26 Ocak 2013 Cumartesi
GRUP YORUMA BASKIN
Grup Yorum'un da içinde olduğu İdil Kültür
Merkezi'ne sabahın saat dördünde polis baskınına uğradığını Işıl Özgentürk'ün telefonuyla öğrendim.
Bizlerin uzun süredir telefonlaşmalarımız
çoğunlukla bu minval üzerindedir.
Bizlerin derken, 12 Eylül öncesine kadar
Türkiye Yazarlar Sendikamız vardı.
Yine var ama, o günlerin koşuları
başkaydı. Aziz Nesin vardı her şeyden önce.
Uğursuz darbe sonrasındaki toplumsal aydın
direnişinin adı da yine onun adıyla özdeştir.
12
Eylül 1980 sonrasının bu günlerden farklı yanlarından biri, o günlerde
telefonlarımızın herhalde( hiç değilse bu gün olduğu ölçüde) dinlenmeyişiydi.
Telefon konuşmalarımız genellikle bir
yoklama gibiydi.
“ mısın, nasılsın, demek daha gelmediler
“gibisinden...
Nitekim, biraz da bu duyguları dile
getiren Temmuz 1981 tarihli “Sesler” adlı şiirimin üzerinden çok geçmeden
tutuklanacaktım...
***
*** ***
Bu günlerde ise bir süredir sanki daha çok Sanatçılar Girişimi bizleri buluşturuyor.
Birkaç hafta önceki yazılarımdan birinde
Bilgesu Erenus'la Topkapı Şişe Cam Fabrikasında direnişteki işçileri
ziyaretimizi yazmıştım.
Grup Yorum baskınını haber veren Işıl
Özgentürk birkaç gün önce İdil Kültür Merkezine zaten bir destek ziyareti
yaptığı için bu kez ben yine gazeteden bir muhabir arkadaşla Okmeydanının
yolunu tuttum...
Bu arada polis baskınının asıl
hedeflerinden birinin de Çağdaş Hukukçular Derneği olduğunu öğrenmiştik.
İdil Kültür Merkezinin bulunduğu sokağa
doğru ilerlerken, gidilen yer sanki bir savaş alanıymış gibi, belli ki aynı
yere gitmekte olan gaz maskeli bir kameramanın yanından geçtik..
Bir süre sonra gazeteden bizim muhabir
için de gaz maskesi gönderilecekti...
Nitekim az sonra biber gazı dokunuşları
gözlerimizi yaşartmaya, burun dediklerimizi ve ciğerlerimizi etkilemeye
başlamıştı bile...
*** *** ***
Gazeteye döndüğümde tanıklığımı
kısasca şöyle özetlemiştim:
“İdilKültür Merkezinin bütün
odaları , Tavır dergisinin bürosu,Grup Yorumun stüdyosu bir düşman ordusu
tarafından basılmış gibi sabah saat 04.00'te bir baskınla darmadağın edilmiş.
Grup Yorumun bütün üyeleri gö altına alınmış,dergiler, kitaplar yerlere
saçılmıştır. Bunlar arasında 35 yıl önce yayınladığım Militan dergisinin bazı
sayfalarını da gördüğümde şaşırdım, üzüldüm, duygulandım. Buradan Başbakana, Cumhurbaşkanına,
İçişleri Bakanın sesleniyorum: Sanatın, özgür düşüncenin üzerinden elinizi
çekin. Bizler, bu ülkenin aydınları,y6azarları, sanatçıları, faşizme geçit
vermeyeceğiz. Gözaltına alınan Grup Yorum sanatçıları derhal serbest
bırakılsın.”
Sözünü
ettiğim Militan sayfaları, Jose Marti ve Pablo Neruda şiirlerine ilişkin, tertemiz fotokopileri çıkarılmış,
özenle zımbalanmış sayfalardı... Belli ki
bu
sevgili çocuklar, bu şairlere
çalışıyorlardı... Yaklaşık otuz beş yıl
önceki emeğimizle, göz nurumuzla, mutluluğumuzla(Nihat'ın kulakları çınlasın!)
orada öylece fırlatıp atılmış, bir barbarlığın saldırısına uğramış durumda
karşılaşmamızı unutamam... Bir de duıvara asılı bağlamaların üzerinden parmak
izleri alınmış olmaktan
geriye
kalan izleri...
*** *** ***
Fotoğraflardan biri, içeride tanık olduğum
barbarlığın bir bölümünü yansıtıyor...
Konuşma yaparken göründüğüm fotoğrafta ,
tam karşımda ise, basın ya da görsel medya kameraları değil, yaklaşık elli adım
ötede panzerleriyle saf tutmuş bir polis
birliği bulunmaktaydı.. Yukarıda öztlenen tanıklığımınb son cümleleri, orada, o
gece polislere karşı Sanatçılar Girişim
adına yaptığım konuşmanın da son cümleleridir...
İdilKültür Merkezi baskını sonrasında
görüp yaşadıklarım , bir polis devletinde yaşamakta olduğumuz gerçeğinin, benim için unutulamaz anılarından
biri olarak kalacak...
O gece Okmeydanındaki sokakta polis
devletinin neden olduğu yıkımı ve karanlığı unutmamam..
Ama konuşmamı yapmayken varlıklarının
aydınlığını hemen arkamda duyumsadığım
genç kızlardan, delikanlılardan
saçılan ışığı da...
Bu ışığıu söndürmeye hiçbir karanlığın
gücü yetmeyecek...
Ataol Behramoğlu
Cumartesi
Yazıları/260113
19 Ocak 2013 Cumartesi
“YETMEZ AMA, EVET”Çİ ARKADAŞLARA…
Zaman baş döndürücü bir hızla ilerliyor.
Siyaset gündemi son hızla değişiyor.
Ama aynı anda her ikisi de sanki yerinde
sayıyor.
Çünkü planlar çok öncelerden yapılmış,
aşama aşama uygulanmakta…
Bu anlamda değişen bir şey yok. “Makro”plan
yerli yerinde. Sadece uygulamada bazı geri çekilmeler, göz boyamalar, gündem
değiştirmeler olabiliyor.
Bu kavranılması güç, kaotik, şaşırtıcı
ortamda, içlerinde bazı eski arkadaşlar
da olan yetmez ama evetçi’lerin ne yaptıkları, ne düşündükleri doğrusu merak
etmeye değer…
***
Böylesine bir aydın yarılması bu ülkenin
tarihinde hiçbir zaman yaşanmadı.
Karşıt kamplar her zaman vardı, ama bu başka
bir şey.
Sağ-sol çatışmasını bu konunun dışında
tutuyorum.
Beni soldaki bölünme ilgilendiriyor.
Bu bölünme 60’lı yıllarda başladı, ama
yine de bütün gruplar, fraksiyonlar, eninde sonunda sol’un parantezindeydi.
Bu günkü bölünme başka bir şey.
***
Kimileri
soldan tümüyle ayrılarak karşı kamplara geçtiler. Onları “Ne Çok Hain” adlı şiirimde yazdım,
söyleyecek başka bir sözüm de yok. Bu da bir seçimdir ve kuşkusuz her
anlamda bir fiyatı da vardır. Yazımın
başlığındaki “arkadaş” sözcüğü bu gibileri kapsamıyor. Onların yetmez ama
evet’çilikleri(daha doğrusu evet’çilikleri)ödedikleri ve ödeyecekleri
diyetlerden bir tanesidir.
***
Bazı
başkaları, etnik aidiyet ya da başkaca nedenlerle, ABD’nin Kürt projesi
oltasına takıldılar. Anlamadıkları, yapılmak istenen şeyin Cumhuriyet
Türkiye’sini sona erdirmek, yerine
ılımlı İslam patentli, parçalanmış bir
orta doğu ülkesi oluşturmak ve bu yönde
de ne yazık ki çok mesafe alınmış olduğudur. Bu gibiler arasında, ait olduğumuz
coğrafyada yaşanan ve yaşanmakta olan bunca trajediden sonra uyananlar,
uyanmaya başlayanlar var mıdır, merak ediyorum.
***
Bir
başka grup “yetmez ama, evet”çi, AKP’de ve liderinde bir demokrat; Türkiye’yi Batı’ya, “daha ileri bir demokrasi”ye taşıyacak bir
kurtarıcılık misyonu gören tatlı su aydıncıklarıdır.
Bunlar arasında bir zamanların solcuları,
kendilerini belki bu gün de solcu saymakta devam eden kimseler var.
Bu gibilerin aydın değil, aydıncık
olduklarını düşünüyorum.
Çünkü aydınlanma olgusunun bu ülkede hangi zorlu
süreçlerden geçtiğinin, çağdaş bir ulus
devletin kurulma aşamasına hangi zorluklar aşılarak ulaşıldığının bilincine de bilgisine de belli ki sahip
değiller.
Öyle olmasaydı, bir kurtarıcılık misyonu
vehmettikleri örgütün, kişinin ve kişilerin, Cumhuriyetin, çağdaşlığın,
aydınlanmanın, evrensel insan
haklarının, emeğin, özgür düşüncenin, bütün Cumhuriyet tarihi boyunca ve
öncesinde en kararlı, en gerici
düşmanları olduklarını en başından görürlerdi.
***
Bu son gruptaki “yetmez ama evet”çiler
arasında, sanatçı, yazar kimlikli arkadaşlar da küçümsenemeyecek sayıda yer
almakta.
Özellikle onların, şu günlerde; ülkemize
ve bölgeye ilişkin emperyalist
projelerin yerli taşeronlar eliyle uygulanmaya konulduğun apaçık ortada olduğu,
Türkiye Cumhuriyetinin savaş kışkırtıcısı konumuna düşürüldüğü ve bir savaş
uçurumunun tam kıyısına gelinmiş olduğu şu süreçlerde ne gibi iç çatışkılar
yaşamakta oldukları, ya da böyle bir çatışkı
yaşayıp yaşamadıkları merak edilmeye değer…
Yanıldığını anlamak ve yüreklice dile
getirmek bir erdemdir.
12
Eylül oylamasında “yetmez ama, evet” ya da belki “evet” demekle hata etmiş olduğunu
düşünen herkes, susmanın ya da yarım yamalak özeleştiri laflarının ötesine
geçerek bunu açıkça, mertçe dile getirebilmeli, emperyalist baskıya ve diktaya
karşı savaşımda yer almalıdır…
Ataol Behramoğlu/Cumartesi Yazıları/190113
Yazılı medyada yazarın izni olmadan yayınlanamaz..
MİZAH VE ZEKÂ(*)
Bu sütunlarda “Mizah ve Cesaret” başlıklı
bir yazı yayınlamıştım
Cesur olmayan mizah olsa olsa
eğlenceliktir.
Buradaki cesaret kavramının sadece içeriğe
ilişkin olarak değil, sanatsal buluşlar,özgünlükler bakımından da geçerli
olduğunu belirtmek gerekir.
Ve bu ikinci anlamıyla da, sadece mizah
sanatına ilişkin olarak değil, bütün sanat alanları bakımından geçerlidir…
Bu yazıda ise, yine bütün sanat alanları
için geçerli olmakla birlikte, mizah sanatı bakımından özellikle önem
taşıdığını düşündüğüm zekâ kavramından, bu kavramın mizahla ilişkisinden söz etmek istiyorum…
*** *** ***
Zekâyı, ilk bakışta birbiriyle ilişkisi
yokmuş gibi görünen olgular, olaylar, kavramlar vb… arasında bir ilişki bağı
bulunduğunu, bulunabileceğini gösteren
kavrayış yeteneği diye tanımlayacağım…
Böyle bir tanımın yol göstericiliğinde de
bütün sanatların en temel öğelerinden olan
metafor(mecaz) öğesinin yapılışına bir açıklık getirmeyi deneyebiliriz…
Olaylar, olgular, kavramlar vb. arasında
zaten göz önünde olan ilişkileri dile getirmekle bir mecaz yaratılmış olamaz…
Renklerle, seslerle, sözcüklerle,
çizgilerle oluşturulmak istenen mecazın
bir yaratıcılık esintisi, bir yenilik duygusu uyandırabilmesi için,
beklenilmedik, alışılmadık
ilişkiler kurgulayabilmesi gerekir…
Zekâ ise tam bu noktada, sanatçının bu
beklenilmedik, alışılmadık, bilinmedik ilişkiyi kurgulayabilme yeteneği
olarak karşımıza çıkıyor…
*** *** ***
Kâmil Masaracı’nın kültür sayfamızdaki
“kültürlü hadiseler” başlıklı çizimlerini(öteki karikatürleri gibi) ilgiyle
izleyenlerdenim…
Caretta Yayınları arasında bu başlıkla çıkan
“hadiseler”i topluca gördüğümde; “espri”lerdeki bütünselliği, sanatçının onları
oluşturma yöntemini algıladığımda ise, zekâ olgusunun mecaz oluşturmadaki işlevi
ve mizah sanatıyla zekâ arasındaki ilişki zihnimde açık seçik
aydınlandı.
Birkaç örnekle açıklayayım:
“Ünlü şairin evinde yapılan aramada/çok
miktarda/duygu ele geçirildi”
Üçe
bölünmüş bu tek cümlede, tıpkı bir mecazda(bir şiir dizesinde) olduğu gibi,
aynı anda birden fazla bilgi, duygu, olgu vb. dile getiriliyor:
1) Evler aranmakta bu arada ünlü şairlerin evleri de
aranabilmektedir
2) Bu aramaların
yapıldığı ülkede, duygu, tıpkı tehlikeli bir madde, bir silah vb. gibi bir
şeydir
3) Zaten “çok miktarda” nitelemesi, duyguların da bir
mal,meta gibi algılandığı bir toplumu
işaret etmektedir.
Bir başka örnek:
“Ünlü
komedyen/patlatılmaya hazır/espriyle kıskıvrak yakalandı”
Yine bir mecaza sığdırılmış düşünce yoğunluğu
açımlanacak olursa: Söz konusu ülkede
komedyenlerin esprileri bomba gibi öldürücü bir nesne sayılmakta
ve daha patlatılmadan suçlunun kendisiyle birlikte kıskıvrak
yakalanmaktadır.( “ Patlatmak” fiilinin “bomba” ve “espri” kavramları bakımından kullanılışını gözden
kaçırmayalım. Masaracı “hadiseler”inin pek çoğunda olduğu gibi,
burada da dilin olanaklarından denebilir ki şairce yararlanıyor, sözcüklerle
ustaca oynuyor…)
Son bir örnek:
“ Bir
müzisyenin daha/şarkıları/dinlemeye
takıldı”
Kâmil Masaracı sadece bir çizim, bir
espri , bir dil ustası değil,
bir düşünme ustasıdır aynı zamanda…
Yukarıdaki örneklerle yetinmek zorunda
oluşumun, ,kitaptaki sayısız başkalarına haksızlık olduğunu biliyorum…
“Kültürlü Hadiseler”i kitaplığınızın baş köşesine
koyup, buruk bir kederle de olsa
gülümsemek için, arada bir okumalısınız…
Aşağıdaki üçe bölünmüş “cümle” ise, yaşamakta olduğumuz
günlerin , en özetlenmiş, aynı zamanda da üzerine ciltler dolusu kitaplar yazılabilecek
tarihi gibidir…
“Düşünen
adam/uluorta düşününce/vatandaşlar tepki gösterdi”
Ataol Behramoğlu/Pazar Söyleşileri/200113
(*) Bu yazı sevgili Erdal Atabek’in “Mizah Zekânın Ödülüdür” başlıklı yazısı
yayınlanmadan önce yazıldı. Benzerlik, kardeşliğimizin bir başka kanıtı
sayılmalıdır.
Yazılı medyada yazarın izni olmadan yayınlanamaz..
12 Ocak 2013 Cumartesi
İŞÇİ SINIFINA SELAM
Topkapı Şişe
Cam Fabrikası işçilerinin talepleri son derece yasal , mantıklıve insaniydi.
Patrona
özetle diyorlardı ki: Fabrikayı kapatıp Eskişehir'de daha büyüğünü açmana
itirazımız yok.
Ama kıdem tazminatımızı verip bizi sokağa
atmanı kabul edemeyiz.
Bu
fabrikada bunca yıllık emeğimiz, burada kurulmuş bir hayatımız, ve sonuçta da doğal olarak emeklilik beklentimiz var.
Sen şimdi diyorsun ki, istiyorsanız gelin, asgari ücretle, sıfırdan,
Eskişehir'deki fabrikada işe başlayın.
Bizden,
bunu kabul etmemiz bekleme...
Buradaki hayatlarımızı bozarak Eskişehir'e ya da bir başka fabrikanıza
gelmeyi kabul edebiliriz...
Fakat, kazanmış olduğumuz özlük haklarımnızı koruyarak...
***
***
***
Patron ise basitçe şöyle
diyordu:
AKP Mayıs
2008'de çıkardığı bir yasayla, genç işçi ve kadınları işe alan işverene önemli
kolaylıklar sağlıyor...
Ben , asgari ücretle genç işçi çalıştırmak varken sizi Eskişehir'deki
fabrikama niye götüreyim?
Her birinizin yaklaşık yirmi yıllık kıdeminiz, agari ücretin yaklaşık
iki katı maaşınız var...
Kıdem tazminatınızı alın, çekip gidin...
Evli evine, köylü köyüne...
***
***
***
İşin
özeti özetle buydu...
Geçtiğimiz
yılın son gününde kapanan fabrikanın yerine Eskişehir'de çok daha büyüğü
kurulmuştu bile.
Topkapıdaki
fabrikada çalışan toplam 572 işçiden 420 tanesi Kristal-İş Sendikası üyesiydi.
Patron,
sendika üyesi olmayan işçilerden isteyenleri, teknisyen ve memurları (bu
sonucuların ücretlerine yüzde kırk zam yaparak) Eskişehir'e götürürken,
sendikalaı işçilerden 135'i kıdem tazminatlarını alarak işlten ayrıldılar.
Geriye
kalan 200 kadar sendikalı işçi ise, yukarıda özetlenen gerekçelerle, patronun
taleplerini reddettiler ve şalteri indirilmiş iş yerinde
kalarak bir anlamda
direnişe geçtiler...
***
***
***
Yaşam ne kadar gerçek olsa da,
romantizmden kurtuluş yok...
İyi ki de yok...
7 Ocak Pazartesi günü Bilgesu'ya
telefon ettiğimde, yakalandığı gripten henüz kurtulamamıştı...
Ama ben daha ağzımı açar
açmaz aynı şeyleri düşünmekte
olduğumuzu anladık ve çok geçmeden o Ataköy'den bir taksiyle ben gazeteden
görevli muhabir arkadaşlarla Topkapı'daki fabrikanın önündeydik...
Topkapı-Davutpaşa'nın
karışık dolaşık yollarından tipi altında ilerlerken , sanki 19.yüzyılın, daha
öncelerin romanlarındaki fabrika sokaklarından geçiyoruz...
Artık sessizliğe gömülmüş şişe cam fabrikası önünde; sırtlarında
kaputları, parkaları, başlarında yün başlıklarıyla, tek bir yürek gibi, tek bir
yumruk gibi sımsıkı kümelenmiş işçi topluluğu...
Büyük bir bidonda, kuru ağaç dalları çatırdayarak yanıyor...
Yukarıdaki
öyküyü az çok biliyordum, ama Kristal İşin işyeri baştemsilcisi Sinan
Uçar, tipinin, durmaksızın yağan
karın altında , bir kez daha,bir çırpıda anlatıveriyor...
Üşümüyorsak,
bunun nedeni, bidonda çatırdayan kuru dallardan çok, orada tanık olduğumuz
dayanışma ruhu, o dayanışmaya bir
ucundan da olsa katılıyor olmanın mutluluğuydu...
*** ***
***
Topkapı Şişe Cam
Fabrikası işçileri , sayısı bini aşkın bir AKP-polis ordusunun (hangi akla,
hangi vicdana hizmet ettiği bilinmez bir emirle) direnişlerini kırmaya
gelmeleri karşısında gerilemediler...
Özlük
haklarını savunurlarken(Doğu Perinçek'in 8 Ocak tarihli yazısında isabetle
belirttiği gibi) yalnızlaşmamayı, toplumla birleşmeyi başardılar...
Ve
sonucunda da, gerçekten ,yeni yılın ilk işçi zaferine imzalarını attılar...
Biz oradayken, yanında yurt
dışından bir sendika yöneticisi ve Deri İş Sendikası başkanı Musa Servi'yle
direnişçi işçileri ziyarete gelen Kristal-İş Başkanı Bilal Çetintaş, bu
satırları yazmakta olduğum 10 Ocak günü, işçi taleplerinin kabul ettirildiğini
açıkladı...
İşçi
Sınıfı, Topkapı'da kazanılan başarının mutluluğunu yaşarken, Kozlu'da
yitirdiklerimizin acısını
unutmadı, unutmayacak...
Marks'ın öğretisi bilimsel doğruluğunu, geçerliliğini koruyor,
koruyacak...
Ataol
Behramoğlu/Cumartesi Yazıları/120113
Sanatçılar Girişimi'nden Ataol Behramoğlu ve Bilgesu Erenus Topkapı'daki Şişecam fabrikası'nın işçilerine destek vermek için oradaydı.
http://sanatcilargirisimi.blogspot.com/2013/01/sanatclar-girisiminden-ataol-behramoglu.html
10 Ocak 2013 Perşembe
BASKI,SANSÜR,VANDALİZM / Ataol Behramoğlu
Başbakanın
bir sanat yapıtını aşağılayarak yıktırmasının üzerinden
iki yıl geçti.
Bu
bir işaretti.
Ardından,
iktidar partisinin bir milletvekili, dünyaca ünlü müzisyenimize
en ağır hakaretlerde bulundu.
Başbakandan
ve partisinden bu konuda bir özür sözü işitilmediği gibi,
sanatçımız hakkında uydurma gerekçelerle dava açıldı.
Geride
bıraktığımız 2012’den bu güne sanat alanındaki baskı ve
sansürlerin dökümüne göz atıldığında, akla gelebilecek tek
sözcük vandalizm oluyor.
Yani,
kabalık, bilgisizlik ve bunların sonucundaki kırıp dökücülük,
yıkıcılık, güzellik düşmanlığı…
Bu
gün ülkemizde, bu siyasal iktidarın yönetiminde, sanata,
sanatçıya yaşatılmakta olan tam olarak budur.
20.
yüzyıl dünya edebiyatının en büyük klasiklerinden
Steinbeck’in artık bir edebiyat efsanesi olmuş “Fareler ve
İnsanlar”ı
İzmir
İl Milli Eğitim Müdürlüğünce sakıncalı ilan ediliyor.
Bir
başka seçkin yazarın çocuk klasiği, “Şeker Portakalı” ve
bu kitabı öğrencilerine öneren öğretmen hakkında, bir öğrenci
velisinin şikâyet dilekçesi üzerine Başbakanlık İletişim
Merkezi adlı kuruluşun(herhalde başbakanın haberi dışında
olmaksızın) talimatıyla soruşturma açılıyor.
Aynı
başbakanın bir TV dizisi hakkında söylediklerinin üzerinden çok
zaman geçmedi.
Ders
kitaplarında Kaygusuz Abdal ve Yunus Emre’nin yapıtlarına
uygulanan sansür, son günlerde bu alandaki vandalizm örneklerinden
birkaç tanesi.
İzmir’de
Gogol’ün “Palto”sunu sahneleyen tiyatro sanatçılarının
“halkı askerlikten soğutma” gerekçesiyle hapis cezasına
çarptırılmaları dudak uçuklattırıcıdır.
Grup
Yorum’un konserlerine yönelik artık neredeyse kanıksanmış
yasaklamalara, “Duman” adlı bir rock topluluğunun Isparta’da
Süleyman Demirel Üniversitesinde yapılacak olan ve biletleri
satılmış
Konserinin
son anda yasaklanması ekleniyor.
Tiyatro,
sinema, edebiyat ve görsel sanatların tümünü kapsayarak
sanatın bütün alanlarına yayılmış olan vandalizmin en çarpıcı
örneklerinden biri, geçtiğimiz yılın son ayında Eskişehir’deki
bir resim sergisinin açılışından hemen sonra, sanatçının
tablolarının çıplaklık temasını işledikleri gerekçesiyle
duvardan indirilip, ters çevrilerek yere konulmasıdır…,
“Ucube”
söyleminden sonra geldiğimiz nokta budur: Tüm uygar dünyaya,
sanata, düşünce ve yaratma özgürlüğüne arkamızı dönmek…
AKP
iktidarının, burada sadece bir bölümünü sıraladığımız
baskı, sansür ve vandalizmini reddediyoruz.
Geçen
yıl’ın 29 Şubatındaki çıkış bildirimizde ve 23 Aralık’taki
Büyük Buluşma’mızda dile getirdiğimiz gibi, sadece sanat ve
kültür alanında değil, her alanda, ülkemizi çağdaşlık dışına
sürüklemekte olan baskılara ve yasaklara, vandalizmin her türüne
karşı, “reddediyoruz” haykırışımızı sürdüreceğiz.
Sanat
ve kültür emekçileri başta olmak üzere, bütün aydınları,
çağdaşlık ve uygarlık yandaşlarını, bu siyasal iktidara karşı
dayanışmaya, cesur olmaya; vandalizmin yıkıcılığı
karşısında kararlılık ve bilinçlilik göstermeye çağırıyoruz.
SANATÇILAR
GİRİŞİMİ
10.01.2013
7 Ocak 2013 Pazartesi
SİLİVRİ'DE CİNAYET İŞLENİYOR
Silivri'de
göz göre göre, bilerek, kasıtlı olarak, bütün insanlığın
gözleri önünde bir cinayet işleniyor.
Sayın
Prof.Dr. Fatih Hilmioğlu'nun canına kasteden bu cinayet, Silivri'de
yurtseverleri yok etmeye yönelik cinayetlerden sadece bir tanesidir.
Ergenekon
ve Balyoz adı verilen düzmece davaların, hukuk görüntüsü
ardında, gelmiş geçmiş siyasal iktidarların en gericisi olan AKP
ikitidarının, bu ülkenin aydınlarıyla, yurtseverleriyle kan
davası ve hesaplaşması olduğu bugün artık akıl ve vicdan
sahibi herkesçe görülüyor, biliniyor, lanetleniyor.
Bu
utanç davaları, tutuklu yurtseverlerin bir an önce
özgürlüklerine kavuşmalarıyla sona ermeli, bütün sonuçlarıyla
AKP iktidarının suçluluk dosyasında yerini almalıdır ve öyle
de olacaktır.
13
Aralıkta on binlerce yurtseverin Silivri tutsak evi önünde
gerçekleştirdiği büyük buluşma, bir son değil başlangıç
olarak görülmelidir.
Bu
ülkenin yurtsever sanatçıları, adalet ve özgürlük
savaşımcıları olarak, bütün dünyaya, asıl suçluların
Silivri'de yargılananlar değil yargılayanlar ve arkalarındaki
güçler olduğunu haykırıyoruz.
Silivri'de
işlenmekte olan cinayetlere son verilmeli, ağır hastalığı hızla
ilerlemekte olan sayın Prof.Dr.Fatih Hilmioğlu bir an önce serbest
bırakılararak tedavisi normal koşullarda sürdürülmelidir.
Bunu,
ülkemizin vicdanı olan sanatçılar adına istiyoruz, talep
ediyoruz.
Türkiyenin
ve dünyanın bilim insanlarını, akademisyenlerini, geerçek sanat
ve düşün insanlarını seslerini yükseltmeye, özgürlük
taleplerini en yüksek sesle dile getirmeye çağırıyoruz.
Ataol
Behramoğlu
Sanatçılar
Girişimi Sözcüsü
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)







