2 Nisan 2020 Perşembe

CİNSEL SUÇ NE DEMEK?


Cezaların uygulanmasında(infazında) indirime gidilmesi haberlerinde geçen “cinsel suç” kavramından rahatsızlık duyuyorum.
Cinsel suç ne demek, cinsellik suç mudur?
Cinsel suç kavramı akla önce bu gibi sorular getiriyor.
Ne demek istendiği belli kuşkusuz.
Tecavüz, cinsel saldırı vb. suçlarından söz ediliyor.
Peki, bunlar cinsel suç mudur?
Hırsızlık, cinayet vb. suçları denildiğinde, suçun niteliği suç sözcüğü kullanılmaksızın da zaten anlaşılmakta.
Hırsızlık suçu, cinayet suçu , yankesicilik, dolandırıcılık vb suçları…
Bunun gibi, cinsel suç, ya da cinsellik suçu denildiğinde; dilbilgisi, söz dizimi bakımından “cinsel-cinsellik” sözcükleri öteki suç adlarıyla aynı kategoride yer almış olmuyor mu?
Cinsellik suçu, cinsel suç gibi bir kavramı, çok zorlarsak, seksi kötüye kullanmak, anlamını, amacını-değerini bozmak, saptırmak vb. sonuçlara ulaşılabilir belki…
Bu da suç(cürüm) değil, bir hata, yanlışlık, hastalık, sapkınlık gibi bir şey olabilir…
Böylece, öyle sanıyorum ki, cinsel saldırı, tecavüz gibi suçları cinsel suç diye nitelemekle, bu dil yanlışlığıyla, hem “cinsellik” kavramını(olgusunu), farkında olmaksızın, hırsızlık, cinayet gibi suç kategorisine sokmuş oluyor, cinselliği zaten suç olarak algılamaya yatkın bir toplumun zihnindeki ya da alt bilincindeki ön yargıları harekete geçiriyor, böylece de işlenen suçun niteliğini cinayet vb suçlara göre sanki hafifletmiş gibi oluyoruz…
****
Söz konusu suçlar acaba ceza yasasında da “cinsel suç” diye mi ifade edilmiş kaygısıyla ceza yasaının ilgili maddelerine göz attım…
Çok şükür öyle değil…
Bu alandaki suçlar yasanın 102 maddesinde “cinsel saldırı veya tecavüz suçu” başlığı altında toplanmış. Yani cinsel suç değil, cinsel saldırı veya tecavüz suçu.
Doğrusu, bu ifadede bile cinsellik kavramı tartışılabilir.
Çünkü söz konusu olan saldırı “cinsellik” kavramını aşan bir anlamda mahremiyete,bir temel varoluş hakkına, insan olma kimliğine yapılmış bir saldırıdır, yapılabilecek en ağır bir aşağılamadır.
Bu saldırıya uğrayan kişinin bütün yaşamınca ağır sonuçları olabilecek bir suçtur…
(Hayvan diye adlandırdığımız sevgili varlıklar, bilincinde olmasalar da –gerçi bunu da bilemeyiz- onlara yönelik bu türden tecavüzlerin de-tıpkı çocuğa, ya da akıl sağlığı yerinde olmayan kişilere yönelik ahlâk dışı hareketler gibi cinsellik kavramıyla nitelenemeyeceği, başka bir ad bulunması gerektiği kanısındayım.).
Ceza yasasında “Basit Cinsel Saldırı” ve “Nitelikli Cinsel Saldırı(tecavüz)” ayrımı yapılarak bütün bu suçlarla ilgili ayrıntılara girilmiş.
Bunların irdelenmesi ayrı bir konu.
Özet olarak söylemek istediğim gazetelerde ve bütün medyada “cinsel suç” ifadesinin,en azından ilgili yasanın diline uygunlukla, “cinsel saldırı suçu” olarak değiştirilmesi gerekliliğidir.
.

25.03.2020





26 Mart 2020 Perşembe

ŞU KÖTÜ GÜNLER


Yazılarıma uzunca bir süre ara verdim. Aslında bu sütunu bütünüyle kapatmak niyetindeydim. Fakat bu arada yazdığım iki şiir gazetede yine “Kültür ve Siyaset” başlığı altında konunca iş değişti… Demek ki gazete bu sütun kapansın istemiyor… Okurlarımdan da sitemler geldi, gelmeye devam ediyor… Elimden gediğince yine her hafta, bunu başaramazsam arada bir (Pazar ekimizde olduğu gibi hiç değilse iki haftada bir) bu sütunda da yazmayı sürdürmem gerektiğini anlıyorum…
Pazar eki yazılarımı bu sütunun okurları ne ölçüde izliyor bilmem. Hilal Köse ve ekibinin yönetiminde bu ekimiz farklı bir canlılık ve renklilik kazandı. Orada “Okuduklarım İzlediklerim Düşündüklerim” başlığı altında bir kaç yazım yayınlandı. Onlar genellikle sanat, edebiyat, kültür vb. konularında… Öyle de devam edecekler… Bu sütunda ise ister istemez sıklıkla güncel siyasetten söz etmek gerekiyor … İster istemez diyorum, çünkü güncel siyaset dediğimiz şeyin,
genel olarak toplumsal yaşamın bu kadar değersizleştiği ve bu değer düşüklüğünün sürekli olarak inatla yinelendiği bir başka dönem olmamıştı. Zaten yazmaya son verme isteğimin başlıca nedeni de buydu. Aynı şeyleri durmaksızın tekrar etmek zorunda olmanın sıkıcılığı, daraltıcılığı, bunları yazan
kişinin de giderek o düzeye çekilmesi…
Öyleyse ne yapmalı, ne ve nasıl yazmalıyım?
Öncelikle şiir…
Şiirin olanaklarıyla dile getirilebilecek konuyu, şiir olarak yoğrulabilecek duyarlığı köşe yazısı malzemesi olarak kullanmamak…
Gazetemizin, kendilerinden çok şey öğrendiğim mükemmel köşe yazarları olduğunu sevgiyle ve minnetle belirtmeliyim…
Bildiğim kadarıyla Batıda olduğu gibi bizde de, en azından bizim gazetemizde, uzmanlık alanları belirginleşiyor.
Her köşe yazarının aklına estiği her konuda yazdığı dönem sanki artık kapanıyor…
Demek ki ben de, yazmayı sürdüreceksem eğer, uzmanlık gerektiren konulardan çok, edebiyatçı-şair kimliğimden fazla uzaklaşmadan, hem daha başarılı olabileceğim hem de herkesi ilgilendirecek daha genel konularda yazmalıyım…
Aslında 10-15 yıl öncelere kadar yaptığım da buydu… “Cumartesi Yazıları” köşemde, okuduğum kitaplardan, yaşamlarımıza ilişkin daha genel konulardan da sıklıkla söz ederdim. Fakat çok zamandır bu artık mümkün değil. Siyasal ve buna bağlı olarak toplumsal ortamda yaşanan gerginlik başkar şey düşünüp yazmaya neredeyse olanak tanımıyor.
Birkaç gün arayla yayınlanan son iki şiirimden ilki, “Suçlusunuz”, görebildiğim kadarıyla epeyce etkili oldu…
Bu şiiri ben, Tevfik Fikret’e “Hân-1 Yağma”yı yazdıran duygu ne idiyse, öyle bir duyguyla yazdım…
Şehit Evinden Yükselen Çığlık” ise göz yaşları içinde yazdığım bir kaç şiirimden biridir…
Yayınlanışı “ Çanakkale Zafer”nin yıldönümüne rastladı... Kuşkusuz Çanakkale’deki şehitlerimizi de kapsayan bir ağıttır… Fakat onu ben, İdlib’den gelen bir şehit haberi üzerine ,internette tanık olduğum, bir şehit evinden yükselen çığlıklar üzerine yazdım…
Çok kötü, olağan dışı kötü günler yaşıyoruz…
Sanki önceki her şey şu günlerde yaşanmakta olan felâketin gerisinde, arka planlarında kaldı. Fakat bir şehit evinden yükselen o çığlık benim kulaklarımdan hiç silinmeyecek ve sorumluları er geç hesap vermekten kurtulamayacaklardır.


1 Mart 2020 Pazar

KURBAN VE PEYGAMBER

        20. yüzyıl şiirimizin çok sayıda büyük ustası vardır. Ben bazen birkaç şiiriyle, hatta tek bir şiiriyle bile bir şaire büyük şair denilebileceğini düşünürüm. Fakat bir de mucize şairler vardır. Onlarsız bir ülke şiirinin düşünülmesi olanaksızdır. 20.yüzyıl şiirimizde bu şairlerin ilki bence Yahya Kemal’dir. “Kendi Gök Kubbemiz” bu şiir için olabilecek en sağlam bir temeldir. Ardından gelen mucize şairin, Nâzım Hikmet şiirinin dili bile o sağlam temel üzerinde yükselir. O dilsel temel,  İstanbul Türkçesi dediğimiz şeydir.
        Nâzım Hikmet’in ardından iki mucize şairimiz, bence, ikisi de 1914 doğumlu Fazıl Hüsnü Dağlarca ve Orhan Veli Kanık’tır. Dağlarca, 2008’de yaşamdan ayrıldığına göre, yüz yıldan altı yıl daha az yaşamış. Son saatlerinde başucunda olan okurlarından, hayranlarından, genç arkadaşlarından biriyim… Genel geçer ölçülere göre uzun ve tanık olabildiğim kadarıyla da bir  ölçüde kendi seçimi olan  yalnızlığına karşın iyi bir yaşam. Orhan Veli ise  günümüzün ölçülerine görse daha da genç bir yaşta, 36 yaşında, talihsiz bir kaza sonucunda yaşamını yitirmiş. Bu yıl 1950’deki ölümünün 70. Yılındayız.
              Ankara’da  Belediyenin açıp üzerini örtmediği bir çukura düşerek beyin kanamasından ölmek kaza mı, yoksa  ülkemizde alışık olunan ihmallerin sonucu cinayet gibi bir ölüm mü ayrı konu.. Fakat her iki durumda da bir kurban. 1950 yılı Ankara’sı. Büyük olasılıkla ıssız bir gece vakti yine büyük olasılıkla içkili ve yalnız bir genç adam. Yahya Kemal’in şiir üzerine genel olarak söylediği sözlerle tekrar edersek, kısa ömründe bir dilin “yalnız kendine mahsus, süssüz, tabii, samimi, yalın ifade özellikleri “ni kendi ana dili Türkçe bakımından duyumsayarak şiirleştirmeyi başarmış, bir çağdaş Yunus Emre, çarmıhı sırtında yaşamış, öylece de yaşamdan ayrılmış  bir şiir peygamberi…
             Orhan Veli’ye sevgimde; onu bir mucize şair, bir şiir peygamberi olarak görüşümde erken ve talihsiz ölümünün kuşkusuz ki  etkisi var. Fotoğraflarındaki içe dönük görüntü de  çoğaltıyor bu etkiyi. Fakat hiç kuşkusuz, öncelikle şiirleridir bende bu duyguyu yaratan. Hem de  1936 yılı Haziran ayında, demek ki 22 yaşında Ankara’da yazıp Varlık Dergisinde yayınladığı “Oaristys” başta olmak üzere,  Mehmet Ali Sel takma adıyla yazdığı ölçülü uyaklı ilk şiirlerinden başlayarak…
               Orhan Veli şiirleriyle olduğu kadar Fransız şiirinden çevirileriyle de şiirimize büyük katkısı olmuş bir şairimiz. Ben ana dilinden başka da bir dilen şairin o dilden çeviriler yapmasını görev olarak görürüm. Çünkü şairi ancak, ya da en iyi şair bir başka dilde yeniden yaşatabilir. Bu, çeviren şairi küçültmez, büyütür; azaltmaz, çoğaltır. Orhan Veli’ye şiir çevirleri içinde büyük gönül borcumuz vardır.
             Ölümünün 70 yılında ona gönül dolusu sevgimle.


Ataol Behramoğlu/10 Şubat 2020
Bostancı-İstanbul

9 Şubat 2020 Pazar

FAUST’UN OPERACASI

      
Goethe’nin yapıtı bir opera metni değil. Yani bestelenip sahnelenmek üzere libretto(opera metni) olarak yazılmamış.
Daha önce yine Goethe(ve Faust) üzerine bir başka yazımda değindiğim gibi, bu bir oyun ya da roman da değil. Ama sanki aynı anda hem bir tiyatro yapıtı, hem bir roman, hem de bir felsefi denemeler bütünü.
Bunun için de aynı anda hem tiyatro yapıtı, hem roman, hem bir felsefe yapıtı gibi okuyabilirsiniz.
Bütün bu sanat ve düşün alanlarının her bir için önemi, faklılığı, büyüklüğü de sanırım bu kapsayıcılığından geliyor.
Fakat ona tek başına oyun, roman, ya da bir felsefe yapıtı diyemiyorsunuz.
Kaldı ki akıcı bir şiirsel yapıt, bir destan bu aynı zamanda.
Hem de içindeki liriklerden ayrıca bir şiir kitabı oluşturulabilecek bir büyük epik…
Şimdi burada beni ilgilendiren soru, böyle bir yapıtın bir opera ürününe nasıl dönüştürülebileceği ve buna bağlı olarak da nasıl bir sonuç alınabileceği…
İstanbul Devlet Opera ve Balesi Sanatçılarının(oyuncuları, kostümü, dekoru ve orkestrasıyla) başarılı, enerjik performansını izlerken, bu sorunun yanıtını düşünmekteydim…

***

1818-1893 yılları arasında yaşamış Fransız besteci Charles Gounod’nun müziğine bir diyeceğim olamaz.
Onun yine Fransız çağdaşları J.Barbier ile M.Carré’nin ortak libretto metni de sonuç olarak bir kesip biçme, özetleme,kurgulama işidir.
Fakat bütünüyle bu opera Goethe’nin Faust’unu ne ölçüde yansıtabiliyor?
Beste 1859’da yapılmış.
Librettro’nun yazılış tarihi de yaklaşık olarak bu tarih olmalı.
Goethe yaşamdan 1832’de ayrıldığına göre o bu konuda ne düşünürdü bilemeyiz.
Fakat benim tek bir konuda olmakla birlikte, izlediğim operanın bütününü kapsayan temel bir konuda itirazım var.
O da dindarlık olgusudur.
Goethe’nin Tanrı inancını, günah-ceza olgularına ilişkin düşüncelerini, hırıstiyanik değerlere bağlılığını biliyorum.
Fakat söz konusu operanın müziğindeki ve librettosundaki güçlü dinsel vurgu ve büyük ölçüde de bunların sonucunda sahnelemeye esas olan yorum, bana hem Goethe’nin kişiliği, hem de yapıtının çok kapsamlı ve çok yönlü içeriği ve mesajları bakımından daraltıcı görünüyor.

***
Goethe’nin tragedya diye adlandırdığı yapıtın birinci bölümünde Dr.Faust’un odası “yüksek kubbeli, dar, Gotik tarzda bir oda” olarak betimlenmektedir.
Bu kasvetli odanın duvarında, perde açıldığında tam karşıda, çarmıhta bir İsa’dan söz edilmiyor.
Bizdeki temsilde bu var mıydı, çok iyi anımsamıyorum. Vardıysa da bende belirgin iz bırakmamış. Bu yazıyı yazmaya başlarken internette bulup girişini izlediğim(şu anda da müziğini izlemeyi sürdürdüğüm) 2011 tarihli Fransa Ulusal Tiyatrosu’nun temsilinde, sahne aydınlandığı anda (ya da perde açıldığında), bir masada oturmakta olan Dr. Faust’tan önce, tam karşıda bu çarmıhı görüyoruz. Merak bu ya, yine Fransız Ulusal Tiyatrosu’nun bu kez 1975 tarihli temsilini internette buldum. Faust fanus gibi dar bir odada, kürsü gibi masa başında ayaktadır. Hemen arkasında, belli ki iblisin ineceği bir merdiven var.Gençler fanusun dışından geçiyor… Çarmıh da söz konusu değil.. Açıkçası bu uyarlama bana daha ilginç göründü, ayrı konu…

***
Sonuç olarak bir opera ürünü; müziği, librettosu, şarkıları, dansları, oyunculuğu, sahnelenişi, bu sahne ve müzik sanatına ilişkin her türlü özelliğiyle ve donanımıyla, ona esin veren üründen farklı bir sanat yapıtıdır.
Böyle olmakla birlikte, bütün bu aşamalarda, ana metinden(ve fikirden) pek de uzağa gidilmemesi gerektiğini düşünürüm.

26.01.20
Bostancı





7 Şubat 2020 Cuma

OKUDUKLARIM İZLEDİKLERİM DÜŞÜNDÜKLERİM


Yirmili yaşlarımdan bu günlere, kimi kez uzun aralıklarla da olsa, yarım yüzyıl aşkın süredir günlük tutarım…
Bunu neden yaptım, neden yapıyorum?
Tek ya da başlıca neden yaşamımı elimin altında tutmak duygusu olmalı…
Benden habersiz alıp başını gitmesin…
Bir de zaman zaman bu defterlerden birini elime alıp okuduğumda yaşamış olduklarımı bir kez daha yaşamak duygusu…
Yanı sıra da kendimi, yaptıklarımı denetlemek.. Planladıklarımı, yapmayı tasarladıklarımı ne ölçüde gerçekleştirebildiğimi kontrol etmek.
Buraya kadar bir sorun yok
Fakat kişisel yaşantılarımdan ve duygularımdan belki daha da çok;okuduğum, o sırada okumakta olduğum kitapların, izlediğim film ya da oyunların düşündürdükleri de çokça yer alıyor bu günlüklerde.
Bu doğru bir şey mi?
. Sıcağı sıcağına yayınlanabilecek,okurla paylaşılabilecek şeyleri, ne zaman,ne olacağı belli olmayan defterlere niçin yazıp duruyorum?
Pazar ekinde yukarıdaki başlık altında sürdüreceğim bu yazılar biraz da bu sorunun yanıtı ve karşılığı olacak…
Bu satırların yazarı, çoğunuzun bildiği gibi, öncelikle bir şairdir.
Sanatçıdır.
Ya da , hadi, öyle olmak ve öyle kalmak isteyen biridir diyelim…
Şu son 15-20 yıl, ülkede egemen olan siyasal ortamın çapsızlığı, yüzeyselliği, darlığı, çirkinliği, içimizdeki şiir duygusunu, sanatsal duyarlılığı kuruttu neredeyse…
Ben, hiç değilse bu sütundaki yazılarımla, içimi şiire, sanata açmak istiyorum…
Günlüklerimin sayfalarını çok özel, kişisel notlara bırakarak; okuduklarıma, izlediklerime ilişkin düşüncelerimi sizlerle bu sütunda paylaşmak istiyorum.
Bu yazılar da günlük ya da genel siyasal konuların büsbütün dışında olmayacaklar kuşkusuz…
Fakat elden geldiğince şiirin, sanatın sağaltıcı dünyasının dışına taşmamaya çalışarak…
***
Geçen yaz “Kültür ve Siyaset” başlıklı sütunumdaki yazılarımdan birinde Sait Faik’ten söz ettiğimi anımsayan okurlarım olacaktır.
Bir öykü yazarının bu öykülerde aynı zamanda hem ressam hem şair olması ender görülen bir şey olsa gerek.
Sait Faik tam olarak böyle bir yazarımız.
Onu Çehov’dan, Gorki’den, Maupassant’dan, dünyaca ünlü herhangi bir öykü yazarından bir milim aşağı göremem.
Aynı zamanda şair ve ressam özelliklerine sahip olarak üstün yanları olduğunu düşünürüm…
Örnek istiyorsanız açıp herhangi bir öyküsünü okuyun, ya da yeniden okuyun…
Ya da en iyisi, son öykülerinden biri, ya da son-belki bir veda öyküsü olan
Kalinikhtada”dan başlayın…
Şiirden, , dilden, duygudan,sevgiden, insan olmak dediğimiz şeyden, yaşamın sadeliğinden, zenginliğinden ne kadar uzaklara düşmüş olduğumuzu görüp duyumsamak için…

Yıldızlar asılmıştı ağaçlara.Soğuk kandil kandil sarkıyordu.Yanımda dostların en koyusu, kadehimde sakız rakısı, dilim kekeme, elimde olta, oltanın elinde zoka,sandalda Barba Stanco,küpeştede Sivriada(….)Kahve fincanına düşen sabah yıldızını kokluyorum.Mis gibi kahve kokuyor.Kocayemişlerin çiçeği pare pare.Karabaşları avuçlarımda eziyorum. Dilime arılar konuyor, gözümü arılar sokuyor, güneş batıyor, bir karabatak düşünüyor. Martının biri boşlukta bir direğe konuyor”


19.01.2020