16 Ocak 2016 Cumartesi

KARANFİL


Şiirlerimizde, şarkı ve türkülerimizde “gül” çiçekler içinde en çok yeri tutan olsa da “karanfil”in de küçümsenemeyecek yeri vardır.
Karanfilli türkülerimizin sayısı oldukça fazladır.
Kimilerini şu anda aklınızdan zaten geçirdiğinizi bildiğim için bunları sıralamaya gerek yok…
Fakat özellikle çağdaş şiirimizde gül’le yarışıp belki onu da geride bırakan karanfil’den söz açan dizeleri aklıma geldiğince anımsatmak isterim…
***
Yerçekimli Karanfil” Edip Cansever hayranlarının ezbere bildiği bir şiirdir.
Ateşli hayranlarından olmasam da onun bu güzel şiirini ben de ezberden okuyabilirim doğrusu…
Örneğin rakı içiyoruz, içimize bir karanfil düşüyor gibi…”
Olağanüstü güzellikte bir dize…
Neden karanfil de başka bir çiçek değil, bunun sırırını şaire sormalı…
Fakat onun da bunu bileceğinden kuşkuluyum…
Şiir denilen muammanın gizlerinden biri deyip geçelim…

***
Yarin dudağından getirilmiş
Bir katre alevdir bu karanfil…”
Bunlar da Ahmet Haşim’in en ünlü şiirlerinden “Karanfil”in ilk iki dizesi…
Burada karanfili ne de olsa anlayabiliriz…Sevgilinin dudaklarının rengiyle bir benzerlik kurulmuş.
Fakat Melih Cevdet’in “Anı”sında yanık yanık kokan karanfil için ne diyeceğiz?
Yanık yanık kokma nasıl bir şey olmalı?
Mecazi bir anlam mı, yoksa yanan bir şeyin kokusuyla kurulan bir benzerlik mi?
Şiir, yaşamlarına elektrikli sandalyede son verilen Rosenberg’lerin anısına ithaf edildiğine göre, ikincisi olmalı…
Burada yazıya ara verip, internette karanfil konusunda bir gezinti yapmak istiyorum…
Evet… “Karanfil çiçeklerine karanfil baharatıyla benzer kokuya sahip oldukları için bu ad verilmiştir” deniyor…
Böylece “yanık yanık kokma”nın çok çağrışımlı anlamı da açıklanmış oluyor…
***
Ahmed Arif’in de cıgarası karanfil kokar…
Bir başka şiirinde “kız saçı demiş kirveler” diye nitelediği kaçak tütünden sarılmış bir sigaradır bu belli ki…
60’larda Ankara’da tanıştığımızda, yıllarca ve günde kimi kez birkaç paket içtiğini söylediği sigarayı çoktan bırakmıştı…
Fakat kız saçına benzettiği karanfil kokulu tütünü şiirimizde en güzel dile getiren de odur…
***
Şiirimizdeki karanfillerden, belleğimi pek fazla zorlamaksızın aklıma ilk gelenler bunlar…
Bir iki şiirimde benim de sözünü etmişliğim var…
Bunlardan birinin bir bölümünü, kendime biraz da ayrımcılık yaparak buraya alayım..

Yine de koşarken
Bir karanfil almayı unutmam sana
Akşamüstü otobüste
Akrobatik hareketlerle
Kurtarırım ezilmekten
Cebimdeki son bozuklukları
Yatırdığım karanfili…
(“Mozart, Mayakovski, Peynir, Ekmek, Karanfil, vs…”)

***
Ülkede kan gövdeyi götürürken kimilerinizin nereden çıktı bu karanfil diye düşündüğünü tahmin etmek güç değil…
Tam da oradan çıktı…
Gazete sayfalarını çevirirken başbakan titri taşıyan kişinin elinde karanfillerle katliam kurbanları için Sultan Ahmet Meydanında “sap gibi dikildiğini” gösteren fotoğrafı görmem, bardağı taşıran damla oldu…
Dilimin ucuna gelen sözleri sansürsüz sıraladım…
Bu “sap gibi dikilmek” sözünün mucidi de Ankara katliamdan sonra, biraz da konuk bir yabancı devlet başkanına eşlik etme zorunluluğuyla, katliam alanında yine karanfillerle, yine sap gibi dikilmişti…
Şiirlerin türkülerin baş tacı çiçeklerden karanfil, hiç bir zaman bu kadar aşağılanmamış,bu kadar kirletilmemiş; yalana, iki yüzlülüğe bu kadar alet edilmemişti…
Erzurumlu Emrah’ın “Bugün Ben Bir Güzel Gördüm” diye başlayan harika şiirinde(türküsünde), “Gül kızardı hicabından(utancından)” diye eşsiz güzellikte bir dize vardır…
Bu gibilerin elinde de güzelim karanfil utancından kızarıyor olmalı…



Ataol Behramoğlu/160116/Cumartesi

9 Ocak 2016 Cumartesi

BAŞKANLIK

7 Ocak Perşembe günü Ortaköy Afife Jale Sahnesi Konferans salonunda “Basın ve İfade Özgürlüğü” başlıklı bir panel vardı.
Milli Merkezin düzenlediği, Prof.Kemal Alemdaroğlu’nun yönettiği panelin
konuşmacıları Basın Konseyi BaşkanıSayın Pınar Türenç, Anayasa Hukuku Profesörü Süheyl Batum, Ceza Hukuku Doçenti ve İstanbul Barosu başkanı avukat Ümit Kocasakal’dı.
Salonda görebildiğim kadarıyla bir tek Ulusal Kanal televizyonun bulunuşu medyamızın kendi özgürlüğüne ilişkin ilgisizliğinin ilginç kanıtıydı.
Doğal olarak basın özgürlüğü ağırlıklı konuşmasında sayın Sayın Türenç ülkemizde basının yüzde sekseninin “yandaş”, yüzde yirmisinin muhalif ya da hiç değilse yandaş sınıflandırmasına girmeyen basın olduğunu belirtti.
Bu olgu zaten basının kendi özgürlüğü konusundaki ilgisizliğinin yeterli kanıtıdır.
Fakat yine de hiç değilse bu yüzde yirmiye giren muhalif basının böyle bir panele daha çok ilgi göstermesi beklenirdi.
Örneğin, gözden kaçırmadıysam eğer Cumhuriyet’te ve internet sitesinde tek satır göremedim.
Sözcü’nün sitesinde panele ilişkin fotoğrafın altında “haberi gazeteden okuyun” deniyordu ama, haber başlıklarını bir kaç kez dikkatle gözden geçirdiysem de rastlayamadım.
Birgün’de de yoktu.
Oysa panel katılımcılarından biri ülkemizin başta gelen bir basın kuruluşunun başkanı, öteki ikisi demokrasi ve düşünce özgürlüğünün önde gelen savaşımcıları, çok önemli hukukçulardı.
Nitekim Süheyl Batum ve Ümit Kocasakal, basın özgürlüğü konusunun da ötesinde ülkemizde özgürlük sorununun vahim durumunu , buna bağlı olarak da yeni anayasa ve başkanlık dayatmasının hukuk ve demokrasi karşıtlığını açık seçik, dile getirdiler.
Benim bu yazıda söz etmek istediğim konu da bu.

***
Ülkedeki durumu ve Milli Merkez’in konumunu özlü ve kısa bir açılış konuşmasıyla dile getiren Sayın Cindoruk’tan sonra Milli Merkez Genel Sekreteri Haluk Dural’ın okuduğu Milli Merkez mesajı, yeni anayasa yapılacak aldatmacası arkasında parlamenter rejim ve demokrasi düşmanlığının, başkanlık dayatması ardında diktatörlüğü yasallaştırma tuzağının iç yüzünü ortaya koyan, hukuksal ve tarihi önemde bir belgedir.
Bir demokrasi ve yurtseverlik bildirgesi diye de adlandırılabilecek bu tarihi belgeyi okuyup üzerinde başta CHP bütün muhalefetin,herkesin, pek çok düşünmesi gerektiğini belirterek, girişindeki birkaç paragrafı paylaşmak istedim:
Anayasaların soyağaçları vardır. Türkiye’nin anayasa kurgusu 1918’de Kars’ta başlayan ve sayıları otuzu aşan ulusal ve yiğit kongreler eli ile başlamıştır. 23 Nisan 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin şanlı açılışı ile sürmüştür.
Türkiye Cumhuriyetini, Türk halkı adım adım kurmuş, 1921 anayasası ile devlet niteliğine eriştirmiştir.
Sevr Anlaşmasına göre, tarihî gerçekçilik ölçeğinde, bir Türk Cumhuriyeti kurulamazdı. Türkiye Cumhuriyetinin kurucu ve kurulu iktidarı, münhasıran Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir. Sevr’i aşmış, silip geçmiştir.
TBMM, bir devlet kuran halk hareketinin tek ve yegâne kaynağıdır.
Türkiye’nin kurucu iktidarı, parlamenter sistemi kurmakla kalmamış, 1924 anayasası ile de güçlendirmiş, kalıcı kılmıştır.
Türkiye Cumhuriyeti; Bir halk devleti, halkın devleti, parlamento devletidir.
Rejimin kurucu unsuru, parlamentodur. Millî Misak, Kuvayı Milliye, millî mücadele olguları ise bu rejimin yapı taşlarıdır. Parlamenter rejimi, savaşı kazanan ordu ve Başkomutan da tarihî ve hukuksal belgelerle içselleştirmiştir. Doksanbeş yılda, Millî Meclisimiz ara rejimlere muhatap olmuş, darbe liderleri geçici yönetimler kurmuş, ne var ki TBMM her ara rejimden dimdik yeniden ayağa kalkmıştır.
Bu süreçte bile parlamenter rejim inkâr edilmemiş, despotlar Başkanlık hevesine kapılmamış, yeni anayasalar tek kurucu iktidarın tesis ettiği parlamenter sisteme bağlı kalmışlardır.
Bugün, “yeni bir anayasa” başlığı altında istenen, gelişme değil, rejim değişikliğidir.”


Ataol Behramoğlu/Cumartesi Yazıları/090116

2 Ocak 2016 Cumartesi

İNCECİKTEN…


Sabahleyin kar içinde bir İstanbul’a uyandım…
Ekmek, gazete almak için çıktım…
Kar ve güneş… Çocukluğumun kimi kış sabahlarındaki gibi…
İnsana şiirler esinletecek türden….
Aklımdan karlı dizeler geçiyor…
Dranas, Cenap Şahabettin, kardeşim Metin Altıok,başka şiirler, şairler,kendiminkiler…
Fakat bir tanesi var ki hepsinin üzerinde yükseliyor…
Karlı bir gecede, kadife bir gökyüzünde, bir yıldız ışıltısıyla…
Ölümsüz, eşiz bir dil güzelliğiyle…
Türkçenin tadına doyulmaz lezzetiyle…
Tekrarlıyorum durmaksızın…
İncecikten bir kar yağar…”
İncecikten…”
Karacaoğlan, diyorum, ey mucize adam, sen bu sözcüğü nereden buldun…
İnce, incecik, incecikten…
Onun yerine, yine içimden, kendim yanıtlıyorum…
Ben bulmadım ki, o zaten var… Bütün diller gibi, hiç birinden aşağı kalmayan; özlülüğüyle, sadeliğiyle,
en az sözcükle en çok şey söyleme yeteneğiyle, Türkçe o, Türkçemiz…
Toroslar’ın ,Çukurova’nın, Anadolu’nun büyük ozanının; kimliğime, dokularıma işlemiş şiirinin öteki dizeleri ardı ardına sökün ediyor…
Fakat daha ikinci dizede bir kez daha duraklıyor, üst üste tekrar ediyorum…
Tozar Elif Elif diye…”
Tozdan,tozumaktan, tozmak…
Halkımızın, köylümüzün, insanımızın yarattığı sayısız anlam yüklü sözcükten, şiir yüklü fiillerden biri daha…
Sığlaşıp sıradanlaşan günlük konuşma dilimizde kullanılmasa da ; söz gelimi TV’lerde birinin ağzından kazara çıkması, köylülük, ayıp bile sayılacak olsa da, Karacaoğlan’ın şiirinde sonsuzca yaşayacak olan bir dünya güzeli fiil…
Ve dönüş yolunda, defalarca geçiriyorum zihnimden şiirin bütününü…
Deli gönül Abdal olmuş/Gezer Elif Elif diye…”…
Ve sonra yavru balaban bakışlı, yayla çiçeği kokuşlu Elif’in ak ellerinin kalem tutup Elif Elif diye yazması, gamzesinin şairin sinesine batması,iliklenmiş düğmelerini yine Elif tekrarıyla çözmesi…Eğmelerin,değmelerin,düğmelerin uyakları…
Bütün bunlardaki şiir işçiliği, şiir sanatının binlerce öğesi,Türkçenin anlatım güzellikleri ve olanakları için tonlarca kitap yazılabilir…
***
Yazıya başlarken düşüncem Karacaoğlan şiiri üzerin bunca söz söylemek … Kendiliğinden öyle oldu… Çarşamba günkü Silivri nöbetimizden söz edecektim… Fakat hedeflediğim konudan çok da uzağa düşmüş değilim…
Çünkü ülkemizde bu gün hapiste olan sadece gazeteciler, yazarlar, düşünce ve yaratma özgürlüğü değil; Türkçenin, Türkçemizin kendisidir…
Yapılan, yapılmak istenen,halkımızın yarattığı ve yaratacağı değerlerin, yaşama sevincinin; düşünme ve duygu ufkundaki genişlik, zenginlik, çeşitlilik, özgünlük ve özgürlüğün yok edilmesidir…
Karacaoğlan’ın şiirindeki elifin, mahalle mektebi sopasına dönüştürülmesidir…
Buna izin vermeyeceğiz…
Karacaoğlan’ının elifini, incecikten yağan karını; kabalığın, yalanın tipisine, fırtınasına, tehdidine karşı savunacak ve kazanacağız…
Çünkü, Silivri’deki nöbet sırasında içerdeki arkadaşlar için yazdığım iki dizedeki gibi:
İnsana yaraşan özgürlüktür diyenler bizleriz
Dışarda hapiste olmaktansa içerde özgür olmayı yeğleriz…”

Ataol Behramoğlu/Cumartesi Yazıları/020116


26 Aralık 2015 Cumartesi

SUÇA ORTAK OLMAK


Bütün yakın tarihimizin en kötü, en kirli, en karanlık döneminde yaşıyoruz.
Ahlâksızlığın, vicdansızlığın böylesine pervasızlaştığı, toplumun bu kadar vurdum duymazlaştığı bir başka dönem anımsamıyorum.
Örnek vermek için, işlenen suçların, yapılan kötülüklerin hangi birinden başlamam gerektiğini de bilmiyorum.
Haberleri tarafsız, duygusuz gözlemciler, ilgisiz tanıklar gibi okuyor ya da izliyor, sonra aynı duygusuzlukla bir başka sayfa ya da kanala geçiyoruz…
Oysa işlenen suça tepkisizlik o suça ortak olmanın bir başka adıdır…
***
İki gün önceki gazetelerde kan dondurucu bir haber vardı.
Haber, İstanbul Gaziosmanpaşa’daki bir “polis operasyonu”nda öldürülen iki genç kadınla ilgili olarak açıklanan otopsi raporuydu.
Rapora göre öldürülenlerden birinin kafasına yakın mesafeden 5, ötekinin ise vücuduna 10 el ateş açılmıştı.
Bu tertemiz yüzlü,aydınlık bakışlı iki genç insanın fotoğraflarının da bulunduğu haberlerden birindeki otopsi raporunu bizim gazeteden okuyalım:
Yeliz Erbay’da kafa bölgesinde sağ şakaktan yakın mesafeden beş mermi giriş çıkışı,buna bağlı olarak kafatasında kırıklar ve elmacık kemiklerinde parçalı kırık.
Şirin Öter’de kafa bölgesinde sol şakaktan ve yakın mesafeden bir adet mermi giriş –çıkışı,göğüs bölgesinde 6 adet mermi giriş çıkışı, karın bölgesinde 1 adet mermi giriş çıkışı, vajinada 2 adet mermi giriş-çıkışı”
Yanlış okumadınız, evet. İkinci kurbanın cinsel organına da iki kez ateş edilmiş…
Ezilenlerin Hukuk Bürosu avukatlarının açıklamalarından öğrendiklerimize göre ise,MLKP(herhalde Markist Leninist Komünist Partisi ?) üyesi olduğu söylenen bu iki genç kadın, bulundukları eve “kamu güvenliğini tehlikeye sokacak biçimde ateş açılarak başlayan polis saldırısına “ karşılık veriyorlar… Gerisini yukarıda özetlenen otopsi raporundan öğreniyoruz.Yine avukat açıklamalarında “vücutlarında çok sayıda darp izi ve morluklar bulunduğu gözlemlenen” polis kurbanlarının “çatışma sonrasında yaralı olduklarının, darp edildiklerinin ve yakın mesafeden ateşle infaz edildiklerinin” görüldüğü belirtiliyor…
***
Avukat açıklamaları olmaksızın da olayın aynen böyle gerçekleştiği yeterince açık.
Vajinaya ateş etmek… Böyle bir şeyi ilk kez okuyor, duyuyorum.
Ve bunu yapan ya da yapanlar, görevleri kamu güvenliğini sağlamak olan
polisler, devletin memurları.
Bütün yakın tarihimizin en kötü, en karanlık, en kirli döneminde yaşamakta olduğumuzu bunun için söylüyorum.
Devlet eliyle işlenen ve işlenmekte olan nice alçakça cinayeti örnek göstererek bu cinayetteki alçaklığın, vicdansızlığın, özellikle de kadına düşmanlığın bu ülkede, bu toplumda nasıl bir noktaya gelmiş olduğunu gözden kaçırmayalım.
Yaralı ve savunmasız kişileri darp etmek, ardından bir insana değil hiçbir canlıya karşı duyulmaması gereken bir acımasızlıkla yaşamlarına son vermek ve bir kadına yapılabilecek en büyük, en canavarca , en ahlâksızca, sözcüklerle nitelenmesi en güç bir cinayet suçu işlemek ve bütün bu suçları işleyenlerin “polis” kimliği taşıyan kişiler olmaları,ülkemizin nasıl bir irin, pislik, karanlık bataklığında sürüklenmekte olduğunun yeterli kanıtıdır.
***
Taliban sözünden esinlenerek ülkemizdeki polisi Tayyiban güçleri diye adlandırmıştım…
Tekrarlıyorum…
Türkiye’de polis suç örgütüne dönüşmüştür.
Tersini kanıtlamak bu polisin bağlı olduğu en üst kurumlara, devletin kendisine düşer…
Sarıyer’de Dilek Doğan’ı katleden polis için ne yapıldı, ne yapılacak?
Panzer arkasında ceset sürükleyen,sürükleten polisler için ne işlem yapıldı?
Tahir Elçi cinayetinde polisin rolü nedir?
Gaziosmanpaşa’daki alçaklığın failleri kimlerdir?
Sorularım başbakanından cumhurbaşkanına, devletin bütün sorumlularınadır.
Sormak, araştırmak,yanıt istemek vicdanını, ahlâkını, insanlığın yitirmemiş herkesin görevidir.
Sormayan , konuşmayan, yanıt istemeyen ve sorumlu konumda olup yanıtlamayan herkes suça ortak demektir…

Ataol Behramoğlu/Cumartesi Yazıları/261215

19 Aralık 2015 Cumartesi

ARAPÇA TUTKUSU


İlkokullarda Arap alfabesi öğretme dayatmasıyla başlayan Araplaştırma programı, şimdi Arapça dayatmasına dönüştü.
İkinci sınıftan başlayarak ilkokullara Arapça dersi konulacakmış.
Neden?
Bu nedeni, dönemin başbakanı, atalarımızın mezar taşlarını okuyamayışımızla açıklamıştı.
O günlerdeki bir yazımda, öyleyse daha da eski atalarımızın ürünü olan Orhun yazıtlarını okuyabilmeleri için çocuklarımızın Göktürk alfabesini de öğrenmeleri gerekir diye yazdığımı anımsıyorum.
Bu liste böylece uzayıp gider…
Önce Arap alfabesini, ardından Arapçayı ilkokulların ders programlarına sokmak isteyen kafanın derdi mezar taşı filan değil, Türkçenin yerine Osmanlıcayı koymak, Türkiye’yi Araplaştırmak; Cumhuriyetin, çağdaşlığın kazanımlarını yok ederek ülkeyi yeniden Osmanlı ortaçağına götürmektir.
***

Bunları söylerken, Arapçaya, Araplığa karşı düşünce ve duygular mı dile getirmiş oluyorum?
Arapçanın çok sağlam, çok büyük, kültür birikimi çok zengin bir dil olduğunda kuşku yok.
İslam’ın kutsal kitabının dili olması da özellikle bu dininin egemen olduğu toplumlarda Arapçanın önemini kuşkusuz arttırıyor.
Özel kurslar açılır, isteyen bu dili öğrenir.
Fakat bunlar çocuklarımıza devlet eliyle Arap alfabesi ve Arapça dayatmasının yıkıcı sonuçları olacağı gerçeğini değiştirmez.
Çünkü Arapça, öncelikle bilim alanında, bugünden yarına geleceği olan bir dil değil.
Örneğin, neden İngilizcenin, başka Batı dillerinin öğrenilmesine karşı değilsiniz de Arapçaya karşısınız diyenlerin anlamadığı şey, bu basit gerçeklik.
Arap alfabesi ve Arapça, çocuklarımızı geleceğe hazırlamaz, hazırlayamaz.
Tersine geçmişe, gerçekten de mezar taşlarına, mezarlıklara yöneltir…
Kısa süre önce bir İmam Hatip Okulu öğrencilerine mezarlıkta ders verilmesi böyle bir çabanın tipik örneğidir.
Her hangi bir başka ülkede,din okulu öğrencilerine de olsa, mezarlıkta ders işlenmesi her halde akıl hastanesinde sonuçlanacak bir girişim olurdu.
Bugün ülkece getirilmiş olduğumuz yer, böyle bir akıl hastalığı ortamıdır.

****
Kimileri de, siz çocuklarımızın Kuranı öğrenmesine karşı mısınız diye soruyor…
Yani, ilkokul çağından başlayarak çocuklarımız, Türkçenin ses dizgesiyle ilgisi bulunmayan Arap alfabesini sökecek, ardından muazzam güçlükleri aşarak Arap dilini öğrenecek ve bu sayede de Kuran okuyup öğrenecekler…
Böyle düşünenler düşündüklerinde gerçekten samimiyseler, şöyle demelilerdi:
Biz çocuklarımızı din bilginleri, İslam dini uzmanları olarak yetiştirmeliyiz. Yapılması gereken,onlara Kuranı aslından okuyup yorumlayacak düzeyde Arapça ve din bilgisi eğitimi vermek, bunu bütün eğitimin başlıca hedefi yapmaktır…
Çünkü gerçekten de, orta okul döneminden başlayarak programlarda yer alan başka yabancı diller için olduğu gibi, ister istemez eksik buçuk, yalan yanlış bir Arapça ve din eğitimi, karışık kafaları daha da karıştıracak, sonuçta da , kimliksiz, şaşkın, bir çoğu ne istediğini nereye yöneleceğini bilemeyen, bir o kadarı da kindar ve dindar kadroları oluşturacak çocuk ve ergen sürüleri ortaya çıkacaktır…
Olacağı da budur…
***
Bizim için hem kültürel ortaklık hem komşuluk ilişkilerimiz bakımından özellikle önemli bir dil olan Arapça, bu dil ve kültür alanının uzmanı olacakların üniversite düzeyinde seçecekleri bir dildir…
Alfabesinin ve kendisinin ilkokul çağından başlayarak öğretiminin dayatılması ise, zaten o düzeylerde ve kapsamda başarılabilecek bir şey olmadığı gibi, sonuç olarak da, ısrarla tekrar ediyorum, yıkıcılıktır;bu ülkenin çocuklarına yapılabilecek en büyük kötülüktür.
Bir ülkede eğitimin asıl ve temel amacı, o ülkenin çocuklarına ana dillerinde okuyup yazmanın, düşünmenin, konuşmanın tadını duyumsatmak, bilgisini kazandırmak, onları öncelikle kendi dillerinde derinleştirmektir.
Bizde bugün dayatılarak benimsetilemeye çalışılan Arap alfabesi ve Arapça tutkusunun ise , kendi ülkesine, kendi diline, Cumhuriyetin ve çağdaşlığın değerlerine düşmanlık ve sevgisizlik dışında bir anlamı yoktur.


Ataol Behramoğlu/Cumartesi Yazıları/191215

12 Aralık 2015 Cumartesi

TÜRK-RUS DÜŞMANLIĞI HORTLATILABİLİR Mİ?


Moskova’ya ilk gidişimde , Kızıl Meydan yakınlarındaki bir parkta gördüğüm heykel beni şaşırtmış ve üzmüştü.
Heykelde , yaşmaklı bir kadın,diz çökmüş, kollarını uzatmış; kendisine süngüsünü saplamak üzere olan askerden aman dilemekteydi.
Kadın belli ki Müslüman Osmanlı kadını, asker Rus askeriydi.
Bu kente sonraki gidişlerimde de yolum oralardan geçtiğinde yerli yerinde durduğunu gördüğüm heykelin irkilticiliğini, Çarlık Rusya’sı döneminin bir ürünü olması bir ölçüde de olsa azaltıyordu…
Heykel ve resim yasağı olmasa, bizde de bu türden kim bilir ne heykeller, ne resimler yapılırdı…

***
Ruslarda Türklere karşı olumsuz duyguların tarihi çok eski zamanlarda başlamış olmalı…
Rus’u kazısan altından Tatar çıkar” sözü bir Rus deyimidir.
Çağrılmadık konuk Tatar’dan kötüdür” sözünün aslı da yine Rusçadır.
Çok zaman önce Rus kanallarından birinde izlediğim bir edebiyat programında, Puşkin’in “Çingeneler” manzumesi irdelenirken konuşmacılardan biri, yapıtın kıskançlık cinayeti işleyen kahramanını “turok”(Türk) sözüyle nitelemişti.
Hâlâ, en azından bazı çevrelerde, öyle midir bilemem, fakat bu sözcüğün Rusçada çağrışımları bizde bir zamanlar sövgü olarak kullanılan “Moskof”tan pek de farklı değildir.
Bir zamanlar diyorum, yerini bir ara Rus kadınını aşağılayan bir başka sözcük almış olsa da, “Moskof” sözü çoktandır günlük konuşma sözlüğünden çıkmış gibiydi…
***
Rusların Türklüğe karşı olumsuz duygularının tarihi, 10. Yüzyılda Türk kökenli Kıpçak ve Peçenek göçebe kavimleriyle Rus prenslikleri arasındaki savaşlar döneminde başlamış; 13-15. Yüzyıllarda, iki yüzyıl süren Moğol-Tatar egemenliği döneminde doğal olarak yerleşiklik kazanmıştır…
Sonraki yüzyıllarda, 20.yüzyıla kadar yan yana iki büyük İmparatorluk olarak varlıklarını sürdüren bu iki büyük devletin daha çok bir savaş tarihi olan ortak tarihi I. Dünya savaşının sonlarına doğru beklenmedik biçimde kesişmiş, Ekim Devrimi ve Türkiye Kurtuluş Savaşının emperyalist Batıya karşı ortak yazgısı iki ülke ve halkları arasında yakınlaşma ve dostluğun temellerini atmıştır.

***
20.yüzyılın sonraki süreçlerine baktığımızda, Ruslarda Türklere karşı olumsuz duyguların daha çok geçmişte kaldığını, Türkiye’de ise 2. Dünya savaşı sırasındaki Nazi yardakçılığı ve komünizm karşıtlığının, bir Rus ve Rusya düşmanlığına dönüştürüldüğünü görüyoruz. (Stalin’in taleplerinin bunda bir payı olsa da, asıl neden hiç kuşkusuz emperyalizmin ve güdümündeki işbirlikçi Türkiye burjuvasının komünizm düşmanlığı ve korkusudur.)
***
1960’lardan başlayarak Sovyetler Birliğinin çözülme dönemine kadar geçen yaklaşık otuz yıllık süreçte, her iki toplumdaki ve dünyadaki gelişmelere bağlı olarak iki ülke ve halkları arasında birbirini tanıma ve yakınlaşma gereksinimi giderek güçlendi.. Her alanda karşılıklı ilişkiler, gidiş gelişler arttı.
Sovyetler Birliğinin çözülmesi sonrasında ise Rusya ve Türkiye arasında özellikle ekonomi, turizm gibi alanlarda ve onların temelinde de bütün insan ilişkilerindeki gelişmeler, çok az iki ülke ve halkları arasında görülebilecek bir düzeye ulaştı… “Uçak krizi” denilen saçmalık ve Rus pilotun alçakça, canavarca katledilmesi tam böyle bir dönemde ortaya çıktı…
***
Bu bir kötü rastlantı mı, Rusya devlet başkanının sözleriyle “Tanrının Türkiye yöneticilerin gözlerini kör etmesi mi”, ABD emperyalizmi ve ortaklarının Rusya’nın Ortadoğu politikasından duydukları rahatsızlığa karşı Türkiye’yi piyon olarak satranç tahtasına sürmeleri mi?
Belki hepsi ve en çok sonuncusu…
Bu uğursuz süreçte Türk-Rus düşmanlığının hortlatılmaması için yapılması gereken, Türkiye’nin sağlam güçlerinin emperyalizm işbirlikçisi yöneticilere açıkça karşı çıkarak onları geri adım atmaya zorlaması, Rus yöneticilerin de
Rusya’da hortlamakta olan Türk düşmanlığına ödün vermemeleridir.
Her iki ülkenin, bulunduğumuz bölgenin ve bütün barışçı insanlığın yararına olan budur.


Ataol Behramoğlu/Cumartesi Yazıları/ 12.12.15

5 Aralık 2015 Cumartesi

BASIN VE AHLÂKI / Ataol Behramoğlu


Basın ahlâk yasası “basın çalışanı gazetecilerin uymayı kabul ettikleri yasal dayanağı olmayan bir anlaşma metni” olarak tanımlanıyor…
Yasal dayanağı olmayan anlaşma” kavramını irdelemeyi sona bırakarak metnin kendisine göz atalım…
14 ülkeden 34 gazeteci dünyada basın özgürlüğünü savunmak üzere 1950 yılı Ekim ayında New York Colombia Üniversitesinde yaptıkları bir toplantıda “Uluslararası Basın Enstitüsü”nün(İnternational Press İnstitut/İPİ) kuruluşunu ve ilkelerini açıklıyorlar.
Bu toplantıda bir Türk gazeteci, Ahmet Emin Yalman da yer alıyor…
(Yalman, İkinci Dünya savaşı yıllarında Nazi karşıtı yazılar yazmış bir gazeteci. O yılların Türkiye’sinde Nazi karşıtı yazılar yazmak herhalde kolay bir şey değildi. 1952’de uğradığı ve ağır yaralandığı silahlı saldırının gerisinde de demokrat kişiliği olsa gerek…)
***
Basın ahlâk yasası diye adlandırılan gazetecilik ilkeleri New York’taki toplantıda açıklanışından iki yıl sonra, 14 Şubat 1952’de,Türkiye Gazeteciler Cemiyetince “Türkiye Gazetecileri Hak ve Sorumluluk Bildirgesi” adıyla ülkemizde de yayınlanıyor.
Fakat yaşama geçirilmesi için de Demokrat Parti yönetiminin sona ereceği 1960 yılına kadar beklemek gerekiyor…
Ancak 24 Temmuz 1960 tarihinde, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti ile Türkiye Gazeteciler Sendikasının düzenlediği bir toplantıda gazeteciler ve yayın kuruluşları temsilcilerince imzalanıyor…

***

Söz konusu ilkelerin neler olduğunu metne bakmadan da sıralamak zor olmasa gerek.
Bunların en başta geleni her halde doğru ve nesnel habercilik yapmak olmalıdır.
Nitekim metinde bu ifade geçmiyor olsa da “gazetecilik mesleği kişisel yarar için ve kamu zararına kullanılamaz/haberler doğruluğuna emin olunmadan yazılamaz/taraf tutan fikirler haber metninde verilemez” gibi ilkelerle hedeflenen esas olarak budur.
Bunlardan birinin de “din istismar edilemez” ilkesi olduğunu belirtelim…
***
Yasal dayanağı olmayan” kavramını irdelemeye gelince…
Gerçi yine bu metinde yer alan “şeref ve haysiyetlere karşı haksız yayın/kişi ve kurumlara karşı iftira” gibi kavramlar ceza yasalarının hükümleri içindedir.
Buna karşılık,yalan haber vermemek, gerçeği saptırmamak; şu ya da bu kişi, çevre kurum yararına toplumu yanıltıcı gazetecilik yapmamak gibi ilkeler, yasalardan çok ahlâkla, insanın insan olarak sahip olması gereken değerlerle ilgilidir…
Günümüz Türkiye’sinde basına ve bütünüyle medyaya baktığımızda ise, basın ahlâk yasası ilkelerinin ötesinde en temel insanlık ilkelerinin;ahlâk, vicdan,insaf,doğruluk, dürüstlük değerlerinin çiğnenerek paspasa,paçavraya dönüştürülmüş olduğunu görüyoruz…
Böylece de “basın” kavramıyla birlikte düşünmeye alıştığımız “ahlâk” kavramı, yerini giderek daha da paçavralaşan, yerlerde sürünen, tiksindirici bir ahlâksızlığa bırakmış oluyor…



Ataol behramoğlu/Cumartesi Yazıları/051215