13 Ağustos 2016 Cumartesi
CEZAEVİNDEN BİR MEKTUP | Ataol Behramoğlu | 130816
“Demokrasimiz”i, “ulusal birliğimiz”i alanlarda coşkuyla kutlamayı sürdürmekteyken cezaevlerinden de mektuplar gelmeye devam ediyor.
Bunlardan biri, Bakırköy “Kadın Kapalı Hapishane”sinden yazan Tüğçenur Özbay’ın mektubu, beni özellikle duygulandırdı, düşündürdü…
Demokrasimizin de, ulusal birliğimizin de nasıl yalanlarla örtülü olduğunu; bu kandırıcı, parıltılı sözlerin altında ne acılar, ne zulümler, ; ne iki yüzlü, insanlık dışı baskılar olduğunu bir kez daha gösterdi.
Bu mektubu özetlemek, bazı bölümlerini sizlerle paylaşmak istedim…
***
Tuğçenur mektubuna “Bakırköy hapishanesinden devrimci bir özgür tutsak olarak,DHKP-C dava tutsağı olarak yazıyorum” cümlesiyle başlıyor…
Ardından “tecrit”in “bir kısmı”nı anlattığı paragraf geliyor: “Tecrit demek, dışarıyı bir avuç gökyüzüne sığdırmak demek, camdan baktığınızda gece gündüz sizi gözetleyen bir kamerayla göz göze gelmek demek, dışarının sesini haftada bir duymak demek…”
Bu satırları okurken, F tipi denilen cehennem hücreleri tasarısına karşı sanat insanları olarak nasıl elbirliğiyle savaşım verdiğimizi, bütün çabalarımızın “hayata dönüş operasyonu” denilen acımasız bir uygulamayla nasıl yerle bir edildiğini anımsıyorum.
Tuğçe Özbay ve büyük çoğunluğuyla bu genç, yaşam dolu insanlar, yaşamlarını ölüm hücrelerinde sürdürmek için acaba ne gibi suçlar işlediler?
Bu soruyu sözünü ettiğim günlerde İstanbul Yargıçlar Evinde dönemin Adalet Bakanı ve Cezaevlerinin yüksek düzey yöneticileriyle gazeteciler arasında düzenlenen toplantıda Bakana ve yetkililere de yöneltmiştim.
Sorum şuydu: Şu anda cezaevlerinde bulunan siyasi mahkûmların kaç tanesi cinayet hükümlüsüdür.
Bakan ve öteki ilgililer bir süre bakışıp söyleşmiş, sonra da bu konuda ellerinde bir bilgi bulunmadığını söylemişlerdi…
Cinayet işlemiş kişi bile cezaevinde en asgari insan haklarından yararlanmak hakkına sahiptir.
Büyük çoğunluğu örgüt üyeliği vb. suçlamalarla yargılanıp ağır hapis cezalarına mahkûm edilmiş gençlerin hücrelerde ömür boyu çürümeye, çıldırmaya ,yok olmaya terk edildiği bir ülkede demokrasinin, özgürlüğün, insan haklarının kırıntısından söz edilemez.
***
Tuğçenur Özbay’ın mektubunun konusu, kendilerine zaten kayıtlı olarak verilen kitapların yeniden kayıt edileceği bahanesiyle sınırlanması, ellerinden alınması; çocuk kitapları için böyle bir sınırlama olmadığı halde “atipik otizmli 4 yaşındaki Poyraz Ali”ye gelen kitapların da bu sınırlama kapsamına alınmış olması…
“Gelin birlikte düşünelim…” diye başladığı bir cümlenin ardından sözlerini şöyle sürdürüyor Tuğçenur:
Bir kutunun içi,tepenizde kamera,haftada bir 10 dakika(görüşme)…Kitaplarınız elinizden alınınca ne hissedersiniz ya da hatta gerçekleri anlatmak için kullandığınız kâğıt- kaleminiz?(........) Okumak bir martının uçma hakkı kadar doğal bir haktır, hele ki biz tutsak devrimciler kitaplarımıza yönelen tek bir saldırıyı kişiliğimize, onurumuza yönelik görürüz”…
***
Tuğçenur belli ki bir edebiyat, şiir tutkunu….Dört sayfalık mektubunun sayfalarından birine benim “Yıkılma Sakın”dan bir bölüm almış… Mektup zarfının üzerinde ise “Bir Gün Mutlaka”dan, “Hapishanede Bir Sabah Türküsü”nden renkli kalemlerle yazılmış dizeler…
Sevgili Tuğçenur Özbay ve arkadaşları! Bu ülkede ve dünyada da daha âdil,insana daha yaraşır bir yaşam için savaşımlarda çok acılar yaşandı, yaşanmakta ve yaşanacak….
Ben nefes alıp verebildiğim sürece şiirlerimle ve yazılarımla böyle bir yaşam için savaşım verenlerden biri ve onların sözcüsü olmayı sürdüreceğim…
Ben de sizlere Deniz’leri düşünerek yazılmış çok bilinen bir başka şiirimle sesleneyim….
Cellat uyandı yatağında bir gece
“Tanrım”dedi, “bu ne zor bilmece:
Öldükçe çoğalıyor adamlar
Ben tükenmekteyim öldürdükçe…”
Okurlarımdan iki hafta izin istiyorum. İki hafta sonra bir olasılıkla hafta içi bir günde buluşmak üzere…
6 Ağustos 2016 Cumartesi
NE OLACAK, NE OLABİLİR,NE OLMALI?
15 Temmuz sonrasında karşılaştığım
okurlar, tanıdıklar, arkadaşlar, genellikle öncekinden de daha karamsar bir yüz
ifadesi ve ses tonuyla soruyorlar: Ne
olacak, ne olacağız?
Bu gibi sorulara somut yanıtlar
verebilmek mümkün değil. Ben de genellikle, iyimser mizacımın da sonucu olarak,
merak etmeyin, daha kötü olmayacak, daha iyi olacak türünden karşılıklar
veriyorum…
Gerçekten de, ne olacak? Siyasetin,
ekonominin, küresel ilişkilerin; kendi insanımızın sınıfsal ve kişisel
özelliklerinin, beklentilerinin , bütün bunların ve daha pek çok olgunun
irdelenmesini gerektiren bir analiz
yapabilecek yetenekte ve birikimde görmüyorum kendimi…
Bu nedenle de, verdiğim yanıtlar, karamsarlık
bulutlarını dağıtmaya yönelik sözlerle sınırlı kalıyor.
Fakat, ne olabilir, ondan da daha
çok ne olmalı sorularını bir ölçüde de olsa yanıtlayabileceğimi düşünüyorum…
Bu yazının sınırları ölçüsünde kendime muhatap olarak da siyasal partileri
seçiyorum…
***
İlk muhatabım AKP ve yöneticileri olacak.
Recep Tayyip Erdoğan’dan şimdiye kadar hiçbir şey istemedim ve iyi bir şey
yapmasını hiçbir zaman beklemedim…
Fakat şimdi ona ,AKP’nin tüm
yönetici ve milletvekillerine ve kuşkusuz seçmenlerine ülkemiz bakımından
yaşamsal önemde olduğundan kuşku duymadığım isteğimi iletiyorum: Başkanlık
hevesinden vazgeçin. Parlamenter demokrasiye kıymayın. Kişiler gelip geçicidir.
Kalıcı olan ülkedir. Tayyip Erdoğan başkan da olsa bu gün yaptıklarından farklı bir şey
yapmayacak, sonrasında ise ülkemiz daha da büyük kaoslara sürüklenecek, yeniden
parlamenter sisteme dönüş için büyük çabalar harcanacak, acılar çekilecek, siyaset
ve sonuçta da ülke felç olacaktır. Ondan ve AKP yönetici ve milletvekillerinden,
kendilerinin de sonsuzca lanetlenmelerine yol açacağından kuşku duymadığım bu hevesten vazgeçmelerini
istiyorum ve bekliyorum…
***
İkinci muhatabım CHP ve yöneticileriyle birlikte bu partiyi her yönden
eleştirenler, çekiştirenlerdir.
CHP bir sınıf partisi değil kitle partisidir. Fakat aynı zamanda bir
ideoloji partisidir.
Bu ideoloji, her sınıftan ve toplumsal kesimden, her inanıştan insanımızı
birleştirebilecek olan “aydınlanma” düşüncesidir. CHP’nin asla ve bir milim ödün vermemesi gereken, bu
ideolojidir. Şablonlaştırmadan, kalıplaştırmadan, topluma kazandırılması
gereken temel değer budur. Bunu bu gün kitlesel olarak başarabilecek biricik
siyasal örgüt de Cumhuriyet Halk Partisidir.
Aydınlanma düşüncesi çevresinde, işçisiyle, köylüsüyle, esnafıyla, küçük
ya da büyük işvereniyle, dindarıyla, herhangi bir dinsel inanışla ilgisi
bulunmayanıyla, toplumun bütün kesimleri bir araya getirilebilir. İnsanlık değerlerini tümüyle yitirmemiş
herkesle diyalog kurulabilir. En büyük ölçüde inandırıcılık kazanılabilir…
. CHP’den beklentimiz, onun şu ya da bu toplumsal sınıfın partisi olması değil; yoksul, dar gelirli,
orta tabaka insanımızın sorunlarının çözümlerine kuşkusuz öncelik tanıyarak toplumda aydınlanma
düşüncesinin yaygınlaşmasını ve güçlenmesini sağlayacak büyük ve çok yönlü bir eğitim seferberliğine
girişmesidir.
***
MHP’yi bugünkü görünümüyle kayıp bir siyasal parti olarak görüyorum.
Bugünkü çizgide ısrar, bu partiyi her an biraz daha iktidar partisinin
kapıkuluna dönüştürmektedir..
Seçmenleri arasındaki gerçek ve samimi yurtseverlerin, halk insanlarının,
küçük esnafın, kısa sürede bir yönetim değişikliği olmazsa , kendilerine başka
bir parti aramalarının zamanı gelmiştir ve geçmektedir.
***
Kitlesel parti niteliğine sahip öteki iki siyasal parti HDP ve Vatan
Partisidir.
HDP, PK ile her anlamda ilişkisine kesin olarak son vermeli ve bunu
yaptığına toplumu inandırabilmelidir.
Bunu başarabildiği ölçüde, CHP ile güçlü
bir cephe oluşturabilir.
Başaramazsa siyaset sahnesinden silinmesi kaçınılmazdır.
Vatan Partisini ise 1960’ların Türkiye İşçi Partisi olabilme potansiyellerine sahip bir siyasal örgüt olarak görüyorum.
Fakat solda ayrımcı dilinden, keskin
ulusalcı söylemden, değişmez liderlik
görünümünden kurtulması koşuluyla…
30 Temmuz 2016 Cumartesi
MEZARLAR
Ne kadar sevimsiz olsa da hiç kimsenin
dışında kalamayacağı bir konu.
Eninde sonunda herkesin fiziksel
varlığından geriye kalan her ne ise mezar adı verilen bir çukura konulacak.
Yaşamı sona eren kişinin ille de bir
mezarı olmalı mı?
Yakılmasını, küllerinin de yaşarken
sevdiği bir yere savrulmasını isteyenler
az değil.
Onlara gıpta ettiğimi gizleyemem.
Bizde bu konuda bir uygulama bildiğim kadarıyla henüz yok.
Oysa olmalıdır.
Bundan başka, tıpkı resmî nikâh gibi,
dinsel olmayan defin törenleri de olmalıdır.
Yaşarken herhangi bir dinsel inancı olmayan
kişinin, ölümünde dinsel törenle uğurlanmasından daha ikiyüzlü bir şey olamaz.
Ölümde bile yalanın objesi oluyoruz.
İnanan kişinin inancına uygun bir törenle
son yolculuğuna uğurlanmasından herhangi bir nedenle yoksun kalması ne kadar hüzün verici bir
haksızlıksa, inanmayanın herhangi bir inancın ritüeliyle uğurlanması da aynı ölçüde
hüzün verici bir haksızlık, ondan da kötüsü ikiyüzlülüktür.Ölümde bile
kurtulamadığımız bir yalan ve ikiyüzlülük.
***
Ölüm sonrasında başlıca uğurlama yöntemi
toprağa verilme olduğuna göre mezar ve mezarlıkların yaşamlarımızda ister istemez
önemli bir yeri var.
Çocukluk çağlarımızda büyük anne büyük baba, daha sonra anne baba
mezarları yaşamlarımızdaki yerlerini alıyor.
Annemin ve babamın mezarları
Karacaahmet’te… Ziyaretlerimin giderek
seyrekleştiğini itiraf etmeliyim. Bir şiirimde söylediğim gibi”güç
geliyor/aldanıp bir an/boşluğa dokunmak..”
Yine de, her gidişimde yolumu mutlaka kaybetsem de, o mezarlar
kalbimdeki yerlerinde, yerli yerindeler… Benim sıram gelinceye kadar da, hep
öyle kalacaklar.
***
Mezarlarda ve mezarlıklarda sadeliği
seviyorum. Örneğin bizim Nâzım’ın mezarının da bulunduğu ünlü Novodeviçye
mezarlığında en çok etkilendiğim, Anton Çehov’un bir genç kız mezarı gibi
temiz, gösterişsiz ,bir kır çiçeği sadeliğindeki mezarı olmuştur. Tıpkı
yaşarkenki kendisi gibi… Ulusların simgesi olan anıtkabirlere, panteon lara
diyeceğim olamaz. Fakat taş yığınlarından ibaret kibirli aile mezarlarını
acınası buluyorum. Bunlarla ölüme meydan okunacağı, ölümün alt edileceği
sanılıyorsa, pek zavallı bir düşünce. Tam tersine, insan alçakgönüllü olduğu
ölçüde doğayla bütünleşiyor, ölecek
olmak duygusu giderek doğallaşıyor,
ürkütücülüğünü yitiriyor…
***
Din görevlileri, kendileri de sıradan ölümlüler oldukları halde, sanki
insan üstü güçleri varmışçasına, insandaki ölüm korkusunu sömüre gelmişlerdir.
Herhangi bir dinsel inanışın doğuşundan
bir zaman sonra ortaya çıkan bu gibi türedilere din tüccarı, din
bezirgânı demek daha doğru olur. Günümüz
Türkiye’sinde kimi siyasetçilerin de bu
bezirgânlar arasına katıldığını görüyoruz. Kendilerinde insanların nerede,
nasıl gömüleceklerine karar verme hakkını görüyorlar. Din görevlisi bezirgânların dinsel
tören yapmama tehdidine, şimdi bunların mezarlık belirleme tehdidi ekleniyor.
Bunun bir adım ötesi , katli vaciptir, linç edile, derisi yüzüle, leşi itlere
atıla fetvaları ve buyruklarıdır.
***
Bir zamanlar bu ülkede bir komutan,
ülkesine saldırıp buradaki savaşta can veren
düşman askerlerinin annelerine
seslenerek,” içiniz rahat olsun, çocuklarınız burada bizim çocuklarımızla koyun
koyuna yatacaklardır” anlamında, ruh asaletinin yüceliklerinde sözler söylemişti. Bugün akbaba ruhlu
birileri, ölüleri cezalandıracak kadar alçalıyor. Havacılık terimleriyle söyleyecek olursak, böylesine
bir alçalma yükseklik kaybı değil, yere çakılma, bir başka deyişle de insan
olma erdemini bütünüyle yitirmiş
olmaktır.
23 Temmuz 2016 Cumartesi
BAŞARISIZ KALKIŞMA VE SONRASI
Yalanın doğruyla,korkaklığın cesaretle,
çıkarcılığın özveriyle,düşünce sefilliğinin akılla, çapsızlığın geniş
ufuklulukla,iblisliğin dürüstlükle
birbirine karıştığı kaotik ortamlarda ve dönemlerde gerçeklik duygusunu
kaybetmemek ve bu gerçeği savunabilmek kolay değildir.
Ülkemizin yaşamında bir kez daha ve belki her zamankinden daha çok böyle bir
dönemden geçilmektedir.
Başarısız bir kalkışmanın ağız
birliğiyle lanetlenmesinden daha kolay bir şey yoktur.
Bu lanetlemenin, çatışmalarda ölen kalkışmacılar için dini
tören yapılmaması, ayrı bir mezarlığa gömülmeleri, hayatta olanlarının ise idam edilmeleri gibi boyutlara taşınması
ise insanlık dışıdır, en az o kadar lanetlenmesi gereken şeydir.
Bunu öncelikle belirttikten sonra yazımın sınırları elverdiğince düşüncelerimi sıralayayım…
Apaçık görülmekte olduğu gibi,;ordu başta olmak üzere, eğitim, yargı vb. beli
başlı bütün kamu kurumlarındaki cemaatçi örgütlenmenin başlangıcı yeni değildir ve AKP
yönetimi sırasında hız kazanarak bugünkü konumuna ulaşmıştır. Bu olgudan çıkarılması gereken mantıksal sonuç ise, AKP yönetimin de bütün dönemleriyle yargı önüne
çıkarılmasıdır.. Yürekli yargıçlardan,
savcılardan, hukukçulardan, konuyla ilgili herkesten, yasa ve vicdan gereğini yerine getirmelerini istemek
hakkımızdır.
***
Kalkışmanın başarısızlığa uğramasının asıl ve kesin nedeni başta 1. Ordu komutanı olmak üzere üst komuta
kadrolarının karşı çıkması, söylenenler doğruysa genel kurmay başkanının kalkışmaya önderlik etmeyi kabul etmemesidir.
Canını kıl payı kurtardığı anlaşılan “anayasal başkomutan”, konuşmalarında bu asıl
nedeni gerilere atmaya, üstünü örtmeye özen göstermektedir.
Ordunun bundan sonraki konumu ayrı bir irdeleme konusudur. Fakat
“meşru cumhurbaşkanı”nı, bu demektir ki yasal düzeni korumaya alan askerden, yasal düzene saldırı nereden gelirse gelsin
aynı duyarlılığı göstermesini de beklemek hakkımızdır.
Bu
duyarlılık görülemezse,, korunanın yasal
düzenden çok bir partinin iktidarı ve
yöneticileri olduğu haklı olarak düşünülebilecektir.
Ordudan söz etmişken, yerlerde
sürüklenen, linç edilen, aşağılanan erlerle, gözaltı ve tutuklamalarda ağır hakaret ve
işkence gördükleri besbelli yüksek rütbeli
sanıklardan da söz etmemiz gerekir.
Bunlar en ilkel totaliter rejimlerde görülebilecek
utanç tablolarıdır. Sorumluların bulunarak yargıya teslim edilmeleri,başta askerin ve
onunla birlikte de siyasal yönetimin görevidir.
Kalkışmanın başarısızlığa uğratılmasında,
aralarındaki katilleri ve gönüllü cellatları bir yana bırakırsak, sokaklara
dökülen halkın da katkısı olduğu kuşkusuz ki söylenebilir. Fakat bunu gönül rahatlığıyla yapabilmek için, halkın sokaklara
çıkmasının, darbe girişiminin başarısızlığa uğradığının anlaşılmasından önce mi sonra mı olduğunu kesin olarak saptamak gerekir.
15 Temmuz kalkışması, ardında pek çok soru barındırıyor. En büyük çelişki ise,
darbeler ve genel olarak siyaset literatürüne istihbarat makamı olarak “enişte” kavramını kazandıran “başkomutan”ın, kendisince ve yandaşlarınca
darbeyi önleyen kahraman olarak gösterilme çabalarıdır…
***
Başarısız kalkışma , parlamentoya neredeyse tamamen silinmiş saygınlığını bir ölçüde
iade etti… İktidar partisi ve muhalefet partileri ilk kez ortak bir
görüşte ve tavırda; dikta girişimleri ve heveslerine karşı parlamenter
demokrasiyi savunmada birleştiler. Bu sonuç gerçekten de büyük bir kazanımdır.
Kalkışmaya genel başkanlarının ağzından en baştan karşı çıkan CHP yönetimi
cesur adımlar atmayı sürdürürse, son olarak OHAL oylamasında da görüldüğü gibi AKP ve Erdoğan “stepne”si olmayı sürdüren MHP bu yönetimden
kurtulabilirse, , HDP parlamenter demokrasi savunuculuğunda daha inandırıcı olabilirse, darbecilik asıl o
zaman yenilgiye uğrayacak ve geçmişte kalacaktır. Bir yandan “gazi parlamento” söylemine ve “yüzde elli”yi şimdilik bir yana bırakmış görünerek “millet” kavramına
sarılan Tayyip Erdoğan ve yandaşları ise,
dikta heveslerinden vazgeçmezlerse, asıl
darbeyi,Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarının ezici çoğunluğunun darbesini yemekten kurtulamayacaklardır.
Ataol
Behramoğlu/Cumartesi Yazıları/230716
_____________________________________________________________________
YARIN HEPİMİZ
TAKSİM ALANINDAYIZ
16 Temmuz 2016 Cumartesi
GOETHE’NİN DİNLERLE İLİŞKİSİ
On sekizinci yüzyılın ikinci on dokuzuncu yüzyılın birinci yarısında toplam seksen üç yıl yaşamış olan Johann Wolfgang Von Goethe’nin bir öz yaşam anlatısı(otobiyografi) başyapıtı olan “Yaşamımdan Şiir ve Hakikat” adlı kitabından önceki bir yazımda da söz etmiş, yeri geldikçe zaman zaman söz etmeyi sürdüreceğimi de belirtmiştim.
Sadece bulunduğumuz coğrafyada değil pek çok ülkede İslam dini adına işlenen ,dayanılmaz, bağışlanamaz, hiçbir insani değerle bağdaştırılamaz cinayetlerin sürüp gittiği şu günlerde, sözünü ettiğim kitapta din ve bir yerde de (peygamberi özelinde) İslam diniyle ilgili görüşler üzerinde düşünmek istedim…
Yine daha önce belirttiğim gibi Mahmure Kahraman’ın akıcı ve dipnotlarla bilgilendirici çevirisinden Goethe’yi okurken, sanki bir çağdaşımın, arkadaşımın, bir düşündaşımın, sadece bu çağa değil, sanki bu güne ve bütün zamanlara ilişkin görüşlerini öğreniyor gibiydim. Goethe şaşılası ve hayranlık duyulası bir yalınlık, berraklık, açık sözlülükle konuşuyor. Onunla bu tanışıklıktan mutluluk duydum. Her cümlesinden, her saptamasından, anlattığı her şeyden yaşam fışkıran böylesi bir insanın fiziksel olarak yaşamıyor olmasını saçma, anlamsız, kabul edilemez buldum…
Önemsediğim ve genellikle bu türden ya da bilimsel konulardaki kitapları , satırların altını kurşun kalemle çizerek, boş sayfalara ve o sayfalar dolduğunda da başkaca kâğıtlara notlar alarak, sayfa sayılarını not ederek okurum. Bu kitap için de kuşkusuz aynı şey yaptım.
Kitabının 286.sayfasında Goethe, İncil’i(ve onunla birlikte sanırım Tevrat’ı da) kastederek,
“ahlâki eğitimimin neredeyse tümünü ona borçluydum” diyor… Burada sözü edilen “ahlâk”,
ibadete, dünya ötesi bir inanışa değil, yaşanmakta olan dünyaya ilişkindir.
Nitekim bu cümlenin öncesinde ve sonrasında yer alan sayfalarda, “olayları net görebilen bir zekâ” ve “ölçülülük”le “tüm düşüncelere karşı adil olmak için tamamen orta yolu ve ılımlılığı esas alan” felsefenin gelişiminden söz ediliyor. “Bir ruh, hatta tanrısal bir ruh tarafından var edildiğine, adeta yazdırıldığına inanılan Kutsal Kitap”ın çeşitli bölümlerindeki birbirini tutmazlıkların hem inananlar hem inançsızlarca uzun süredir eleştirildiği vurgulanıyor…
***
423. sayfada “mistik-dini bağlamdaki kimyasal uğraşlarım beni karanlık bir alana sürüklemişti..” diye Faust’umsu bir cümle var… Kitabın bütününü okuduğunuzda ve zaten Goethe’yi tanıyorsanız, onun ilgi alanlarının , meraklarının akıl almaz genişliğini ve çeşitliliğini bilirsiniz… Dinler ve mistisizm de bu alanların başlıcalarından biridir kuşkusuz… Buradaki sorun Goethe’nin bu “karanlık alan”da takılıp kaldığı mı, çıktıysa eğer nasıl çıktığıdır. Kitabın daha önceki sayfalarından birinde bunu ipuçlarını buluyoruz:
“Başkaldıran insan olmak ve karşı çıkmak zevki hepimizde vardır.-“
Bu cümlenin ardından , “her insanın kendine has bir dini vardır……benim de kendime özgü dinimi oluşturmamdan daha doğal bir şey olmamalı” diyerek “birbirinden farklı fikirleri zevkle “ okuduğunu, sonuçta kendisine “hermetik,mistik ve kabalist şeylerin de etkisiyle” esasını yeni Platonculuğun oluşturduğu bir dünya yarattığını anlatıyor… Benim buradan anladığım, Goethe’nin aydınlanmacı ateizmden(Örneğin Voltaire’den ) farklı, fakat bilinen dinlerden de uzak bir yerde durduğudur…
***
Kitabının (Voltaire’le birlikte) Fransız aydınlanmacılarının en radikal ateisti olan J.P.d’Holbach’la ilgili beş yüzüncü sayfalarında bu konuda söyledikleri, genç Goethe’nin(bence bütün yaşamınca olgunlaşarak süren) yaşam anlayışının da özeti sayılabilir…
Holbach’ın ateizmini, “yaşlılığın özeti gibi yavan gelen” yaradılışsız yaradılış kuramını eleştirirken bunu herhangi bir din adına değil,”hayat dolu bilgiler, deneyimler,çalışmak ve edebiyat yapmak enerji ve tutkusu” adına yapıyor…
Tutucu Hristiyanlığın “ya Hristiyan ya ateist ol!” dayatmasına karşı da “rahatlıkla ateizmde karar kılacağını” belirtiyor…
Konuyu sürdüreceğim…
Ataol Behramoğlu/Cumartesi Yazıları/ 160716
9 Temmuz 2016 Cumartesi
BİR EDEBİYAT ŞÖVALYESİ
Uğur Kökden’le arkadaşlığımızın tarihi çok daha eskilere uzansa da daha yakın tanışıklığımız sanırım 1982’de Maltepe Askeri Cezaevindedir.
Oradaki bir yıla yakın tutukluluğumuzun anılarını “Uzun Gecenin Tutsakları” adlı yapıtında anlatır.
Kitap şu anda elimin altında olmadığı için şimdi söz edeceğim bir “çekişme” bu anılar arasında yer almış mıydı, anımsamıyorum.
Zaten çekişme değil benim huysuzluğum demek daha doğru olur…
Fakat yine de cezaevi duyarlılığını örnekleyen bir küçük anı…
Bana kitaplar geldiği bir gün Uğur daha ben onları elime almadan sessizce yaklaşıp ne olduklarına bakmak için elini uzattığında, ben kitapları biraz da hoyratça geri çekmiştim…
Nasıl bir kıskançlıksa bu, bana gelen kitaplara önce ben bakmalı, sayfalarını önce ben karıştırmalıydım…
Arkadaşım yaklaştığı gibi yine sessizce uzaklaşmıştı…
Bu kadarcık, küçücük bir olay…
Ama beni de Uğur’u da özetler…
İkimizin kişiliğinin de sanırım en belirgin özelliğini: Dizgin tanımaz kitap ve okuma tutkumuzu…
***
Deneme yazarlığı edebiyatın nankör bir dalıdır.
Aynı zamanda mükemmel denemeler yazan şairler, yazarlar ayrı konu.
Fakat sadece denemeler yazan bir edebiyatçının içinde hemen her zaman gizli bir şair ya da anlatı yazarı olduğunu düşünürüm…
Uğur Kökden’in bu türlerde de yapıtı var mıdır, bilmiyorum, pek de sanmıyorum.
Fakat böylesine duygu ve incelikle işlenmiş denemeler yazan bir kişinin yayınlanmamış şiirleri, öyküleri bulunduğundan, roman denemeleri yapmış olduğundan da pek kuşku duymuyorum….
Bu dallarda yayınlanmış yapıtları olsa bile, belli ki denemelerinin gölgesinde kalmışlardır…
Uğur Kökden bence deneme türünde edebiyatımızın en önemli yazarları arasındadır…
***
Elimde şu anda bu yıl Mart ayında yayınlanan “Yüzler,Gizler, İzler” başlıklı denemeler toplamı bulunuyor.
Sayfaları karıştırdığınızda sadece yazı başlıkları bile yazarın ilgi alanının baş döndürücü genişliğini gösteriyor.
Kitabın dünya edebiyatıyla ilgili bölümündeki yirmi iki yazıdan dördü Rus edebiyatı ve edebiyatçıları konusunda.
“Şairin Ölümü” başlıklı yazı Puşkin’in yazgısını paylaşarak ondan daha da erken bir yaşta yine bir tuzak düelloda yaşamını yitiren Lermontov konusunda.
Batı edebiyatı incelemelerinde romantizm konusunu okurken Lermontov’dan, bu büyük Rus romantiğinden söz edilmeyişini görmek beni hep yadırgatmıştır.
Oysa Byron’un, Keats’in, Shelley’nin dünya devrimci romantik şiirinde yeri neyse, Lermontov’un(ve kuşkusuz Puşkin’in) yeri de orasıdır.
Uğur Kökden araştırıcı zekâsı ve bilgi birikimiyle , sözünü ettiğim yazısında yerinde gözlemlerle, Lermontov ve Puşkin’le onlar gibi yaşamdan çok genç bir yaşta ayrılan Alman oyun yazarı Büchner başta olmak üzere ,Schiller, Heine gibi 19. yy. Alman edebiyatı devrimci romantizminin büyük temsilcileri arasındaki bağlantıları ve koşutlukları saptıyor.
1968 tarihli “Goethe’de Kültürlerarası Yakınlaşma” adlı yazısında, bu kez büyük Alman yazarının kişiliğine ve öngörülerine ilişkin, bizim edebiyat dünyamızın kıyısından köşesinden geçmediği önemli değerlendirmeler yapıyor.
“Erasmus’un Evinde”, “Suç ve Ceza”, “Tolstoy’un Yüzüncü Yıldönümü”,”Zamanıyla Özdeşleşmiş Bir Yazar, Jules Verne”, “Üçüncü Dünya Ülkelerinin Nobeli:Astrurias”,”Thomas Mann’ın Mektubu”,”Brecht,Tam Elli Yıl Sonra”, “Malraux ve Halk Cephesi”,”50 yıl sonra Camus”, “Cehennem Irmağında Mario Luzi” vb… Sadece yazı başlıklarından ve yazar adlarından bu birkaç örnek bile Uğur Kökden’in kitabının nasıl bir konu zenginliği ve çeşitliliğine sahip olduğunu gösteriyor.
Kitabın Türk Edebiyatı bölümünü oluşturan yirmiye yakın yazıda da 19 yy.dan günümüz yazınına, yazar ve şairlerimize ilişkin , yine son derece özgün saptamalar, değerlendirmeler yer alıyor.
Uğur Kökden’i incelikli bir titizlik ve çalışkanlıkla edebiyatımıza kazandırdığı yirmiyi aşkın yapıtlarının tümü için kutluyor, bu seçkin edebiyat şövalyesini, hapishane ve düşünce arkadaşımı sevgiyle kucaklıyorum.
Ataol Behramoğlu/Cumartesi Yazıları/090716
2 Temmuz 2016 Cumartesi
KAN DÖKÜCÜLÜĞÜN TARİHİ YAZILDIĞINDA
Kan dökücülüğün tarihi yazıldığında
Kendileri gibi düşünmeyenlerin
Kanına susayanlar
Yerlerini alacaklar ilk sırada
Vicdansızlığın tarihi yazıldığında
Gözyaşı üstüne kurulu saraylarda
Güvende olduklarını sananlar
Bir başka dünyada değil bu dünyada
Vicdanlardan yükselen alevlerin
Cehenneminde yanmaktan kurtulamayacaklar
Kötülüğün tarihi yazıldığında
Cellatlar,uşaklar, infazcılar
Efendilerinin yanı başında
Pişmanlık içinde kıvranacaklar
Yalanın tarihi yazıldığında
İnanç ticaretinde ustalaşanlar
Gerçeğin ışığı köreltince gözlerini
Karanlıkta beslenen yaratıklar gibi
Çırpınıp kaçmaya çalışsalar da
Aklın aydınlığında yok olacaklar
Acının tarihi yazıldığında
Zalimler, cana kıyıcılar
Yetim ve öksüz bıraktıkları bebeklerin
Lanetini sonsuzca taşıyacaklar
Alçaklığın tarihi yazıldığında
Geçmiştekiler,şimdikiler, gelecek olanlar
Tarihin değişmez hükmü boyunlarında
Zalimlik simgesi olarak anılacaklar
Bütün bu tarihler yazılacak bir gün
Ve zaten yazıldı, yazılmakta da
Fakat sadece cinayet tasarımcıları
Ve kapı kulları değil
Korkak suskunluklarının lanetli rahatlığında
Cinayete seyirci kalanlar da
Sıralanacaklar kanlı sayfalarda
29 Haziran-1 Temmuz
Xichang/Çin
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)