14 Ocak 2017 Cumartesi

ALÇALMANIN HÂLLERİ

rkçe dilbilgisinde ismin beş hâli bulunuyor:yalın,e,i,de,den hâlleri…
   Hint-Avrupa dillerinde ismin hâllerinden biri sayılan in(iyelik, sahiplik) hâlinin bizim dilbilgimizde neden ismin hâlleri arasında yer almadığını anlamış değilim.
     Bunun gibi, ile hâli de  bizdeki isim hâlleri cetvelinde nedense yer almıyor.
     Buna karşılık, bu iki hâlin sıralamada yer aldığı örneğin Rusça’da da, bizdeki “denhâli kendine yer bulamamış…
      İngilizcede ismin hâlleri konusu keyfe keder…. Çünkü hiçbir isim bulunduğu “hâl”e göre şekil değiştirmiyor… Çünkü “hâl”ler(bizde ya da Rusçadaki gibi), edatlar ve yanı sıra da isimlere ilave edilen eklerle değil de, sadece edatlarla ifade ediliyor.(Örneğin“anayasa, anayasayı, anayasaya,anayasanın,anayasayla, anayasada, anayasadan vb” derken, İngilizcede “constitution” sözcüğünün herhangi bir değişikliğe uğramayışı gibi…)
     Yazının  başlığından da anlaşılacağı gibi amacım dil bilgisi dersi vermek değilse de,asıl konuya girmeden bir bilgimi daha paylaşayım: “isim hâl”leri sabit değil. Bu hâller dillere göre azalıp çoğalabiliyor…
                                                             ***

     Sanırım  böylece, alçalmanın da çeşitli hâlleri olabileceğini; kişiye, duruma, zamana göre  değişebileceğini ima etmiş oluyorum…
      Bu hâller ismin hâllerinden belki daha çok, belki daha azdır…
      Ben , bizdeki isim hâllerine  in ve ile  hallerini de ekleyerek, bu hâllerle karşılığındaki yedi alçalma hâli arasında bir koşutluk kurmaya çalışacağım…
     Yalın hâlle başlayalım: Alçalmanın yalın hâli, alçalmanın , alenen, gizleyecek bir şeyim yok dercesine yapılanı olmalı…Böyle bir alçalma karşında, o kişi adına utanmaktan başka yapılabilecek pek bir şey yoktur… En çok, ağzınızda biriken sıvıyı yutkunur, ar damarı çatlamış der geçersiniz…

                                             ***
     
               Bizdeki dilbilgisi sıralamasına  göre ilerlersek, e(yönelme) hâline, zorlanarak, arkadan itilerek alçalmaya yöneltilmek denebilir…”Ben istemiyordum ama, beni oraya zorla yönelttiler…    Böyle bir açıklama  belki pişmanlık yasasından yararlandırabilir ama, alçalmadan kurtarmaz…
    Alçalmanın i(belirtme) hâli bir dayılanma hâli  olarak tanımlanabilir: “Ben istediğim yaparım. Beni kimse suçlayamaz. Ben şimdi seni…Anladın mı lan!” gibisinden “ben”i  belirten,öne çıkaran “sen”i aşağılayan  bir alçalma hâli…  Bunun ata sözleri ve deyimlerimizdeki karşılığı” hem suçlu hem güçlü”dür… Suçlunun gücü ne kadar sürer,ayrı konu…
    “in”(sahiplik) hâliyle  sürdürelim… Sahiplenme, sahiplenilme,  sahibi olma… Sahipten alınan cesaret ve güçle karşısındakine  saldırma, hırlama, ,tekme atma, tehditler savurma, kiralık kalem ya da kiralık katil olma…  Alçalmanın belki de en utanç duyulası, nefret uyandırıcı hâli… Karşılığı “eceli gelen köpek…” diye başlayan kabaca bir sözdür… Her zaman da öyle olmuştur…
                                                                          ***
     
                 Alçalmanın ile(araçsal, ya da birliktelik)  hâlini, her gün görüp durduğumuz, sürü halinde  alçalmalar diye tanımlamak mümkün.
         Kişisel iradeden yoksun, sürü reisinin işaret ettiği yönde, birbirlerine sürtünmekten güç alarak ,dalgalana dalgalana belirsiz bir yöne sürüklenmekte olan bir sürü….Reis uçuruma atladığında sürü mensuplarının da ardı sıra  birer birer kendilerini uçurumundan attıkları bilinen bir örnektir… Birlikte alçalma, koyunlaşma, birlikte yok oluşa gidiş… 
         De(bulunma) hâli, belki de diyet ödemek için   girmek zorunda kalınmış bir  bataklıkta, alçala alçala boğulma hâline benzetilebilir.…  Yanında yakınlarını da sürükleyerek…

                                                        ***
       
     
      Ve son olarak, Den(ayrılma, çıkma) hâli…
        Gelin olumsuz bir yorum yapmayalım buna ve uçurumdan önceki son çıkış hâli diyelim…
         Alçalmadan kurtulmak için son bir şans…
          Sürüden ayrılmayı göze alma cesareti…
          Kula kul olmama erdemi…
         Susmamak,yılmamak, karşı koymak…
         
         Cumhuriyet yıkılmaktayken…


7 Ocak 2017 Cumartesi

GÖRÜNEN KÖY / Ataol Behramoğlu/070117/Cumartesi Yazıları

                                                                                 
 Yeni yılın ilk saatlerinde Türkiye Ortaköy’deki katliamla sarsıldı.
    Hemen ardından bir sanat insanı İstanbul havaalanında,  kendileri için  uygun şartlar oluştuğunda Ortaköy canisinden aşağı kalmayacak bir güruhun alçakça saldırısına uğradı.
      Bu gün de (5 Ocak Perşembe) terörizm İzmir’de can aldı.
       Köşemde bu gün, Sanatçılar Girişimi’nin  Ortaköy katliamının ardından  “Yaşanmakta Olan Facia Ortamı ve Görünen Köy” başlığı ile yayınladığı bildiriyi, sadece bu günleri değil ülkemizi saran terör sarmalını bütünüyle özetlediği düşüncesi ile paylaşıyorum:
     
     “ Başta cumhurbaşkanı olmak üzere devlet ve hükümet yöneticilerinin her toplu katliamdan sonra ülkemizin bir terör kuşatması altında olduğunu tekrar etmeleri doğru ve haklıdır.
     Fakat asıl yanıtlanması gereken sorular, ülkemizin nasıl bu kaotik çıkmazın içine sokulduğu,söz konusu terör örgütlerinin hangi güçler tarafından yönetildiği ve  kınıyoruz,yanıtlarını alacaklar gibi  sözden ibaret söylemlerin ötesinde neler yapıldığı ve yapılacağıdır.
     Halk bilgeliği bu gibi soruları “görünen köy kılavuz istemez” deyimiyle yanıtlamıştır.
Görünen köy, AKP yönetimi iktidara geldiğinde ülkemiz terörist bir kuşatma altında değilken , esas olarak Doğu bölgelerinde odaklanmış PKK terörü de belli ölçülerde sınırlanmışken bu yönetim tarafından ülkemizin Ortadoğu batağına sürüklendiği; komşu ülkedeki yönetimi devirmek amacıyla Türkiye’nin teröristler için bir yol geçen hanına çevrildiği; emperyalizmin sözüm ona Büyük Ortadoğu projesiyle birlikte bu projenin kuyruğuna takılmış  Şam’da namaz kılma türünden fantezilerin de sona   erişiyle yaşanmakta olan facialara çanak tutulmuş olmasıdır.
       Görevi din konusuyla sınırlı olması gereken Diyanetin bütünüyle siyasetin güdümüne girmiş olması, yeni yıl öncesindeki talihsiz açıklamanın bu kurum ve günümüzdeki yönetimi üzerinde silinmez bir leke olarak kalacağı gerçeği  vicdanları kanatmıştır ve kanatmaktadır.
      Asıl gerçekler bunlardır.. Batıya meydan okumalar, Putin yönetimini arkalayarak ABD emperyalizmine göstermelik efelenmeler, yirminci yüzyılın ilk büyük emperyalizm karşıtı mücadelesi ve devrimler dizisi olan Kurtuluş Savaşımızı hafife alırcasına ikinci kurtuluş savaşı söylemleri; hedef saptırmaktan, toplumu yanıltmak ve gittikçe sıkılmakta olan cendereyi meşrulaştırmak çabasından başka bir şey değildir.
       Aydınlar, sanatçılar olarak görevimiz, bütün bu yalan dolan ve tehdit karşısında ; görünen köyü görünmez kılmak için her türlü medyanın kirli bir araç olarak kullanıldığı utanç verici, işbirlikçi, çanak yalayıcı ağız kalabalığı ortamında, yılmaksızın, geri çekilmeksizin, gerçekleri dile getirmek, görünen köy işte şurada diye göstermekten bir an bile el çekmemektir.
        Görünen köy, ülkenin bu kanlı ve kaotik çıkmaza tıkılmasına en baştaki tutumlarıyla yol açan siyasal yönetimin öz eleştirisini yapması, başlıca sorumluların siyaset sahnesinden çekilip gitmeleri , toplumsal barışı sağlayacak adımlar atılabilmesi  için öncelikle başkanlık sistemi hevesinden vazgeçilerek parlamenter sistemin ve çoğulcu demokrasinin güçlendirilmesidir.
         Görünen köy, bu adımlar atılmadıkça günümüz siyasal yönetiminin tutumu ve söylemleriyle faciaların engellenemeyip ancak kısmen ya da tamamen kamunun gözünden saklanmaya çalışılacağı,  zaten sınırları boğucu ölçüde daraltılmış olan demokratik hakların  bütünüyle despotizme  kurban edileceği, sonuçta da bütün bir ülkece dağılıp parçalanmaya, yok oluşa teslim olacağımızdır.”  


SANATÇILAR GİRİŞİMİ

31 Aralık 2016 Cumartesi

VİCDAN VE VİCDANSIZLIK ÜZERİNE



Bu sütunda Vicdan kavramı üzerine daha öncelerde de yazmıştım.
İnternete baktığımda üç yazımla karşılaştım:
Vicdan( 14.05.5), Vicdan Tutulması(tarih koymamışım), Hukuk ve Vicdan Üzerine(07.01.11)
Yine internetteki dökümde, eksikliğini çok sık duymuş olmalıyım ki pek çok yazımda bu sözcüğün geçmiş olduğunu gördüm…
Hukuk ve Vicdan Üzerine başlıklı yazıda, adından da tahmin edilebileceği gibi,bu iki kavram arasındaki ilişkiyi irdeliyor,vicdana aykırı olan şeyin hukuka uygun olamayacağı sonucuna varıyordum…
Ülkemizde hukukun epey zamandır içinde bulunduğu süreç, bu kavramın vicdandan çok neredeyse tam karşıtına, vicdansızlığa eşdeğer bir anlam taşımaya başladığını gösteriyor…
***
Vicdan kavramı Osmanlıca-Türkçe sözlükte inanç ve şuur sözcükleriyle de karşılanıyor. (Günümüz Türkçesinde şuur yerine bizim için çok daha açık ve kavranılması kolay olan “bilinç”i kullanıyoruz.)
Vicdan kavramı bence, onlardan da önce ahlâk kavramını içeren daha geniş bir anlam alanıdır.
İnançlarımız, zorlayıcı olmadıkları, kimseye zarar vermedikleri ölçüde kişisel özgürlük alanı içindedir.
Fakat toplumu yönlendirme konumundaki kurum ya da kişilerin bilgiye, bilime, bilince aykırı konularda, zorlayıcı, dayatmacı olmaları, o topluma karşı işlenmekte olan bir suçtur.,

***

Ülkemize bugün dayatılmış olan yeni anayasa ve başkanlık sistemi konuları, tam olarak böyledir.
Hangi amaç ya da inanç adına olursa olsun, bilimsel açıklamaları hiçe sayarak parlamenter sistemi yıkıp bir çeşit padişahlık kurumuna dönüş dayatması, bilinçsizlikten de öte bu toplumun geleceğini, kendi çocuklarının da içlerinde olduğu çocuklarımızın geleceğini karartacak vicdansızca bir ısrardır.
Toplumu medyanın yaydığı yalanlarla kuşatarak ülke içinde ve dışında savaş dayatması, çoğu genç ve yoksul halk çocuklarının yok edilmesini kutsal kavramları istismar ederek örtme çabası, evrensel hukukun temel ilkelerini hiçe sayarak insanların düşünceleri nedeniyle cezaevlerinde tutulmaları, hukukla, bilinçle, inançla bağdaşması olanaksız bir vicdansızlıktır.

***


Yeni bir yıl öncesinde bunları yazıyor olmaktan ötürü üzgünüm.
Fakat ne yapalım ki bunlar, yaşamaya, kabul etmeye zorlandığımız , fakat asla kabul etmeyeceğimiz gerçeklerdir.
İstanbul dışında(Perşembe, akşam üstü) bu satırları yazmakta olduğum sırada, sonucunu diken üstünde beklediğim uzun süren duruşma sonrasında Necmiye Alpay ve Aslı Erdoğan’ın tutukluklarının sona erdiği haberi yüreklere bir nebze de olsa su serpti…
Sıra şimdi , içlerinde gazetemizin sempatik ve yurtsever kantin işletmecisi Şenol’un da olduğu cezaevindeki Cumhuriyet yazar ve yöneticileriyle bütün düşünce tutuklularında….
Adı ve nedeni ister vicdansızlık, ister hukuksuzluk ister bilinçsizlik olsun; bütün bu toplumsal suçları işleyen ve işlemekte olanların evrensel hukuk ilkeleri, insanlık vicdanı ve bilinci önünde yenilgileri kaçınılmazdır.
2017’de hukukun, vicdanın, toplumsal bilincin ağır basması dileği ve umudumuzu ancak mücadele içinde diri tutabileceğimiz bilinci ve çağrısıyla….



Ataol Behramoğlu/Cumartesi/311216

24 Aralık 2016 Cumartesi

RUSYA’YLA İKİNCİ TRAVMA


 Canını kurtarmak için savaş tutsağı olmayı göze alarak paraşütle inmekte olan  Rus  pilotun havada eli kolu bağlıyken  vurulup  öldürülmesinden sonra bu kez Rusya’nın Türkiye Büyük Elçisi bir resim sergisinin açılışında konuşmasını yapmaktayken bir sivil polisin kurşunlarıyla sırtından vurularak katledildi.
        Öldürülenler Rus, öldürenler Türk.
        Cinayetlerin işlenme biçimleri alçakça. 
        Her ikisinde de öldürülen kişiler kendilerini savunma şansına sahip değil.
      Bir an kendimizi sıradan bir Rusya yurttaşı yerine koyup düşünelim:
      Türk savaş pilotu, öldürülen  Rus pilot  gibi,savunma şansına sahip değilken, kullanmayı pek sevdiğimiz bir deyimle, “kahpece” vurulup öldürülmüş olsun.
       Türkiye’nin Rusya’daki Büyükelçisi de,  bir sanat sergisinde barışçıl olduğu tahmin edilebilecek  konuşmasını yapmaktayken ve her şeyden habersizken bir Rus sivil polisi tarafından sırtından kurşunlanarak öldürülsün.
       Üstelik katil, babası yaşındaki kurbanı yerde belki henüz son nefesini vermeden  yatmadayken ona üst üste kurşun sıkmayı sürdürsün.
      Ne düşünürdük ve ne yapardık?
     Kuşkusuz Rusya elçiliğini, konsolosluklarını basar, Ruslara ait ne varsa yakıp yıkar, temsili cenaze törenleri düzenler; meydanları,cami avlularını intikam sloganlarıyla, hakaretlerle inletirdik…
    Görebildiğimiz  kadarıyla Rusya’da böyle şeyler yapılmadı.
     Buna karşılık, sıradan olsun ya da olmasın, bir Rus’un aklından geçebilecek düşüncelerle  konuşmalarda geçebilecek sözleri tahmin edebiliriz:
       Türkler Türklüklerini gösterdiler.
       Acımasız ve güvenilmez bir millet.
      Akdenizlerine de Kapalı Çarşılarına da, Topkapı Saraylarına da   lanet olsun vb..
     Somuttaki sonuç ise,  hiç kuşkum yok ki ve ne yazık ki zaten ölümcül yara almış turizmdeki tükenişin daha da dibe vurması ve  düzelir gibi olan Rusya-Türkiye ilişkilerinin  bir kez daha kırılganlaşması olacaktır…

                                                                   ***
        Bir insanın yaşamına bir başka insan tarafından son verilmesi olabilecek en kötü şeydir.
       Kurban, deneyimli, önemli bir diplomat. Türkiye gibi sorunlu bir ülkede komşu büyük ülkeyi temsil ediyor.
       Türkiye’ye, Türklere yakınlık duyduğu, rütbeli bir asker olan pilotun öldürülmesinden  sonra baş aşağı giden Türkiye-Rusya ilişkilerini düzeltmek için çok çaba harcadığı biliniyor.
       Koruma istemeyişi de Türkiye’ye,Türklere duyduğu güvenle ilgili olmalı.
         Fakat o istemiyor olsa da Türkiye’nin, üstelik Rusya karşıtı gösterilerin yapıldığı bir dönemde Büyükelçiyi korunmasız bırakması aklın alabileceği, kabul edilebilecek bir şey değil.
        Katilin canlı değil “ölü ele geçirilmesi” ise bir başka büyük soru işareti.
       Bu  ve benzer soruların bu günkü siyasal yönetimce  yanıtlanabileceğini ise kuşkusuz hiç kimse beklemiyor…
                                                       ***
   Katilin giyimiyle kuşamıyla, dış görünümüyle , bilinen “İslamcı” katil tiplerine benzemediği dünyanın da dikkatini çekmiş, çok kişiyi şaşırtmıştır da…
      Fakat biz şaşırmıyoruz…
      O dış görünüm, Cumhuriyet devrimiyle gerçekleşen çağdaşlaşmanın o günlerden bu günlere süregelen,  gericiliğin bütün çabalarına karşın ortadan kaldırılamayan bir sonucudur…
    Fakat bir dış görünüm olarak…
    Cinayet sırasında ve sonrasında attığı sloganlar ve nefretle kasılıp çirkinleşen yüz ifadesi ise, karanlık iç yüzün dışa vurumudur…
      Nedir bu çelişki,nereden kaynaklanıyor?
      “Bir Gün” gazetesinin çok başarılı ilk sayfa manşetindeki soruyla, AKP iktidara geldiğinde sekiz yaşındaki bir çocuk, bu iktidarın on dördüncü yılında, yirmi iki yaşında, nasıl “ cihatçı” bir katile dönüştü?..
        Sorunun yanıtını,  “dindar ve kindar nesiller yetiştirmek” hedefinden başka yerde aramak,  ya bilinçsizlik, ya korkaklıktır…

                                                               ***
   Rusya’yla bu ikinci travmanın, Türkiye-Rusya ilişkilerinde ne yazık ki çok uzun süreli, onarılması çok güç sonuçları olacak.
      Sıkıntımı azaltan tek olgu, CHP Genel Başkanının Rus devlet başkanına mektup göndermekle Türkiye’nin bugünkü siyasal iktidardan ibaret olmadığını göstermiş olmasıdır…


Ataol Behramoğlu/Cumartesi/241216

18 Aralık 2016 Pazar

Einstein’ın Hitler değerlendirmesi

Albert Einstein’ın yazılarından alıntılar ve özdeyişlerinden oluşan (geçen yıl Moskova’da aldığım) 2014 basımlı bir kitabı karıştırırken, Hitler üzerine bir değerlendirmesini gördüm…. 
1935 tarihinde alınmış el yazması bir not olduğu belirtilen değerlendirmenin Rusçadan dilimize yaptığım çevirisi şöyle: 
“Entelektüel yetenekleri sınırlı, hiçbir yararlı işe yeteneği bulunmayan, koşulların ve doğanın daha cömert ödüllendirdiği kimselere karşı kıskançlık ve nefretle içi içini yiyen biri… Sokaklardan ve birahanelerden insan döküntülerini topladı ve o döküntülerle kendi örgütünü yarattı…” 
İnsanlık tarihinin en büyük bilim insanlarından biri, bu tarihin gelmiş geçmiş en lanetli kişiliklerinden birini bu sözlerle değerlendiriyor…
***
Yazıya başlamadan önce Hitler’in yaşamöyküsüne, özellikle de çocukluk ve öğrencilik dönemlerine daha yakından bakmak istedim. 
Orta halli memur ailesi çocuğu. 
Babası onun da kendisi gibi memur olmasını istiyor. O ise resim sanatına eni konu meraklı. Ressam olmak istiyor. Siyasete atılmadan önce iki bin kadar çizimi olduğu söyleniyor. (İnternette gördüğüm bir Meryem tablosu, doğrusunu söylemek gerekirse hiç fena değil.) Fakat akademiye başvurusu, lise eğitimini tamamlamadığı ve ressamlığa yeteneği olmadığı gerekçesiyle iki kez reddedilmiş. (İnsanın, keşke reddedilmeseydi diyesi geliyor…) 
Bir çocukluk fotoğrafında, arkadaşları arasında soğuk, sevimsiz, kendini öne çıkaran görünümüyle dikkat çekiyor… 
Gönüllü olarak katıldığı 1. Dünya Savaşı sırasında çekilmiş onbaşı üniformalı fotoğrafında da yüzü ceset gibi soğuk… Gerçekten de birilerine hınç duyan, fakat bunu dile getiremeyen, nefretini şimdilik içinde tutan birinin irkiltici yüzü…
Daha çok sevimsiz bir gardiyana benzeyen kişinin bütün bir Alman ordusunun ve dahası devletinin başına geçeceğini düşünmek, tahmin etmek mümkün değil…
***
Toplumsal olguları kişisel (öznel) etkenlerle değerlendirme yanlısı değilim… 
O dönemin Alman toplumunun böyle birine gereksinimi olmasa, ya da daha doğrusu bu koşullar böyle birini hazırlamasa; (hiç evlenmediği, çocuğu olmadığı bilinen) bu soğuk suratlı onbaşının hükmü zavallı ailesine, çocuklarına geçmekle kalırdı… Fakat öyle olmadı. Bu kişinin öznel varlığı sadece Alman toplumuna değil, bütün dünyaya tarihin en büyük yıkımlarından birini yaşattı… Böyle baktığımızda, kendisine karşı düzenlenen kırk iki suikast girişiminin hiçbirinin başarılı olmaması ne yazık! Bu öznel, kişisel etken yok edilmiş olsa, tarihin akışı başka türlü de olabilirdi…
***
Sokaklardaki, birahanelerdeki insan döküntüleri (çöpleri, tortuları) etkileyici bir tanım… 
Savaş sonrasının yıkılmış, çökmüş, Almanya’sını da anlatıyor… 
Bu döküntüler, onbaşı eskisinde kendi benzerlerini buldular… 
Onunla özdeş olduklarını hissettiler… 
Yüceltilmeye, övgüye gereksinimleri vardı…
Hitler nefret kusan söylemiyle her türlü “öteki”yi aşağılarken kendi benzerlerini yüceltiyor, onların hırs, öfke, haset, kıskançlık, öç alma duygularını körüklüyor, kışkırtıyordu… 
19 Ağustos 1934 tarihli halkoylamasında yüzde doksana yakın (89.93) bir oyla Cumhurbaşkanı seçilmesi böyle oldu…
Dünya kültürüne, sanatına, bilimine dâhiler kazandırmış bir milletin, böyle birini böylesine ezici bir çoğunlukla kendine “führer” (reis, başkan) seçmesi, bütün bir insanlık tarihinin herhalde en şaşırtıcı, en talihsiz olgusudur…
***
Einstein, Hitler’in adamlarını (ve kadınlarını) çöpler, döküntüler olarak tanımlıyor… 
Ne yazık ki Hitler’in yandaşları sadece onlar değildi… 
Hiçbir toplumun yüzde doksanı döküntü olamaz… 
Bu yandaşlar arasında Martin Heidegger gibi büyük düşünürler, GottfriedBenn gibi büyük şairler, Marlene Dietrich gibi efsane aktristler, Almanya dışında da seçkin yazarlar, önemli kişilikler vardı… 
Bu ise iyiliğin gücü kadar kötülüğün de bulaşıcı olabileceğini gösteriyor… 
Hitler’in yükselişi ve hem kendisi hem kendi ulusu ve bütün bir dünya için neden olduğu felaketler, bütün uluslar ve bütün zamanlar için çok öğretici olmalı…

10 Aralık 2016 Cumartesi

GECEYARISI YAZISI


  Telefon-saati 07.00’ye kurmuştum.
   Uyumaya çekildiğimde saat 1’e geliyordu…
   Bir zaman sonra uyandığımda ise 04.44’tü.
  Şimdi kahvemi yudumlayarak bilgisayar başındayım ve saat 5’i birkaç dakika geçiyor…
  Bu gün Cuma.
 Cumartesi yazımı yetiştirmek için öğleden sonra üçe,dörde, hatta az daha sonraya kadar vaktim var…
  Fakat ne olur ne olmaz… Çünkü 10’de Ankara’ya uçuyorum… TED üniversitesi öğrencilerine sözüm var… Onlarla buluşup söyleşeceğiz…
    Hemen ardından   kardeşim Tevfik Kızgınkaya  ile ADD Batıkent Şubesinin düzenlediği toplantıda  Cumhuriyet ve Şiir konusunda bir söyleşimiz olacak…
   Yani gün içinde bir yazı için vakit bulmam güç.
   Erkenden uyanışımın ve kendimi çok da yorgun hissetmeyişimin nedeni bu olmalı…Sorumluluk dürtüsü… Zaten uyandığımda düşle gerçek arasında yazımın adı da zihnimde belirmişti: “Geceyarısı Yazısı”…   Ardı ardına   iki “sı” kulağa pek hoş gelmese de isim belirlendi artık… Yapacak bir şey yok…
                                                     ***
     Kendilerinden çok şey öğrendiğim iki yazar ağabeyimden ilki Aziz Nesin’se öteki İlhan Selçuk’tur…
     Her ikisinin de yakından tanık olduğum  özelliklerinin başında çalışkanlık ve sorumluluk duygusu geliyor…
    Aziz Nesin hep çalışırdı…
   İlhan Selçuk’un bir yurt içi seyahatimizde yazısını gece yarısı kalkıp yetiştireceğini söylediğini anımsıyorum…
    Zaten uyandığımda ,yine düşle gerçek arasında, bir Anadolu kentinde davetlisi olduğumuz bir kurumun konuk evinin bir salonunda  ondan bu sözleri duyduğum an canlanmıştı belleğimde..
   Ne kadarı düş, ne kadarı gerçek? Düşler, gerçekler karışıyor zamanla….
                                                               ***
  Dün(Perşembe) İzmir’den geldim…
 İzmir’e Nâzım Hikmet’in ve benim şiirlerimden müzisyen Ayser Vançin ve büyük komedyen Mathieu Chardet’nin, kurguladıkları “Barış Güvercinini Beklerken” adlı oyunu  görmeye gitmiştim.
İzmir Tiyatro Festivali kapsamında Karşıyaka Hikmet Şimşek sahnesinde sahnelenen   Fransızca-Türkçe müzikli gösteride Ayser’in müziğine, Mathieu’nin kompozisyonlarına ve genel olarak da gösterinin sahne düzenine, salon dolusu izleyiciyle birlikte hayran kaldım…
    Fransa’da , İsviçre’de beğeniyle izlendiğini  bildiğim bu gösteriyi bizde de sanatseverler mutlaka izlemelidir…
     Başta Nazım Hikmet’in şiirleri olmak üzere edebiyatımıza yıllardır özveriyle katkıda bulunan bu ikiliye ülkemiz adına teşekkür borçluyuz…
                                                                     ***
       İzmir Havalimanından İstanbul Atatürk’e 55 dakikada gelip oradan Beşiktaş’a bir saat kırk dakikada ulaşmayı başardıktan sonra bir yarım saat kadar da arabaya park edecek bir yer bulmak için evin çevresinde yarım saat kadar dolandım…
       Tam yedide ise Beşiktaş Balıkpazarı karşısında açılan Mephisto Kitapevinin sempatik “cafe”sinde arkadaşlarla Türkiye Slavistler Birliği’ni kurma konusunda görüşmek üzere toplandık…
     Bu konuda yakında medyaya açıklamada bulunacağız…
    Şimdilik kısaca söyleyebileceğim, dil ve edebiyat konuları başta olmak  üzere  Slav  kökenli diller alanında çalışmalar yapan akademisyen, yazar ve çevirmenlerin bu ad bir çok ülkede birlikleri var.
Biz ise, hiçbir ülkedekinden aşağı kalmayan  bilimsel çalışmalara  ve Rusça başta olmak üzere yazınsal çeviri yoğunluğuna karşın böyle bir birliktelikten yoksunuz…
     İlk adım olarak bir internet sitesi açmayı kararlaştırdık… Arkası gelecektir…
                                                               ***
     İzmir’de bir gece telefonundan, sevgili Eren Aysan’ın bir kararname ile Ankara Devlet Tiyatrosundaki dramaturgluk görevinden alındığını öğrendim…
     Grup Yorum’un müzisyen ve yöneticileri; bizim gazetemizden yazar, çizer ve yöneticilerimiz; başta Aslı Erdoğan ve Necmiye Alpay olma üzere seçkin aydın, yazar ve gazetecilerimiz  içerdeler…
    F Tipi zindanlardan gelen mektuplar masamda yine yığıldı…
   Ne yapmalı, ne yapmalıyız?
    Ülkemizin ve insanımızın mutluluğu için,dışarıda ya da içerde, elimizden geleni bıkıp usanmaksızın yapmaya çalışmaktan başka çaremiz yok….
     Cumartesi,  bu kez Konya-Ereğli TED Koleji'nde yine bunları konuşacağız…
    Saat 06.15…
   Yeni bir güne merhaba diyelim…

Ataol Behramoğlu/Cumartesi/101216

3 Aralık 2016 Cumartesi

İNSANLAR VE HAYVANLAR

İnsan ve hayvan arasındaki farklılıklar konusunda pek çok şey söylenmiştir.
Bunların, düşünme, zekâ ve duygu yetilerine ilişkin olanlarını bugün tartışmasız kabul etmek güçtür.
İnsan bu gibi yetilerin ortalamasında hayvandan daha üstün olabilir.
Fakat kimi hayvanların kimi durumlarda pek çok insandan daha akılı, daha zeki, daha olgun, daha anlayışlı, daha duygulu davranışlar sergilediklerini de pek çoğumuz gözlemlerimizle biliriz…
İnsan dünyasıyla hayvan dünyası arasında başta gelen ilk fark ise,hayvanların çeşitli türlerde oluşu, insanlarınsa türdeş olmalarıdır.
Pek çok hayvan grubu kendi aralarında da türlere ayrılıyor.
İnsan ise etnik aidiyet vb. farklılıklarına karşın tek ve biriciktir.
***
Son zamanlarda zihnime sıkça takılan ve şimdi sizlerle paylaşacağım konu ise insanlar ve her türden hayvan arasında her şeyden daha önemli olduğunu düşündüğüm bir farklılıkla ilgili…
Hayvan türünün mensupları, hangisi olursa olsun ve kendi içlerinde de hangi türlere ayrılmış olurlarsa olsunlar, ortak “kişilik” özelliklerine sahiptirler….
Bir kedi, köpek, kuzu, kaplumbağa vb. ile karşılaştığımızda, karşılaştığımızın o şey olduğunda kuşku yoktur…
Çok becerikli bir kedi, daha hassas bir köpek, daha hızlı bir kaplumbağa , daha cins bir at vb. vardır kuşkusuz…
Fakat sonuçta her hayvan türü kendi türdeşleriyle ortak özelliklere sahiptir.
Peki ya insan?..

***
Düşünme yetisine sahip olduğu için kendisini herhangi bir hayvandan farklı ve daha üstün gören insan türünün bireyleri, özellikle de bu yeti nedeniyle farklılaşıyor, birbirlerinden ayrılıyorlar.
Bir topluluk içinde tek tek hepimiz, sınıfsal, toplumsal aidiyet farklılıklarımız ne olursa olsun,, insan ve türdeş olduğumuzu haklı olarak düşünürüz.
Fakat dünya görüşlerindeki, yaşam algılayışlarındaki, duygusal dünyalardaki farklılıklar, bir insanı ötekiden uçurumlarca ayırabiliyor…
Denebilir ki herkesin tornadan çıkmış gibi aynı olmasını mı istiyorsun…
Kuşkusuz ,hayır. İstediğim bu değil.
Düşünsel, duygusal dünya farklılıkları, tıpkı fiziksel farklılıklar gibi, doğal , kaçınılmaz, yaşamı daha renkli ve canlı kılıcıdır da…
Fakat görünüşte türdeş olmakla birlikte, en iyi kalpli insanların en cani ruhlularla ortak yaşam alanlarını paylaştığı, mert ve yiğit kimselerle sinik ve kaypak kişilerin birbirlerinin yanından bedenleri birbirine değerek geçtikleri, kıskanç ve pinti biriyle cömert ve yüce gönüllü bir başkasının bir otobüste yan yana iki koltukta seyahat ettikleri de bir başka gerçektir…
Böyle baktığımızda, hangisi olursa olsun hayvanların dünyası, biz insanların dünyasının yanında çok daha temiz, daha dürüst ve daha güven verici kalıyor…
***
Dünya görüşü farklılıkları , bu görüşler birbirinin zıddı olduğunda , sadece tek tek kişileri değil kitleleri de düşmanca duygularla karşı karşıya getirebiliyor.
Ülkemizde bugün durum tam alarak böyledir.
Bilimsel akılla düşünmeye çalışan kimselerle bir inancın fanatikçe tutsağı olmuş kişilikler arasındaki uçurum giderek daha da aşılmaz olmakta…
Bir iç boğazlaşma felaketine dönüşmesine bir kıvılcımın yeteceği bu uçurumsal ayrımlaşmayı durdurmanın biricik yolu ise bilimsel ve hümanist eğitimdir.
Çünkü bilim aklımızı kullanmayı, hümanist eğitim ise sevgiyi ve hoşgörüyü öğretir.
Ortalama değerlerde buluşmanın, ortak bir insanlık kültürü yaratmanın, inançları kişisel dünyalara çekerek bilimsel aklı öne çıkarmanın yolu budur.
Dindar ve kindar nesiller” zehrinin panzehiri de böyle bir eğitimden başka bir şey değildir……
Günümüz Türkiye’sinde siyasal iktidarı ele geçirmiş olanların yapmakta oldukları ise bunun tam tersidir.
Bu yolun götürmekte olduğu yer insan doğasının bozulması, insanın hayvan diye aşağıladığımız masum yaratıklardan çok daha aşağı bir düzeyde hayvanlaşarak kendi kendini yok etmesidir.

Ataol Behramoğlu/Cumartesi/031216