27 Ağustos 2020 Perşembe

HALK

      Halk, insanların oluşturduğu bir topluluk, bir insan topluğu demektir.

      Topluluğa halk denilmesi için belli bir sayıya ulaşması, birkaç kişiden daha fazla olması gerekir.

       Asgari bir kalabalıktan daha büyük sayılarda insan topluluklarını , kitleleri de halk  diye adlandırıyoruz.

        Milletleri oluşturan halkların toplamı,  dünya halkı dediğimiz en büyük halk kitlesidir. Hepimiz  tek tek, bireysel olarak bu kitlenin  en küçük birimleriyiz…

       Halk, oldukça kullanışlı bir sözcük…

        Dilimize nereden geldiğine bakalım…

                                                        ***

        Arapçadan almışız.

         Aramice-Süryanice’de bölme, pay etme anlamındaki sözcük, Arapça’da ahali, insan topluluğu anlamında kullanılıyor.

        Yine Arapçadaki “yaratma” anlamındaki “hâlk sözcüğüyle kökdeş olma dışında bir bağıntısı var mı, olabilir mi, bilmiyorum. 

        Olduğunu var sayalım…

        “Yaratık” , yaratılmış olan her hangi bir canlıdır.

       Bu anlamıyla insan da bir yaratıktır.

        Fakat onu öteki canlılardan(yaratıklardan) ayıran başlıca özelliği, içgüdünün üzerine yükselen, gelişmiş bir akıla sahip olmasıdır..

         Tıpkı bunun gibi, insan topluluklarının(halkın), hem onu oluşturan tek tek akılların toplamı, hem de  sentezi olarak  genel bir aklı olması gerekmez mi?

         Üzerinde düşünelim…

                                                               ***

         Kitle psikolojisinden söz eden kitaplarda, kitlenin( bu demektir ki büyük insan topluluklarının, halkın) aklına pek de güvenilmemesi gerektiği  anlatılıyor ve örnekleniyor.

            Kitle yanıltılabilir. Bireylerinin tek tek ve  bütün olarak  kitlenin toplu çıkarlarına aykırı yönlere sürüklenebilir.(Bu “sürüklenme” sözcüğünün  “sürü”yle bağlantısını şu anda ayrımsadım.)

                 Öyleyse şu soru sorulmalı: Halk(insan toplulukları) sürü müdür?

                 Sürüyse eğer, neden öyledir?

                 Ardından şu soru gelecektir: halkın sürü olmaktan çıkarak, onu oluşturan tek tek akıllara ve hepsinin üstüne yükselen bir akla, bir halk aklına sahip olması i çin ne yapılmalı, ne yapılabilir?

                                                          ***

      Düşüncemi zorlayan bu soruların yanıtı öyle sanıyorum ki örgüt, örgütlenme kavramlarında açıklanmasını buluyor.

          Örgütsüz insanların oluşturduğu topluluklar, kitleler, sayıca ne kadar büyük olurlarsa olsunlar, sürü, güruh olmanın ötesine geçemiyorlar.

         Her an her yöne savrulabiliyor, çıkarlarının en tersi yönlerde de kullanılabiliyorlar….

         Bu gibi topluluklarda her kafadan  (doğru, yanlış, ama karmakarışık)bir ses çıkması, sonunda çobanın elinde sopası, yerine göre de kavalı(vaatleri, müjdeleri, vb. ile) sürüyü dilediğince yönetmesi, yönlendirmesi, çok zaman, çok yerde görülen, bilinen bir şeydir...

             Örgütsüz ya da yeterince iyi ve doğru örgütlü olmayan toplumlarda iyi niyetli bireylerin düştükleri açmazlar, ümitsizlik duyguları,  giderek davadan vazgeçişler de, büyük ölçüde  bununla ilgilidir…

               

                                            ***

       Devrimciler, sosyalistler, yurtseverler, insan severler vb. olarak   halkı, insanı hep idealize ettik.

      Yanlıştır deyip geçmeyeyim, fakat üzerlerinde daha ciddi, daha ayrıntılı, daha derinliğine düşünülmesi gereken kavramlar ve olgulardır bunlar.

      Örgütsüz halk her türden despot(ya da iyi niyetli yönetici,lider) karşısında  yalnız ve korunmasızdır.

           Onun gerçek anlamda birey ve halk olması örgütlü olmasıyla gerçekleşir.

          Tıpkı bunun gibi, insan da evrenin sonsuzluğu önünde öylesine sahipsiz, korunmasız, geleceksiz ve büyük kitleleriyle  bilinçsizdir…

       Fakat bu sonuncusunun, insanın durumunun,   günümüzde insanlığın üzerinde düşünmesi gereken ve giderek daha da  çok düşünmesi  gerekecek çok  daha büyük önemde bir konu olduğunu düşünüyorum…


Ataol Behramoğlu/26082020

20 Ağustos 2020 Perşembe

ŞU KAHROLASI 65 YAŞ VE ÜSTÜ…

       Uçaktan indim.  Dönmekte  olan valiz taşıma bandımım önünde,  içinde birkaç parça çamaşır dışında  pek bir şey bulunmayan birkaç kilo ağırlığındaki sıradan yol çantasının görünmesini bekliyorum. O kadar hafif bir şeyi neden yanına almamış  diye düşünenler olabilir. Alamadım, çünkü izin verilmedi. Gerçi bunun 65 yaş konusuyla ilgisi yok. Sanırım uçaktan çıkıştaki  kargaşayı  önlemek için  bilgisayar çantası dışında  bütün çanta ve valizler aşağıya veriliyor. Fakat  çıkışta aynı  kargaşa  yine yaşandı.  Böyle bir yasaklama konulacağına,   uçaktan  çıkışlar da girişteki gibi koltuk numaralarına göre sıraya konularak sağlanamaz mı? Demek ki yasaklamak daha kolayımıza geliyor. 

          Bekleyenler arasında  uzunca boylu orta yaşlarda bir adam, yanındakilere yakınıyor: “75 yaşındaki adamı yanımdaki koltuğa oturttular! “ Belli ki canı çok sıkılmış. Aynı cümleyi üst üste tekrarlarken gözü bana ilişince  yakınmasını  rakam değişikliğiyle sürdürüyor: “85 yaşındaki adamı yanımdaki koltuğa oturttular…”

            Kendimi tutamayıp “O adamın sana değil, senin o adama zararın dokunabilirdi…” diyorum. Sonra da çok basit şeyi daha da basitleştirerek açıklıyorum: “Mikrop saçanlar ileri yaştakiler değildir. Virüsün onlar üzerinde etkisi  daha ağır olduğu için korunmaları gerekiyor.”

            Kafalar  onaylar  anlamda sallansa da  söylediklerimin anlaşıldığını pek sanmıyorum.                                       

                                                    ***

           Yaşlı adamdan korkan yurttaşın  konuyu tersinden anlaması sadece onun kabahati değil. 65 yaş  üstüne uygulanan yasaklama ve tecrit   onları toplumun dışına  atıyor ve böylece  yaşlı, hasta, aciz , zavallı  bir insan topluluğu görüntüsü, toplumun bütününden koparılarak  gözler önüne  serilmiş oluyor…  Batı toplumlarında  her zaman en imrendiğim ve özendiğim  görüntülerden biri, ,  otobüslerde, trenlerde, sinemalarda, her yerde her yaştan insanın bir arada olması, bunun yarattığı sıcak, birleştirici toplumsal aidiyet duygusudur…  Bizde belli bir yaş üstündeki insanlar , özellikle büyük şehirlerde, korona öncesinde de zaten ortalıkta pek görünemezlerdi. Şimdi bu tecrit  ve yasaklamalarla  büsbütün toplumun dışına  çıkarılmış oluyorlar. Yapılan şey ayıptır ve sadece o insanlara karşı değil  toplumun bütününe karşı işlenmekte olan  bir suçtur.

                                                 ***

         Bir toplumu sadece çocuklar, gençler, orta yaşlı ya da belli bir yaşın üstündeki insanlar, sadece kadınlar ya da erkekler değil, o toplumun bütün bireyleri, eşit bireylik haklarına sahip olarak oluştururlar.

       Her  yaş grubunun toplumda bir yeri vardır.  Çocukların  varlığı, toplumun neşesi, umudu, geleceğidir. Yaşlı denilen insanlar ise  olgunluğu, deney kazanmışlığı  simgeler. Bu nedenle  de saygıya hak kazanmışlardır. Bu bizde de böyleydi.  Fakat gitgide büyüyen bir sevgisizlik ve  saygısızlık ortamında çocuklar hak ettikleri  sevgiden, ilgiden yoksun  büyümektelerken, yaşlılar da saygının değil gidererek saygısızlığın hedefi olmaktalar. Bu yaş grubuna yönelik bilinçsiz,  adaletsiz, iki yüzlü, hiçbir yerde benzeri bulunmayan  korona yasakları,  onlara  karşı işlenen bir suça dönüşmüş durumdadır. Bir vali, bir kaymakam, herhangi bir yönetici  aklına estiğince bu yaş grubuna yönelik bir yasaklama getirebiliyorsa,  hiç  bir yaş gurubu, hiç kimse, en temel bireysel haklarını  güvence altında hissedemez.

                                               ***

      Önce Umre konusundaki  oportünist  bilinçsizlikle,, ardından AVM’lerin açılması ve   zaten uygulanamayan önlemlerin (65 yaş üstüne yönelik yasaklar dışında) büsbütün gevşetilmesi ya da kaldırılmasıyla, ,  ardından da   yangından mal kaçırırcasına gerçekleştirilen   Ayasofya açılışıyla   hasta sayısının ve ölümlerin artmasına yol açılmasının   başlıca sorumlusu ülkeyi yönetenlerdir

           65 yaş  ve üstüne  yönelik yasaklamalar  ayrımcılık suçudur.  İlgili kurum ve  dernekleri dava açmaya çağırıyorum.Ben ise  sivil itaatsizlik hakkımı kullanmaya devam edeceğim. 

Ataol Behramoğlu/Kültür ve Siyaset/19082020   

13 Ağustos 2020 Perşembe

YETENEK VE TUTKU

      Yetenek için Tanrı vergisidir derler.

       Bu görüş ya da inanışta önemli bir doğruluk  payı olsa gerek

      Çünkü çocukluk döneminde, kimi kez daha da öncelerde görülen bir kişilik özelliğidir.

      Tanrı vergisi derken, mistik biri inanıştan çok, büyük ölçüde genetikten, belli ölçülerde de çocuğun içinde yetiştiği aile vb. toplumsal ortamlardan söz ediyoruz demektir.

       Tutku(ihtiras) dediğimiz şey de önemli bir kişilik özelliğidir.

        Bu özellikte de genetiğin bir payı olabilir.

       Fakat yetenekten farklı olarak tutkunun zaman içinde, çeşitli olaylara bağlı olarak kazanılan bir kişilik özelliği olduğunu düşünüyorum.

       Bu cümlede “kazanılan” yerine  örneğin “edinilen” gibi daha nötr bir sözcük kullanılması daha doğru olabilirdi.

       Çünkü tutku, yine yetenekten farklı olarak, kişiyi iyiye olduğu kadar kötüye, başarıya olduğu kadar yıkıma da sürükleyebilir.

        Gerçi yetenek de bu anlamda çok masum bir kişilik özelliği sayılamaz.

        Fakat bu bir başka konu…


                                             ***

         Yetenek ve tutku kavramlarını neden bir arada kullandım?

          Aralarında nasıl bir ilişki görüyorum?

          Biraz da serbest çağrışımlarla bu konudaki düşüncelerimi ve sorularımı sıralayayım…

           Herhangi bir alanda yeteneği olan çocuğun  bu alanda başarı kazanmak, bir şeyler yapmak  için bir tutkuya  da sahip olması doğal sayılabilir.

            Yetenek ve tutkunun bir aradalığı  her alanda hedefe ulaşmanın başlıca koşuludur.

            Fakat bu iki kişilik özelliği her zaman bir arada bulunmayabilir.

             Yetenekli bir çocuk, yeteneğinin  derecesine de bağlı olarak ,başarı kazanmak için yeterince tutkuya sahip  olmayabilir.

             Konu çocuk olduğunda eğitimle ilgili sorunlarla da karşılaşmış oluyoruz.

            Yetenekli fakat tutkusuz çocuk, yeteneğinin yönlendirilmesi ve ürüne dönüşmesi süreçlerinde  giderek tutkulu da olabilecektir…

                          Yetenek ve tutku bir arada  ise sorun yok.

              Asıl sorun, her hangi bir  alanda yeterince yetenekli olmayıp  fazlaca tutkulu  olmaktır…

                                                      ***

                      

            Şimdi yetenek ve tutku konusunu  çocuk dünyasından  yetişkinler dünyasına taşıyalım…

             Herhangi bir alanda başarılı olmak için yetenek ve tutku birlikteliği ön koşul olmakla birlikte, çalışkanlık, şans, yaşanılan dönem vb. başkaca etkenler de söz konusudur.

            Beni bu yazının konusu olarak  asıl ilgilendiren ise,  yine herhangi bir alanda yeteneği sınırlı olup da tutkusu bu yeteneğin çok üstüne yükselmiş olan kişilerin varlığıdır.

         Sanat, edebiyat alanlarında , bizde ve kuşkusuz her yerde  sıkça  rastlanılan  bu anlaşılır ve doğal olgunun kimseye bir zararı yoktur.

          Herkes ilgi duyduğu alanda elinden geleni yapma hakkına, özgürlüğüne ve olanaklarına sahip olmalıdır

       Kaldı ki yeteneği ölçen bir aygıt bulunmadığı gibi üretilen şeyin değeri üzerine  son sözü gelecek zamanlar söyleyecektir.

              Bu konuda asıl sorun siyaset alanındadır. 

              Siyaset dünyasında yükselme çabası içinde olanlar   ne yazık ki her zaman en yetenekliler değil, en tutkululardır.

                Hem kendilerinin, hem çevrelerinin,  hem ülkelerinin başına büyük bela açanlar da bunlar arasından çıkmış kimselerdir.

                 Bütün insanlık tarihi ve günümüz dünyası  bu gibilerle dolup taşıyor.


                                                  ***

         Söz buraya gelince de , bir kez daha, peki  öyleyse ne yapmalı sorusuyla karşılaşmış oluyoruz…

         Yanıtı pek de kolay olmayan bir insanlık sorunsalı…

          Benim yanıtım, siyaset alanıyla sınırlı kalarak  şu olabilir:

          Yeteneksiz tutku sahiplerine(kifayetsiz muhterislere) yönetim yollarını kapamanın tek  yolu, kitlelerin bilinçlenmesi, örgütlenmesi, sürü değil asıl yönetici  güç olmalarıdır.

      Toplumlarda genel olarak sağduyunun, doğruluğun,, iyiliğin  kalıcı egemenliği için de tek çare  budur.


Ataol Behramoğlu/Kültür ve Siyaset/12082020 

6 Ağustos 2020 Perşembe

BAŞKALARININ HİKÂYESİ

        Cumhurbaşkanlığı sözcüsü ve başdanışmanı İbrahim Kalın’ın birkaç gün önceki bir sosyal medya paylaşımı tepkilere yol açtı. Görebildiğim kadarıyla Kalın’dan açıklayıcı bir yanıt gelmedi. Zaten gelmesi de gerekmiyor. Söyledikleri yeni şeyler değil. Belli bir çevrenin  bilinen düşünceleri. Paylaşım şöyleydi:
         “Bize yüz elli yıldır modernleşme adı altında başkalarının hikâyeleri anlatıldı. Artık kendi hikâyemizi yazmanın zamanıdır.”
                                                ***
             Söz konusu kişi bulunduğu makama gelmeden önce  kendi çevresi dışında tanınan biri miydi bilmem..  Biyografisinde, kendi ilgi  alanında ciddi sayılacak  bir eğitim almış olduğunu görülüyor. 1992 yılında(benim İstanbul Üniversitesinde öğretim üyesi olduğu yıl) , bu üniversitenin tarih  bölümünden mezun olmuş. Yüksek lisans(master) öğrenimini Malezya’da tamamlamış. Malezya’ya nasıl, hangi olanaklarla gittiğini,  hangi üniversitede öğrenim gördüğünü ve oradaki eğitimin konusunu bilmiyoruz. Ardından George Washington Üniversitesinde  “beşeri bilimler ve mukayeseli felsefe” alanında  “Molla Sadra’nın varlık görüşü ve bilgi felsefesi “üzerine yazdığı tezle doktorasını tamamlamış. Molla Sadra adını ilk kez duyduğum için merak edip baktım:1571-1640 yıllarında yaşamış İranlı ünlü bir İslam filozofu. İbrahim Kalın 2005-2009 yılları arasında Siyaset Ekonomi ve toplum Araştırmaları Vakfı(SETA) kurucu başkanlığı yapmış. 2001’de Ahmet Yesevi Üniversitesi mütevelli heyeti üyeliğine seçilmiş.2007’de “İslam ve Batı” adlı kitabı yayınlanmış. Aynı konularda başkaca araştırmaları ve çevirileri de var.. İçinde bulunduğumuz yıl profesör unvanı almış. 
                                        ***
   1971 doğumlu olduğuna göre şu anda 49 yaşında, büyük olasılıkla orta ya da belki az gelirli bir Erzurumlu ailenin çocuğunun  küçümsenemeyecek yaşam öyküsü.
        Öykünün(hikâyenin) evrelerine baktığımızda, Cumhuriyetin, Cumhuriyet öncesindeki modernleşme süreçlerinin öngördüğü Batılı, laik, modernist aydın profilinin karşısında.(“sağcı” demeyeyim) fakat “sağda” bir aydın profili görüyoruz.  O zaman “başkası”, “başkaları”  göndermeleri de açıklık kazanmış oluyor.
                                                        ***
      Günümüzden yüz elli yıl öncesi 1870’lerdir. Osmanlı modernleşmesinin   tarihini 1839 Tanzimat Fermanının ilanıyla başlatacak olursak bu tarih 200 yıla yaklaşıyor.  Başkalarının hikâyesi denilen,  Cumhuriyet dönemini de kapsayan bu tarihin hikâyesi değilse, neyin, kimin hikâyesidir?
         Tanzimat ve sonrasındaki modernleşme girişimleri, Yeni Osmanlılar, 1. Ve 2. Meşrutiyet,  birbirini  izleyen savaşlar ve ağır yenilgiler, imparatorluğun parçalanması, Cumhuriyet ve Atatürk devrimleri, bütün bunlar bizim tarihimiz ve bizim hikâyemiz değilse, kimin tarihi, kimin hikâyesidir?
      Bu tarihi ve hikâyesini “başkaları”nın gören kişi, kendisini hangi tarih ve hikâyenin içinde görüyor?
                                                  ***
           Modernleşme tarihimiz ve hikâyesi, acılarla, çilelerle dolup taşıyor. Çok sancılı bir tarihtir bu. Ama büyük  bir  tarihtir ve bizim tarihimizdir. 
        Nice baskılara göğüs gerilmiş, içinde ve çevresinde entrikalar çevrilmiş, hataları ve yanlışları  da olmuştur. 
        Bu hata ve yanlışlar sadece sağdan değil soldan da eleştirilmiştir. 
         Herhangi bir tarihin hiç bir sayfası bütünüyle dosdoğru, bütünüyle tertemiz olamaz. Bu bizim modernleşme  tarihimiz bakımından da hiç kuşkusuz böyledir.   
         Fakat başkalarının  değil kendi  tarihimiz, bizim hikâyemizdir   
      Modernleşme tarihimizi ve onun büyük aşaması olan Cumhuriyet devrimlerini reddeden,  onu “başkalarının hikâyesi” sayan  biri,  gerekçesini nerede, hangi dünya görüşünde ararsa arasın ve  bunu söylerken hangi  düşünsel birikimine  güvenirse güvensin,  “biz” olmayan, “başkası” olma talihsizliğini yaşamakta olan kişidir.  
           Böyle bir kişinin ve düşünce birliğinde olduklarının yazacakları tarih ve anlatacakları hikâye ise, bizim yani bu ülkenin tarihi ve hikâyesi değil, aslında hiç bir yere ve hiç bir zamana ait olmayan  sanal bir tarih ve hikâye olacaktır.
Ataol Behramoğlu/Kültür ve Siyaset/ 05082020

31 Temmuz 2020 Cuma

NE YAZMALI?

       Mesleği gazetecilik olmayan köşe yazarı zaman zaman bu soruyla karşı karşıya kalır.
          Ne yazmalıyım?
          Sorun konu yokluğu değil. Köşe yazısı için konudan bol bir şey yok ülkemizde.
        Fakat gazeteci yazarın klavyeler üzerinde rahatça ve ayrıntılara inme bakımından keyifle gezinebileceği bir konu, edebiyatçı yazar  bakımından can sıkıcı olabilir.
           Örneğin CHP kurultayı?
           Kimseyi kırmak istemem. Genel Başkandan tek tek her Meclis  üyesine kadar seçilmiş olan herkesi kutlarım.   
          Fakat ne yalan söyleyeyim, bu kurultay benim ilgi alanımın dışında kaldı. 
       Toplumda da elle tutulur bir heyecan görmedim. 
       Tam bu noktada, üzerinde düşünmek isteyeceğim bir yazı konusu kendini duyumsatıyor. 
         Ana muhalefet partisi toplumda neden heyecan uyandıramıyor?    CHP kurultayının gazetecilik bakımından ilginç olabilecek ayrıntıları değil, fakat bu soru ilerdeki bir yazımın başlığı olabilir…
                                            ***
               Ayasofya konusu…
                  “Hasmın Kutsalına Tecavüz” başlığıyla, 24 Temmuzdaki açılıştan önce yazdım bu konuda.
                    Söylediğim özetle, hasmın kutsalına tecavüzün (adı ister kılıç hakkı, ister başka bir şey olsun) yüzlerce yıl öncelerde kalmış olması gereken bir anlayış olduğuydu.
               Fetihten yaklaşık 1000 yıl önce Bizans İmparatorlarından 1. Justinianus tarafından inşa ettirildiğine  göre 1500 yaşındaki bir  Hıristiyan tapınağında  siz 21. Yüzyılda  elde kılıç gösteri yapıyor, devlet başkanlığı düzeyinde  başınızda takke Kuran okuyorsunuz. 
       Her şeyden önce ben,  büyük çoğunluğuyla,beklentileri, sorunları, duygularıyla  çağdaş dünya gençliğinin bir parçası olduğundan kuşku duymadığım gençliğimizin,  bu görüntüleri nasıl karşıladığını merak ederim.   
              Namaz protokolünde   üniformalarıyla   saf tutan yüksek rütbeli komutan görüntüleri ise  laik Türkiye Cumhuriyeti tarihinde  görülmedik, alışılmadık  bir başka ilginç fotoğraf karesi.
               Yanlıştan  mutlaka dönülecek, Ayasofya   tarihe yine  müze olarak  tanıklık etmeyi  kesintiye uğradığı yerden sürdürmeye er geç devam edecektir.
                İnsanlığın ulaştığı, ulaşmış olması gereken olgunluk düzeyi bunu gerektirir.
                Dinin siyasete alet edilmesinin siyasi getirisi ise, özellikle aydınlarımızdaki genel kanının tam tersine, benim kanımca, hızla azalmaktadır, azalacaktır.
                Bütün insanlık bir başka ufka yürümenin sancılarını, kıpırtılarını, sezgilerini yaşıyor.
                Halk için, halktan yana siyaset yaptığını düşünen kişiler ve kurumlarla  halkından ümidini kesmiş aydınlar başta olmak üzere herkesin üzerinde önemle düşünüp kafa yorması, araştırıp gözlem yapması gereken bir konu…
                                                     ***
      Kurbanları kadın olan cinayetler konusunda yazılmadık bir şey kalmadı.
      Çok yıllar önce, ülkemize henüz televizyon gelmemişken, böyle bir cinayet haberi gazetelerde günlerce yer tutar, toplumu sarsardı.
       Günümde bu cinayetlerin en vahşicesi, en alçakçası bile bir zaman sonra toplumsal bellekte silikleşiyor.
           Çünkü akıl almazlıkta, canavarlıkta yarışırcasına birbirlerini izlemekteler.
            Bu toplumsal çürümeyi bir anda durdurabilecek bir çözüm ne yazık ki yok.
              Ailede ve okulda , özellikle erkek çocuklara yönelik eğitimde üzerinde önemle durulması; hümanist, bilimsel  içeriğin öne çıkarılması gerekiyor.
            Acil olarak , kadına yönelik şiddetin(her türlü şiddetin) tartışılıp nedenlerinin araştırılacağı sempozyumlara, seminerlere, televizyon programlarına gereksinim var.
           Bu türden etkinliklerle toplumun uyarılması, bilgilendirilmesi  için, günümüz koşullarında   ben yine öncelikle ve bütünüyle  muhalefeti işaret ediyorum.
                                           ***
               Sürmekte olan ölüm oruçları konusunda  ne yazmalı, ne söylemeli?
             Muhalefet Partileri  başkanlarına ve yönetimlerine sesleniyorum: 
             Gecikmeksizin , bir an önce, sizlerin  temsilcileri ve  Sanatçılar Girişimi temsilcileriyle kalıcı bir ekip oluşturarak ölüm orucundaki genç avukatları  ziyaret edelim, onları dinleyelim, sorunlarını  günü gününe izleyerek elimizden geleni yapacağımız sözünü verelim ve sözümüzü de  yerine getirelim. 
            Belki böylece hızla yaklaşan ölümlerin durdurulması, sorunların çözümünün de hızlandırılması yönünde  adım atılmasına yardımcı oluruz.

Ataol Behramoğlu/Kültür ve Siyaset/29072020
           

23 Temmuz 2020 Perşembe

MELEK ÇETİNKAYA


              Melek Çetinkaya adında bir tanıdığım yok.
             Birkaç gün önce Birgün gazetesindeki bir haber başlığında  görünceye kadar bu ismi taşıyan birinden haberim   yoktu.
          Başlıkta “Meral Çetinkaya tutuklandı” deniyor…
          Bir de fotoğraf konmuş. 
           Baş örtülü, sıradan, olağan bir halk kadını.
         Yüzünde belli belirsiz  gülümseyiş.  Göğsüne asılı  siyah bir önlükte ise beyaz harflerle “Askeri öğrencilere adalet istiyoruz”  yazılı.
               Haberin ayrıntısında, Melek Çetinkaya’nın  Hava Harp Okulu öğrencisi oğlu Furkan’ın  darbeye teşebbüsten tutuklanarak  müebbet hapse mahkûm edildiğini öğreniyoruz.
          Melek Hanım  da Akit TV’ye yaptığı açıklamalar nedeniyle bir gün önce(17 Temmuz Cuma) tutuklanmış.
        Kızı Rüveyda  Twitter  hesabından , annesinin 12 Temmuzda bu TV kanalında  söylediklerinde  “suçu ve suçluyu övdüğü” iddiasıyla göz altına alınarak Ankara’dan İstanbul’a götürüldüğünü bildiriyor…
                                                       ***
                Başta belirttiğim gibi, Çetinkaya ailesiyle bu  gazete haberi dışında bir tanışıklığım yok.
          Zaten olması olası değil.
         Açıklamanın yapıldığı TV kanalı, çocukların isimleri gibi ayrıntılar, farklı dünya görüşlerine sahip olduğumuzun  işaretleri.
         Fakat bir gazetenin köşesine sıkışmış bu  haber ve çocuğu için mücadele eden annenin görüntüsü günlerdir zihnimden ve gözlerimin önünden gitmiyor.
             Çünkü bütünüyle bir Türkiye fotoğrafı bu.           
                  İnsanlar işinde gücünde,  bir şey olmamışçasına günlük yaşamlarını sürdürmektelerken, sessizce,  ya da sesi  bastırılmış olarak yaşanan bir acının fotoğrafı…
            Çünkü sesinizi çıkarmak, acınızı dile getirmek istediğinizde,  başınıza gelecek olan Melek Hanımın başına gelen olacaktır…
                                                       ***
                Melek Hanım suçu ve suçluyu övmek için ne söylemiş olabilir, bilmiyorum. 
          Olsa olsa, benim ve sanırım bu satırları okumaktayken pek çoğunuzun da zihninde beliren soruyu, 19 yaşında bir çocuğun darbeye nasıl teşebbüs etmiş olabileceğini sormuştur.
                 Ve ardından, anne yüreğinden yükselen acının da etkisiyle, bir çocuğun böyle bir iddiayla müebbet hapis cezasına çarptırılmasının nasıl bir adalet ve vicdan eseri olduğunu sormuş olabilir…
                  Yani  benim ve  bu  satırları okumaktayken büyük olasılıkla  pek çoğunuzun da zihninde beliren  bu soruyu…
                                                               ***
                  Bir iki hafta önce, üst üste iki yazıda, hapishanede  ölüm oruçları sürmekte olan iki genç avukattan Aytaç Ünsal’ın annesi Nermin Ünsal Hanımın iletisi üzerine ve bu vesileyle de o genç avukatlara yapılan büyük haksızlıklar konusunda yazmıştım.
             Şu ana kadar, ne yazık ki ne Yargıtay’dan, ne bir başka kanaldan olumlu bir haber işareti gelmiş değil.
              Gençlerine zulmedilen, annelerine acı çektirilen, vicdanlar üzerinde ağır baskıların uygulandığı bir ülke görümündeyiz.
             Bu kadar ağırlaşan kötülüğü bir ülke daha ne kadar süre taşıyabilir, bilmiyorum.

Ataol Behramoğlu/Kültür ve Siyaset/22.7.2020

16 Temmuz 2020 Perşembe

HASMIN KUTSALINA TECAVÜZ

            İnsan soyu kutsallık kavramının ortaya çıkışından bu günlere hasmın kutsalına tecavüzü  hak saya gelmiş olmalı.
           Savaşta yenilen, maddi manevi bütün değerleriyle karşısındakinin eline düşmüş demektir.
          Ona her şey yapılabilir. Çarpışmada canını yitirdiyse talihli sayılmalı. Çünkü hayatta kalmışsa , düşmanı onun yaşamına dilediği biçimde son verme hakkına sahiptir.
        Malı mülkü yağmalanacak, çok daha kötüsü yakınlarının uğrayacağı hakaretlere tanık olacaktır.
            Uzak zamanlara gitmeye gerek yok. Bosna’da yaşanan, yaşatılan vahşetlerin , hemen yanı başımızdaki  Ortadoğu’da  dinci fanatizmin yaptıklarının, Afrika’daki soykırım katliamlarının canlı tanıklarıyız.
         Hasmın kutsalına tecavüz, karşıtların birbirine yapabileceği kötülüklerin ön sıralarında yer alır.
          Bu kutsal genellikle, düşman erkeğin eşi, kızı, başkaca yakınlarıdır.
          Bildiğim kadarıyla bütün dillerdeki sövgülerde de sövülenin, başta annesi olmak üzere, kadın yakınları  hedeftir.
          Kutsallık kavramı, bu demektir ki dinsel inanışlar ortaya çıktıktan sonra da bu hedefler karşıt dinsel inancın simgeleri, mabetleri olmuştur.
          Haçlı seferi askerlerinin hedefindeki simge hilal, karşıtlarının hedefindeki haçtı.
        Hilal ve haç karşıtlığı, tutucu kafalarda, günümüzde de süregitmektedir…
                                                             ***
               İnsan bir süreç içinde insanlaşmaya yönelmiştir…
               İnsan hakları, demokrasi, hümanizm, dünyanın uygar denebilecek kesimlerinde bu gün tersi düşünülemeyecek değerlerdir. 
        Ortaya çıkışlarının nedeni, hemen bütün değerlerimiz gibi,  bir arada yaşamanın yol açtığı zorunluluklar da olsa, sonuç olarak onlar artık  insanın ahlâki kimliğinin temel değerleri olmuştur.
          Zaten insan dediğimiz varlık, bu ahlâki kimlik değilse, nedir?
                                                 ***
             Zihinlerde beliren soruları, kuşku işaretlerini görür gibiyim?
              Dünyanın  uygar denebilecek kesimleri dediğiniz kimlerdir, nereleridir?
              Eğer bu kesim, Batı dünyası ise, günümüzdeki kötülüklerin pek çoğunun kaynağı da o dünya değil mi?
              Hangi ahlâki değerlerden söz ediyorsunuz? Her türlü ahlâksızlığın dizginsizce egemen olduğu bir dünya değil mi bu yaşadığımız? Vb…
               Bu gibi sorularda doğruluk payları olduğunda kuşku yok…
               Fakat sözünü ettiğim temel insani değerlerin bu günlere gelebilmesi, kurallaşabilmesi, insanın ahlâki kimliğinin temel değerleri olabilmesi için, bütün bir insanlık tarihi süresince ne emekler harcandığı, ne acılar çekildiği, ne kurbanlar verildiği ve bilimde,kültürde, sanatta ne başarılar kazanıldığı da en az aynı ölçüde gerçek  değil mi?
             Öyleyse onları savunmaya devam edeceğiz…
             Bugünün ve geleceğin insanının, bütün bir insanlığın onuru adına hissemize düşecek acılara katlanmayı göze alacağız…
                                                 ***
                 Hasmın kutsalına tecavüz dünün insanı bakımından bir haktı belki.
                   Ama bugün, bizde ve bütün dünyada, çok daha az sayıda insanın bu tecavüzü hak sayabileceği kanısındayım.
                    Kutsal olan evrenseldir.
                     Herkesin eşi, çocuğu, mabedi, sadece onun değil bütün insanlığın kutsalıdır.
                      Savaş hukuku bile, yenilenin en temel insan olma haklarını korumaya yönelik ilkelere sahiptir..
                       Yaşadığımız çağda, insanlığın bu gününde, savaşta ya da barışta, kimden ve kime karşı olursa olsun, kutsalları çarpıştırmak, bir kutsal adına bir başka kutsala tecavüz,ayıptır, günahtır, suçtur, küçüklüktür.

Ataol Behramoğlu/Kültür ve Siyaset/ 15.07.2020