuvvetleri komutanları ,onlarla birlikte de Padişah Vahdeddin ve sadrazam Damat Ferit,Mustafa Kemal Paşa’nın İstanbul’daki arayışlarından, görüşmelerinden, çalışmalarından, ülkenin kurtuluşu için çırpınışlarından rahatsızdırlar…
Kitabın bendeki baskısının 199-202. sayfalarında, Anadolu’ya geçiş öncesinde önce sadrazam sonra padişahla görüşmelerini Atatürk’ün kendi ağzından öğreniyoruz. Gönderilme amacı, Karadeniz yöresinde çetelerin oradaki Müslüman olmayan halka karşı saldırılarını engellemektir. Özetle müfettiş paşa bu bölgedeki karışıklıklara engel olmakla görevlendirilmiştir. Fakat bu görüşmede Vahdeddin’in söylediğini(yine Atatürk’ün kendi dürüst anlatımından) öğrendiğimiz sözler genç paşanın zihninde haklı olarak “muamma ” etkisi yaratmıştır… “ Paşa, paşa, şimdiye kadar devlete çok hizmet ettin,bunların hepsi artık……tarihe geçmiştir. Bunları unutun, asıl şimdi yapacağın hizmet hepsinden mühim olabilir. Paşa , paşa, devleti kurtarabilirsin!”
Mustafa Kemal uzun süre düşündükten sonra bu sözlerin, devleti kurtarmanın İngilizlerin isteklerini yerine getirmek anlamında söylendiği sonuncuna varıyor…
Bir an için s on Osmanlı sultanının bu sözleri iyi niyetle, Mustafa Kemal’in amacını sezmiş ve olumlamış olarak söylediğini düşünsek, çok geçmeden geriye çağrılışını, onu yakalayıp İstanbul’a getirmesi için Fevzi Çakmak’ın görevlendirilişini, müfettiş paşa olarak yerine Kâzım Karabekir’in atanışını, 24 Mayıs 1920’de de hakkında verilen idam fermanını açıklamak nasıl mümkün olacak?..

***
Çankaya”da, Kurtuluş hareketinin Anadolu’da nasıl güçlükler aşılarak örgütlendiğini, imkânsız görülenin nasıl olabilir kılınarak gerçekleştirildiğini, önderin kişiliğine hayranlığımız her satırda ve olayda daha da artarak okuyoruz. Atatürk mucizesini bir kez daha, ve daha yakından tanıyıp anlıyoruz…

***
19 Mayıs 1919’la başladım… Fakat yazımın amacı, başlığından da anlaşılabileceği gibi 1919’la sınırlı değil… Önümüzdeki yıl bu büyük simgesel öneme sahip olayın yüzüncü yıldönümü…
Peki biz yurtseverler, aydınlanma devrimin savunucuları, bu yıldönümünü ona yaraşır bir görkem ve evrensel önemiyle kutlamaya hazır mıyız?
Atatürk ve aydınlanma devrimi düşmanlarının birkaç yıl sonra, Cumhuriyetin yüzüncü yıldönümünde ilan etmeye hazırlandıkları karanlık rövanşın son durağı olacak seçimlerin de gerçekleşeceği 2019’u, onlar için bir kâbusa döndürmeye hazırlıklı mıyız?
Ben böyle bir hazırlığın işaretlerini göremiyorum…
Öyle ise bir an bile gecikmeksizin çalışmaya koyulmalı, önümüzdeki yıl yüzüncü yıl dönümü gerçekleşecek ola büyük tarihin Kurtuluş savaşımız ve Cumhuriyet aydınlanmasının değerleri bakımından yaşamsal önemini en büyük ölçüde kutlamalarla en büyük sayıda kitlelere ulaştırmak için bütün güçlerimizi seferber etmeliyiz.

Ataol Behramoğlu/Cumartesi/3.3.2018