22 Ağustos 2015 Cumartesi

ORTAÇAĞDAN SESLENİŞ



-Aydınlanma simgesi Tevfik Fikret’e ölümünün yüzüncü yılında saygı ve hayranlıkla-

Şöyle de denebilirdi: Ölümden sesleniş, mezardan sesleniş, kabir ötesinden sesleniş, öbür dünyadan sesleniş, ölüler diyarından sesleniş vb…
İmgelemim(muhayyilem) kapkara imgelerin ancak bu kadarını yapabiliyor...
Fakat sonuç olarak hepsinin özeti, yazının başlığını oluşturan “Ortaçağdan Sesleniş”tir….
Ülkemizde cumhurbaşkanı olduğu varsayılan kişinin birkaç gün önce bir “şehit” cenazesinde şehit ailelerine seslenişinden söz etmekte olduğumu tahmin edenleriniz olacaktır….

***
Ortaçağlar, özellikle de Hıristiyan dünyasında dinsel ideolojilerin egemen olduğu dönemlerdir.
İnsan(akıl) odaklı aydınlanma çağı başlamamıştır henüz.
Hıristiyanlık, bilimin doğup gelişmesine engel oluşturmakla kalmamış, kilisenin elinde bir işkence, cinayet aygıtına dönüşmüştür.
Bununla da kalmayarak bütünüyle ayağa düşmüş, papazlar cennet kapısının anahtarını satan din bezirgânları olmuşlardır.
Din adına kelle kesen İŞİD cellatları, bu ortaçağ karanlığının günümüzdeki İslam versiyonlarıdır.
Şehit cenazesinde şehidin ailesinin mutlu olması gerektiğini buyuran kişinin yaptığı da, bu karanlık tellallığının, din bezirgânlığının ta kendisidir…
Takım elbisesi, kara gözlükleriyle, bir elinde mikrofon, öteki eli şehidin cenazesinde yapılan bu sözüm ona “başsağlığı” konuşması, baştan sona, kapkara bir ortaçağ seslenişidir.
İspanyol faşistlerinin “yaşasın ölüm” çığlığının tıpkısıdır…
Yaşama karşı ölümün, aydınlığa karşı karanlığın, duyguya karşı taş katılığında bir duygusuzluğun, sevgiye karşı sevgisizliğin, akıla karşı akıl dışılığın sözcülüğüdür…
Çocuğunu bağrına basan annenin mutluluğunun karşısına onu mezara götüren annenin ne olduğu belirsiz “mutluluğunu” koymanın akıl, insaf, vicdan dışılığıdır….
***
Şehit aileleri mutlu olmalıymış?
Öyle mi?
Öyleyse eğer, sen kendinin, eşin hanım efendinin, öteki aile yakınlarınızın mutluluğu için, kendi evlatlarını neden şehit olmaya göndermiyorsun?
Ait olduğun dinin peygamberi, bazı savaşlara elinde kılıç bizzat katılmıştı…
Cumhurbaşkanı olduğun ülkede kan gövdeyi götürürken sen neredesin?
Senin görevin şehit ailelerine mutluluk dersi verip sarayına zoraki toplanmış muhtarlara fıkra anlatmak, onları muhbirliğe kışkırtmak mı; yoksa saldırıların
istihbaratını önceden alarak gerekli önlemleri aldırmak, yolları mayınlardan temizletmek, gepegenç insanlara hangi sıfat altında olursa olsun ölümün değil yaşamın mutluluğunu sağlamak mıdır?

***

Kimsin?
Yetkileri anayasayla sınırlı bir devlet adamı mı, kendini Tanrının dünyadaki gölgesi sayan bir ortaçağ yobazı mı?
Hiçbir yasa, hiçbir hukuk, hiçbir vicdan, bir şehit cenazesinde sana
neredeyse “yaşasın ölüm” çığlığını atma hakkını ve yetkisini vermiyor…
Bütün canlılar dünyaya ölmek için değil yaşamak için gelirler.
Mutluluk ölümde değil yaşamdadır.
Bunu sen de herkes kadar iyi bilirsin…
Kendinin ve yedi sülalenin dünya malı konusundaki hırsınız ve tamahınız herkesin gözü önündedir.
Bu nedenledir ki,doğru ya da yanlış, din konusunda da en son vaaz verecek, sözüne en az güven duyulacak kişi sensin…

***
Şehit cenazesinde ortaçağ karanlığının sözcülüğünü yapan kişi ülkeyi de kendi karanlığına sürüklüyor…
Gerçi Türkiye o karanlığa sığmaz, sığmayacak…
Fakat böyle de olsa, ortaçağlardan bugünlere seslenen bu karanlık sözcüsü karşısında sesini insan onuruna yakışan bir yüreklilik ve kararlılıkla yükseltemeyen herkes, ülkeyle birlikte kendi çocuklarının bugünü ve geleceği için de, en az onun kadar suçlu ve sorumludur.


Ataol Behramoğlu/Cumartesi Yazıları/220815

15 Ağustos 2015 Cumartesi

İki Fotoğraf

İlki 12 Ağustos Çarşamba tarihli Cumhuriyet’te yayımlandı. 
Fotoğrafı kimin çektiği belirtilmemiş. 
Fakat yaşamakta olduğumuz günlerin bütün acılarını, acımasızlığını yansıtan bir fotoğraf bu. 
Ön planda, Sultanbeyli’deki saldırıda yaşamını yitiren, babası polis müdürü Beyazıt Çeken’in cenazesiyle aynı uçakta defin töreninin yapılacağı Konya’ya gelen 3 yaşındaki Cevdet’i görüyoruz.
Arkada, sağda, cenazeyi ve çocuğu getiren uçak. 
Solda biraz daha ileride ay yıldızlı bayrağa sarılı tabut birkaç üniformalı ve iki sivil tarafından götürülüyor. 
Yolculuktan, olup bitenlerden yorgun düştüğü kuşkusuz çocuğun yana eğilmiş başcağızından neler geçtiğini hiçbir zaman bilemeyeceğiz… 
Fakat gazetenin açıklama yazısında belirtildiği gibi “3 yaşındaki Cevdet’in, babasının cenazesi götürülürken masum gözleriyle başka yere baktığı bu fotoğraf hafızalardan asla silinmeyecek.”
[Haber görseli]
İkinci fotoğraf, 13 Ağustos Perşembe tarihli Sözcü’de yayımlandı. 
Sultanbeyli’deki intihar saldırısını düzenleyen üç genç adamı birlikte gösteriyor. 
Objektife gülerek bakıyorlar. 
Belli ki yaşamlarından, ideallerinden hoşnutlar. 
Ölüm konusunda duyguları, düşünceleri nedir? 
Öldürmek onlar için ne anlama geliyor? 
Yaşamları boyunca kaç kitap, kaç roman, kaç şiir okudular? 
Kendilerince kutsal bir ideal için öldürmekte ve ölmekteler… 
Fakat birinci fotoğrafta görülen trajediye neden olduklarına ilişkin bir duygu kırıntısı, bir pişmanlık kıpırtısı yeşerebilir mi içlerinde? 
Hiç sanmam…
[Haber görseli]
Bu iki fotoğrafı yan yana “okuduğumuzda”, nasıl acınası, nasıl acımasız bir dünyada yaşamakta olduğumuzu anlarız… 
Nasıl anlamsız, nasıl aptal, nasıl duygusuz, nasıl bilinçsiz bir dünya bu… 
Sevginin değil sevgisizliğin, duygunun değil duygusuzluğun, dostluğun değil düşmanlığın, merhametin değil nefretin egemen olduğu bir dünya bu… 
Gazetelerde “Evren artık son uykusuna hazırlanıyor” diye bir başlık vardı. 
Evrenin enerji üretiminin son iki milyar yılda neredeyse yarı yarıya düştüğünü ortaya koyan gökbilimciler, evrenin yavaş yavaş sonuna yaklaştığını” söylüyormuş… 
Evreni bilemem, fakat insanlık bu haliyle bu gezegende varlığını sürdürmeyi hak etmiyor…


8 Ağustos 2015 Cumartesi

MHP SORUNU


 Siyaset yaşamımızda bir MHP sorunu var.
Bu türden sorunlar genellikle partilerin ideolojilerinden kaynaklanır.
 MHP’nin sorunu ise, bence, ideoloji yokluğu, daha yumuşak bir deyişle de ideoloji belirsizliğidir.
Yalpalamaların, demeçlerle davranışların birbirini  tutmazlığının nedenini komplo teorileri ya da siyasal çıkar hesaplarından önce,  bence bu ideoloji yokluğu ya da belirsizliğinde aramak gerekir…
                                                   ***
   Alpaslan Türkeş Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisine(CKMP) “müfettiş” olduğunda, partinin genel başkanı Ahmet Tahtakılıç’ın kılıcının gerçekten de tahtadan olduğu belli olmuştu..
      Nitekim kısa süre sonra Türkeş parti başkanı oldu ve partinin adı da Milliyetçi Hareket Partisi olarak değişti.
     “Dönüşüm” dergisini birlikte çıkardığımız bazı arkadaşlarım, söz konusu partideki bu değişimlerin ülkemiz için tehlikeli bir gidişin başlangıcı olduğu konusunda sezgilerimi ve  Türkeş’in kişiliği konusunda duyduğum kaygıları  anımsayabilirler.
        Henüz cinayetler işlenmemişti ve Türkiye’de sol Türkiye İşçi Partisi’nin ve  genellikle bu partiye yakın ya da parti üyesi ilk solcu üniversiteliler kuşağının demokrasiye saygılı, barışçı, umutlu, yurtsever, emek dostu, emperyalizm  karşıtı ideolojisine sahipti.
         Bu nedenle de Kızılay Bulvarında anti emperyalist .sloganlarla ve denebilir ki çocuksu bir coşkuyla dergimizin ilk sayısının tanıtımını yaparken nereden çıktığı belirsiz bir grubun saldırısına uğradığımızda şaşırmıştık. Çünkü böyle bir saldırıya hiçbir bakımdan hazırlıklı değildik…
       Bu günden bakıldığında o ilk saldırının nasıl planlı bir cinayetler zincirinin ilk halkası olduğu, ülkeyi kanlı bir kardeş kavgasına sürükleyen bu planda polisle işbirliği içindeki MHP’li gençliğin nasıl kullanıldığı çok açık görülmektedir…
          Amaç, yükselen solu çatışmaya sürükleyerek ve kanla boğarak durdurmaktı ve başarıya da ulaşıldı…
    Yazının konusuna dönecek olursak, MHP’nin o dönemlerdeki ideolojisi “Moskof düşmanlığında odaklanan, “esir Türkler’i Rus boyunduruğundan kurtarma” hedefine yönelik ırkçı bir antikomünizmdi…
         Beğenelim beğenmeyelim, sonuç olarak tıpkı Nazizm ya da Faşizm gibi,büyük ölçüde dışarıdaki emperyalist çevrelerce kotarılıp  servis edilmiş de olsa, bu da Türkiye’ye özgü bir ideolojiydi…
        Sovyetler Birliğinin dağılmasıyla“esir Türkler” i kurtarma hayali geçerliliğini yitirdi…
      Solun param parça edilmesiyle ortada saldıracak bir sol da kalmadı…
       Son dönemlerindeki mitinglerinde Nazım Hikmet şiiri okuyacak kadar dönüşüm geçiren Türkeş’in ölümüyle MHP karizmatik liderini de yitirmiş oldu…
       Öyleyse bu partinin günümüzdeki ideolojisi, başka bir deyişle de varlık nedeni nedir?
        Günümüzdeki liderinin birbirini  tutmaz sözlerini, parti başkanlığına da,görünüşteki ağırbaşlılığa da, akademisyen  kimliğe de yakışmayan sövgülerini ve davranışlarını, çapsız danışmanların kuru sıkı tehditlerini polemik konusu yapmaktan çok, asıl bu soruya yanıt bulmak gerekiyor…
                                              ***
       Soğuk savaş koşullarının çok gerilerde kaldığı günümüz dünyasında ve Türkiye’sinde ırkçı bir milliyetçiliğin ve antikomünizmin herhangi bir ideolojiye temel oluşturma şansı yoktur.
           Pek çok etnik kimliğin kaynaşmasıyla tarihsel bir gerçeklik olarak oluşan Türkiye ulus devletinde herhangi bir ırkçı-etnikçi ideoloji, kardeş kanı dökülmesinden ve sonuçta da emperyalizm dışında  kimsenin  işine yaramayacak bir parçalanmadan başka  sonuca ulaşamaz.
           Din odaklı ideolojiler  için de bu böyledir ve zaten bu türden bir ideolojinin asıl sahipleri yasa dışı zorlamalarla da olsa günümüz Türkiye’sinde iktidardadır…
            Öyleyse, bugün bir ideolojik boşlukta bulunan MHP’nin önünde iki yol bulunmaktadır…
             Ya, bugün yaptıkları gibi, ülkeyi dinci bir faşist diktaya sürüklemekte olan partiye payanda olarak onun içinde eriyip gitmek…
              Ya da, asıl seçmenleri olan küçük esnafın ve köylülüğün emperyalizm  ve büyük sermaye karşısında  çıkarlarını savunan; genç seçmenindeki ırkçı yönelimleri gerçekçi-antiemperyalist bir yurtseverliğe yöneltmeyi başaran kendine özgü bir Türkiye partisi olmak…
         MHP sorunu derken düşündüklerim bunlardır…
    

        8 Ağustos 2015/Cumartesi Yazıları

1 Ağustos 2015 Cumartesi

RODİNSON’UN MUHAMMEDİ(2)


Fransız düşünür Maxim Rodinson’un kitabı üzerine birkaç hafta önce bu köşede yayınladığım yazının bana yansıyan-olumlu-olumsuz- yankıları tahmin ettiğimden daha az oldu.
İnsanlık tarihini, özellikle de bizim kendi tarihimizi, dünümüzü, bu günümüzü bunca etkilemiş ve etkilemekte olan bir kişilik hakkında düşünme gereği duymuyor muyuz?

***
Maxim Rodinson’un kitabının arkasındaki boş birkaç sayfa ve arka kapak içi,aldığım notlarla dolmuş..
Bu ikinci yazıda, İslam peygamberinin kişilik özellikleriyle ilgili olanları sıralamak istiyorum.
Abdullah oğlu Muhammmed’in daha çocukluk çağında “gerekli şartlar sunulduğu takdirde ,bir mistiğin oluşmasına tam elverişli bir mizaca sahip” olduğunu ileri süren Rodinson, sonraki süreçlerde “hayali” ya da “zihni” “iç veya dış görme ve işitme haline gelme “olgusunu da bu mizaç özelliğiyle açıklama eğilimindedir…
Ayrıntıya girmeden özetlenecek olursa, bu “özel” çocuğun sonraki süreçlerde belirginleşecek olan kişilik özellikleri , aynı kitaptan sözcüklerle şöyle sıralanabilir: “zekâ,olgunluk, özgüven,denge, sükûnet, ölçü,tatlı dillilik,sevimlilik”vb..
Rodinson, kitabının bir çok yerinde, Medine İslam Devletinin kuruluş süreçlerinde, bu devletin kurucusu İslam Peygamberinin özellikle savaşlar sırasında kendini gösteren siyasetçi ve komutan özelliklerini de şöyle özetliyor:”sabır, öfkesine hâkim olmak, sezgi, kurnazlık, vazgeçmeden geri adım atmayı bilmek, zamanını beklemek” vb…
Kendisinin de yara aldığı Uhud Savaşı sonrasında “gelen” “Al-i İmran” süresinin giriş bölümü,mücadeledeki insanı şiirsel çarpıcılıktaki sözlerle yüreklendiriyor: “Gevşekliğe ve kedere düşmeyin.Eğer inanmışsanız mutlaka üstünsünüz.Siz yaralandıysanız o kavim de sizin gibi yaralanmıştır…”
***
Kitapta kuşkusuz, doğruluğu, gerçekliği tartışılabilecek olaylar ,yorumlar ve o dönemin koşullarında bile haklılığı kolayca kabul edilemeyecek olgular var.
Kendisini eleştiren şair Ka’b ibn-Eşref’i katlettirmesi, “zehirli sözlere ve alaylara hiç tahammülü olmaması”ve belki hepsinden daha zalimce olarak Medine çarşısında kazdırdığı büyük çukurlar önünde, tehdit olarak gördüğü Beni Kureyze kabilesinden yüzlerce Yahudi’yi, teslim oldukları halde bağışlamayıp kellelerini kestirmesi gibi…
***
İslamiyet ve Kapitalizm” adlı sonradan anımsadığım bir başka önemli kitabın da yazarı Maxim Rodinson’un Hazreti Muhammed’i konusunda yazmayı şimdilik burada bırakıyorum.
Belki daha sonra, bir başka yazıda, zamanlar ve olaylar değiştikçe Kuran dilindeki(üslubundaki) değişmeleri konu alan bir başka yazı tasarlayabilirim…
Bu iki yazıda söylediklerimin ana fikrini ise şöyle özetleyebilirim:
İslam’ın kutsal kitabını bir Tanrı kelamı ya da bir ortaçağ Arap devlet ve toplum ideolojisinin kitabı olarak görüp okuyabilirsiniz…
Bu bir başka konudur ve sonsuzca tartışılır…
Rodinson’un Muhammed’inden yola koyularak benim üzerinde durmak istediğim ise, ister Hazreti Muhammed, ister Abdullah oğlu Muhammed olarak kabul edilsin,söz konusu kişinin bütün insanlık tarihinin,üzerinde en önemle durulması gereken kişiliklerinden biri olduğu gerçeğidir.
İnanmayanlar, bu konuda hiç kafa yormama, yordukları ölçüde de küçümseme, yok sayma eğilimindedir.
İnananlar ise “tanrının elçisi”nin kişiliği üzerinde fikir yürütmeyi zaten gereksiz ve ileri gidildiğinde de günah sayarlar.
Bunlardan ilki, böylece,bir küçük kabilenin yoksul ve öksüz büyümüş bir üyesiyken önce bir şehir devletinin kurucusu, ardından da dünya ölçeğinde devlet kuruluşlarının esinleyicisi olan kişinin bir insan, bir siyaset ve devlet adamı olarak yeteneklerini görmezden gelmiş olmakta, öteki yaklaşım da bu yetenekleri ve başarıyı daha büyük bir kutsal güce bağlayarak onları bir bakıma gerçek ötesi,insan üstü bir alana taşımaktadır…
Kuranı bir cellat el kitabı olarak kullanan katil sürüleriyle onu siyaset kürsülerinden sallayarak İslam’a ve peygamberine en büyük kötülüğü yapmakta olanlar ise bu yazının konusu dışında ve aslında aynı kişilerdir…


Cumartesi/010815

25 Temmuz 2015 Cumartesi

TERÖRÜN ÇEŞİTLERİ

Kimlerine göre terörün dini, dili,ırkı,vatanı yoktur. Nerden gelirse gelsin;amacı,hedefi ne olursa olsun lanetlenmelidir.
Nitekim Suruç’taki katliamdan sonra Tayyip Erdoğan Kıbrıs’ta böyle konuştu.
Bu sözler iki türlü yorumlanabilir:
İlki: Terör, dinle, dille, ırkla,vatanla ilişkisi bulunmayan kendi başına bir olgudur.
İkincisi ve üstü daha kapalı anlam: Terörist eylem benim dinim, dilim, ırkım,vatanım için de yapılmış olsa, bu onu lanetlememe engel değildir.
Türkiye Cumhurbaşkanının kastı bu anlamlardan hangisi olabilir?
Sanırım ikincisi…
Tayyip Erdoğan katliamın sorumlusu olabileceğini düşündüğü örgütün ya da örgütlerin adını açıkça anmasa da, bu toplu kıyımın dinsel ya da ırksal nedenlerle yapılmış olduğunu ima ediyor ve kınanması gerektiğini belirtiyor…
İyi de, bu sözler, ülkemizde ve bölgemizde yaşanmakta olan alçakça terör cinayetlerinin nedenlerini, nereden kaynaklandığını açıklamadığı gibi, bunu yapmaktan sanki özenle kaçınıyor…

***
İlkel talan,yağma, intikam amaçlı katliamları bir yana bırakacak olursak tarihin tanıdığı en eski terör eylemleri dinsel amaçlı olanlardır.
Ortaçağ Hıristiyan engizisyonu din amaçlı terörün tipik örneğidir.
Müslüman Arap ve Osmanlı tarihi de din amaçlı terörün, katliamların örnekleriyle dolup taşar…
Irksal amaçlı terörizmin en korkunç örnekleri ise, yine yağma, talan vb. amaçlı örnekleri bir yana bırakacak olursak,Nazizmin(Alman ırkçılığının)20.yüzyılda insanlığa yaşattıklarıdır.
***
Dinsel ve ırksal terörizmin yanı sıra tarihin tanıdığı üçüncü bir terörizm, siyasal,sınıfsal amaçlı olandır.
Bu tür terörizmin yakın tarihteki ilk örneği , Fransız Devriminin zaten bu adla anılan 5 Eylül 1793-28 Temmuz 1794 Jakoben egemenliği dönemidir…
Bu görece olarak kısa sürede devrim karşıtı olarak suçlanan kişiler ve halk yığınları kitlesel olarak giyotine gönderilmiştir.
1917 Ekim devrimi öncesi, devrim süreçleri ve sonrası Rusya tarihi de siyasal-sınıfsal amaçlı terörizm bakımından oldukça hareketlidir…
Genel olarak 20 yüzyılda bu amaçlı terörizmin örnekleri saymakla tükenmez.
***
19. yüzyılın ikinci yarısından(bu anlamda bir ilk örnek olarak Rus narodniklerinden) günümüze, siyasal(sınıfsal) amaçlı terörizm, öncelikle ve esas olarak, kişilere yönelik suikastlerdir.
Bu tür siyasal-sınıfsal terörist eylemlerin halk yığınlarına, çocuklara, masum insanlara yönelik olanları öyle sanıyorum ki parmakla sayılacak kadar azdır.
Buna karşılık,Rus devrimi süreçlerinden örneklerle sürdürecek olursak,1905’te hak kitlelerinin pasif bir yürüyüş eyleminin kitlesel kıyımla durdurulmasını,ardından da 1906-1911 yıllarındaki başbakanlığı döneminde P.Stoliypın’ ın muhaliflerine uyguladığı kitlesel ve acımasız yok etme yöntemleri, modern tarihteki devlet terörünün başlıca örnekleri arasında yer almıştır.
*** 
Ülkemizde ,bulunduğumuz bölgede, ABD’de ve Batı Avrupa ülkelerinde bugün uygulanmakta olan terör ise, kimi kez iç içe girmiş olan dinci ve ırkçı terörizmin, teknolojinin sağladığı olanaklardan da yararlanan hortlatılmış biçimidir. 
Bu “çağdışı” terörizm, kanla beslenen bir vampir gibi,hasım olduğu tarafın tüm varlığına, bütün değerlerine, hiçbir insanca ölçü gözetmeksizin acımasızca saldırır.
Çünkü ırkçılığın ve günümüz gerçeğinde bu günün en büyük tehdidi olan dinciliğin temel düşüncesi(inancı) karşı tarafın hiç bir insanca değere sahip olmadığı, yapılması gereken tek şeyin onun köleleştirilmesi ya da yok edilmesi olduğudur. ..
Bulunduğumuz bölgede bugün yaşanmakta olan terör gerçeği budur.
Bu terörün arkasında emperyalizmin ve bölgesel uşaklarının bulunduğu apaçık bir gerçektir.
Bu nedenle de terörizmin her çeşidini aynı sepete koyarak yuvarlak sözlerle geçiştirmeye çalışmak,yaşanmakta olan dinci terörizm gerçeğini, yanı sıra da kendi “dinci-kinci” ve emperyalizm işbirlikçisi kimliğini gizleme çabasıdır..
Ataol Behramoğlu-Cumartesi-250715

11 Temmuz 2015 Cumartesi

RODİNSON’UN MUHAMMED’İ


İslam’ın kutsal kitabında da varlıkları onaylanan peygamberler içinde bizler gibi etiyle, canıyla, kanıyla, belli bir zaman diliminde yaşadığı kesin olan tek peygamber, Muhammed’ir.
Zamanımızdan 1400 yıl önce yaşamış olan İslam peygamberi Muhammed bin Abdullah’ın(Abdullah oğlu Muhammed’in) bir insan, bir kişi olarak özellikleri konusunda bildiklerimizi nelerdir?
Böyle bir konuyu “mümin”lerle konuşmaya çalışmak boşuna bir çaba olur.
İnanmayanlar için ise genellikle birkaç önyargıyla geçiştirilen, pek de önemli olmayan bir konudur bu.
Bir başka deyişle, bir yanda, tartışmak şurada dursun üzerinde konuşulması bile günah sayılan inanç ve efsane öğeleri; öte yanda dedikodu türünde yakıştırmalar, söylenceler, yüzeysel eleştiri ve küçümsemeler…
Marksist Fransız düşünürü Maxim Rodinson’un “Hazreti Muhammed”i , bu konuda benim kafamdaki dağınık taşları da yerli yerine oturttu…
***
Attila Tokatlı çevirisiyle yıllar önce Sosyal Yayınlarca basılmış, sonrasında yeni bir basımının yapıldığını anımsamadığım ve sanmadığım kitap, yine uzun zamandır ilk fırsatta okumak üzere ayırdığım kitaplar arasına beklemekteydi.
Birkaç kez başlamış, araya başka işler, başka okumalar girdiği için bırakmıştım.
Bu kez üstelik ayrıntılı notlar alarak okuduğum gibi ,yazarı Maxime Robinson’un da ( ) önemli bir çağdaş düşünür olduğunu öğrenmiş oldum.
Tarihsel verilere, somut olgulara dayanmasının yanı sıra, günlük yaşama ilişkin bölümleriyle de, akıcı,zevkle okunan bir kitap bu…
***
Peygamberlik konusu benim ilgi ve bilgi alanımın dışında…
Muhammed’in hayatında beni asıl ilgilendiren, öksüz, yetim bir çocuğun, yoksulluk çekmiş bir genç adamın, önce küçük bir inananlar topluluğunun, sonra bir kabilenin lideri, sonra bir devlet kurucusu olarak yükselişi oldu…
İnanlar bunu bir Tanrı buyruğu olarak görmekte kendilerince haklı olabilirler.
Beni ise bu yaşam öyküsündeki kişisel, toplumsal, tarihsel olgular ilgilendiriyor…
Rodinson’un da ısrarla belirttiği gibi Kuran’da zenginlere yönelik eleştiriler, gerçekten de Muhammed’in yoksulluğu kendi kişisel yaşamında fazlasıyla tatmış olmasıyla ilgili olmalıdır..
Aynı kitaptan Muhammed’in yaşça kendisinden epeyce büyük eşi Hatice ile evliyken başka kadınlarla olduğuna dair herhangi bir kanıt ya da söylenti bulunmadığı belirtiliyor.
O zaman Hatice’nin ölümünden sonraki yaşam sürecinde kadınlara karşı neredeyse doyumsuz arzusunu nasıl açıklayacağız?
(Ölümünde cariyeleri dışında on eşi olduğunu aynı kitaptan öğrendim)
Bu doyumsuz arzu, gençlik yıllarını kendinden epeyce yaşlı bir eşe sadakatle geçirmiş olmasıyla açıklanamaz mı?
Kitapta, kadınlarının yarattığı kıskançlıklarla ilgili de epeyce bilgi ve anekdot var…
Yani sıradan ölümlülere hiç de yabancı gelmeyecek konular…
***
Tek Tanrı fikri İslam peygamberinin buluşu değil…
Puta tapar Kureyş kabilesinin bir ferdi olan Muhammed döneminin bu ilerici fikrini işittikleriyle, belki okuduklarıyla benimsemiş. (Robinson’un kitabında bu konuda ayrıntılı bilgiler var. “Ümmi”, yani okur yazar olmadığına ilişkin bilginin yanlışlığı, bir çeviri hatasının sonucu olduğu ayrıca belirtiliyor.)
Muhammed bin Abdullah’ın Hazreti Muhammed olarak gelişimiyle başka bir çağın, kendi çağımızın bir devrimcisinin yaşam süreçleri arasında neden benzerlikler, paralellikler kurulmasın?
Bunu söylemekle İslam peygamberinin önemini, değerini azaltmak gibi bir amacım yok.
Tam tersine, kendisinin de sözleriyle herkes gibi ölümlü bir insanın olağanüstü yazgısının kişisel ve toplumsal arka planlarını anlamaya çalışıyorum…
Robinson’un kitabında Muhammed’in sabırlı, cesur, kurnaz,merhametli, fakat yerine göre acımasız, kararlı bir lider, ideolog, komutan ,devlet adamı olduğu, herkes gibi insani zaaflarının da bulunduğu olaylarla, kanıtlarla anlatılıyor….
Böyle bir kişinin ve getirdiği kitabın İslam adına işlenen cinayetlerle, alçaklıklarla ilgisinin olamayacağı yeterince açık değil mi?
Bu konuda yazmayı sürdüreceğim…

Ataol Behramoğlu/Cumartesi Yazıları/110715

4 Temmuz 2015 Cumartesi

“AHLAT AĞACI”NIN SEVGİSİYLE


Fakir Baykurt, Dursun Akçam, Talip Apaydın’dan sonra, Köy Enstitülü yazarlar kuşağının benim en sevgili ağabeyilerim arasında yer alan seçkin bir temsilcisini, Mehmet Başaran’ı da sonsuzluğa uğurladık.
Köy kökenli Başaran, giyimiyle, kuşamıyla; yüzünde hep ince bir gülümseyiş, düşüncelerini sözcüklere dökmekten çekinmeksizin, fakat karşısındakini incitmekten korkarcasına bu sözcükleri özenle seçerek, sesini hiçbir zaman yükseltmediği zarif konuşmasıyla, doğuştan ve gerçek bir aristokrat gibiydi.
Mehmet Başaran’ı, şiirini,kişiliğini ve ondan okuduğum ne varsa hepsini çok sevdim. Halk tarlasında doğup boy atmış ve insanca bir yaşama olan umudunu hiçbir zaman yitirmemiş nadide bir çiçekti.
Bu duygularımı kendisine hem konuşmalarımızda hem de Ağustos 2010 tarihinde yayınlanan bir yazımda iletebildiğim için şu anda buruk da olsa bir mutluluk duyuyorum.
Onunla ilgili unutulmaz bir anım ise, 12 Eylül 1980 sonrasının karanlık zamanlarına ilişkindir.
1982 yılını cezaevinde geçirdikten sonra devam eden duruşmaların sonucunda 1984’te 8 yıl ağır hapis cezasına çarptırılmış, kendi ülkemde bir anda sürek avında izlenen bir av hedefi durumuna düşmüştüm.
O günlerde onunla bir yayınevinde aynı büroda çalışan bir yakınım yoluyla Mehmet Başaran’dan, istersem gidip onlarda kalabileceğim haberi geldi…
Faşizmin polisinin, zaptiyesinin peşinde olduğu bir kaçağı saklamayı göze almanın ne demek olduğunu o günleri yaşamamış olanlar zor anlarlar.
Kendini ateşe atmak demekti.
Elbette kendisine teşekkürlerimi iletmekle yetindim.
Fakat bu olağanüstü dostluğu, yürekliliği, özveriyi, dayanışma duygusundaki yüceliği hiçbir zaman unutmadım.
Sevgili Mehmet Başaran’ı (yaşadığımız sürece) kalplerimizdeki ve başta şiirleri olmak üzere yapıtlarındaki sonsuzluğa uğurladık.
Sözünü ettiğim “Yalın,Lirik,Toplumcu” başlıklı yazımdan, ilk kitabı “Ahlat Ağacı”na ilişkin bir küçük paragrafla ona ve şiirine olan sevgimi tekrarlamak isterim:
Türk şiirinin en has özelliklerinden biri, lirizm, kitabı oluşturan bütün şiirlerde buram buram tütüyor.
Lirizm, duyguların kanatlanışıdır.
Romantizmin onsuz olmaz özelliğidir.
İnsanın sonsuzluğa özlemidir.
Mehmet Başaran’ın denebilir ki bütün şiirlerinde bu lirik duygululuğun izini süreriz.
Fakat daha en baştan, gerçeklikten kopuk olmayan, tam tersine onunla beslenen bir duygululuktur bu.
(....)
Yıllar sonraki bir şiirinde doğum tarihinin 17 Nisan, yani Köy Enstitüleri’nin kuruluş tarihi olduğunu yazacak olan bu Trakyalı köy delikanlısı, “Ahlat Ağacı”nın “çıplak bir doruğun üzerinde”ki yalnızlığını, onun “kıraç toprak”taki yaşamını, “köylünün hali”ne benzetiyor…
Böylece, köy ve köylü konulu şiirimizde de, “orda bir köy var” uzakta ya da “Çoban Çeşmesi” süslemeciliğinden olduğu kadar salt gerçekçi yaklaşımlardan da farklı yeni bir gerçekçi-lirik yol açılmış oluyor…
Bu, genç Başaran’ın çağdaş şiirimize önemli katkısıdır…”
Bazı şairler yaşamdan hangi yaşta ayrılırlarsa ayrılsınlar şiirleriyle hep genç kalacaktır.
Mehmet Başaran o şairlerdendir.



Ataol Behramoğlu/Cumartesi Yazıları/040715