Sayın Nermin Ünsal, emekli hakim.
E-posta adresime gelen iletinizi birkaç kez dikkatle okudum.
Şu anda da, bu satırları yazmakta olduğum internet sayfasında kaydedilmiş olarak duruyor.
İletinize, tek çocuğunuz, oğlunuz, Halkın Hukuk Bürosu avukatlarından Aytaç Ünsal’ın ve onunla birlikte tutuklu avukat arkadaşlarının durumunu özetleyerek başlıyorsunuz.
20 Eylül 2017’de (günümüzde giderek ve artık iyice kanıksanan; inandırıcılığını yitiren;her türlü ve her çevreden muhalefeti korkutup yıldırmak için kullanılan) terör vb. suçlamalarıyla tutuklanan, aralarında oğlunuzun da bulunduğu avukatlar bir yıl yargıç önüne çıkmaksızın cezaevinde kalıyorlar.
Bir yıl sonra çıkarıldıkları mahkemede “avukat oluşları, mevcut delil durumu, Anayasa Mahkemesinin ve AİHM’nin içtihatları “ gerekçe gösterilerek tahliye ediliyor, fakat tahliye üzerinden altı saat geçmeden aynı mahkeme tarafından herhangi bir yeni delil olmaksızın yeniden tutuklanıyorlar.
Ardından, iki gün içinde, tahliye kararı vermiş olan heyet değiştiriliyor, yerine atanan heyet yargılama yapmadan ağır cezalara hükmediyor.
Aralarında oğlunuzun da bulunduğu Halkın Hukuk Bürosu avukatları bu durumda üç yıla yakın süredir hapisteler ve dava dosyası Yargıtay’da beklemede…
****
İlginç bir rastlantıyla, gazetedeki posta adresime gelen mektuplar arasında avukat Aytaç Ünsal’dan da bir mektup var. Belli ki edebiyat ve şiir sever, duyarlı bir genç insan. “…uzun bir aradan sonra gazetede yazınızla karşılaştığımda uzun süredir görmediğim bir yakınımı görmüş gibi hissettim…” diyor… “Belki hiç tanışmadık yüz yüze, ama olsun, halk kocaman bir ailedir” diye devam ediyor… “Ve bu ailenin üyeleri birbirleriyle tanışmasalar da doğal bir bağ vardır aralarında.”
Gazetede birikmiş bekleyen postalar arasında, belli ki epeyce önce yazılmış mektubunda Aytaç Ünsal, Grup Yorum’un avukatı olduğunu, 2.5 yıldır tutuklu , açlıklarının da 56. gününde olduklarını yazıyor…
Mektup yazıldığında Helin , İbrahim, Mustafa Koçak henüz hayattalar…
***
Tekrar sayın Nermin Koçak’ın iletisine dönerek onun satırlarıyla devam edeyim:
Aile olarak karşı koymalarımıza rağmen kendisine yapılan hukuksuzluklar ve adil yargılanma talebiyle 03 Şubat'ta süresiz açlık grevine başlamıştı. Hem doğum günü, hemde avukatlar günü olan 05 Nisan'da anne olarak dilim varmıyor, içim yanıyor ama bu grevi maalesef ÖLÜM ORUCUNA çevirdiğini öğrendik.
Aile olarak o an, tam da yıkıldığımız andı. Bu anlatılamaz..
Ataol bey, oğlum henüz 32 yaşında ve tek çocuğumuz. Dosya Yargıtay da ve 4 aydır ele alınmıyor.
Her ziyaret edişimde eridiğini gördükçe içim kan ağlıyor. Bugün itibariyle Öĺüm Orucunun 110.gününde, durumu her geçen gün kritikleşiyor.
Yardımlarınızı bekliyorum.
Saygılarımla
Emekli Hakim Nermin Ünsal”
***
Yazıya başlama öncesinde internet sayfalarında bu davaya ilişkin haberlerin gerçek anlamıyla yürekler acısı, iç daraltıcı labirentlerinde dolaştım… Hukuk ve hukukçuluk adına üzüldüm, utandım. Aynı mahkemede alt saat içinde karar değişiyor. Bir heyet görevden alınıyor, yerine atanan heyet bir öncekinin tam karşıtı bir hüküm veriyor? Hukukçu anne feryat ediyor. Hukukçu genç insanlar yıllardır ceza evinde, adalet beklentisi içinde canlarını ateşe atarlarken , dava dosyası aylardır Yargıtay aşamasında raflarda bekliyor. Günlük yaşam sanki bütün bu kötülükler, haksızlıklar , zulümler yokmuşçasına, aldırışsızca alışıldık döngüsünü sürdürmekteyken, avukata ve avukatlık mesleğine yönelik bu hukuk dışı ,yaşam söndürücü, cana kastedici uygulamalar karşısında Türkiye Barolar Birliği acaba ne yapıyor? Dosyanın Yargıtay’da bir an önce görüşülmesi için ne gibi girişimlerde bulunuyor? Hukukçuların adalet beklentisiyle ölüm orucuna yattığı bir ülkede, Yargıtay bu girişimi belki de sonlandıracak çalışmaya başlamayı neden geciktiriyor?
Ataol Behramoğlu/Kültür ve Siyaset/27052020
28 Mayıs 2020 Perşembe
22 Mayıs 2020 Cuma
KORONA’NIN ÖĞRETTİKLERİ
Çok uzun süre olmasa da (toplam 10 ay!) cezaevi yaşantısından haberli biri olarak korona’nın öğrettiklerinin bir kısmını zaten biliyorum. Fakat yine de böyle bir yaşantım olmamışçasına yazımı koronanın öğrettikleri üzerinden sürdüreyim…
Öncelikle yürümek…
Evde uzun süre kaldığınızda, bulunduğunuz mekânın uygunluk durumuna göre içerde volta da atsanız; dışarıda, açık havada, gökyüzü altında, toprağa basarak yürümek başka bir şey… Bambaşka bir mutluluk…
Volta, malûm, cezaevi jargonudur. Ahmed Arif’in dizelerini anımsamanın sırasıdır:
Kürdün Gelinini söyler maltada biri
Bense voltadayım ranza dibinde…
Volta tamam da, malta ne demek… Bilmiyordum doğrusu… Şimdi baktım… Hapishanede volta atılan alan demekmiş, yani havalandırmaya çıkılan yer…
Şair belli ki oraya çıkmak istememiş… Belki yalnız kalmak istemiş… Ranza dibinde ne kadarcık bir alan var ki, volta atabiliyor… Kendi payıma, nerede,ne zaman öğrendim bilmiyorum, birkaç adımlık alanlarda da volta atabilen biriyim… Ahmed Arif’in bunu yapabilmesi doğal…
Konumuza dönelim…
Korona günleri sanırım çok kişiye yürümenin mutluluk olduğunu anımsattı, ya da öğretti…
***
Yanı sıra öğrendiğimiz bir başka şey, dokunmanın önemi…
Olur olmaz zamanda el sıkışmaktan pek hoşlandığımı söyleyemem.
İnsanların el temizliğine pek de dikkat etmediklerini bilip gördüğümden olmalı…
Fakat kuşkusuz, el sıkışmanın gerektiği zamanlar da vardır…
Dokunmak derken asıl kastettiğim ise, sevdiklerimizle, yakınlarımızla kucaklaşmak… Onların yüzüne, saçına, omzuna, koluna, bir yerine dokunmak,temas etmek… Biz böyle alıştık… Ya da ben böyle biriyim…Dokunmak önemlidir benim için…
Şimdi de kendimden, 12 Eylül sonrasındaki günlerde neredeyse şimdiki gibi büyük ölçüde evlere kapanmışken, dostlarla görüşmeler en aza inmişken yazdığım Sesler adlı şiirimden bir örnek vereyim:
Ve dostların sesi, bunaldığımda
Dokunurcasına duymak istediğim…
Dokunurcasına duymak … Sadece duymanın yetmeyişi… Duymanın dokunurca çoğaltılması…
Kuzey ülkelerin insanları için dokunmak çok da önemli olmayabilir… Fakat biz sıcak kanlılar, dokunmadan yaşayamayız pek… Korona sonrasında nasıl olacak bu, bilmiyorum, göreceğiz…
***
Korona günlerinin öğrettiği bir başka şey, zamanın değerliliği.
Hepimizin bildiği “zaman öldürmek” diye bir deyim var dilimizde…
Zamanı boşa geçirmemek gerektiği anlamında kullanıldığı gibi, bir şey yapmayıp boş boş oturmak anlamında da kullanılıyor…
Bu ikinci anlamı başka dillerde de karşılayan deyimler olduğu kuşkusuz. Fakat herhangi bir başka dilde,özellikle bu ikinci anlamıyla, zaman ve öldürmek sözcüklerinin bir arada olduğu bir deyim var mıdır, bilmem.
Korona günleri kendi payıma bana zamanın değerliliğini bir kez daha kanıtladı.
Kendime ait çok zamanım var ve böyleyken de çalışma masamdan kalkmaya pek vakit bulamıyorum…
Demek ki olağan zamanlarda dışarılarda, örneğin yollarda fazlaca zaman harcamıştım… Çalışma masasında geçirilecek zamanları israf etmişim… Bir başka deyişle de, zamanı öldürmüşüm…
Çağdaş yaşamda ve özellikle büyük şehirlerde bu pek çoğumuz için böyle…
***
Ve tenhalığın güzelliği…
Batı ülkelerini gören ya da oralarda yaşayanlar, Pazar günleri özellikle belli şehir merkezlerinin dışında ve daha da çok taşra şehirlerinde sokakların tenhalığını bilirler.
Yabancı biri için bu tenhalık hüzün vericidir.
Fakat şu korona günlerinin tenhalığı bana hüzünle değil başka bir duyguyla o Pazar günlerinin tenhalığını anımsattı.
Çocukluğumun, ilk gençlik yıllarımın kalabalıklarla dolup taşmayan; birine çarpmaksızın ya da biri size çarpmaksızın yürüyebildiğimiz sokaklarını özlemle duyumsattı…
***
Korona sonrasında nasıl bir dünya bekliyor bizi?
Bu konuda düşünmeyi bir başka yazıya bırakalım…
Ataol Behramoğlu/Kültür ve Siyaset/20052020
13 Mayıs 2020 Çarşamba
BOZULAN KİMLİĞİMİZ
Türkiye
insanı nasıl biridir?
Toplumsal
sınıflar, bölgesel ve etnik aidiyetler göz ardı edilerek biz
Türkler diye bir genelleme yapılabilir mi?
Bence
bütün farklılıkların üstüne yükselen bir genelleme yapabilir
ve bunu ulusal kimlik diye adlandırabiliriz…
Fakat
benim bu yazıda yapmak istediğim ulusal kimlik kavramının ne olup
ne olmadığını irdelemek değil, kısaca köylü, kasabalı,
kentli diye ayıracağım insan tiplerimizde zaman içinde
gözlemlediğim bazı değişimler ve olası nedenleri üzerinde
düşüncelerimi paylaşmaktır.
***
Köylüden
başlayalım…
1950’lerden
itibaren hızlanan bir süreçte kentleşme ve buna bağlı olarak
göç olgusu köyleri dağıttı.
Fakat
ülkemizde bu olgu sağlıklı bir oluşum sürecinde gerçekleşmedi.
Sanayisi
gelişmiş ülkelerde tarım ekonomisi ve dolayısıyla da köylülük
sapasağlam yerinde dururken, bizde bugün ne köy ne de ekonomisi
kalmıştır.
1970’lerdeki
yurt dışı yıllarımda, Fransa ve İsviçre’deki bağlarda,
biraz serüven duygusu biraz para kazanma gereksinimiyle, o ülkelerin
köylüleriyle omuz omuza çalışmış, öğle yemeklerini yer
sofralarında birlikte yemiş, aralarında bu gün de dostlukla
anımsadığım arkadaşlarım olmuştu.
Bu
gün de yakınlarından trenle ya da başka araçlarla geçerken, bu
Avrupa ülkelerindeki kırsal yaşam zenginliğine , bitek tarlalara,
besili hayvan sürülerine imrenerek bakıyoruz…
Bizde
ise köyler boşalmış, köylü dediğimiz kişiler de artık
sadece, ya da çok büyük ölçüde, köyden ve köylüden söz eden
romanlarımızın kahramanları olarak kalmışlardır.
Onlara
bir de , kentlerin insan pazarlarında iş bekleyen; işçi olarak
inşaatlarda ter döken kol emekçileri olarak rastlarız.
Kentlerde
oturdukları, barındıkları yerler de uzak semtler, niteliksiz
konutlardır.
Cumhuriyet
onun efendi olmasını hedeflemişti.
Bu
hedeften sapılmış, köylü geleneksel kimliğini de yitirerek
efendilerin hizmetçisi konumuna geriletilmiştir…
*****
Kasaba
her zaman köyle kent arasında bir ara bölge konumunda olmuş,
kasabalı da köylü ve kentli arasında bir kimlik sahibi,
genellikle tutucu, fakat aynı zamanda da güvenilir, sağlam,
geleneksel bir toplumsal kesim insanı sayıla gelmiştir.
Bugün
ise, çarpık kentleşme olgusu ve yine köylerden göçler gibi
nedenlerle bozulup değişen, tanımlanması güç bir kasaba ve
kasabalı gerçeği söz konusudur.
****
Kentlerimizi
küçük, orta büyüklükte ve büyük kentler diye
sınıflandırabiliriz. Bir de mega kentimiz İstanbul var…
Küçük
kentler boşalmakta, köyle kasaba arası, niteliksiz yerleşim
yerleri olmaktadır.
Orta
büyüklükte kentlerimiz kültür ve uygarlıkla bağıntıları
genellikle AVM’ler yoluyla karşılanan, yaşam nitelikleri büyük
ölçüde yönetimdeki Belediyelerin niteliğine ve çabasına bağlı
yerleşim yerleridir.
Mega
yada yığma kent İstanbul ise yaşanması da nefes alınması da
gitgide güçleşen bir insan cangılıdır…
***
Türkiye
insanı Cumhuriyet devrimi ilkelerinin uygulanma süreçlerinde,
1940’lara kadar; köylüsüyle,kasabalısıyla, kentlisiyle,
geleneksel kimlik özellikleri üzerinde, yeni ve çağdaş bir
ulusal kimlik inşa etmenin sancılarını ve heyecanını yaşamış,
bilincini duyumsamıştı….
Sonrasında
bu bilinç ve heyecan yitirilmeye başlanmış, hem farklı
toplumsal kesimlerin kimlikleri, hem de bütünüyle ulusal
kimliğimiz dağılıp bozulmaya yüz tutmuştur.
Bu
dağılıp bozulma hızlanan bir süreçte günümüzde denebilir ki
tepe noktasına ulaşmıştır.
Türkiye
toplumu Cumhuriyet tarihi boyunca, 1950’lerin “vatan cephesi”
saçmalığı bile içinde olmak üzere, hiç bir zaman bu kadar
bölünmemiş, aynı ulusun yurttaşları olma duygusunu yitirmemiş,
birbirine böylesine diş bileyen düşman gruplara ayrılmamış;
çocuklar bu kadar sahipsiz, gençler bu kadar amaçsız ve kimliksiz
olmamıştı…
Gelinen
noktanın sorumlusu ise , hiç kuşkusuz, bölgede çıkarları olan
emperyalist güçlerin bilinçli ya da bilinçsiz güdümünde,
Cumhuriyetimizin temel ilkelerini,demokrasiyi, laikliği ayaklar
altına almış olan günümüzdeki siyasal yönetimdir.
Ataol
Behramoğlu/Kültür ve Siyaset/
13/05/2020
8 Mayıs 2020 Cuma
DUAGÛYAN
Dua Arapça bir sözcük.
Osmanlıca-Türkçe sözlükte anlamı şöyle açıklanıyor:
1)Tanrıya yalvarma, yakarı.
2 )Birinin iyiliği için Tanrıya yalvarma.
3)Böyle bir yakarışta okunan ibareler.
***
Arapça dua’dan bu kez farsça, duacı anlamına gelen duagû sözcüğü türetilmiş…
Bunu biz mi yaptık, yoksa böylece Farsçadan mı aldık, bilmiyorum doğrusu.
Duagû dua eden demek ama, bir karşılığı daha var: Vakıf idaresinden ücreti olup karşılığında dua etmekle ödevli kimse….
Böyle bir maaşlı duacı tanımıyla benim gibi ilk kez karşılaşmış olanlar da benim gibi şaşırmış olmalılar…
Duagûyan da duagû’nun çoğulu… Yani dua etme karşılığında Vakıf idaresinden ücret alanlar…
***
Almanya’da cenaze törenlerinde ücretli ağlayıcılar diye bir meslek olduğunu işittiğimde şaşırmıştım…
Bunlar herhalde özel şirketlerin elemanı olmalıdır…
Osmanlının ücretli duagûyanı bana bu meslek erbabını düşündürdü.
Vakıf idaresinden ücretli olduklarına göre kuşkusuz resmi bir görevleri olmalı…
Bu da olasıdır ki ordu savaşa giderken ve savaştayken dua etmekti…
Bu kurumun varlığı ne kadar süre devam etmiştir, bir başka deyişle de bütçedeki yükü ne zaman anlamsız ve ağır gelmeye başlamıştır incelenmeye değer.
****
Çağdaş, laik toplumlarda da bir dine bağlılık ve esas olarak da bu inançtan kaynaklanan dua gereksinimi , kişisel bir olgu olarak hiç kuşkusuz anlaşılır bir şeydir ve saygıya değer.
Buna karşılık dinsel ifade ve deyimlerin resmi ağızlarda giderek daha sık kullanılır olması, dua olgusunun kişisel bir inanç ifadesi olmaktan çıkarak kurumsallaşmaya yönelişi; devlet kurumlarının her inanca eşit mesafede olması gereken çağdaş, laik bir toplumun varoluş ilkeleriyle bağdaşamaz.
Günümüzde “düagûyan” adında bir meslek grubu bulunmuyor.
Fakat dertlerine deva bulunmasını bekleyen samimi inanç sahibi çaresiz insan topluluklarının sorunlarını ve sorularını dualarla karşılayıp ört bas etme çabasındaki düagüyân erbabının devletin her kurumunda, üstelik yönetici olarak varlıkları açık seçik ortadadır..
***
Devlet yönetiminin her kademesindeki kişilerin ağızlarından çıkan her sözcüğün oradan tartılarak çıkması gerekir.
Türkiye Cumhuriyeti laik bir devlet kuruluşunun adıdır.
Laiklikle bağdaşmayan sözler ve davranışlar, kimin tarafından söylenmiş ve yapılmış olursa olsun, devlete, cumhuriyete karşı işlenmiş suçlardır.
Her birey kendi kişisel yaşam alanında, inancının gereği olduğuna inandığını dile getirmek ve gerçekleştirmekte özgürdür kuşkusuz.
Fakat devlet(ve toplum), kimi kez yatıştırma aracı, kimi kez inanç sömürüsü, kimi kez sopa gibi kullanılan dinsel ifadeler ve dualarla değil, hukukla, bilimle yönetilir.
Ataol Behramoğlu
06.05.20
Osmanlıca-Türkçe sözlükte anlamı şöyle açıklanıyor:
1)Tanrıya yalvarma, yakarı.
2 )Birinin iyiliği için Tanrıya yalvarma.
3)Böyle bir yakarışta okunan ibareler.
***
Arapça dua’dan bu kez farsça, duacı anlamına gelen duagû sözcüğü türetilmiş…
Bunu biz mi yaptık, yoksa böylece Farsçadan mı aldık, bilmiyorum doğrusu.
Duagû dua eden demek ama, bir karşılığı daha var: Vakıf idaresinden ücreti olup karşılığında dua etmekle ödevli kimse….
Böyle bir maaşlı duacı tanımıyla benim gibi ilk kez karşılaşmış olanlar da benim gibi şaşırmış olmalılar…
Duagûyan da duagû’nun çoğulu… Yani dua etme karşılığında Vakıf idaresinden ücret alanlar…
***
Almanya’da cenaze törenlerinde ücretli ağlayıcılar diye bir meslek olduğunu işittiğimde şaşırmıştım…
Bunlar herhalde özel şirketlerin elemanı olmalıdır…
Osmanlının ücretli duagûyanı bana bu meslek erbabını düşündürdü.
Vakıf idaresinden ücretli olduklarına göre kuşkusuz resmi bir görevleri olmalı…
Bu da olasıdır ki ordu savaşa giderken ve savaştayken dua etmekti…
Bu kurumun varlığı ne kadar süre devam etmiştir, bir başka deyişle de bütçedeki yükü ne zaman anlamsız ve ağır gelmeye başlamıştır incelenmeye değer.
****
Çağdaş, laik toplumlarda da bir dine bağlılık ve esas olarak da bu inançtan kaynaklanan dua gereksinimi , kişisel bir olgu olarak hiç kuşkusuz anlaşılır bir şeydir ve saygıya değer.
Buna karşılık dinsel ifade ve deyimlerin resmi ağızlarda giderek daha sık kullanılır olması, dua olgusunun kişisel bir inanç ifadesi olmaktan çıkarak kurumsallaşmaya yönelişi; devlet kurumlarının her inanca eşit mesafede olması gereken çağdaş, laik bir toplumun varoluş ilkeleriyle bağdaşamaz.
Günümüzde “düagûyan” adında bir meslek grubu bulunmuyor.
Fakat dertlerine deva bulunmasını bekleyen samimi inanç sahibi çaresiz insan topluluklarının sorunlarını ve sorularını dualarla karşılayıp ört bas etme çabasındaki düagüyân erbabının devletin her kurumunda, üstelik yönetici olarak varlıkları açık seçik ortadadır..
***
Devlet yönetiminin her kademesindeki kişilerin ağızlarından çıkan her sözcüğün oradan tartılarak çıkması gerekir.
Türkiye Cumhuriyeti laik bir devlet kuruluşunun adıdır.
Laiklikle bağdaşmayan sözler ve davranışlar, kimin tarafından söylenmiş ve yapılmış olursa olsun, devlete, cumhuriyete karşı işlenmiş suçlardır.
Her birey kendi kişisel yaşam alanında, inancının gereği olduğuna inandığını dile getirmek ve gerçekleştirmekte özgürdür kuşkusuz.
Fakat devlet(ve toplum), kimi kez yatıştırma aracı, kimi kez inanç sömürüsü, kimi kez sopa gibi kullanılan dinsel ifadeler ve dualarla değil, hukukla, bilimle yönetilir.
Ataol Behramoğlu
06.05.20
29 Nisan 2020 Çarşamba
KÖTÜLÜK
Kötülük insanın doğasında mı, toplumsal sistemlerde mi, ikisinde birden midir?
Toplumsal(siyasal) sistemlerin dayattığı kötülüğe insan iki nedenle katkıda bulunabilir:
Birincisi, bu insan zaten kötülük kaynağı olan sistemin yaratıcısı ya da uygulayıcılarından biridir.
Söz konusu sistemin hem nedeni, hem sonucudur. Onun bir parçasıdır. Bu durumda sistemdeki kötülükle insandaki kötülük bir bütün oluşturur.
Kötülüğe ikinci tür katkı, kötülük karşısında suskun kalarak yapılandır. Kötülüğün farkındasınız, fakat çeşitli nedenlerle buna göz yummaktasınız..
Bu nedenlerin başlıca iki tanesi ise korku ve çıkar hesabıdır. Kötülüğü görüyor, fakat korku nedeniyle suskun kalıyorsunuz.. Ya da kötülüğü görmekle birlikte çıkarınız gereği ses çıkarmıyorsunuz.
Bu gibi durumlarda da söz konusu insan, kötülüğün yaratıcılarından biri olmasa da , sistemden gelen kötülükle insan doğasındaki kötülük yine birbirine karışmakta, bir bütün oluşturmaktadır…
Çünkü kötülük karşısında korku nedeniyle suskun kalan insan giderek bu kötülüğün ya kurbanı ya bir parçası durumuna gelecektir.
İçindeki vicdan ve akıl dürtülerini susturmaya çalışacak,
ortaya ya hasta bir kişilik çıkacak ya da kötülüğün yanında yer alarak onun suç ortağı, uygulayıcılarından biri olacaktır. Bunun orta yolu yoktur…
Kötülüğü görüp de çıkarı gereği suskun kalan insan ise zaten en baştan bu kötülüğün suç ortağı demektir. Böyleleri, kötülüğü yaratan sistemin ve yaratıcılarının uşakları, insan soyunun en düşük düzeydeki ürünleridir.
***
Şimdi daha açık ve somut konuşalım.
Aralarında tahliye olur olmaz yeni cinayet işleyenlerin ve kaçınılmaz olarak işleyeceklerin de bulunduğu canileri serbest bırakırken; gazetecileri, aydınları, düşüncelerinden ötürü sistemin suçlu bulduğu kişileri cezaevinde tutmak; dahası, uydurma olduğu apaçık yeni gerekçelerle bu suçlamaları daha da ağırlaştırmaya çalışmak kötülük değilse nedir?
Sisteme ve temsilcilerine soruyorum: Bu kötülüğü nasıl açıklayacak, nasıl savunacaksınız?
Canileri salıp aydınları içerde tutmanın kötülük dışında nasıl bir gerekçesi olabilir?
Korku mu? İntikam duygusu mu? Topluma göz dağı vermek mi?
Bütün bu ve benzer açıklamalar, kötülüğü ortadan kaldırmaz, haklı kılmaz, temsil ettiğiniz sistemin ve sizlerin kötülüğünüzü daha çok göz önüne serer. Kötü ve korkak, kötü ve intikamcı, kötü ve despot olduğunuzu gösterir.
***
Kötülüğe alet olan hukukçuya , savcıya, yargıca,yine açıkça ve somut olarak soruyorum: Caniler serbest bırakılırken aydınları içerde tutan kararları imzaladığınız elleriniz titremiyor mu, vicdanınız sızlamıyor mu, aklınız sizi rahatsız etmiyor mu?
Kötülüğün de bir ölçüsü, bir derecesi vardır, bu kadarı fazla diye düşündüğünüz olmuyor mu?
Kendinizi nasıl aldatıyor, vicdanınızı nasıl susturuyorsunuz?
Yoksa sadece insanda değil hayvan dünyasında bile belli ölçülerde bulunan akıl, vicdan,adalet ölçülerinden tümüyle yoksun musunuz?
***
Bir başka somut örnek:
Ölüm oruçları ölümle sonuçlanan Grup Yorum üyeleri.
Ve şu anda ölümün kıl payı uzağında olanlar.
Grup Yorum, kimsenin kuşkusu olmasın ki gün gelecek, türkülerini özgürce söyleyecek.
Yetkili bir insanca, uygarca bunu dile getirse ölümler olmayacaktı ve olmayacaktır.
Kötülük inatla suskunluğunu sürdürüyor...
***
Ve bütün bunlar karşısında suskun kalan büyük çoğunluk.
Her şey yolundaymış, olağan dışı bir şey yokmuş gibi,günlük yaşamlarını olağan akışında sürdürme çabası dışımda bir kaygıları yokmuşçasına yaşayıp gitmekte olanlar…
Bilin ki canilerin serbest bırakılıp aydınların cezaevlerinde tutulduğu, insanların adalete ulaşma uğruna canlarını feda etmeyi tek çare olarak gördükleri bir ülke lanetlenmiş bir ülkedir.
Suçludur.
Kötülükle lanetlidir.
Bu suç, bu lanet, bu kötülük,,bu günümüzle ve geleceğimizle, hepimizi, bütün ülkeyi çürütecektir.
Ataol Behramoğlu/Kültür ve Siyaset/290420
24 Nisan 2020 Cuma
16 Nisan 2020 Perşembe
Yanıtsız sorular ve sağduyu
Bu yazıyı sokağa çıkma yasağının ikinci gününde yazıyorum.
Hukukçular, anayasada sokağa çıkma yasağı diye bir kavram olmadığını söylüyor.
İçişleri Bakanlığı genelgesinde bu karara dayanak olarak gösterilen yasa, tüzük vb. maddelerinin konuyla ilgili geçersizliği, özetle de yasağın anayasaya aykırılığı dile getiriliyor.
Yasağın iki saat kala açıklanmasının yaratacağı paniğin neden öngörülmediği, amacın ne olduğu, sosyal (fiziksel) mesafe önleminin bir anda altüst olmasının virüsün yayılması bakımından ne gibi sonuçlara yol açabileceği, Bilim Kurulu’nun bu karardan haberi olup olmadığı haklı olarak soruluyor.
Siyasal yönetim, insanları sıkıyönetime, olağanüstü hal koşullarına mı hazırlıyor sorusu ortalıkta dolaşıyor..
Bütün bu sorular yanıtsız.
Yine hukukçular ve bilim insanlarınca, salgın hastalıklara ilişkin bu türden sınırlamaların karantina, tecrit, izolasyon diye adlandırılması gerektiği, bu nedenle de savaş ve olağanüstü hal koşulları dışındaki uygulamalarda “sokağa çıkma yasağı” kavramının kullanılamayacağı açık seçik anlatılıyor.
Muhataplar suskun.
***
Şehir hastaneleri için üstenci-yandaş vb. firmalara 25 yıl boyunca ödenecek parayla, devlet eliyle çok daha ucuza çok daha fazla sayıda hastane yapılabilecek olduğu rakam rakam açıklanıyor.
Örneğin Çin’deki gibi kısa sürede yapılabilecek sahra hastaneleri yerine yine üstenci-yandaş firmalara bir yıldan önce tamamlanamayacak hastaneler yaptırılmaya girişilmesinin ne anlama geldiği soruluyor.
Kanal İstanbul denilen felaket senaryosunun böyle bir dönemde tekrar sahneye konulmasının anlamı sorgulanıyor.
Marmaris Otluk Koyu’nda kırk bir ağaç kesilerek elde edilen alana yapılmakta olan kışlık saray inşaatının bu koşullarda da devam ettiği doğruysa, bunun sağduyuyla, akılla, devlet yönetme sorumluluğuyla bağdaşılırlığı tartışılıyor.
Perişan durumdaki küçük esnafa, işsizlere, işini kaybedenlere maddi destekte bulunmak şurada dursun, belli yaş üstündeki yurttaşlara büyük bir lütufmuş gibi vaat edilen maske ve kolonyanın neden verilmediği, kendi insanın maske bulamazken başka ülkelere maske vb. gönderilmesinin ne anlama geldiği gibi irili ufaklı sayısız soru, boşlukta yanıtsız kalıyor.
İnfaz yasası denilen örtülü af yasasıyla, cinayet, yaralama, hırsızlık, kaçakçılık vb. suçlar af kapsamına alınmaktayken, bu siyasal yönetime karşı oldukları için ve haklarında henüz verilmiş bir hüküm de yokken tutuklanmış olan aydınların, ellerine silah almadıkları halde “terörist” suçlamasıyla yıllardır cezaevlerinde tutulan, kimileri ağır, ölümcül hasta insanların neden bu kapsamın dışında tutuldukları vicdanları kanatan bir soru olarak orta yerde duruyor.
***
Toplum siyasal yönetiminden bütün bu ve benzer sorulara açık, net, inandırıcı yanıtlar beklerken akıl, vicdan, sağduyunun yanıtı aslında tek bir cümlede özetleniyor:
Tek adam yönetimi bitmiştir.
Çoğulcu, demokratik sisteme bir an önce dönülmelidir.
Bu olamadığı sürece de ne zaman sona ereceği belirsiz koronavirüs felaketi ekonomik ve siyasal yıkımlarla katlanarak devam edecektir.
Bugün ise pazartesi. Dün gece bakanın istifası, ardından bakana övgüler yağdırılarak istifanın kabul edilmeyişi danışıklı dövüş ya da “show” değilse nedir? Ret yazısında istifa nedeniyle ilgili tek sözcük yok. Sanki bakan, övülmek için istifa etmiş gibi.
Bu ülkenin insanları kendileriyle oynanmasına, sürü yerine konulmaya daha ne kadar süre izin verecek? Sanırım asıl soru da bu.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)