24 Mart 2018 Cumartesi

DÖNMEK ÜZERİNE



Türkçemizin özelliklerinden biri de bir sözcüğe pek çok anlam yüklenmesidir.
İyi mi kötü mü bilmem, ama bence çok da iyi değil.
Örneğin bir sözcüğün İngilizcesine baktığınızda karşınıza sayısız seçenek çıkıyor.
Bunun bir dil zenginliği olduğunda kuşku yok.
Keşke biz de böyle yapsak…
Tek bir sözcüğe yükleneceğimize Hhr ayrı durum ya da kavram için ayrı ve farklı bir sözcük üretmeyi denesek…
Dönmek” fiili de kendisine pek çok ve farklı işlevler yüklenen sözcüklerimizden biri…
Bir noktanın çevresinde çember çizerek dolaşmak anlamına geliyor.
Bir öteki anlamı, geriye dönmek, çıktığı noktaya geri gelmek demektir.
Başım dönüyor, zenginlik başını döndürdü, gözü döndü, kararından döndü vb. deyim ya da deyimsilerde de kullanıyoruz…
Dönüşüm sözcüğü genel olarak olumlu anlamda bir değişimi adlandırırken yine dönmek fiilinden türettiğimiz “dönek”, düşüncesini ve konumunu değiştirip tam karşısında yer alan kişiyi nitelemek için kullanılıyor…
Dil konusuyla başladımsa da tam burada duruyor, yazıya başlarken zihnimdeki asıl konuya dönüyorum…
Konu, sevgili arkadaşım, , değerli yazı emekçisi ve ustası Mustafa Mutlu’nun “İktidar-Medya İlişkilerinin Perde Arkası” alt başlığı ile yayınladığı, “Dön Kardeşim!” başlıklı, bir solukta okuduğum gazetecilik anıları…
***
Mustafa Mutlu’yu “Vatan” gazetesindeki köşesinde ilgiyle okuduğum yazılarıyla tanıdım.
Kitabına, “bitirirken” başlığını koyduğu işten çıkarılma öyküsü, daha doğrusu haberiyle başlıyor…
İlerdeki sayfalarda başlangıçtan bu günlere gazetecilik yaşamını anlatıyor…
Kitabın sonuna yaklaşırken ise asıl bombayı patlatıyor…
Bu sayfalarda, dün Vatan’ı ve Milliyet’i satın alarak yok ettiği gibi bu gün de Hürriyet’i satın alarak merkez medyanın az çok bağımız son yayın organını yok etme operasyonunu başlatan Erdoğan Demirören’in ibret verici bir portresi çiziliyor…
Meğer kitaba adını veren “Dön Kardeşim!” sözü de bu çakma medya patronun aitmiş…
Mustafa Mutlu bu sözün söylendiği karşılaşmaları anlatmayı kitabının sona bırakmakla okuyucuyu gerçekten de romancı ustalığıyla şaşırtmayı başarıyor…
***
Etkileyici bölüm Erdoğan Demirören’in “kontrolü ele aldıktan sonra” Kanlıca’daki yalısında gazetecilere verdiği yemekle başlıyor…
Yalının, kabul ve yemek salonlarının tasvirlerini en iyisi kitaptan okumak…
Bu davetten sonraki günlerde Mustafa Mutlu’yu kahve içmek için bürosuna çağıran büyük patronla bu köşe yazarı arasındaki diyalog ise kitabın en ilginç ve etkileyici bölümü…
Kahvelerimizi içerken gözlerimin içine bakıp, Gelelim seni davet etmenin nedenine,dedi. (……) ‘Beyefendi beni üç haftada bir Dolmabahçe Sarayı’nda kabul eder.(Beyefendiden kastettiği Başbakan,’Dolmabahçe Sarayı’ ise buradaki Başbakanlık Çalışma Ofisi’ydi.) Her defasında önüme bir dosya atıyor ve ‘Erdoğan Bey, Erdoğan Bey, sen bu gazeteleri aldı ama , henüz patronları olamadın’ diyor. Neden biliyor musun?’ (…)’Çünkü o dosyaların içinde kendisini rahatsız eden haberler ve makaleler var. Milliyet’te ve Vatan’da yayınlananlar. Son zamanlarda bu dosyaların içinden yirmi kupür çıkıyorsa, en az yarısı sizin yazdığınız makalelerden oluşuyor…’ (….) ‘Biraz da güzel şeyleri yaz kardeşim. Sağlıkta yapılanları yaz, duble yolları yaz.(…) Ekonomi çok iyi gidiyor, onu yaz! Beyefendi dünya lideri oldu, onu yaz! (….) Dön kardeşim, herkes nasıl dönüyorsa sen de dön!”
****
Bu “Dön kardeşim!” sonraki birkaç telefon görüşmesi ve yazı işleri müdürüyle iletilen uyarılarla da devam ediyor…
Ayrıntıları ve patrona ironik yanıtıyla“dönme organı çalışmayan” gazetecinin onurlu duruşunun öyküsünü kitabından okursunuz…
Dön Kardeşim!”i okumanın ve hep birlikte sesimizi yükseltmenin tam sırasıdır:
Dönmeyeceğiz kardeşim! Sen ve senin gibiler de “beyefendi” de bunu iyi bilin!

Ataol Behramoğlu/Cumartesi/24.03/18
Gece yarısı 01.00’de Halk TV’de Haluk Çetin’le, yine Cumartesi-Pazar Bursa Kitap Fuarındayım.

17 Mart 2018 Cumartesi

BARIŞ ŞİİRLERİMDEN(2)



ÖLÜM VE GENELKURMAYI
Ölüm bir gece toplantıya
Çağırdı Genelkurmayını
Kıtlığı, depremi
Savaşı, hastalığı...
Dedi, neler oluyor
İnsanların dünyasında?
Ölüm oranı
Gitgide azalmada...
Ağıt yerine türkü sesleri
Yükseliyor evlerden
Ne oluyor?
Nedir olup biten?..
Kıtlık dedi, “Efendim
Bir şey gelmiyor elimden
Suluyorlar tarlalarını
Yağmura gereksinmeden
Büyük havuzlar yapmışlar
Suyu biriktirmek için
İsterlerse değiştiriyorlar
Yönünü nehirlerin...”
Hastalık dedi, “Efendim
Doğrusu bunaldım..
Karınları tok, sırtları pek
Şaşırdım kaldım...

Hasta olduklarında da
Etkili yöntemleri var
Çok sürmüyor
İyileşiyorlar...
Deprem dedi, “Efendim,
Yapıları pek sağlam
Yıkamıyorum
Ne kadar abansam...”
Yangın, kaza, su baskını..
Tüm öteki kötülükler...
Aşağı yukarı
Aynı şeyleri söylediler...
Savaşa dönerek
Gürledi ölüm birden:
“Peki ya, ne güne
Duruyorsun sen”...
Savaş dedi, “Efendim
Zaten sorun da bu:
Barış diye bir şey
İcat olundu...
Savaşta ölmek
Bitti böylece
Çoluk çocuk
Yok olmak topluca...
Ve silah yapımına
Harcanmayan para
Ömür ve sağlık
Oluyor insana...”
1988


10 Mart 2018 Cumartesi

BARIŞ ŞİİRLERİMDEN




TOPRAĞA DÜŞEN 
Ona "Haydi 
Savaşa dediler 
Başkaca birşey 
Söylemediler 
Aldılar köyünden 
Davulla zurnayla 
Geride üç çocuk 
Bir eş ve bir ana 
Eline bir silah 
Tutuşturdular 
Ve karşılaştı 
Düşman ordular 
Vurulup düştü 
İlk çatışmada 
Göğsünde bir oyuk 
Üç delik alnında 
"Ey bu topraklar için 
Toprağa düşen" 
Bir karış toprağın  
Var mıydı yaşarken?  





BİR MAVİ ÇİÇEK
Önce top mermileriyle dövüldü alan
Tarandı sonra mitralyözlerle
Sonra boğaz boğaza dövüşüldü
Ve sonra usulca indi gece
Bir mavi çiçek kalmıştı sadece
Ama yoktu koklayacak kimse
Sabaha karşı dindi iniltiler
Yan yana, üst üste yığılı ölüler
Ağaçlar devrilmiş, kavrulmuş çimenler
Boğulmuş yaşayan ne varsa bu yerde
Bir mavi çiçek kalmıştı sadece
Ama yoktu koklayacak kimse
O sabah yine maviydi gökyüzü
Başladı az sonra kuşların türküsü
Sabah rüzgârı ne bilsin ölümü
Esti durdu kırlarda keyfince
Bir mavi çiçek kalmıştı sadece
Ama yoktu koklayacak kimse




BEBEKLERİN ULUSU YOK 
   İlk kez yurdumdan uzakta yaşadım bu duyguyu 
   Bebeklerin ulusu yok 
   Başlarını tutuşları aynı 
   Bakarken gözlerinde aynı merak 
   Ağlarken aynı seslerin tonu 
    
   Bebekler çiçeği insanlığımızın 
   Güllerin en hası, en goncası 
   Sarışın bir ışık parçası kimi 
   Kimi kapkara üzüm tanesi 
    
   Babalar çıkarmayın onları akıldan 
   Analar koruyun bebeklerinizi 
   Susturun susturun söyletmeyin  
   Savaştan yıkımdan söz ederse biri 
   Bırakalım sevdayla büyüsünler 
   Serpilip gelişsinler fidan gibi 
   Senin benim hiç kimsenin değil 
   Bütün bir yeryüzünündür onlar 
   Bütün insanlığın gözbebeği 
    
   İlk kez yurdumdan uzakta yaşadım bu duyguyu 
   Bebeklerin ulusu yok 
   Bebekler, çiçeği insanlığımızın 
   Ve geleceğimizin biricik umudu... 




Ataol Behramoğlu/Cumartesi Yazıları/100318
 




3 Mart 2018 Cumartesi

1919-2019



Birkaç gün önce kitap fuarı için Samsun’daydım.
Samsun Haber” radyo ile söyleşimizde Samsun’a ilk kez ne zaman geldiğim sorulduğunda “19 Mayıs 1919”da dedim…
Önceden hazırlanmamış, kendiliğinden geliveren bir yanıttı bu…
Arkadaşlar ilkin belki biraz şaşırdılar, fakat gecikmeksizin anladılar kuşkusuz…
Çünkü Samsun’a hiç gelmemiş de olsalar, bütün yurtseverler, bu kutlu şehrimize 19 Mayıs 1919’da Mustafa Kemal’le birlikte ayak basmışlardır…

***
Elbette bu duygumu güçlendiren bir etken, hatta başlıca etken, aralıklarla da okuyor olsam ,uzun süredir elimden düşmeyen bir kitap, Falih Rıfkı Atay’ın “Çankaya”sıdır…
Kitabın alt başlığında –Atatürk’ün doğumundan ölümüne kadar- deniyor.
Gerçekten de muazzam, muhteşem bir Atatürk biyografisi bu.
Yaşamı ülkesinin yaşamıyla paralel akan ve giderek onunla neredeyse tek ve aynı şey olan büyük bir komutan, önder ve devlet kurucunun biyografisi olduğu için de, yakın tarihimizin benzersiz bir öyküsü. Seçkin bir yazar ve siyaset adamının bire bir gözlem ve tanıklıkları…

***
Konu 19 Mayıs olduğu için yazıyı da onunla sınırlayayım…
Mustafa Kemal, bu genç paşa, Samsun’a neden gönderildi…
Çankaya”da konuyla ilgili bölümler ve dağınık satırlar topluca değerlendirildiğinde bu neden apaçık görülüyor.İşgal kuvvetleri komutanları ,onlarla birlikte de Padişah Vahdeddin ve sadrazam Damat Ferit,Mustafa Kemal Paşa’nın İstanbul’daki arayışlarından, görüşmelerinden, çalışmalarından, ülkenin kurtuluşu için çırpınışlarından rahatsızdırlar…
Kitabın bendeki baskısının 199-202. sayfalarında, Anadolu’ya geçiş öncesinde önce sadrazam sonra padişahla görüşmelerini Atatürk’ün kendi ağzından öğreniyoruz. Gönderilme amacı, Karadeniz yöresinde çetelerin oradaki Müslüman olmayan halka karşı saldırılarını engellemektir. Özetle müfettiş paşa bu bölgedeki karışıklıklara engel olmakla görevlendirilmiştir. Fakat bu görüşmede Vahdeddin’in söylediğini(yine Atatürk’ün kendi dürüst anlatımından) öğrendiğimiz sözler genç paşanın zihninde haklı olarak “muamma ” etkisi yaratmıştır… “ Paşa, paşa, şimdiye kadar devlete çok hizmet ettin,bunların hepsi artık……tarihe geçmiştir. Bunları unutun, asıl şimdi yapacağın hizmet hepsinden mühim olabilir. Paşa , paşa, devleti kurtarabilirsin!”
Mustafa Kemal uzun süre düşündükten sonra bu sözlerin, devleti kurtarmanın İngilizlerin isteklerini yerine getirmek anlamında söylendiği sonuncuna varıyor…
Bir an için s on Osmanlı sultanının bu sözleri iyi niyetle, Mustafa Kemal’in amacını sezmiş ve olumlamış olarak söylediğini düşünsek, çok geçmeden geriye çağrılışını, onu yakalayıp İstanbul’a getirmesi için Fevzi Çakmak’ın görevlendirilişini, müfettiş paşa olarak yerine Kâzım Karabekir’in atanışını, 24 Mayıs 1920’de de hakkında verilen idam fermanını açıklamak nasıl mümkün olacak?..

***
Çankaya”da, Kurtuluş hareketinin Anadolu’da nasıl güçlükler aşılarak örgütlendiğini, imkânsız görülenin nasıl olabilir kılınarak gerçekleştirildiğini, önderin kişiliğine hayranlığımız her satırda ve olayda daha da artarak okuyoruz. Atatürk mucizesini bir kez daha, ve daha yakından tanıyıp anlıyoruz…

***
19 Mayıs 1919’la başladım… Fakat yazımın amacı, başlığından da anlaşılabileceği gibi 1919’la sınırlı değil… Önümüzdeki yıl bu büyük simgesel öneme sahip olayın yüzüncü yıldönümü…
Peki biz yurtseverler, aydınlanma devrimin savunucuları, bu yıldönümünü ona yaraşır bir görkem ve evrensel önemiyle kutlamaya hazır mıyız?
Atatürk ve aydınlanma devrimi düşmanlarının birkaç yıl sonra, Cumhuriyetin yüzüncü yıldönümünde ilan etmeye hazırlandıkları karanlık rövanşın son durağı olacak seçimlerin de gerçekleşeceği 2019’u, onlar için bir kâbusa döndürmeye hazırlıklı mıyız?
Ben böyle bir hazırlığın işaretlerini göremiyorum…
Öyle ise bir an bile gecikmeksizin çalışmaya koyulmalı, önümüzdeki yıl yüzüncü yıl dönümü gerçekleşecek ola büyük tarihin Kurtuluş savaşımız ve Cumhuriyet aydınlanmasının değerleri bakımından yaşamsal önemini en büyük ölçüde kutlamalarla en büyük sayıda kitlelere ulaştırmak için bütün güçlerimizi seferber etmeliyiz.

Ataol Behramoğlu/Cumartesi/3.3.2018

24 Şubat 2018 Cumartesi

TOMBİ



Tombi’yi Halk TV’nin sabah haberleri programında gördüm. Televizyonu bu haberin sonuna doğru açtığım için bu sevimli sarmanı ancak bir an için görebildim. Fakat bütün kedileri, özellikle de sarmanları evladım gibi sevdiğimden Tombi aklımda kaldı. Az öncede gazetede haberin bütününü okudum. Tombi İzmir’in Bayraklı ilçesindeki Ticaret Borsası ilkokulunda öğrencilerle birlikte yaşayan bir sarman. Önce okul avlusunda besleniyor, öğrencileri sınıfa kadar uğurluyormuş. Sonra öğrenciler onu sınıfta beslemeye başlamışlar. Bir velinin, haklı ya da haksız, kimi çocuklarda alerji yapabileceği itirazı üzerine bir öğretmen onu evinde beslemeye başlamış. Fakat gitgide zayıflayan, sağlığı bozulan sarman, Milli eğitim müdürünün de araya girmesi ve söz konusu velinin çocuğunun bir başka sınıfa alınmasıyla yeniden sınıfına kavuşmuş. İsterseniz bir kedi masalı da çıkarabilirsiniz bundan. Benim gördüğüm, sarmanın keyfi yerindeydi. Sanırım öncelikle de arkadaşlarına kavuştuğu için.
Kedisi, köpeği, evinde ya da bahçesinde bir başka hayvan yoldaşı olmayan kişi, bu sevginin nasıl bir şey olduğunu sanırım bilemez. Konuklarımızdan bu sevgiyi tatmış olanlarla tatmamış olanlar arasındaki farkı hemen anlıyorum. Tatmış olanlar, yabancı fakat dilini bildikleri bir ülkeye girmiş gibi hiç yabancılık çekmezken, bu sevgiyi tatmamış olanların üzerine bir durgunluk, ürkeklik, yapaylık geliyor. Dokunmakla dokunmamak arasında bocalayıp duruyorlar… Ben herhangi bir evdeki kediyi, köpeği, azıcık yakınlaştıktan sonra sevmek ne j-kelime, mıncıklamaya başlarım… Çocuğum gibi, akrabam gibi duyumsarım…Aslında da hiç kuşkumuz olmasın ki akrabayızdır hepsiyle…
Birkaç gün önce Tayfun Atay’ın “Şempanzeden Öğren İnsanlığı” başlıklı çok güzel bir yazısını okudum Cumhuriyet’te. Kaçırdıysanız bulup okumanızı öneririm. Yazıda ömrünü gorillerin yaşamını incelemeye ve türlerinin devamını korumak için çalışmaya adamış Amerikalı bilim insanı Dian Fossey’le aynı şeyi şempanzeler için yapan Britanyalı Jane Goodal’ın öyküleri anlatılıyor. Goril avcıları tarafından katledilen Fossey’in yaşamının anlatıldığını öğrendiğim “Sisteki Goriller” adlı filmi mutlaka görmek istiyorum. Jane Goodal’la ilgili bir belgesel de 5 Mart Cumartesi saat 23.00’de National Geograpich kanalında izlenebilecekmiş.
Bu yazıyı okuduktan az sonra twitter’da, boynuzları kesilip koparılmış gergedanın başında kesilen boynuzlardan kalan derin yara izlerinin görüntüsüyle sarsıldım. İçim acıyla burkuldu, bu vahşeti yapanlara karşı nefretle doldu. Aynı anda, Erzincan’da bir yavru kediyi önce zalimce yumruklayıp sonra alçakça tekmeleyerek öldüren katilin kurbanı olan yavrunun umutsuz sıçrayışları yine geldi gözümün önüne.
Katil sözcüğünü mecazi olarak değil gerçek anlamıyla kullanıyorum. Herhangi bir hayvana yapılan eziyetin, işlenen cinayetin bir insana yapılandan asla daha önemsiz olduğunu düşünmüyorum. Daha da ileri giderek, bu eziyetin ve cinayetin, korunmasız bir bebeğe, bir çocuğa, kendini savunmaya gücü ve olanağı bulunmayan bir kişiye karşı işlenen suçla eşdeğer ağırlıkla olduğunu ve bu nedenle de eşdeğer ağırlıkta cezalandırılması gerektiğini düşünüyorum. Düşünmenin ötesinde, bunu gerçek anlamıyla insan olmanın gereği olarak görüyorum…
Hayvan dostlarımız bize emanettir. Masum ve mazlumdurlar. İnsan soyu bu yazgı yoldaşlarına karşı acımasız olmayı sürdürmeye devam ederse, eninde sonunda bir gün hayvan sözcüğü iyiliğin, insan sözcüğü ise kötülüğün karşılığı olarak kullanılacak demektir.

Ataol Behramoğlu/Cumartesi/240218

21 Şubat 2018 Çarşamba

BULAMAÇ



Yukarıdaki sözcüğü bizde son zamanlarda konuşma dilimize giren” potpori”karşılığı olarak kullanıyorum…
Aslı “potpuri” .Fransızca da “karmaca” anlamına gelen “pot-pourri”sözcüğünün okunuşu…
Fransızlar bu potpuriyi her türlü karışım için kullanılıyorlar mı bilmiyorum, fakat bizde özel olarak ve sadece müzik alanında kullanılan bir kavram
Bir kaç türkünün ani geçişlerle art arda söylenilmesi demekmiş…
İçki masalarımızdaki “koro”larımızda genellikle yaptığımız bir potpuri uygulamasıdır…
Bir makamdan bir başka makama aniden geçiveririz…
Üstelik bu koroda aynı türkü ya da şarkıyı herkes genellikle ayrı ses tonu ve makamda söyler ve bundan da genellikle kimse pek rahatsızlık duymaz…

***
Potpuri’nin “çürüme”yle ilişkisini , Fransızca yazılışını gördüğümde anladım… “Pourri” sözcüğü sadece çürük, çürümüş anlamına da gelmiyor….Bu bahtsız sözcüğe yüklenmiş olan öteki anlamları da sıralayalım: Bozulmuş, kokmuş, aşınmış, cılk vb… Tek bir sözcüğün kaldırabileceğinden çok daha fazlası…
Diyeceksiniz ki, iyi de, nereden aklına geldi şimdi bu!
Bende şöyle oluyor genellikle:
Köşe yazısı tasarlarken konudan önce ve sanki ondan bağımsız olarak bir sözcük düşüveriyor aklıma ve ardı sıra da sürükleyip getiriyor içinde taşıdığı konunun ayrıntılarını…
Ya da, konu daha çok bir duygu olarak kımıldamaya başladığında kendine sanki bir isim arıyor ve o isim oryaya çıktığında da yazının(ya da şiirin!) yolu açılmış oluyor…
Bu kez ikincisi oldu…
Günümüzdeki siyaset üzerine kafa yormaktayken zihnimde “potpuri” sözcüğü beliriverdi…
Özellikle müzik alanında kullanıldığını biliyordum.
Acaba başka alanlarda, örneğin siyaset için de kullanamaz mıydı?
Potpuri ya da Türkçede uygun bir karşılık olacağını düşündüğüm bulamaç sözcüğü olarak…
Derken, işin esasının “çürüme”yle de ilişkili olduğunu görünce, siyaset alanında da kullanılabileceğine karar vererek rahatladım…
Günümüz Türkiye’sinde ülke yönetimindeki siyasetin bir potpuri, Türkçesiyle bulamaç olduğu sanırım rahatlıkla söylenebilir…
Her şeyin birbirine karıştığı, kavramların şekil değiştiren bazı bitki ya da yumuşakçalar ya da virüsler gibi şekilden şekle girdiği, dün söylenenin bu gün tam tersinin söylenip yarın yine iki gün öncekine dönülerek üç gün öncekinin yalanlanıp ya da doğrulandığı bir siyaset bulamacı…
Baş döndürücü, art arda dönemeçli, yerinde sayarken hareket ediyor görünüp hareket etmedeyken yerinde sayan, yalanla doğrunun birbirine karışarak neyin yalan neyi doğru olduğunun ayırt edilemez olduğu bir potpuri, çürüme, bozulma, cılkı çıkma durumu…
***
Siyasetteki potpuri ya da bulamacı, toplumda, toplumsal yaşamın her alanında, bütün toplumsal kesimlerde de görüp yaşıyoruz…
Türkiye her kafadan bir ses çıkan bir topluma dönüştü…
İleri ya da geri her toplumda bazı ortalamalar vardır.
Bizde ortalama diye bir şey kalmadı.
Tepedeki siyaset ne derse yandaşı olan toplumsal kesimler ona göre şekil alıyor.
Kendi fikri, vicdanı sanki yok, ya da buharlaşıp yok olmuş.
Bugünkü düşman yarınki dost sonra tekrar düşman olabiliyor…
Yönetimdeki siyasetin karşısında olan kişiler ve çevreler ve aydınlar da bu toplumsal bulamacın dışında değil.
Kavramlar altüst…
Haklı savaş, haksız savaş, barış severlik, barış sevmezlik,yurt sevgisi, yurt hainliği,demokrasi, otokrasi, sosyalizm, hümanizm, askerlik, yoldaşlık, iyimserlik, karamsarlık, bir bulamaç halinde bütün toplumsal kesimlerde beyinleri ve duyguları örtüyor…

***
Türkiye hızla ve her alanda dünya ortalamasının altına kayıyor.
Bu toplumsal karışıklık ve çürüme ortamında, insanlarımızı makul ve sakin bir akıl, orta düzeyde de olsa bir zekâ ve normal bir duygu ortalamasında buluşturmanın yollarını bulmamız gerekiyor…


Ataol Behramoğlu/Cumartesi/ 100218

3 Şubat 2018 Cumartesi

SAVAŞ SEVMEK


Savaş, öldürmek ve öldürülmek demektir.
Savaşmaya giden ya da gönderilen kişi bu gerçeğin ne ölçüde bilincindedir?
Bilmek ve bilincinde olmak iki ayrı şeydir.
Bildiğinizi düşündüğünüz şeyin bilincine o şeyin gerçekliğiyle karşılaştığınızda varır, ya da yine de varmazsınız…
Savaş kavramının gerçekliğini, çeşitli zamanlarda çeşitli çevrelerce ve çeşitli bakımlardan yüklenen anlamlardan arındırarak algılamaya çalıştığınızda, karşınıza kaçınılmaz olarak çıkacak olan, onun öldürmeye ve öldürülmeye hazır olunması demek olduğudur.
Bu gerçeklikle karşılaşmaya kaç kişi hazırdır?
Sorulduğunda alınacak yanıtlar, hep üst ve yan kavramlar olacaktır…
Bunlar da zamana ve kişiye bağlı olarak değişir…

***
Yüzlerce, belki binlerce yıl sürmüş ilkel yağma ve istila dönemlerinde savaşçıya yaptığı işin nedeni ve anlamı sorulduğunda ya şaşıracak, ya da bunu doğal bir hak olarak, yağma ve ganimet için yaptığını söyleyecektir.
Karşısındaki ise ya boyun eğip teslim olacak, ya da kendisini savunmak için savaşacaktır…
Sonrasındaki din savaşlarında amaç bir inancın alanını genişletmek gibi görünse de, asıl amaç yine de yağma, ganimet, istila, egemenlik alanı genişletilmesidir.
Karşıdaki güç yine ya boyun eğip teslim olacak, ya da savaşmak zorunda kalacaktır…
Fakat bu kez, ilkel yağma ve ganimet dönemlerinden farklı olarak savaşan her iki taraf için de savaşı haklı ve meşru gösteren üst kavramlar oraya çıkmıştır.
Kendi inancının üstünlüğü ve doğruluğu, bu inanç uğrunda ölmenin ve öldürülmenin her iki dünyada da ödüllendirileceği, şehitlik, daha sonraki zamanlarda vatan sevgisi, daha dünyasal amaçlar ve idealler için öldürmenin ve öldürülmenin kaçınılmazlığı, zorunluluğu, öyle olması ya da öyle sanılması, vb…
Görüldüğü gibi, kavramın ve olgunun irdelenmesi, yeni kavramlar ve olgular ortaya çıkarıyor.
Fakat değişmeyen ve değişmeyecek gerçek, savaşın öldürmeye ve öldürülmeye hazır olunması demek olduğudur.
***
Tam olarak bu noktada iyi savaş-kötü savaş değil, fakat haklı savaş-haksız savaş ayrımının yapılması kaçınılmazlaşıyor.
Sağlıklı bir akıl ve vicdan için, öldürmenin ve öldürülmenin iyi bir şey olarak görülüp savunulabileceğini düşünemiyorum.
Bu, haklı bir savaşta, yasal savunuda, anayurdu savunma savaşlarında da böyledir, böyle olmalıdır.
Öldürmenin ve öldürülmenin zorunlu ve kaçınılmaz olduğu zamanlarda bunların göze alınması başka, süslenip güzellenmesi, yüceltilmesi daha başka bir şeydir.
Bu söylediklerimi yeterince anlamayanlara, tersinden anlamaya yatkın olanlara, , Svetlana Aleksiyeviç’in dilimize “Kadın Yok Savaşın Yüzünde” diye çevrilen kitabını okumalarını ve Atatürk’ün Anzak askerleri için 1934’te söylediği, Gelibolu Anzak koyundaki kitabede yer alan sözleri üzerine düşünmelerini öneririm.

***
Anayurt savunmasının en haklı savaş olduğu tartışmasızdır.
Sınır ötesi savaşların haklılığı ya da haksızlığı ise tartışılabilir, tartışılacaktır. Böyle bir tartışmaya, konuyla ilgili görüş bildirmeye, üstelik savaşı(bu demektir ki öldürmeyi ve öldürülmeyi) yücelterek engel olmaya çalışmak, düşünme ve dile getirme özgürlüğü düşmanlığı ve faşizmin ta kendisidir. Bizden bir örnek verilecek olursa Türk Tabipler Birliği yöneticilerinin eleştiri bile sayılamayacak geleneksel ve bilinen bir söz nedeniyle göz altına alınmaları,işlerinden uzaklaştırılmaları , suçtur, ayıptır, aydın düşmanlığıdır, adaletsizliktir, ülkemiz adına yüz kızartıcı, yüz karası, derhal son verilmesi gereken utanç verici bir uygulamadır.
Ve son bir not: Kimileri sosyal medyada, sınır ötesinden atılan roketlerle ölen ve yaralananlar,özellikle de 17 yaşındaki bir çocukcağız hakkında ne düşündüğümü soruyor. O benim çocuğum, kızımdır. Fakat bu saçma soruyu soranlar, yanlış Suriye politikası öncesinde iki dost ülke arasındaki sınırın şimdi bir ölüm sınırına dönüşmüş olmasının sorumluları hakkında acaba ne düşünüyor?


Ataol Behramoğlu/Cumartesi/030218