22 Mart 2019 Cuma

KORKMAMAK


        Seçim sonuçlarının ne olabileceğini konuşurken çoğu insanımızda bir korkunun, kuşkunun varlığını görüyorum.
        Sonuç ne olursa olsun bunlar ne yapar ne eder kendi lehlerine çevirirler deniyor.
        Kaybedeceklerini görürlerse seçimleri ertelemek, ya da büsbütün ortadan kaldırmak için memleketi kana bulamaktan çekinmezler diye düşünenler de var.
         Doğrusu, önceki bütün seçimlerde ve seçim öncelerinde  olanlar bu korku ve kuşkuları doğruluyor.,   
         Benzer şeylerin bu seçim ve öncesinde olmaması için de bir neden yok.
         Nitekim siyasal iktidar çevrelerinin karşıtlara saldırı düzeyi yerlerde sürünüyor.
        Böylesi hiçbir zaman görülmedi. Gelecek zamanlarda da görüleceğini sanmam.
           Fakat böyle olması korkmak için bir neden mi?
           Başka bir deyişle, korku tek başına bir çözüm mü, bir çare midir?

                                                        ***
           Birkaç gün önce bir dost sohbetinde bir arkadaş bunların gözü çok kara çok cesurlar dedi.
          Peki, ya bizim gözümüz, diye sordum ve bu kavramlar  üzerinde düşünmeyi sürdürdüm.
          Gözü karalık sözü gözünü karartmak deyimiyle ilgili.
          Yani başka hiç bir şeyi görmeksizin hedefe kilitlenmek.
          Böylesi bir kararlılığın hedefe ulaşmada yararı olacağından kuşku yok.
          Öte yandan, gözünü karartan kişinin yapamayacağı kötülük olmadığı gibi bu gözü karalığın kendi ayaklarına da dolanacağı, kendi başını da belaya sokacağı ve kendi sonuna da yol açabileceği bilinen bir şey.
          Tam bu noktada cesaret ve gözü karalık arasındaki fark ortaya çıkıyor ve siyasal iktidar çevrelerinin davranışını nitelerken  gözü karalık sözünün cesaret karşılığı olarak kullanılmasının yanlışlığı görülüyor.
          Nitekim sözünü ettiğim arkadaş  sohbetinde de söz konusu deyimin cesaret karşılığında kullanılması beni  bu nedenle rahatsız etmiş ve bu konuda  şimdi yazacağım görüşlerimi dile getirmiştim…

                                                  ***
         Cesaret sözünün içeriğinde akıl, adalet duygusu, haklılık ve onur vardır.
         Zaten kişiyi cesur kılan bu olguların, bu duyguların varlığıdır.
           Peki, aklı ve duygusu haklı olduğunu söylemesine karşı cesur olamayan, korkan kişiyi, korkağı nasıl nitelemeli?
             Günümüzün somutunda konunun özü de tam olarak buradadır!

                                        ***
               Karşımızdakilerin  gözü karalığı karşısında  yapılması gereken herhalde korkmak, sinmek olmasa gerektir.
               Korkuyu tekrar edip durmanın da pek anlamı yoktur.
               Ya da bu anlam, hiç bir şey yapmamanın kılıfı, bir edilgenlik bahanesidir.
                  Gözleri çok kara, öyleyse yapılacak bir şey yok…
                  Hayır!
                  Yapılacak şey öncelikle korkmamak, gözü kara değil fakat cesur olmak,  karşımızdakinde cesaret gibi görünen şeyin aslında ve en temelde ölesiye bir korku, bir panik olduğunu görmektir…, 
                  Bu korku ve paniğin büyük toplumsal yıkımlara, kötülüklere yol açmaması için yapılması gerekense, cesaretle karşı çıkmak,
toplumu bu yönde uyarıp bilinçlendirmek için en doğru sözleri, en etkili olabilecek davranış ve eylem biçimlerini bulup gerçekleştirmektir.
                  İçinde bulunduğumuz durumda bunları yapabilme olanaklarının sınırlılığı ortadadır.
                      Fakat yapılabilecek şey her zaman vardır.
 
                                                       ***
                      Gözlemlerimin, katıldığım ya da tanık olduğum konuşmaların bana  gösterdiği, korku dediğim şeyin halk insanlarından çok aydın ve aydınsılara özgü olduğudur.
                            Halk insanı temkinli. Pek konuşmuyor. Konuştuğunda genellikle söyledikleriyse ortamın gerçekten kötü ve gergin olduğu. Bu insan bir çıkış yolu arayışında. Hissettiği ise korku değil, çıkış yolu göremeyişin sıkıntısı…
                        Aydınımızda ve aydınsımızda ise korku ve karamsarlık elle tutulurcasına görünür durumda…
                        Korkarım ki gözü karalığın önümüzdeki seçimlerde en  etkili kozu  bu korku ve karamsarlık;  elinde zaten başka bir muhalefet olanağı bulunmayan bu  çevrelerin, seçim sandığını gitmeyecek olmayı marifet sayan, bunun kimin işin yarayacağını göremeyen  teslimiyetçi edilgenliği olacak….


Ataol Behramoğlu/Kültür ve Siyaset/190319

15 Mart 2019 Cuma

GEZİ KORKUSU

Siyasal iktidarı elinde tutan güç Gezi’den korkuyor.
Korkunun nedeni Gezi olayının kendisi değil.
 Gezi dediğimiz şey sonuçta kendisini Taksim Platformu diye adlandıran bir sivil toplum örgütleri birliğinin sınırlı bir amaç çevresinde bir araya gelerek Taksim Gezi Parkında bir direniş hareketi örgütlemesiydi.
Amaç, Gezi parkının yağmalanmasına engel olmaktı.
AKM’nin yıkılmasına engel olunamadı , fakat Gezi’nin yağmalanmasına çok acılar, ölümler pahasına şimdilik engel olundu.
 Aradan geçen şunca yıla karşın şimdilik diyorum…
 Çünkü karşımızda bitmez tükenmez kin, hırs, yalan, şantaj, tehdit, küfür, intikam  üreten akıl dışı bir mekanizma var.
Kendini güçlü hissettiğinde yapamayacağı kötülük yoktur.

                                         ****
  Gezi korkusunun nedeni ,amacı sınırlı olan bir hareketten duyulan korku değilse nedir?
    Pazartesi günü Taksim Dayanışması Platformunun Karaköy’de Mimarlar Odasında düzenlediği basın toplantısında okunan bildiride ve  yapılan konuşmalarda  bu nedenler bir bir dile getirildi.
        Başlıcalarını belki biraz daha  açarak tekrarlamak istiyorum.
        Gezi öncelikle gençlik demektir.Bir gençlik hareketidir.
         Gençlik ise onu kindar ve dindar olarak tanımlama çabasındaki kafanın tam tersine, zeki, enerjik, yaratıcı bir akıl demektir.
          Yaşama sevincidir, aşktır, mutluluktur, yenilik arayışıdır, özveridir, gözü pekliktir…
            Karşımızdaki karanlık, kötücül akıl bu gençlikten korkuyor.
              Çünkü bu gençliğin büyük bir toplumsal harekete dönüşmesi ,  ısrarla ayakta kalmaya çalışan kötülüğün sonu olacaktır.
                  Geziden korkunun başlıca nedenlerinden biri budur…

                                          ***
    Gezi kadın demektir.
      Ev içlerine, orada da mutfağa ve ihtiyaç duyulduğunda yatak odasına tıkılan kadının bayraklaşması, insanlaşması, özgürleşmesi demektir…
        Karşımızdaki kirli, karanlık akıl, bu kadın karşısında ölümcül korku duymaktadır.
         Çünkü insanlaşan, özgürleşen, erkekle omuz omuza yürüyen, gerektiğinde onun da önüne geçmesini bilen kadının örgütlenmesi, ülkemizde en kötülerinden biri yaşanmakta  olan  kokuşmuş bir erkek egemen dünyanın sonu olacaktır.
            Bugün ülkemizde  siyasal iktidarı ne yazık ki elinde tutmayı sürdürmekte olan  gücün Gezi’den duyduğu korkunun  bir başka  başlıca nedeni de budur…..

                                                    ****
   Gezi halk demektir. Çoğulculuktur. Birlikteliktir. Her inanca içtenlikle saygıdır.
Parktaki buluşmada  bir ucundan da olsa tanık olduğum birkaç günde bu birlikteliğin en  güzel örnekleri sergilendi. İnanan ibadetini yaparken inanmayanı kendisi gibi davranmaya zorlamadı. İnanmayan da inanana engel olmayı aklından geçirmedi. Türkiye toplumu aslında böyle bir toplumdu. Ben çocukluğumda, ilk gençliğimde bu güzel birlikteliğin mutluluğunu yaşamış biriyim.  Türkiye bir sentez toplumudur. Dünyanın hiçbir ülkesinin sahip olmadığı bir kültür çeşitliliğine sahiptir. Bu bizim olağanüstü zenginliğimizdir.
Gezi, kendiliğinden, bu zenginliği, bu çeşitliliği sergiledi. Karşımızdaki karanlık aklın  Gezi buluşmasından ölümcül korkusunun bir nedeni de bu örneğin bütün ülkeye yayılacak olmasıdır… Zaten öyle de oluyordu…
       
                                               ***
    Şimdi yapılmak istenen, Balyoz ve Ergenekon  adıyla hukuk görünümü altında işlenen ve bu gün onun yargıç, savcı ve avukatı olanları  suçlu konumuna düşüren suçlara, bu kez Gezi iddianamesi ve yargılaması görünümünde bir yenisinin eklenme çabasıdır…
         Basın toplantısının izleyicilerinden biri olarak basın bildirisinin okunmasının ve platform temsilcisi konuşmacıların ardından söz alarak Gezi iddianamesini hazırlayan  ve Gezi’yi yargılamaya hazırlanan hukukçulara yönelik söylediklerimi buradan da tekrar edeyim:
              Siyasal iktidarın askeri değil, cumhuriyetimizin , Türkiye’de ve bütün dünyada aydınlanma değerlerinin savunucusu olun.
                    12 Eylül yargıç ve savcılarının adlarını bugün belki çocukları ve torunları bile tedirginlik duymaksızın anamamaktadır.
                      Balyoz ve Ergenekon’un çakma  hukukçularının utanç verici, acıklı sonları ortadadır.
         Ve basın bildirisinden iki cümleyle:
       “Geziyi lekelemeye yönelik beyhude çabalarınızı reddediyoruz. ! Gezi bu toprakların  eşitlik, özgürlük ve adalet umududur.”

Ataol Behramoğlu/Kültür ve  Siyaset/ 130319

8 Mart 2019 Cuma

SÖMÜRGE OLMAK

 
Türkiye insanı tarihinin hiçbir döneminde sömürge bir ülkenin yurttaşı olmadı.
   Osmanlı’dan başlayalım.
Osmanlı devleti bir dünya imparatorluğuydu.
   Bu devletin  halkı kendini hiçbir zaman başka ülkelerin halkından daha aşağı düzeyde bir devletin halkı olarak görmedi.
       Ölçü olarak Batı ülkelerini alırsak herhangi bir Osmanlı yurttaşı, hangi toplumsal sınıf ve katmandan olursa olsun,  aynı toplumsal sınıf ve katmandan  bir Batı ülkesi yurttaşıyla her anlamda ve alanda en azından eşit konumdaydı.
       Batı ülkelerinde bilimsel devrimler gerçekleşinceye kadar bu böyle devam etti.
       Osmanlı Devleti ilk kez, bilimsel devrimler çağından geri kalmasıyla önce savaşlarda ağır yenilgilere uğradı ve  son yüzyılında da sömürgeleşme sürecine girdi.
       Bu sürecin sonucu kaçınılmaz olarak köleleşme ve dağılıp parçalanma olacaktı.
       Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet bu süreci durdurdu .

                                                         ***
        Ülkenin sömürgeleşme sürecinde dönemin Osmanlı aydınları kimlik arayışına girdiler.
        Bu arayış, aynı zamanda ,sömürgeleşmiş bir ülkenin aydını olamaya karşı da bir direniş demekti.
         “Hürriyet ve istiklâl benim karakterimdir “ sözü bu direnişin simgesi ve bayrağıdır.
           “Manda” fikri sömürgeleşmeye boyun eğmek, ona yasal kılıf uydurmaktan başka anlam taşıyamazdı.
            Cumhuriyetin ilk kuşakları, 20. Yüzyıla, bağımsız bir ülkenin bütün dünya insanlarıyla eşit  konumda yurttaşları olarak ayak bastılar.
             Onlar, yoksul, sorunlu, fakat özgüvenli, kimlikli bir ülkenin çocukları olarak doğup yaşadılar ve öyle de öldüler.
              Bugün gelinmiş olan nokta ise, bambaşkadır…

                                                      ***
          Ülkemiz bütün tarihi boyunca ilk kez, hızla ilerleyen bir sömürgeleşme  sürecindedir.
           Emperyalizm ilk kez, silahsız, savaşsız, Türkiye’yi ele geçirip sömürgeleştirmede önemli konumlar elde etmiştir.
                 Bugün, bütün toplumsal sınıf ve tabakalarıyla Türkiye insanı, Batı insanından beş-altı kat daha yoksuldur.
                 Ülkemizde üst düzeyde bir memurun aylık geliri, Batı ülkelerindeki asgari ücret düzeyindedir.
                   Bu üst düzeyde memur, bu ülkelerden birinde ,örneğin ortalama bir öğle yemeği için, Türkiye’de ödediğinin beş-altı katını ödeyecektir ve bunu kendi ülkesindeki geliriyle yapacaktır.
                 Şimdi tersinden bakalım.
                 Batı ülkesinden bir  asgari ücretli  Türkiye’ye geldiğinde aynı öğle yemeği için kendi ülkesinde ödeyeceğinin beş ya da altıda birini ödeyecektir.
                  Sömürge ülkesi olmak, en basit, en sıradan, ama en can yakıcı bir
hesaplamayla budur.

                                                     ****
      Ülkemizdeki bütün fabrikalar ya kapatılmış, ya satılmış,  ülke toprakları yağmalanmış ve yağmalanmaya devam etmektedir.
         Savunma gücünün kolu kanadı kırılmıştır.
           Yargı teslim alınmıştır.
           Eğitimin rotası en karanlık ellerdedir.
          Türkiye  bu gün, işkence edilirken  hareket edemesin diye  bağlanmış, bağırmasın diye ağzı kapatılmış  bir tutsak görünümündedir.
             Türkiye insanı tarihinin hiçbir döneminde olmadığı ölçüde suskun, çaresiz, çıkışsızdır.
           Ama içten içe, bir okyanusun dip dalgaları gibi de kaynamaktadır.
           Yüzlerce yıllık tarihinde bu ölçüde çaresiz ve çıkışsız kalmamış olan bu insanlar, bilinçli ya da bilinç altlarında, sömürgeleşmeyi hissetmekte ve bir çıkış yolu aramaktadırlar.
          Toplumuyla, insanıyla, yurduyla, uzak ve yakın tarihiyle az çok bağıntısı olan herkes bunu hisseder, hissedecektir…
             Öyleyse bir çıkış yolu olacaktır, olmalıdır…
                   
                                                        ***
            Benim görebildiğim, geldiğimiz noktada tek ve kalıcı çözüm, tıpkı 1960’lardaki  Türkiye İşçi Partisi gibi, işçi-köylü-halk önderlerinin, sivil toplum  kuruluşlarının  ve yurtsever-devrimci aydınların oluşturacağı bir siyasal örgütlenmedir.
              Grevse grev, direnişse direniş, kavgaysa kavga!
                Korkunun ecele de sömürgeleşmeye de faydası olmadığı gibi  ülkenin  daha fazla beklemeye tahammülü yoktur.



Ataol Behramoğlu/Kültür ve Siyaset/050319

28 Şubat 2019 Perşembe

KANIKSAMAK




        Kanıksamak, yani bir şeye, bir duruma, bir olguya alışmak, artık şaşırmamak, hatta artık bıkmak, ilgilenmemek, sıradan bir şey olarak görmek vb…
   Kanıksadığınız şey  sizin kişisel yaşamınızla ilgiliyse, bu sizin kendi sorununuzdur.
          Fakat söz konusu olan toplumsal bir olay, herkesi ilgilendiren-ilgilendirmesi gereken bir konuysa, bıkmaya, kanıksamaya hakkınız olamaz.
      Bu giriş cümlelerini , biri yazı masamın çekmecesinde  bekleyen, öteki bugün(pzt.)  gazetedeki  posta kutumda  bulduğum iki cezaevi mektubu nedeniyle yazdım..
      Cezaevlerinin F tipine dönüştürülmesi süreçlerinde gelen cezaevi  mektupları klasörler doldurmuştu.
        O hız zamanla kesildi, fakat yine de nereyse her hafta en az bir iki cezaevi mektubu alıyorum.
        Kanıksadığımı gizleyemem. Buna kuşkusuz beklentileri, umutları karşılayamayışın sıkıntısı da ekleniyor.
       Fakat ne yazar olarak bizlerin, ne de okurların toplumun acılarının dile getirilmesini kanıksamaya hakkı olabilir.
      Bu nedenle, bana cezaevlerinden gelen her mektubu elimden geldiğince duyurmayı sürdüreceğim, sürdürmem gerektiğini biliyorum.
   
                                            ***
   Bugün sözünü edeceğim mektuplardan ilki, Van “yüksek güvenlikli kapalı cezaevi”nden geliyor.,    Yazarı, Taner Korkmaz.
    Mektup, gazetemizde kısa süre önce yayınlanan “Direnenler” başlıklı diziyle ilgili.
  Taner Korkmaz’ın mektubundaki ilk paragrafları, kendisine içten teşekkürlerimle, aynen alıyorum:
     “Uzun yıllardır hapishanede şiirleriniz gibi umut veren yazılarınızı takip ediyoruz. Hazırladığınız ‘direnenler’ dizisini de ilgiyle, beğenerek takip ettik.Direnenlerin ‘kaderine ortak olma’ duygusuyla yürek süzgecinden
geçmiş olan cümleleri coşkuyla okuduk.
       Halkın her kesiminin baskı ve zulümle kuşatıldığı böyle bir süreçte bu dizi, sessizlik içinde boğulmak istenen direnenlerin bir kısmının haklılığının ve kararlılığının daha geniş kesimler tarafından görülmesine, seslerinin ve taleplerinin duyulmasına vesile oldu.Elinize, yüreğinize sağlık”.
      Taner Korkmaz bu dizinin başka direnenler, bütün direnenler için devam etmesini diliyor ve onları bir bir sıralıyor:
      Tıpkı direnen işçiler gibi, evlatları, hakları,işleri, ekmekleri onurları ve köyleri için direnişte olanlar…
       Armutlu Cemevi önünde tek başına oturma eylemi yapan 80 yaşındaki Kezban Bektaş ana…
         Çağlayan Adliyesi önündeki avukat Didem Ünsal…
          Yüksel Caddesinde ısrarla direnişi sürdüren Acun Hoca…
          Düzce’de mimar Alev Şahin…
           Sarıyer’deki emekçi Türkân Albayrak…
           Bakırköy Özgürlük Meydanında öğretmen Selvi Polatlar…
           Bursa’daki Karayağız köylüleri…
           Ve başkaca direnenler…
            Taner Korkmaz, bu sonsuzca uzatılabilecek listeye “sohbet, tedavi ve kitap-yayın hakkı için Temmuz 2016’dan bu yana direnişte olan biz tutsaklar” diyerek kendilerini de ekliyor…
           Bu listeye, direnlerin yanı sıra, direnemeyen, ezilen, ezildiğinin belki farkında da olmayan yine sayısız insanımız da ben ekleyeyim..
            Örneğin çöplüklerden kâğıt toplayanlar…
            Sigortasız, sözleşmesiz, güvencesiz, milyonlarca insanımız…
             Çocuk işçiler…
              Başlı başına bir sorun olan bu “yüksek güvenlikli cezaevleri” vb…
             Bu konularda da tasarılarımız, çalışmamalarımız olduğunu değerli okuruma bildirmiş olayım…

                                                         ***
        İkinci mektubun yazarı Okan Özer Burhaniye-Balıkesir T Tipi Hapishanesinden yazıyor…
        Belli ki çok genç bir okurumuz.
        Hayalinin gazetecilik olduğunu, fakat kitaplığında bulunan Komünist Manifesto, Mahir Çayan, İbrahim Kaypakkaya, Hikmet Kıvılcımlı biyografileri suç unsuru  sayılarak tutuklanıp öğrenimini de sürdüremediğini  söylüyor.
         Okan Özer kendi sorunlarını bir yana bırakıp açlık grevindeki  devrimci avukatların sorununa dikkat çekmek istiyor.
      Bu kez onun sözleriyle sürdüreyim:
      “Hücre arkadaşım karşı ranzada günden güne eriyor.Eşi ise her Salı Çağlayan Adliyesi önünde özgürlük talebiyle oturma eyleminde”
      Okan Özer şöyle devam ediyor:,
    “Benim tutuklu bir gazetecilik öğrencisi olarak  elimden şimdilik bu geliyor.Yani bu adaletsizlik ve ona karşı girişilen bu mücadelelerin duyulmasını sağlamak”
                                                  ***
         Sevgili okurlarım… İşte size iki mektup ve birbirini  tamamlayan iki Türkiye fotoğrafı…
              Ne dersiniz?
              Kanıksamaya hakkımız var mı?
      

21 Şubat 2019 Perşembe

İKİ YOL AĞZINDA


Hanoi/Vietnam

   Masallardaki genellikle dört yol ağzıdır.
   Ben ise burada insanlığın tam da karşısında bulunduğu iki yol ağzından söz edeceğim..
     Aslında bu yollardan birinde insanlığın bir bölümü, ötekinde bir başka bölümü epeyce yol almış.
     Yollardan birine girmiş olup da ötekine girmek için geri dönmek isteyenler her iki yolda da az değil…
      Tereddütlerle, iç ve dış çatışkılarla sürüp giden bir süreç…
      Nereye kadar?
       İrdeleyeceğim konu  biraz da bu soruya yanıt arayış sayılabilir…

                                          ***

        Birkaç gündür Vietnam Yazarlar Birliğinin düzenlediği 3. Uluslar arası  şiir şöleninin konuğu olarak bu ülkedeyim.
       Bu satırları da katılımcı şairlerin konakladığı Devlet Konuk Evindeki odamda yazıyorum..
      Vietnam ilkbaharı yaşıyor.
      Puslu, fakat arada bir de olsa güneşin eksik olmadığı ılık bir hava.
     Vietnam izlenimlerim iki ya da üç yazı  olarak bir kaç gün sonra gazetemizde ayrıca yayınlanacak.
      İlkini gönderdim bile…
       Şu andaki yazının da  bir başka ülkede yazılıyor olması  rastlantı değil.
      Çünkü yazılış nedeni, herhangi  bir başka ülkeye adım atar atmaz karşılaştığımız değişmez sorudur: Türkiye nereye gidiyor?

                                             ***
         70-li,80-li,90-lı ve sonraki yıllarda karşıma hep çıkan bu soruya, ülkemizin ve dünyanın içinde  bulunduğu durumlara göre yanıtlar verirdim…
         Örneğin 1984’de ülkeden zorunlu ayrılışımın ilk günlerinde, “Helsinki Watch Comittee” adlı kuruluşun Helsinki Parlamentosundaki  toplantısı için hazırlayıp okuduğum on sayfalık bir İngilizce sunumun önemli bir bölümü ülkemizde demokrasi için verilen savaşımların ve elde edilen kazanımların tarihsel dökümüydü…
            Çünkü bu bilinmezse, örneğin 80 darbesinin ne olup olmadığı da tam olarak anlaşılamazdı…
            Bir zamandır karşılaştığım benzer sorulara verdiğim yanıt ise, Türkiye’deki bu günkü  durumun dünyanın geneldeki durumundan pek de farklı olmadığıdır. 
        Çünkü  bugün Türkiye’de elinde siyasal iktidarı tutan gerici sistemin, dünyadaki geriye doğru zorlamalarla karşılıklı ilişkileri belki her zamankinden daha çok apaçık göz önündedir.

                                                  ***
       Şimdi yazının asıl konusuna, insanlığın karşı karşıya olduğu  iki yol ağzı kavramı ya da olgusuna gelelim…
        Kapitalist sistem bir kez daha bunalımda, emperyalizm ise sahip olduğu yok edici silahlar bakımında da  her zamankinden daha tehdit edici ve saldırgan konumdadır.
       Bu tehdit sadece şu yada bu ülke için değil, bütün dünya için söz konusudur.
        Bütün bir insanlığın, bütün ülkelerin ve her insan tekinin  siyasi, ahlâki, felsefi bir yol ayrımında, iki yol ağzında bulunduğunu kendi payıma apaçık görebiliyorum…
             Yollardan biri, her ülke bakımından farklı görünümlerde de olsa kölelik hukuku, yani hukuksuzluktur…
         Hem toplumsal, hem ahlâki ve felsefi olarak boyun eğmeyi, baskıyı, sömürüyü, sonuçta da  kulluğu, köleliği, gerçek dışı hayaller ve beklentiler içinde yok olup gitmeyi kabul etmektir bu…
       Bu yolun sonucu sadece kişiler ve ülkeler bakımından değil bütün insanlık için yok oluştur.
         

                                                               ***
         
          Emperyalizm her alanda, sanatta, kültürde, felsefede, siyasette, ekonomide, şantajla, baskıyla, tehditle, yalanla, güç kullanarak  ve sürüleştirerek insanlığı bu yola sürme çabasında…
          Ötekisi, özgürlüğe, özgür düşünceye,özgürce çalışıp yaratmaya, aydınlığa, her alanda ve her anlamda daha çok insan olmaya açılan özgürlük yoludur.
         Sanatın, şiirin, felsefenin, ahlâkın,  siyasetin savaşımları, çatışkıları hep bu iki yol ağzında olmuştur…
           Ya köle, ya özgür insan olacaksın…
            Bunun orta yolu yoktur…
                                           ***
            Bütün ülkelerin ve tek tek herkesin karşı karşıya olduğu,  hangisine girmek ya da hangisinde kalmak istediğine  bugün belki her zamankinden  daha acil karar vermesi gereken   yol ayrımıdır bu. …



Ataol Behramoğlu/Kültür ve Siyaset/190219

15 Şubat 2019 Cuma

KARTAL’DAKİ FACİA ÜZERİNE

 
             Kartal’daki facia bizim topluma ders olur mu, bilemem.
              Zaten ders alması gerekenler, öncelikle bu işin sorumlusu olan kişiler, şirketler ve  onların yasa dışı girişimlerine göz yuman siyasetçilerdir.
              Fakat  bütün bu sorumluları uyarması, eleştirmesi, denetlemesi gereken de yine halkın kendisidir…
               Yani tam bir kısır döngü…

                                        ***
               Cumhurbaşkanı, facia kurbanlarının cenaze töreninde yaptığı konuşmada “şahadete ulaşan meyyit ve meyyitelere Allah’tan rahmet” dilemiş…
                 İlk kez karşılaştığım bu “meyyit”in ne anlama geldiğini öğrenmek için Osmanlıca sözlüğe baktım…
                 Az çok  kutsallıkla ilgili bir açıklama beklerken karşıma “Mevt’ten” türemiş “ölü, ölmüş insan” karşılığı çıktı…. (İkinci bir anlamı da “çok zayıf” demekmiş…Bu arada, Cenap, Fikret gibi Serveti Fünun şairleri,kutsallık şurada dursun, bu Arapça sözcüğü, örneğin “ölgün gece” vb. gibi  doğa betimlerinde bile kullanmışlar…)
          Bu Arapça merakı nedir?
          Türkçede herhalde  karşılığı olan; üstelik “ölmek”, “ölü” gibi her an yaşamlarımızın içindeki bir kavram için, bu gün belki   bu dilin asıl sahiplerinin bile kullanmadıkları  ömrünü tamamlamış Arapça sözcükleri kullanmanın anlamı ne olabilir?
          Böyle yapınca, söz konusu olaya bir kutsallık, dokunulmazlık, eleştirilemezlik kazandırdığımızı mı sanıyoruz?
         Batı dillerinden sözcükleri olur olmaz yerde kullananlar alay konusu olurken, aynı şey Arapçayla yapıldığında bilmem ne demek gerekiyor?
        Ya da Arapçanın bilemediğimiz bir dokunulmazlığı mı var?..
                                      ***
            Facia kurbanlarının “şehit “ sayılmalarına ise hiçbir anlam veremedim…
       Buna göre, demek ki beklenen İstanbul depreminin olası “meyyit ve meyyite”leri  olarak biz milyonlarca İstanbul’lu aynı zamanda şahadete de ulaşmış olacağız…
              Yani ucunda şehitlik olduğuna göre üzülüp kaygılanmaya, hatta önlem almaya bile gerek kalmamış oluyor…
                                     
                                                   ***
                 Yalanla gerçeğin, sahteyle hakikinin birbirine karıştığı, olağandışı bir dönemden geçmekteyiz.
             İçlerinde aynı aileden dokuz kişinin de bulunduğu, aralarında çocukların ve  bebeklerin de olduğu yirmiden çok insanın yaşamını yitirmesine yol açan bir facia  konusunda bile görüş ve dil birliğinde olamayan bir toplum durumuna getirildik..

                                                 ***
                Oysa, çıkarılması gereken ders son derece açık:
                 İliklerine kadar yolsuzluğa, kanunsuzluğa batmış bir siyaset, ülkeyi faciadan faciaya sürüklüyor.
                Sorumluları apaçık göz önünde hızlı tren cinayetleri;  Kartal’daki gibi, nedeni ihmal, bilinçsizlik ve çıkar olan  büyük acılar;kurbanları kadınlar, genç kızlar, çocuklar olan,  bu günlere kadar görülmedik sayılarda ve acımasızlıkta tecavüz ve cinayet suçları birbirini izliyor .
                     Nereye kadar?
                     Bunu kestirebilmek kolay değil.
                     Ancak, sadece olası İstanbul depreminin kurban adayları olarak değil,   toplumsal altüst oluşun köklerinden sarstığı  bütün bir toplumca yalanı gerçekten, doğruyu yanlıştan,  sahteyi hakikiden ayırt edemedikçe;  toplumun öncüleri olması gereken biz aydınlar da  eylemsizliğe bahane oluşturan karamsarlık gerekçelerini aşarak bütün bu yaşanmakta olanlara  topluca ve kararlılıkla karşı çıkamadığımız sürece, yıkım kolay kolay durdurulacak gibi görünmüyor…


Ataol Behramoğlu/Kültür ve Siyaset/130219

7 Şubat 2019 Perşembe

PALTO



Palto” edebiyatla az çok ilgili herkesin bilebileceği gibi büyük bir Rus yazarı,Rus edebiyatında gerçekçilik akımının ilk örneklerini verdiği kabul edilen Nikolay Gogol’ün dünyaca ünlü anlatısıdır.
Anlatı sözcüğünü, Rusların “povest” dedikleri, Latin vb. dillerinde “novel/novella” diye adlandırılan yazın türünü adlandırmak için kullanıyorum.
Yani romanla öykü arası bir tür.
Belki uzun öykü de denebilir.
Gerçi bu türün tanımında uzunluk kısalık ölçüsü de tek belirleyici değildir; fakat şimdi bu tartışmaya girmeyelim.
Gogol’ün ünlü anlatısının konusu, tek kahraman çevresinde dönen, oldukça basit bir öyküdür…
Sıradan bir memur olan Akakiy Akakiyeviç, çalıştığı dairede üstlerinin, günlük yaşamda da hemen herkesin kendisini küçümsediğini düşünmekte, nedenini de giyim kuşamındaki yoksullukta, özetle de bir paltosunun olmayışında görmektedir.
Sonuçta hayallerini gerçekleştirerek borç harç kendine bir palto yaptırır…
Fakat onu gerçekten de küçümsenmekten kurtaran bu görkemli giysiyi, daha tadını çıkaramadan hırsızlara kaptırır.
Anlatı, şimdi anımsadığımca, zavallı Akakakiyeviç’in, paltosunu bulmak için sonuçsuz çabaları ve sonuçta da aklını yitirmesiyle sona erer…
Konu gerçekten basit… Fakat yapıtını ve Gogol’ü ölümsüzleştiren konu değil, toplumsal ilişkiler sarmalında kişiliğini yitirip yok olan “küçük insan”ın psikolojisini, trajedisini anlatma başarısındadır.
İlk yapıtının adı” Zavallı İnsanlar” olan Dostoyevski’nin, “Hepimiz Gogol’ün Palto’sundan çıktık” dediği söylenir… Söz doğru olsa da ben Dostoyevski’nin bu sözü söylediğine ilişkin bir kayıta rastlayamadım. Buna karşılık, 1843’te yayınlanışından iki yüz yıla yakın bir zaman sonunda bu paltodan ülkemizde genç bir tiyatro sanatçısına,İzmir Yenikapı Sanat Tiyatrosu oyuncularından Nazlı Masatçı’ya hapis cezası çıkıyor ve bu sanatçı arkadaşımız şu anda demir parmaklıklar arkasında…
***
Bundan önce de aralarında Nazlı Masatçı’nın da bulunduğu İzmir Yenikapı Sanat Tiyatrosu oyuncuları “vicdani ret” konulu bir protesto gösterisine Gogol’ün Paltosu’yla katıldıkları için beşer ay hapis cezasına çarptırılmışlar.
Savunma avukatının, suçlamaya konu olan TCK 318 (“halkı askerlikten soğutma” ) Maddesi’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine aykırı olduğu iddiası sonucu değiştirmemiş.
Ceza ertelenmiş. Fakat Masatçı hakkında bu kez göz altıları protesto için 2015’te tiyatro binasında düzenlenen basın toplantısında söylediği sözlerden ötürü, terör örgütü (hangi örgütse!)propagandası yaptığı suçlamasıyla açılan bir başka davada 1 yıl 6 ay hapis cezası verilmiş ve ülkemizde yürürlükteki rejimin belli ki çok tehlikeli bulduğu bu tiyatro sanatçısı hem bu cezayı hem de “Palto”ya ilişkin cezayı çekmek üzere 30 Ocak’ta tutuklanarak cezaevine konulmuş…
Sözü Gogol’den açmışken sürdürelim… Edebiyat tarihi bakımından sadece Dostoyevski ve içlerinde Çehov da olmak üzere pek çok gerçekçi Rus yazarı değil, örneğin başta Kafka olmak üzere saçma ve tuhafın bir çok yazarı da Gogol’ün Palto’sundan çıkmış, ya da Burun’undan düşmüşlerdir…
Öyleyse günümüz Türkiye’sinde dolaylı ya da dolaysız Gogol oynamaktan ötürü hapse girmek pek de yadırgatıcı sayılmamalı…

***
Oyuncular Sendikasının konuya ilişkin “Tiyatro Sanatçılarına Özgürlük” başlıklı açıklamasından, Nazan Masatçı’nın oyuncu ve yönetici olduğu İzmir Yenikapı Sanat Tiyatrosu’nun da 6 Ocak 2017 tarihli 679 sayılı kanun hükmünde kararname ile kapatıldığını öğreniyoruz…
Gogol’ün ruhu günümüz Türkiye’sine gelse, herhalde yine dönüp dolaşıp 1. Nikolayın baskıcı ,sansürcü yönetiminin egemen olduğu kendi ülkeme gelmiş olmalıyım diye düşünecekti…
***
Sözü burada kesiyor, bütün sanatçılara, sanat ve özgürlük severlere Sanatçılar Girişiminin çağrısını duyuruyorum:
11 Şubat Pazartesi saat 14.00’te , havanın durumuna göre paltolu ya da paltosuz, İzmir Kapalı Kadın Cezaevi önündeki protesto ve dayanışma buluşmasındayız…
Bekliyoruz…

Ataol Behramoğlu/Kültür ve Siyaset/060219