31 Ağustos 2016 Çarşamba

NEDEN PAZARTESİ NOTLARI ?


Cumartesi Yazıları’ndan Pazartesi Notları’na geçi- şimin nedenlerini okurlarımla paylaşmalıyım. Başlıca neden, görsel medyadaki günlük gazete ve bu arada köşe yazısı değerlendirmelerinde hafta sonlarının nedense atlanmakta oluşudur. Bir başka neden yenilikleri, başlangıçları sevmemdir. “Cumartesi Yazıları” başlıklı kö- şemdeki ilk yazımın yayınlanma tarihi 4 Mart 1995 olduğuna göre, o günlerden bu günlere birkaç ay fazlasıyla yirmi bir yıl geçmiş oluyor… Pazartesi Notları’nın ne kadar süreceğini kuşkusuz ki bilemem… Fakat bu başlığın ve bu günün bana daha farklı yazma olanakları sağlayacağını da duyumsuyorum… Haftanın ilk günü geride kalan haftanın bir dökümünü yapma olanağı sağlarken yeni haftayı de- ğerlendirme bakımından da güncelliğe daha yakın olmanın canlılı- ğını kazandırabilecektir… Cumartesi Yazılarıma alışkın okurlarımın bu değişikliği anlayışla karşılamalarını, beni okumayı sürdürmelerini diliyorum…
Cumartesi günü bu yıl belediyece ilki düzenlenen Merzifon Kitap Fuarı’ndaydım… Geniş, ferah, aydınlık bir alanda gerçekleştirilen fuarda, kendi adıma okur ilgisinden çok mutluyum… Belediye Başkanı Alp Kargı’yla ve çalışma arkadaşlarıyla söyleşilerimizde fuarın bundan böyle de devam edeceğini öğrendiğimde ayrıca sevindim. Silahlı saldırı sonrasındaki ilk ziyaret yeri olan Merzifon’da ayağı- nın tozuyla kitap fuarındaki stantları gezen Sayın Kılıçdaroğlu’yla kucaklaşmak ve geçmiş olsun dileklerimi yüz yüze iletebilmek ayrı- ca güzeldi… İç Anadolu beni her zaman heyecanlandırmıştır… Yanındaki yöresindeki hemen her yeri sayısız kez görmüş olmama karşın yolumun ilk kez düştü- ğü Merzifon’a ilişkin izlenimlerimi ayrıca yazacağım…
Fuar ziyaretçileri arasında Merzifon’un genç kaymakamı ve emniyet müdürü de vardı. Ayaküstü söyleşimizde zihnimi kurcalayan soruyu emniyet müdürüne yönelttim: Son zamanlardaki saldırıların emniyet müdürlüklerine, polis karakollarına yöneltildiği bilinmesine karşın, Cizre’deki facia nasıl önlenememişti? Böylece de o günün gazetelerinde sonradan gördüğüm bilgiyi edinmiş oldum: Bomba yüklü araç emniyet müdürlüğünün elli metre uzağında, epeyce uzak bir noktada patlatılmış, fakat buna karşın bunca ölüme ve yaralanmaya yol açabilmişti… …Bu bombaların nasıl imal edildiğini öğrendiğimde ise, bilenler bilgisizliğimi bağışlasın, şaşkınlığımı gizleyemedim . Bildiğimiz “gübre”den imal ediliyormuş. “…
Son günlerin benim için yanıt bekleyen sorularla dolu bir konusu da “Cerablus Operasyonu” oldu…Uzman arkadaşlarımız yazdılar, yazmaktalar. Ben yine de sorularımı sıralayayım: ABD bölgede bir Kürt egemenliği istiyorsa bu operasyonu niye desteklesin? Rusya’nın bu konuda ikircimli tutumunu nasıl okuyacağız? Suriye yönetiminin bilgisi ve izni olmadan böyle bir operasyonun yapılmasını uluslararası hukuka aykırı olduğunu söyleyen İran haksız mı? Türkiye yeniden Esadlaşan Esad’la mı, Özgür Suriye Ordusu denilen Esad yönetimi karşıtı güç- lerle mi işbirliği içinde? Kafa karıştırıcı, yanıt bekleyen sorulardan bazıları… Fakat asıl sorun, besbelli ki, cihatçı, şeriatçı, saldırgan, baştan sona yanlış politikalarla ülkemizi en başından Ortadoğu cehenneminin bir parçasına dönüştüren bugünkü siyasal iktidardır… Ve bu iktidara hâlâ toz kondurmamakta ayak direyen, küçümsenemeyecek sayıda insanımızın bilinçsiz, inatçı, görmez ve işitmez suskunluğudur…
Yeni bir haftaya başlarken, bu ilk Pazartesi Notları’nı, güzel bir haberle sonlandırayım: İzmir-Karşıyaka Belediyesi, 1-3 Eylül’de bizden ve başka ülkelerden yaklaşık yirmi şairin ve değerli müzisyenlerin katılımıyla, “Şiir ile Barış” başlığı ile, Akdenizli Şairler Şöleni’ni gerçekleştiriyor… Her şeye karşın barış umudunu dipdiri tutmak için…

Pazartesi Notları/290816


13 Ağustos 2016 Cumartesi

CEZAEVİNDEN BİR MEKTUP | Ataol Behramoğlu | 130816


Demokrasimiz”i, “ulusal birliğimiz”i alanlarda coşkuyla kutlamayı sürdürmekteyken cezaevlerinden de mektuplar gelmeye devam ediyor.
Bunlardan biri, Bakırköy “Kadın Kapalı Hapishane”sinden yazan Tüğçenur Özbay’ın mektubu, beni özellikle duygulandırdı, düşündürdü…
Demokrasimizin de, ulusal birliğimizin de nasıl yalanlarla örtülü olduğunu; bu kandırıcı, parıltılı sözlerin altında ne acılar, ne zulümler, ; ne iki yüzlü, insanlık dışı baskılar olduğunu bir kez daha gösterdi.
Bu mektubu özetlemek, bazı bölümlerini sizlerle paylaşmak istedim…
***
Tuğçenur mektubuna “Bakırköy hapishanesinden devrimci bir özgür tutsak olarak,DHKP-C dava tutsağı olarak yazıyorum” cümlesiyle başlıyor…
Ardından “tecrit”in “bir kısmı”nı anlattığı paragraf geliyor: “Tecrit demek, dışarıyı bir avuç gökyüzüne sığdırmak demek, camdan baktığınızda gece gündüz sizi gözetleyen bir kamerayla göz göze gelmek demek, dışarının sesini haftada bir duymak demek…”
Bu satırları okurken, F tipi denilen cehennem hücreleri tasarısına karşı sanat insanları olarak nasıl elbirliğiyle savaşım verdiğimizi, bütün çabalarımızın “hayata dönüş operasyonu” denilen acımasız bir uygulamayla nasıl yerle bir edildiğini anımsıyorum.
Tuğçe Özbay ve büyük çoğunluğuyla bu genç, yaşam dolu insanlar, yaşamlarını ölüm hücrelerinde sürdürmek için acaba ne gibi suçlar işlediler?
Bu soruyu sözünü ettiğim günlerde İstanbul Yargıçlar Evinde dönemin Adalet Bakanı ve Cezaevlerinin yüksek düzey yöneticileriyle gazeteciler arasında düzenlenen toplantıda Bakana ve yetkililere de yöneltmiştim.
Sorum şuydu: Şu anda cezaevlerinde bulunan siyasi mahkûmların kaç tanesi cinayet hükümlüsüdür.
Bakan ve öteki ilgililer bir süre bakışıp söyleşmiş, sonra da bu konuda ellerinde bir bilgi bulunmadığını söylemişlerdi…
Cinayet işlemiş kişi bile cezaevinde en asgari insan haklarından yararlanmak hakkına sahiptir.
Büyük çoğunluğu örgüt üyeliği vb. suçlamalarla yargılanıp ağır hapis cezalarına mahkûm edilmiş gençlerin hücrelerde ömür boyu çürümeye, çıldırmaya ,yok olmaya terk edildiği bir ülkede demokrasinin, özgürlüğün, insan haklarının kırıntısından söz edilemez.
***
Tuğçenur Özbay’ın mektubunun konusu, kendilerine zaten kayıtlı olarak verilen kitapların yeniden kayıt edileceği bahanesiyle sınırlanması, ellerinden alınması; çocuk kitapları için böyle bir sınırlama olmadığı halde “atipik otizmli 4 yaşındaki Poyraz Ali”ye gelen kitapların da bu sınırlama kapsamına alınmış olması…
Gelin birlikte düşünelim…” diye başladığı bir cümlenin ardından sözlerini şöyle sürdürüyor Tuğçenur:
Bir kutunun içi,tepenizde kamera,haftada bir 10 dakika(görüşme)…Kitaplarınız elinizden alınınca ne hissedersiniz ya da hatta gerçekleri anlatmak için kullandığınız kâğıt- kaleminiz?(........) Okumak bir martının uçma hakkı kadar doğal bir haktır, hele ki biz tutsak devrimciler kitaplarımıza yönelen tek bir saldırıyı kişiliğimize, onurumuza yönelik görürüz”…
***
Tuğçenur belli ki bir edebiyat, şiir tutkunu….Dört sayfalık mektubunun sayfalarından birine benim “Yıkılma Sakın”dan bir bölüm almış… Mektup zarfının üzerinde ise “Bir Gün Mutlaka”dan, “Hapishanede Bir Sabah Türküsü”nden renkli kalemlerle yazılmış dizeler…
Sevgili Tuğçenur Özbay ve arkadaşları! Bu ülkede ve dünyada da daha âdil,insana daha yaraşır bir yaşam için savaşımlarda çok acılar yaşandı, yaşanmakta ve yaşanacak….
Ben nefes alıp verebildiğim sürece şiirlerimle ve yazılarımla böyle bir yaşam için savaşım verenlerden biri ve onların sözcüsü olmayı sürdüreceğim…
Ben de sizlere Deniz’leri düşünerek yazılmış çok bilinen bir başka şiirimle sesleneyim….
Cellat uyandı yatağında bir gece
Tanrım”dedi, “bu ne zor bilmece:
Öldükçe çoğalıyor adamlar
Ben tükenmekteyim öldürdükçe…”


Okurlarımdan iki hafta izin istiyorum. İki hafta sonra bir olasılıkla hafta içi bir günde buluşmak üzere… 

6 Ağustos 2016 Cumartesi

NE OLACAK, NE OLABİLİR,NE OLMALI?


   15 Temmuz sonrasında karşılaştığım okurlar, tanıdıklar, arkadaşlar, genellikle öncekinden de daha karamsar bir yüz ifadesi  ve ses tonuyla soruyorlar: Ne olacak, ne olacağız?
  Bu gibi sorulara somut yanıtlar verebilmek mümkün değil. Ben de genellikle, iyimser mizacımın da sonucu olarak, merak etmeyin, daha kötü olmayacak, daha iyi olacak türünden karşılıklar veriyorum…
  Gerçekten de, ne olacak? Siyasetin, ekonominin, küresel ilişkilerin; kendi insanımızın sınıfsal ve kişisel özelliklerinin, beklentilerinin , bütün bunların ve daha pek çok olgunun irdelenmesini gerektiren  bir analiz yapabilecek yetenekte ve birikimde görmüyorum kendimi…
 Bu nedenle de, verdiğim yanıtlar, karamsarlık bulutlarını dağıtmaya yönelik sözlerle sınırlı kalıyor.
 Fakat, ne olabilir, ondan da daha çok ne olmalı sorularını bir ölçüde de olsa yanıtlayabileceğimi düşünüyorum…
Bu yazının sınırları ölçüsünde kendime muhatap olarak da siyasal partileri seçiyorum…
                                                     ***
İlk muhatabım AKP ve yöneticileri olacak.
Recep Tayyip Erdoğan’dan şimdiye kadar hiçbir şey istemedim ve iyi bir şey yapmasını hiçbir zaman beklemedim…
Fakat şimdi  ona ,AKP’nin tüm yönetici ve milletvekillerine ve kuşkusuz seçmenlerine ülkemiz bakımından yaşamsal önemde olduğundan kuşku duymadığım isteğimi iletiyorum: Başkanlık hevesinden vazgeçin. Parlamenter demokrasiye kıymayın. Kişiler gelip geçicidir. Kalıcı olan ülkedir. Tayyip Erdoğan başkan da olsa  bu gün yaptıklarından farklı bir şey yapmayacak, sonrasında ise ülkemiz daha da büyük kaoslara sürüklenecek, yeniden parlamenter sisteme dönüş için büyük çabalar harcanacak, acılar çekilecek, siyaset ve sonuçta da ülke felç olacaktır. Ondan ve  AKP yönetici ve milletvekillerinden, kendilerinin de sonsuzca lanetlenmelerine yol açacağından  kuşku duymadığım bu hevesten vazgeçmelerini istiyorum ve bekliyorum…
                                                      ***
İkinci muhatabım CHP ve yöneticileriyle birlikte bu partiyi her yönden eleştirenler, çekiştirenlerdir.
CHP bir sınıf partisi değil kitle partisidir. Fakat aynı zamanda bir ideoloji partisidir.
Bu ideoloji, her sınıftan ve toplumsal kesimden, her inanıştan insanımızı birleştirebilecek olan “aydınlanma” düşüncesidir. CHP’nin asla  ve bir milim ödün vermemesi gereken, bu ideolojidir. Şablonlaştırmadan, kalıplaştırmadan, topluma kazandırılması gereken temel değer budur. Bunu bu gün kitlesel olarak başarabilecek biricik siyasal örgüt de Cumhuriyet Halk Partisidir.  Aydınlanma düşüncesi çevresinde, işçisiyle, köylüsüyle, esnafıyla, küçük ya da büyük işvereniyle, dindarıyla, herhangi bir dinsel inanışla ilgisi bulunmayanıyla, toplumun bütün kesimleri bir araya getirilebilir.  İnsanlık değerlerini tümüyle yitirmemiş herkesle diyalog kurulabilir. En büyük ölçüde inandırıcılık  kazanılabilir…  . CHP’den beklentimiz, onun şu ya da bu toplumsal sınıfın  partisi olması değil; yoksul, dar gelirli, orta tabaka insanımızın sorunlarının çözümlerine  kuşkusuz öncelik tanıyarak toplumda aydınlanma düşüncesinin yaygınlaşmasını ve güçlenmesini sağlayacak büyük  ve çok yönlü bir eğitim seferberliğine girişmesidir.
                                                                    ***
MHP’yi bugünkü görünümüyle kayıp bir siyasal parti olarak görüyorum.
Bugünkü çizgide ısrar, bu partiyi her an biraz daha iktidar partisinin kapıkuluna dönüştürmektedir..
Seçmenleri arasındaki gerçek ve samimi yurtseverlerin, halk insanlarının, küçük esnafın, kısa sürede bir yönetim değişikliği olmazsa , kendilerine başka bir parti aramalarının zamanı gelmiştir ve geçmektedir.
                                                                  ***
Kitlesel parti niteliğine sahip öteki iki siyasal parti HDP ve Vatan Partisidir.
HDP, PK ile her anlamda ilişkisine kesin olarak son vermeli ve bunu yaptığına toplumu inandırabilmelidir.
Bunu başarabildiği ölçüde, CHP ile  güçlü bir cephe oluşturabilir.
Başaramazsa siyaset sahnesinden silinmesi kaçınılmazdır.
Vatan Partisini ise 1960’ların Türkiye İşçi Partisi olabilme   potansiyellerine  sahip bir siyasal örgüt olarak görüyorum.

 Fakat solda ayrımcı dilinden, keskin ulusalcı  söylemden, değişmez liderlik görünümünden kurtulması koşuluyla…

30 Temmuz 2016 Cumartesi

MEZARLAR


      Ne kadar sevimsiz olsa da hiç kimsenin dışında kalamayacağı bir konu.
      Eninde sonunda herkesin fiziksel varlığından geriye kalan her ne ise mezar adı verilen bir çukura konulacak.
      Yaşamı sona eren kişinin ille de bir mezarı olmalı mı?
      Yakılmasını, küllerinin de yaşarken sevdiği bir yere savrulmasını  isteyenler az değil.
      Onlara gıpta ettiğimi gizleyemem.
     Bizde bu konuda bir uygulama  bildiğim kadarıyla henüz yok.
     Oysa olmalıdır.
     Bundan başka, tıpkı resmî nikâh gibi, dinsel olmayan defin törenleri de olmalıdır.
    Yaşarken herhangi bir dinsel inancı olmayan kişinin, ölümünde dinsel törenle uğurlanmasından daha ikiyüzlü bir şey olamaz.
     Ölümde bile yalanın objesi oluyoruz.
   İnanan kişinin inancına uygun bir törenle son yolculuğuna uğurlanmasından herhangi bir nedenle yoksun  kalması ne kadar hüzün verici bir haksızlıksa, inanmayanın herhangi bir inancın ritüeliyle uğurlanması da aynı ölçüde hüzün verici bir haksızlık, ondan da kötüsü ikiyüzlülüktür.Ölümde bile kurtulamadığımız bir yalan ve ikiyüzlülük.
                                                                  ***
        Ölüm sonrasında başlıca uğurlama yöntemi toprağa verilme olduğuna göre mezar ve mezarlıkların yaşamlarımızda ister istemez önemli bir yeri var.
      Çocukluk çağlarımızda  büyük anne büyük baba, daha sonra anne baba mezarları yaşamlarımızdaki yerlerini alıyor.
       Annemin ve babamın mezarları Karacaahmet’te…  Ziyaretlerimin giderek seyrekleştiğini itiraf etmeliyim. Bir şiirimde söylediğim gibi”güç geliyor/aldanıp bir an/boşluğa dokunmak..”  Yine de, her gidişimde yolumu mutlaka kaybetsem de, o mezarlar kalbimdeki yerlerinde, yerli yerindeler… Benim sıram gelinceye kadar da, hep öyle kalacaklar.
                                                                     ***
     Mezarlarda ve mezarlıklarda sadeliği seviyorum. Örneğin bizim Nâzım’ın mezarının da bulunduğu ünlü Novodeviçye mezarlığında en çok etkilendiğim, Anton Çehov’un bir genç kız mezarı gibi temiz, gösterişsiz ,bir kır çiçeği sadeliğindeki mezarı olmuştur. Tıpkı yaşarkenki kendisi gibi… Ulusların simgesi olan anıtkabirlere, panteon lara diyeceğim olamaz. Fakat taş yığınlarından ibaret kibirli aile mezarlarını acınası buluyorum. Bunlarla ölüme meydan okunacağı, ölümün alt edileceği sanılıyorsa, pek zavallı bir düşünce. Tam tersine, insan alçakgönüllü olduğu ölçüde doğayla   bütünleşiyor, ölecek olmak  duygusu giderek doğallaşıyor, ürkütücülüğünü yitiriyor…
                                                               ***
         Din görevlileri, kendileri de  sıradan ölümlüler oldukları halde, sanki insan üstü güçleri varmışçasına, insandaki ölüm korkusunu sömüre gelmişlerdir. Herhangi bir dinsel inanışın  doğuşundan  bir zaman sonra ortaya çıkan bu gibi türedilere din tüccarı, din bezirgânı demek  daha doğru olur. Günümüz Türkiye’sinde  kimi siyasetçilerin de bu bezirgânlar arasına katıldığını görüyoruz. Kendilerinde insanların nerede, nasıl gömüleceklerine karar verme hakkını  görüyorlar. Din görevlisi bezirgânların dinsel tören yapmama tehdidine, şimdi bunların mezarlık belirleme tehdidi ekleniyor. Bunun bir adım ötesi , katli vaciptir, linç edile, derisi yüzüle, leşi itlere atıla fetvaları ve buyruklarıdır.
                                                                  ***
     Bir zamanlar bu ülkede bir komutan, ülkesine saldırıp buradaki savaşta can veren  düşman askerlerinin  annelerine seslenerek,” içiniz rahat olsun, çocuklarınız burada bizim çocuklarımızla koyun koyuna yatacaklardır” anlamında, ruh asaletinin yüceliklerinde  sözler söylemişti. Bugün akbaba ruhlu birileri, ölüleri cezalandıracak kadar alçalıyor. Havacılık  terimleriyle söyleyecek olursak, böylesine bir alçalma yükseklik kaybı değil, yere çakılma, bir başka deyişle de insan olma erdemini bütünüyle  yitirmiş olmaktır.

Ataol Behramoğlu/Cumartesi Yazıları/300716

23 Temmuz 2016 Cumartesi

BAŞARISIZ KALKIŞMA VE SONRASI


       Yalanın doğruyla,korkaklığın cesaretle, çıkarcılığın özveriyle,düşünce sefilliğinin akılla, çapsızlığın geniş ufuklulukla,iblisliğin dürüstlükle  birbirine karıştığı kaotik ortamlarda ve dönemlerde gerçeklik duygusunu kaybetmemek ve bu gerçeği savunabilmek kolay değildir.
       Ülkemizin yaşamında bir kez daha  ve belki her zamankinden daha çok böyle bir dönemden geçilmektedir.
       Başarısız bir kalkışmanın ağız birliğiyle lanetlenmesinden daha kolay bir şey yoktur.
      Bu lanetlemenin,  çatışmalarda ölen kalkışmacılar için dini tören yapılmaması, ayrı bir mezarlığa gömülmeleri, hayatta olanlarının  ise idam edilmeleri gibi boyutlara taşınması ise insanlık dışıdır, en az o kadar lanetlenmesi gereken şeydir.
      Bunu öncelikle belirttikten sonra  yazımın sınırları  elverdiğince düşüncelerimi  sıralayayım…
     Apaçık görülmekte olduğu gibi,;ordu  başta olmak üzere, eğitim, yargı vb. beli başlı bütün kamu kurumlarındaki cemaatçi  örgütlenmenin başlangıcı yeni değildir ve AKP yönetimi sırasında hız kazanarak bugünkü konumuna ulaşmıştır. Bu olgudan  çıkarılması gereken mantıksal sonuç ise, AKP  yönetimin de bütün dönemleriyle yargı önüne çıkarılmasıdır..  Yürekli yargıçlardan, savcılardan, hukukçulardan, konuyla ilgili herkesten,  yasa ve vicdan gereğini  yerine getirmelerini istemek hakkımızdır. 

                                                                       ***
    Kalkışmanın başarısızlığa uğramasının  asıl ve kesin nedeni  başta 1. Ordu komutanı olmak üzere üst komuta kadrolarının karşı çıkması, söylenenler doğruysa genel kurmay başkanının  kalkışmaya önderlik etmeyi kabul etmemesidir.
      Canını kıl payı kurtardığı anlaşılan  “anayasal başkomutan”, konuşmalarında bu asıl nedeni gerilere atmaya, üstünü örtmeye özen göstermektedir.
      Ordunun bundan sonraki  konumu ayrı bir irdeleme konusudur. Fakat “meşru cumhurbaşkanı”nı, bu demektir ki yasal düzeni korumaya alan askerden,  yasal düzene saldırı nereden gelirse gelsin aynı duyarlılığı göstermesini de beklemek hakkımızdır.
      Bu duyarlılık  görülemezse,, korunanın   yasal düzenden çok  bir partinin iktidarı ve yöneticileri olduğu haklı olarak düşünülebilecektir.
      Ordudan söz etmişken, yerlerde sürüklenen, linç edilen, aşağılanan erlerle,  gözaltı ve tutuklamalarda ağır hakaret ve işkence gördükleri besbelli yüksek rütbeli  sanıklardan da söz etmemiz gerekir.
          Bunlar  en ilkel totaliter rejimlerde görülebilecek utanç tablolarıdır. Sorumluların bulunarak  yargıya teslim edilmeleri,başta askerin ve onunla birlikte de siyasal yönetimin görevidir.
           Kalkışmanın başarısızlığa uğratılmasında, aralarındaki katilleri ve gönüllü cellatları bir yana bırakırsak, sokaklara dökülen halkın da katkısı olduğu kuşkusuz ki söylenebilir. Fakat bunu  gönül rahatlığıyla yapabilmek için, halkın sokaklara çıkmasının,  darbe girişiminin  başarısızlığa uğradığının anlaşılmasından  önce mi sonra mı  olduğunu kesin olarak saptamak gerekir.
          15 Temmuz kalkışması, ardında pek çok  soru barındırıyor. En büyük çelişki ise, darbeler ve genel olarak siyaset literatürüne istihbarat makamı olarak  “enişte” kavramını kazandıran  “başkomutan”ın, kendisince ve yandaşlarınca darbeyi önleyen kahraman olarak gösterilme çabalarıdır…
                                                                    ***
    Başarısız kalkışma ,  parlamentoya  neredeyse tamamen silinmiş saygınlığını  bir ölçüde  iade etti… İktidar partisi ve muhalefet partileri ilk kez ortak bir görüşte ve tavırda; dikta girişimleri ve heveslerine karşı parlamenter demokrasiyi savunmada birleştiler. Bu sonuç gerçekten de büyük bir kazanımdır. Kalkışmaya genel başkanlarının ağzından en baştan karşı çıkan CHP yönetimi cesur adımlar atmayı sürdürürse, son olarak OHAL oylamasında da  görüldüğü gibi AKP ve Erdoğan “stepne”si  olmayı sürdüren MHP bu yönetimden kurtulabilirse, , HDP parlamenter demokrasi savunuculuğunda  daha inandırıcı olabilirse, darbecilik asıl o zaman yenilgiye uğrayacak ve geçmişte kalacaktır.  Bir yandan “gazi parlamento” söylemine   ve “yüzde elli”yi  şimdilik bir yana bırakmış görünerek “millet” kavramına sarılan Tayyip Erdoğan ve  yandaşları ise, dikta heveslerinden vazgeçmezlerse,  asıl darbeyi,Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarının ezici çoğunluğunun darbesini  yemekten kurtulamayacaklardır.

Ataol Behramoğlu/Cumartesi Yazıları/230716

_____________________________________________________________________                                 





YARIN HEPİMİZ TAKSİM ALANINDAYIZ

16 Temmuz 2016 Cumartesi

GOETHE’NİN DİNLERLE İLİŞKİSİ



On sekizinci yüzyılın ikinci on dokuzuncu yüzyılın birinci yarısında toplam seksen üç yıl yaşamış olan Johann Wolfgang Von Goethe’nin bir öz yaşam anlatısı(otobiyografi) başyapıtı olan “Yaşamımdan Şiir ve Hakikat” adlı kitabından önceki bir yazımda da söz etmiş, yeri geldikçe zaman zaman söz etmeyi sürdüreceğimi de belirtmiştim.
Sadece bulunduğumuz coğrafyada değil pek çok ülkede İslam dini adına işlenen ,dayanılmaz, bağışlanamaz, hiçbir insani değerle bağdaştırılamaz cinayetlerin sürüp gittiği şu günlerde, sözünü ettiğim kitapta din ve bir yerde de (peygamberi özelinde) İslam diniyle ilgili görüşler üzerinde düşünmek istedim…
Yine daha önce belirttiğim gibi Mahmure Kahraman’ın akıcı ve dipnotlarla bilgilendirici çevirisinden Goethe’yi okurken, sanki bir çağdaşımın, arkadaşımın, bir düşündaşımın, sadece bu çağa değil, sanki bu güne ve bütün zamanlara ilişkin görüşlerini öğreniyor gibiydim. Goethe şaşılası ve hayranlık duyulası bir yalınlık, berraklık, açık sözlülükle konuşuyor. Onunla bu tanışıklıktan mutluluk duydum. Her cümlesinden, her saptamasından, anlattığı her şeyden yaşam fışkıran böylesi bir insanın fiziksel olarak yaşamıyor olmasını saçma, anlamsız, kabul edilemez buldum…

***
Önemsediğim ve genellikle bu türden ya da bilimsel konulardaki kitapları , satırların altını kurşun kalemle çizerek, boş sayfalara ve o sayfalar dolduğunda da başkaca kâğıtlara notlar alarak, sayfa sayılarını not ederek okurum. Bu kitap için de kuşkusuz aynı şey yaptım.
Kitabının 286.sayfasında Goethe, İncil’i(ve onunla birlikte sanırım Tevrat’ı da) kastederek,
ahlâki eğitimimin neredeyse tümünü ona borçluydum” diyor… Burada sözü edilen “ahlâk”,
ibadete, dünya ötesi bir inanışa değil, yaşanmakta olan dünyaya ilişkindir.
Nitekim bu cümlenin öncesinde ve sonrasında yer alan sayfalarda, “olayları net görebilen bir zekâ” ve “ölçülülük”le “tüm düşüncelere karşı adil olmak için tamamen orta yolu ve ılımlılığı esas alan” felsefenin gelişiminden söz ediliyor. “Bir ruh, hatta tanrısal bir ruh tarafından var edildiğine, adeta yazdırıldığına inanılan Kutsal Kitap”ın çeşitli bölümlerindeki birbirini tutmazlıkların hem inananlar hem inançsızlarca uzun süredir eleştirildiği vurgulanıyor…
***
423. sayfada “mistik-dini bağlamdaki kimyasal uğraşlarım beni karanlık bir alana sürüklemişti..” diye Faust’umsu bir cümle var… Kitabın bütününü okuduğunuzda ve zaten Goethe’yi tanıyorsanız, onun ilgi alanlarının , meraklarının akıl almaz genişliğini ve çeşitliliğini bilirsiniz… Dinler ve mistisizm de bu alanların başlıcalarından biridir kuşkusuz… Buradaki sorun Goethe’nin bu “karanlık alan”da takılıp kaldığı mı, çıktıysa eğer nasıl çıktığıdır. Kitabın daha önceki sayfalarından birinde bunu ipuçlarını buluyoruz:
Başkaldıran insan olmak ve karşı çıkmak zevki hepimizde vardır.-“
Bu cümlenin ardından , “her insanın kendine has bir dini vardır……benim de kendime özgü dinimi oluşturmamdan daha doğal bir şey olmamalı” diyerek “birbirinden farklı fikirleri zevkle “ okuduğunu, sonuçta kendisine “hermetik,mistik ve kabalist şeylerin de etkisiyle” esasını yeni Platonculuğun oluşturduğu bir dünya yarattığını anlatıyor… Benim buradan anladığım, Goethe’nin aydınlanmacı ateizmden(Örneğin Voltaire’den ) farklı, fakat bilinen dinlerden de uzak bir yerde durduğudur…
***
Kitabının (Voltaire’le birlikte) Fransız aydınlanmacılarının en radikal ateisti olan J.P.d’Holbach’la ilgili beş yüzüncü sayfalarında bu konuda söyledikleri, genç Goethe’nin(bence bütün yaşamınca olgunlaşarak süren) yaşam anlayışının da özeti sayılabilir…
Holbach’ın ateizmini, “yaşlılığın özeti gibi yavan gelen” yaradılışsız yaradılış kuramını eleştirirken bunu herhangi bir din adına değil,”hayat dolu bilgiler, deneyimler,çalışmak ve edebiyat yapmak enerji ve tutkusu” adına yapıyor…
Tutucu Hristiyanlığın “ya Hristiyan ya ateist ol!” dayatmasına karşı da “rahatlıkla ateizmde karar kılacağını” belirtiyor…
Konuyu sürdüreceğim…



Ataol Behramoğlu/Cumartesi Yazıları/ 160716

9 Temmuz 2016 Cumartesi

BİR EDEBİYAT ŞÖVALYESİ


Uğur Kökden’le arkadaşlığımızın tarihi çok daha eskilere uzansa da daha yakın tanışıklığımız sanırım 1982’de Maltepe Askeri Cezaevindedir.
Oradaki bir yıla yakın tutukluluğumuzun anılarını “Uzun Gecenin Tutsakları” adlı yapıtında anlatır.
Kitap şu anda elimin altında olmadığı için şimdi söz edeceğim bir “çekişme” bu anılar arasında yer almış mıydı, anımsamıyorum.
Zaten çekişme değil benim huysuzluğum demek daha doğru olur…
Fakat yine de cezaevi duyarlılığını örnekleyen bir küçük anı…
Bana kitaplar geldiği bir gün Uğur daha ben onları elime almadan sessizce yaklaşıp ne olduklarına bakmak için elini uzattığında, ben kitapları biraz da hoyratça geri çekmiştim…
Nasıl bir kıskançlıksa bu, bana gelen kitaplara önce ben bakmalı, sayfalarını önce ben karıştırmalıydım…
Arkadaşım yaklaştığı gibi yine sessizce uzaklaşmıştı…
Bu kadarcık, küçücük bir olay…
Ama beni de Uğur’u da özetler…
İkimizin kişiliğinin de sanırım en belirgin özelliğini: Dizgin tanımaz kitap ve okuma tutkumuzu…
***
Deneme yazarlığı edebiyatın nankör bir dalıdır.
Aynı zamanda mükemmel denemeler yazan şairler, yazarlar ayrı konu.
Fakat sadece denemeler yazan bir edebiyatçının içinde hemen her zaman gizli bir şair ya da anlatı yazarı olduğunu düşünürüm…
Uğur Kökden’in bu türlerde de yapıtı var mıdır, bilmiyorum, pek de sanmıyorum.
Fakat böylesine duygu ve incelikle işlenmiş denemeler yazan bir kişinin yayınlanmamış şiirleri, öyküleri bulunduğundan, roman denemeleri yapmış olduğundan da pek kuşku duymuyorum….
Bu dallarda yayınlanmış yapıtları olsa bile, belli ki denemelerinin gölgesinde kalmışlardır…
Uğur Kökden bence deneme türünde edebiyatımızın en önemli yazarları arasındadır…
***
Elimde şu anda bu yıl Mart ayında yayınlanan “Yüzler,Gizler, İzler” başlıklı denemeler toplamı bulunuyor.
Sayfaları karıştırdığınızda sadece yazı başlıkları bile yazarın ilgi alanının baş döndürücü genişliğini gösteriyor.
Kitabın dünya edebiyatıyla ilgili bölümündeki yirmi iki yazıdan dördü Rus edebiyatı ve edebiyatçıları konusunda.
Şairin Ölümü” başlıklı yazı Puşkin’in yazgısını paylaşarak ondan daha da erken bir yaşta yine bir tuzak düelloda yaşamını yitiren Lermontov konusunda.
Batı edebiyatı incelemelerinde romantizm konusunu okurken Lermontov’dan, bu büyük Rus romantiğinden söz edilmeyişini görmek beni hep yadırgatmıştır.
Oysa Byron’un, Keats’in, Shelley’nin dünya devrimci romantik şiirinde yeri neyse, Lermontov’un(ve kuşkusuz Puşkin’in) yeri de orasıdır.
Uğur Kökden araştırıcı zekâsı ve bilgi birikimiyle , sözünü ettiğim yazısında yerinde gözlemlerle, Lermontov ve Puşkin’le onlar gibi yaşamdan çok genç bir yaşta ayrılan Alman oyun yazarı Büchner başta olmak üzere ,Schiller, Heine gibi 19. yy. Alman edebiyatı devrimci romantizminin büyük temsilcileri arasındaki bağlantıları ve koşutlukları saptıyor.
1968 tarihli “Goethe’de Kültürlerarası Yakınlaşma” adlı yazısında, bu kez büyük Alman yazarının kişiliğine ve öngörülerine ilişkin, bizim edebiyat dünyamızın kıyısından köşesinden geçmediği önemli değerlendirmeler yapıyor.
Erasmus’un Evinde”, “Suç ve Ceza”, “Tolstoy’un Yüzüncü Yıldönümü”,”Zamanıyla Özdeşleşmiş Bir Yazar, Jules Verne”, “Üçüncü Dünya Ülkelerinin Nobeli:Astrurias”,”Thomas Mann’ın Mektubu”,”Brecht,Tam Elli Yıl Sonra”, “Malraux ve Halk Cephesi”,”50 yıl sonra Camus”, “Cehennem Irmağında Mario Luzi” vb… Sadece yazı başlıklarından ve yazar adlarından bu birkaç örnek bile Uğur Kökden’in kitabının nasıl bir konu zenginliği ve çeşitliliğine sahip olduğunu gösteriyor.
Kitabın Türk Edebiyatı bölümünü oluşturan yirmiye yakın yazıda da 19 yy.dan günümüz yazınına, yazar ve şairlerimize ilişkin , yine son derece özgün saptamalar, değerlendirmeler yer alıyor.
Uğur Kökden’i incelikli bir titizlik ve çalışkanlıkla edebiyatımıza kazandırdığı yirmiyi aşkın yapıtlarının tümü için kutluyor, bu seçkin edebiyat şövalyesini, hapishane ve düşünce arkadaşımı sevgiyle kucaklıyorum.
Ataol Behramoğlu/Cumartesi Yazıları/090716