26 Nisan 2019 Cuma
MİLLET VE GÜRUH
Millet, ulusal insan topluluğunun adıdır.
Bu topluluğu farklı yaşlardan, farklı toplumsal kesimlerden, farklı mesleklerden insanlar oluşturur.
Bu toplumsal kesimler(sınıflar)arasında çıkar çatışmaları; tek tek kişiler arasında da görüş ayrılıkları ,çıkar çatışmaları, çeşitli sorunlar olması doğaldır ve kaçınılmazdır.
Fakat öyle anlar, öyle zamanlar, öyle durumlar vardır ki bütün bu farklılıklar silinir, önemini yitirir; bütün bir ulus tek bir amaca, tek bir hedefe, tek bir sevinç ya da acıya kilitlenir.
Bu, millet olmaktır.
Kimi olaylar ya da olgularda da bütün bir insanlığın tek bir duyguda, sevinç ya da kaygıda buluştuğu olmuştur, olacaktır.
Uzaya çıkan ilk insan, ya da ay yüzeyinde atılan ilk adımlar bütün insanlığın sevincidir.
Dünyaya hızla yaklaşan dev bir göktaşının gezegenimize çarparak yörüngesini değiştirme olasılığı bütün insanlığı derinden sarsacaktır.
Büyük bir insanın, bir yazarın, bir sanat ya da bilim insanının ölümü hem ait olduğu milletin hem bütün bir insanlığın kaybıdır.
Bir millete ait olmakla bütün bir inanlığa ait olmak arasında karşıtlık ya da çelişki yoktur.
***
Güruh,dilimize Farsçadan aldığımız bir sözcük.
Ayak takımı, sürü, değersiz insanlar topluğu anlamında kullanılıyor.
Güruhlaşan bir insan topluluğunu, ya da zaten güruh olarak ortaya çıkan bir topluluğu birleştiren ortak insanî, toplumsal, sınıfsal, ulusal değerler yoktur.
Güruha değerler değil, hayvansı içgüdüler egemedir.
Güruhlaşan bir insan topluluğun yapamayacağı hiçbir kötülük, yıkamayacağı hiçbir değer yoktur.
Güruh, saldırganlaşmış, çığırından çıkmış, gözü kararmış bir kitledir.
1991 Sivas katliamının failleri, görüntülerden de apaçık görülebileceği gibi bir güruhtu.
Önceki gün Çubuk’taki saldırıdan ulaşanlar da yine bir güruha ilişkin görüntülerdir.
***
Bir insan topluluğu neden ve nasıl güruhlaşır?
Bütün bir milletin güruhlaştığı anlar, dönemler zamanlar var mıdır?
Hayvanlar âleminden örnekler bu konuyu anlamada işe yarayabilir.
Tokken zararsız bir yırtıcı hayvan sürüsü açken güruhlaşır.
Güruhu oluşturan unsurlar birbirine de saldırabilir.
Bu âlemden insanların en yakın dostu olan köpekler, sürüleşip güruhlaştığında ölümcül tehdit oluştururlar.
İnsan topluluklarının güruhlaşması da, bunun gibi, maddi yoksunlukların, yanı sıra da kışkırtmaların, değersizleştirmelerin, kötülüğe yönlendirmelerin sonucunda gerçekleşir.
Böyle bir sürecin ulaşabileceği en korkunç nokta ise, bir milletin, ulusal ve evrensel bütün değerlerini yitirerek topluca güruhlaşmasıdır.
***
Bir güruha dayanarak , farklı görüşleri susturup ya da yok edip bütün bir milleti güruhlaştırarak varlığını sürdürmeye çalışan yönetimlerin sonu, hem kendileri hem de ait oldukları millet için yıkım olmuştur.
Ülkemizde bugün siyasal yönetim, söylemleriyle ve eylemleriyle, tam da böyle bir doğrultuda iktidarını sürdürmeye çalışıyor.
Çubuktaki saldırı Sivas’taki trajedinin bir benzeri olarak sonuçlanacak olsaydı Türkiye korkunç bir alt üst oluşa yuvarlanacak ve hiç kuşkum yok ki bu siyasal iktidar, güruhlaşmış medyasının desteğinde, bu ülkede demokrasinin son kırıntılarını da yok etmek için elinden geleni ardına koymayacaktı.
Bir bıçak sırtındayız.
Onurlu, vicdanlı, merhametli bir milletin çocuklarını ,yalanla, ,kışkırtmayla, inanç ve yoksulluk sömürüsüyle yozlaştırıp güruhlaştıran; bu geri, ilkel, çirkin siyasetin ve siyasetçinin sonu artık gelmelidir.
------------------------------------------------------------------------------------------
İlgilerden bir rica- “Şu “gönül belediyeciliği kazandı” safsatasını artık duvarlardan, direklerden söküp atın.. Gözlerimizi, İstanbul’umuzu daha fazla kirletmesin. AB.
Ataol Behramoğlu/Kültür ve Siyaset/240419
18 Nisan 2019 Perşembe
VICIK VICIK
Böyle yazı başlığı olur mu?
Olmaz.
Olmamalı.
Ama ne yapayım ki aklıma birden düşüverdi…
Birden derken, önce cıvık sözcüğü geldi.
Cıvık,cıvıklık, cıvıklaştırmak…
Yaşamakta olduğumuz seçim ortamını tanımlamak için bu sözcüklerden daha uygunu bulunamaz.
Daha doğrusu ben bulamadım.
Zaten, söylediğim gibi,düşünerek değil de kendiliğinden çıkageldi bu cıvık sözcüğü…
Sözlüğe bakalım ister misiniz?
TDK sözlüğünü açıyorum:
Cıvık ön ad(yani sıfat) Fazla suyla karıştığı için biçimini koruyamayacak kadar sulanmış: Cıvık kar.Cıvık hamur.Cıvık çamur.Mecazi anlamı ise” soğuk ve can sıkıcı şakalar yapan kimse” diye açıklanıyor.
Mecazi anlamın açıklanışını yeterli bulmadım. Hatta yanlış olduğu kanısındayım. Cıvık diye, soğuk ve anlamsız şakalar yapan kimseden çok, bir konuyu sulandıran, bozan,bulandıran, tadını kaçıran, ciddiyetini ayağa düşüren, onu anlamsızlaştıran, böylece de değersizleştiren kişiye denir.
Örneğin 1 Nisan gününden beri İstanbul’un her yerini kaplayan, gözümüze sokar gibi her köşe başına, her alana, her duvara, her direğe, neredeyse her gökdelenin cephesine asılmış ya da yapıştırılmış “Teşekkürler İstanbul, Gönül Belediyeciği Kazandı” afişi bir cıvıklık örneğidir.
Çünkü bir yalanın böylesine allanıp pullanıp ortaya dökülmesiyle, afişteki bütün sözcükler,(gönül, İstanbul, belediyecilik, kazanmak, teşekkürler) hep birlikte anlamsızlaşıp cıvıklaşmaktadır.
Gerçeğin böylesine pervasızca çarpıtılarak insanların gözüne sokulmak istenmesi, belki daha ağır sözcükleri hak etmiş olsa da, en hafif deyimiyle cıvıklıktır. Gerçekliğin cıvıklaştırılmasıdır. İnsanları aptal yerine koymaktır.
Sağduyuyla alay etmektir. Bütün bir topluma,toplumsal akla ve duyguya hakaret etmektir.
****
Oyların yeniden ve yeniden ve yeniden, bir kez daha yeniden sayılması, sayımın durdurulup durdurulup yeniden başlatılıp sonra yeniden durdurulup sayıma geçilmesi, hukukun alt üst edilmesi, aslında suçtur, fakat aynı zamanda da işi cıvıklaştırmak, biçimini bozmak, akışını sakatlamak ve sonuçta her şeyi vıcık vıcık etmektir.
İstanbul Belediye Başkanlığı seçimleri “mırdar” değil(Binali Bey sözcüğün halk ağzında kullanılışıyla “murdar” demek istemiş olmalı),fakat gerçekten “mundar” olmuştur ve bunun başlıca sorumluları da seçim sürecini böylece cıvıklaştıranlardan, vıcık vıcık edenlerden başkası değildir.
Bu kadar cıvıklaştırılan, vıcık vıcık edilen bir seçim süreci, ne demokrasitik sistemin yürürlükte olduğu bir başka ülkede, ne de bizim ülkemizde görülmüştür.
****
Yazının girişinde böyle yazı başlığı olur mu diye sormuş,olmaz, olmamalı diye yanıtlamıştım.
Bunları yazarken aklımda belli belirsiz bir şiir dizesi kımıldanıyordu:
Uzaktan uzağa “böyle de şiir olur mu?” gibisinden bir şeyler…
Derken Metin Eloğlu’nun bu günlere çok yakışan“Ömür Törpüsü” adlı şiiri bütünüyle çıkageldi…
Yaşamak istiyorum
Yaşamak istiyorsun
Yaşamak istiyor
Böyle şiir olmaz, diyeceksin; biliyorum.
Ama böyle dünya olur mu?
Böyle barış olur mu?
Böyle hürriyet olur mu?
Böyle kardeşlik olur mu?
Biliyorum ki, katlanıver, diyeceksin;
Ama böyle yaşamak olur mu!
Ataol Behramoğlu/Kültür ve Siyaset/ 170419
12 Nisan 2019 Cuma
SEÇİM SONRASINDAN SATIR BAŞLARI
Yerel seçimler 31 Martta yapıldı ve 1 Nisanda sonuçlar belli oldu.
Fakat siyasal iktidarı elinde tutan güç özellikle İstanbul konusunda ayak diriyor.
Sonucu değiştirmek için yalan, tehdit, şantaj, her türlü yola başvuruyor.
Bunlar görülenler.
Kapalı kapılar ardında kim bilir ne dolaplar çevriliyor.
Oligarşinin yalan makinesi medya hayasızlıkta kendisiyle ve kendi aralarında birbirleriyle yarışıyor.
Bir süre önce iktidar karşıtlarının kanını içeceklerini ilan eden bir katil , şimdi bu amacı gerçekleştirmek için devletten işaret beklediklerini bildiriyor.
Bu ülkenin milyonlarca yurtsever, barışsever insanına yönelik bu pervasızca meydan okuma karşısında, bu insanları korumakla görevli devlet bütün takım taklavatıyla suskun.
Zaten kendisi de açık ya da dolaylı, benzer şeyler söylüyor.
31 Mart seçimi sonrasının açılıp irdelenmesi gereken ilk satır başı, ahlâksız medyasıyla, kiralık katilleriyle,insaf ve vicdan ölçülerini zorlayan yalanlarıyla, siyasal iktidarı elinde tutan güçlerin bu akıl dışı, kabul edilemez görüntüsüdür.
Denilebilir ki bu her zaman böyleydi.
Fakat bu kez bu görüntü her zamankinden daha açık, gün ışığında, göz önündedir.
Yakalanmış, kıstırılmış, ve artık yenilgiyi kabulden başka çaresi kalmamıştır…
***
İkinci satır başı, CHP yönetimi başta olmak üzere hukuktan, vicdandan,, adaletten, cumhuriyet aydınlanmasından yana güçlerin kararlı olarak bir arada durmayı başarmasıdır.
Bu aşamadan sonra her hangi bir geri adımın,yılgınlığın,kararsızlığın, teslimiyetin, kayıtsız şartsız bir yenilgi ve ölüm olacağını herkes bilmekte, görmektedir.
Cumhurbaşkanlığı sistemi diye uydurma isim takılmış bu oligarşik yönetim biçimi 31 Mart yerel seçimlerinde ağır yara almıştır.
Şimdi yapılması gereken; ülkede satılmadık toprak parçası, yağmalanmadık kamu mülkü, kapanmadık ya da satılmadık fabrika bırakmayan;paramızın değerini sıfırlayan, üretimi yok eden, insanımızı tarihinde ilk kez sömürge ülke yurttaşı konumuna düşüren bu oligarşi yönetiminin, önümüzdeki genel seçimleri bile beklemeden dönüşü olmaksızın yenilgiye uğratılması ve yeniden parlamenter sisteme dönüş için yurtsever güçlerin elbirliğiyle,gönül birliğiyle, akıl birliğiyle çalışmasının sürdürülmesidir.
31 Mart seçimlerinin açılıp irdelenmesi gereken başlıca bir satır başı da budur.
****
Bir ilçemizden sonra bir şehrimizde de “komünist” adıyla bir belediyenin kazanılmış olması, en azından kelimelere ve kavramlara yönelik tabuların aşılması yönünde hiç kuşkusuz alkışlanacak bir devrimdir. Tunceli’nin komünist belediye başkanını, tabuları kıran Tunceli halkını ve Türkiye Komünist Partisini kutluyorum.
Öte yandan, bu seçimlerde HDP, Türkiye’nin partisi olduğunu her zamankinden daha çok gösterip kanıtladı.
HDP’ye karşı önyargılardan arınmak bu partinin de önyargılardan
kurtulmasına yardım edecektir.
İYİ PARTİ ve sayın genel başkanının ilkeli, dürüst, özverili duruşunu da 31 Mart seçimi değerlendirmelerinde önemle vurgulamak gerekir.
***
Yazıyı La Fontaine’den bir “fabl” ile tamamlayayım…
Bir dereden su içerlerken kurt kuzuya,” suyumu bulandırıyorsun, seni yiyeceğim” der…
Kuzu, “aman efendim” der, “ben sizin aşağınızda su içiyorum, sizin suyunuzu nasıl bulandırabilirim ki…”
“Anlamam” der kurt, “sen bulandırmasan da annen bulandırmıştır, böyle kötü bir soysunuz siz…”
La Fontaine’de kurt kuzuyu yiyordu bilindiği üzere…
Fakat bu kez öyle olmayacak…
Kurt yiyemeyecek kuzuyu.
Sürecin sonucu ise , aç kalan kurtların kendi aralarında hırlaşıp kapışmaları ve parçalanıp dağılmaları olacak……
Bunun kaçınılmaz olarak böyle olacağını hep birlikte göreceğiz….
Ataol Behramoğlu/Kültür ve Siyaset/100419
5 Nisan 2019 Cuma
ŞAKA DEĞİL
Sanki uyanacak ve “rüyaymış bu, 1 Nisan şakasıymış” diyecekmişsiniz gibi bir duygu, öyle değil mi?.
Hayır, ne rüya, ne şaka, gerçeğin ta kendisi…
İzmir zaten hep “gâvur”du…
Şimdi Ankara ve hemen ardından İstanbul da , birilerince neredeyse bu milletten sayılmayan, hele ki şu son yıllarda her türlü düşmanlığın, saldırının hedefi olanların yönetimine geçti…
Sandıkların açılmasının aşağı yukarı tamamlandığı 31 Mart gece yarısına kadar böyle bir olasılığın rüya ya da şaka gibi algılanması anlaşılabilirdi..
Fakat gerçek görüldükten sonra da onu kavramakta güçlük çeken, rüya ya da şaka gibi algılayan,kuşkuyla karşılayan hâlâ çok sayıda insanımız olduğundan kuşku duymuyorum…
***
Barış Terkoğlu’nun 1 Nisan tarihli Cumhuriyetteki köşesinde yayınlanan“Seçimin Asıl Kazananı” başlıklı yazısını okumadıysanız ya da göz ucuyla okumuşsanız, bulup okumanızı öneririm.
Henüz oy verme işlemi sürmekteyken, belki daha da önceden yazılıp gönderilmiş bu öngörü, akıl ve duygu sentezinin en üst düzeyde gerçekleştirilmiş olduğu güzel yazıda, altının çizilmesi gereken cümlelerden biri de şuydu: “İnsanın büyük bir yanılgısı var. Kendisine verilen hayatı tarihin kendisi sanıyor.”
Gerçekliği kavrama güçlüğü; onu bir rüya,bir şaka gibi algılamaya yatkın oluş, tam da Barış’ın işaret ettiği bu kişilik rahatsızlığının, onun sözleriyle “kendisine verilen hayatı tarihin kendisi sanma” yanılgısının sonucu olabilir…
Bu yanılgının temelinde ise, kendine ve hayata güvensizlik, bilgi eksikliği, korku, eylemsizlik ve yanı sıra da bencillik, ben merkezcilik gibi zaaflar olduğu sanırım söylenebilir.
Bu nedenlerle de bunu bir rahatsızlık, bir kişilik sorunsalı olarak görüyorum…
Gerçekliği algılamadaki bu ruhsal sorun, onun tadını çıkarmaya da engeldir.
Tadını (ya da acısını) duymak onu kavrayıp içselleştirmekle mümkündür.
Yoksa sevinçler de kederler de, rüya gibi,şaka gibi, iz bırakmaksızın geçip gider…
***
Bir önceki seçimde ve seçimlerde olduğu gibi bu seçimde de özellikle aydın kesimden oy vermeye gitmeyen pek çok kişi olduğunu tahmin ediyorum..
Sorduğunuzda gerekçeleri, ya adayları beğenmedikleri, ya hiçbir şeyin değişmeyecek olduğudur.
Değişim için ne yaptıklarını soracak olursanız buna da doyurucu bir yanıt alacağınız kuşkuludur.
Bu genellikle benmerkezci, eylemsiz aydın, şu son seçim sonuçlarında olduğu gibi beklemediği, ümit etmediği sonuçlar karşısında afallayacak ,gerçeği algılamada güçlük çekecek, bir yandan da kuşku üretmeyi sürdürecektir.
Bu ruhsal ve düşünsel kargaşa, eylemsizliğin ve benmerkezciliğin doğal sonuçlarıdır.
***
Söz ve davranışlarında beklemedikleri bozgunun kolayca okunabildiği iktidar çevrelerine gelelim.
Özellikle İstanbul konusunda bazı çırpınışları olacaktır kuşkusuz.
Fakat geçmiş olsun.
Geçersiz oyları yeniden sayarak on binlerce eksiği kapatma çabası, çöp sepetini kurcalayarak çöpler arasından işe yarayacak bir şeyler bulmayı umut etmeye benzer…
Bir şeyler bulursunuz belki… Fakat sonuç, ellerinizi, ruhunuzu kirletmeye değmez…
Bizim için fark etmez diyorsanız, buyurun…
Vicdanlarda kaybettiğinizi başka yerlerde bulmaya çalışmak zaten başlı başına bir yanılsamadır…
***
1 Nisan 2019 unutulmayacak bir tarih olarak geride kaldı.
Olanların rüya ya da şaka olmadığını giderek herkes daha iyi anlayacak.
Şimdi yapılması gereken, çok uzun süreli, zorlu bir mücadele için kolları sıvamaktır.
Türkiye toplumunun bunu başarabilecek enerjiye, özveriye ve gerçekçilik bilincine sahip olduğuna inanıyorum.
Ataol Behramoğlu/Kültür ve Siyaset/ 030419
30 Mart 2019 Cumartesi
FRANSA’DAN…
Beş gündür (geçen hafta Çarşamba’dan bu satırları yazmakta olduğum Pazartesiye kadar) Fransa’nın Toulouse şehrindeyim.
Fransa’yı her seferinde, nasıldıysa öyle, elimle koymuş gibi, bulurum
Cafeler, restoranlar, müzeler, metro, insan davranışları, hepsi aynen, nasıldılarsa öyledirler…
Başka ülkelerden gelenler de bir zaman sonra, bütün Batı ülkelerinde olduğu gibi, buralardaki âdetlere, kurallara, konuşma ve davranış biçimlerine uyarlar, uymak zorundadırlar.
Kültürün gücü dediğimiz şey de bu olsa gerek.
Başkasına benzemek değil, başkasını kendine benzetmek…
Toulouse’a, bir buçuk ay sonra üçüncü yaşını tamamlayacak olan torunumu ve elbette kızımı görmeye geldim.
Torunum buralarda doğdu, buralarda büyüyor.
Eskiden olsa üzülürdüm buna.
Artık üzülmüyorum…
***
Toulouse ilkbaharı yaşıyor.
Parklar, çimenlere uzanmış bir şeyler okuyan, dinlenen, gürültüsüz patırtısız söyleşen gençlerle dolup taşıyor.
Yerlere atılmış tek bir çöp, tek sigara izmariti yok.
Büyüklerin sevgi ve ilgi odağı olarak çocuklarlar mutlu
Bir tek, bizde de epeyce yankı uyandıran sarı yelekliler hareketi işin tadını biraz kaçırmış gibi.
Bulunduğum sürede bir eylemlerine tanık olmadım.
Fakat Cumartesi günü, yakınlardaki Albi şehrini ziyaretimizden döndüğümüzde Toulous’da bazı caddeler polis barikatlarıyla kapatılmıştı.
Devrilen çöp konteynırlarından çevreye saçılmış çöp yığınlarını, kırılmış birkaç bankamatiği gördüğümüzde mesele anlaşıldı.
Yine de bu hareketin sönümlenmiş olduğunu, birkaç aşırıcı toplulukça ara da bir bu gibi çıkışlarla sürdürülmekte olduğunu tahmin ediyorum.
***
Mezbahadan müzeye çevrilmiş “ Musée Des Abattoirs”da dün gezdiğim “Picasso ve İspanya Sivil Savaşı” adlı sergi, bu Fransa yolculuğumun en değerli kazanımlarındandı.
İspanya’daki faşizmden kaçarak Fransa’ya sığınan İspanyol sanatçılara, buraya önceden gelmiş Picasso’nun bu ölçüde kol kanat germiş olduğunu bilmiyordum.
Sergi, düzenlenişiyle ve sergilenen (resim, fotoğraf, mektup vb.) ürünlerle de etkileyiciydi…
Bilet gişeleri önünde kuyruklar uzayıp gitmekteydi.
Sıram geldiğinde gişedeki esmer tenli, orta yaşlarını sürmekte olan güzelce hanımefendiye elimdeki 5 Euro’yu uzatarak “bana 65 üstünde yaş veriyorsanız bunu alın, vermiyorsanız sekiz Euro’ya tamamlayım “dedim…
Gülümseyerek beş Euro’yu alıp giriş biletimi verirken ,” nerede oturuyorsunuz, yani nerelisiniz” diye sordu.
“İstanbul” diye yanıtladım ve ucu açık görünen söyleşimiz geriye doğru uzayıp gitmekte olan bilet kuyruğun en önünde böylece sona erdi…
***
İstanbul, evet…
Bugün gece saatlerinde ayak basacak olduğum sevgili şehrim…
Mutlu muyum?
Hayır.
Onunla aralarında bir gönül ve aşk ilişkisi olduğunu söyleyenlerin vıcık vıcık reklam afişlerinin yeri göğü kapladığı bu şehre dönmenin mutlu olunacak bir yanı yok.
Hele bu sahte gönül ilişkisinin sonucunda ülkeyi milyonlarca yoksul Suriyeli göçmen, İstanbul’u Boğaz kıyılarından Adalara görgüsüz bir Ortadoğulu kalabalık kaplamış ve rant uğruna bozulup çirkinleştirilen şehrimizin dillere destan güzellikleri can çekişmekte ise…
***
Peki burada mutlu muyum?
1970’lerden bu yana Fransa başta olmak üzere Batı ülkelerinde kısa ya da uzun sürelerde yaşamış biri olarak, bu ülkelerde kendimi şu son yılda olduğu kadar mutsuz ve üzgün hissetmedim.
Paranız buradaki paraya göre altı kat değersizleşmiş, vitrinlere en küçük bir gereksinim ürünü ya da ufacık bir hediye almak için bakmayı bile canınız istemez olmuşsa, düşürülmüş olduğunuz küçültücü durum canınızı sıkmakta ve giderek kendinizi artık bu ülkelerin insanıyla eşit bir ülkenin yurttaşı gibi değil çok daha aşağı düzeyde bir ülkenin yurttaşı gibi hissetmeye başlamışsanız, buralarda duyabileceğiniz en alçak gönüllü mutlulukların da tadı bir hayli kaçmış demektir.
Ataol Behramoğlu/Kültür ve Siyaset/250319
22 Mart 2019 Cuma
KORKMAMAK
Seçim sonuçlarının ne olabileceğini konuşurken çoğu insanımızda bir korkunun, kuşkunun varlığını görüyorum.
Sonuç ne olursa olsun bunlar ne yapar ne eder kendi lehlerine çevirirler deniyor.
Kaybedeceklerini görürlerse seçimleri ertelemek, ya da büsbütün ortadan kaldırmak için memleketi kana bulamaktan çekinmezler diye düşünenler de var.
Doğrusu, önceki bütün seçimlerde ve seçim öncelerinde olanlar bu korku ve kuşkuları doğruluyor.,
Benzer şeylerin bu seçim ve öncesinde olmaması için de bir neden yok.
Nitekim siyasal iktidar çevrelerinin karşıtlara saldırı düzeyi yerlerde sürünüyor.
Böylesi hiçbir zaman görülmedi. Gelecek zamanlarda da görüleceğini sanmam.
Fakat böyle olması korkmak için bir neden mi?
Başka bir deyişle, korku tek başına bir çözüm mü, bir çare midir?
***
Birkaç gün önce bir dost sohbetinde bir arkadaş bunların gözü çok kara çok cesurlar dedi.
Peki, ya bizim gözümüz, diye sordum ve bu kavramlar üzerinde düşünmeyi sürdürdüm.
Gözü karalık sözü gözünü karartmak deyimiyle ilgili.
Yani başka hiç bir şeyi görmeksizin hedefe kilitlenmek.
Böylesi bir kararlılığın hedefe ulaşmada yararı olacağından kuşku yok.
Öte yandan, gözünü karartan kişinin yapamayacağı kötülük olmadığı gibi bu gözü karalığın kendi ayaklarına da dolanacağı, kendi başını da belaya sokacağı ve kendi sonuna da yol açabileceği bilinen bir şey.
Tam bu noktada cesaret ve gözü karalık arasındaki fark ortaya çıkıyor ve siyasal iktidar çevrelerinin davranışını nitelerken gözü karalık sözünün cesaret karşılığı olarak kullanılmasının yanlışlığı görülüyor.
Nitekim sözünü ettiğim arkadaş sohbetinde de söz konusu deyimin cesaret karşılığında kullanılması beni bu nedenle rahatsız etmiş ve bu konuda şimdi yazacağım görüşlerimi dile getirmiştim…
***
Cesaret sözünün içeriğinde akıl, adalet duygusu, haklılık ve onur vardır.
Zaten kişiyi cesur kılan bu olguların, bu duyguların varlığıdır.
Peki, aklı ve duygusu haklı olduğunu söylemesine karşı cesur olamayan, korkan kişiyi, korkağı nasıl nitelemeli?
Günümüzün somutunda konunun özü de tam olarak buradadır!
***
Karşımızdakilerin gözü karalığı karşısında yapılması gereken herhalde korkmak, sinmek olmasa gerektir.
Korkuyu tekrar edip durmanın da pek anlamı yoktur.
Ya da bu anlam, hiç bir şey yapmamanın kılıfı, bir edilgenlik bahanesidir.
Gözleri çok kara, öyleyse yapılacak bir şey yok…
Hayır!
Yapılacak şey öncelikle korkmamak, gözü kara değil fakat cesur olmak, karşımızdakinde cesaret gibi görünen şeyin aslında ve en temelde ölesiye bir korku, bir panik olduğunu görmektir…,
Bu korku ve paniğin büyük toplumsal yıkımlara, kötülüklere yol açmaması için yapılması gerekense, cesaretle karşı çıkmak,
toplumu bu yönde uyarıp bilinçlendirmek için en doğru sözleri, en etkili olabilecek davranış ve eylem biçimlerini bulup gerçekleştirmektir.
İçinde bulunduğumuz durumda bunları yapabilme olanaklarının sınırlılığı ortadadır.
Fakat yapılabilecek şey her zaman vardır.
***
Gözlemlerimin, katıldığım ya da tanık olduğum konuşmaların bana gösterdiği, korku dediğim şeyin halk insanlarından çok aydın ve aydınsılara özgü olduğudur.
Halk insanı temkinli. Pek konuşmuyor. Konuştuğunda genellikle söyledikleriyse ortamın gerçekten kötü ve gergin olduğu. Bu insan bir çıkış yolu arayışında. Hissettiği ise korku değil, çıkış yolu göremeyişin sıkıntısı…
Aydınımızda ve aydınsımızda ise korku ve karamsarlık elle tutulurcasına görünür durumda…
Korkarım ki gözü karalığın önümüzdeki seçimlerde en etkili kozu bu korku ve karamsarlık; elinde zaten başka bir muhalefet olanağı bulunmayan bu çevrelerin, seçim sandığını gitmeyecek olmayı marifet sayan, bunun kimin işin yarayacağını göremeyen teslimiyetçi edilgenliği olacak….
Ataol Behramoğlu/Kültür ve Siyaset/190319
15 Mart 2019 Cuma
GEZİ KORKUSU
Siyasal iktidarı elinde tutan güç Gezi’den korkuyor.
Korkunun nedeni Gezi olayının kendisi değil.
Gezi dediğimiz şey sonuçta kendisini Taksim Platformu diye adlandıran bir sivil toplum örgütleri birliğinin sınırlı bir amaç çevresinde bir araya gelerek Taksim Gezi Parkında bir direniş hareketi örgütlemesiydi.
Amaç, Gezi parkının yağmalanmasına engel olmaktı.
AKM’nin yıkılmasına engel olunamadı , fakat Gezi’nin yağmalanmasına çok acılar, ölümler pahasına şimdilik engel olundu.
Aradan geçen şunca yıla karşın şimdilik diyorum…
Çünkü karşımızda bitmez tükenmez kin, hırs, yalan, şantaj, tehdit, küfür, intikam üreten akıl dışı bir mekanizma var.
Kendini güçlü hissettiğinde yapamayacağı kötülük yoktur.
****
Gezi korkusunun nedeni ,amacı sınırlı olan bir hareketten duyulan korku değilse nedir?
Pazartesi günü Taksim Dayanışması Platformunun Karaköy’de Mimarlar Odasında düzenlediği basın toplantısında okunan bildiride ve yapılan konuşmalarda bu nedenler bir bir dile getirildi.
Başlıcalarını belki biraz daha açarak tekrarlamak istiyorum.
Gezi öncelikle gençlik demektir.Bir gençlik hareketidir.
Gençlik ise onu kindar ve dindar olarak tanımlama çabasındaki kafanın tam tersine, zeki, enerjik, yaratıcı bir akıl demektir.
Yaşama sevincidir, aşktır, mutluluktur, yenilik arayışıdır, özveridir, gözü pekliktir…
Karşımızdaki karanlık, kötücül akıl bu gençlikten korkuyor.
Çünkü bu gençliğin büyük bir toplumsal harekete dönüşmesi , ısrarla ayakta kalmaya çalışan kötülüğün sonu olacaktır.
Geziden korkunun başlıca nedenlerinden biri budur…
***
Gezi kadın demektir.
Ev içlerine, orada da mutfağa ve ihtiyaç duyulduğunda yatak odasına tıkılan kadının bayraklaşması, insanlaşması, özgürleşmesi demektir…
Karşımızdaki kirli, karanlık akıl, bu kadın karşısında ölümcül korku duymaktadır.
Çünkü insanlaşan, özgürleşen, erkekle omuz omuza yürüyen, gerektiğinde onun da önüne geçmesini bilen kadının örgütlenmesi, ülkemizde en kötülerinden biri yaşanmakta olan kokuşmuş bir erkek egemen dünyanın sonu olacaktır.
Bugün ülkemizde siyasal iktidarı ne yazık ki elinde tutmayı sürdürmekte olan gücün Gezi’den duyduğu korkunun bir başka başlıca nedeni de budur…..
****
Gezi halk demektir. Çoğulculuktur. Birlikteliktir. Her inanca içtenlikle saygıdır.
Parktaki buluşmada bir ucundan da olsa tanık olduğum birkaç günde bu birlikteliğin en güzel örnekleri sergilendi. İnanan ibadetini yaparken inanmayanı kendisi gibi davranmaya zorlamadı. İnanmayan da inanana engel olmayı aklından geçirmedi. Türkiye toplumu aslında böyle bir toplumdu. Ben çocukluğumda, ilk gençliğimde bu güzel birlikteliğin mutluluğunu yaşamış biriyim. Türkiye bir sentez toplumudur. Dünyanın hiçbir ülkesinin sahip olmadığı bir kültür çeşitliliğine sahiptir. Bu bizim olağanüstü zenginliğimizdir.
Gezi, kendiliğinden, bu zenginliği, bu çeşitliliği sergiledi. Karşımızdaki karanlık aklın Gezi buluşmasından ölümcül korkusunun bir nedeni de bu örneğin bütün ülkeye yayılacak olmasıdır… Zaten öyle de oluyordu…
***
Şimdi yapılmak istenen, Balyoz ve Ergenekon adıyla hukuk görünümü altında işlenen ve bu gün onun yargıç, savcı ve avukatı olanları suçlu konumuna düşüren suçlara, bu kez Gezi iddianamesi ve yargılaması görünümünde bir yenisinin eklenme çabasıdır…
Basın toplantısının izleyicilerinden biri olarak basın bildirisinin okunmasının ve platform temsilcisi konuşmacıların ardından söz alarak Gezi iddianamesini hazırlayan ve Gezi’yi yargılamaya hazırlanan hukukçulara yönelik söylediklerimi buradan da tekrar edeyim:
Siyasal iktidarın askeri değil, cumhuriyetimizin , Türkiye’de ve bütün dünyada aydınlanma değerlerinin savunucusu olun.
12 Eylül yargıç ve savcılarının adlarını bugün belki çocukları ve torunları bile tedirginlik duymaksızın anamamaktadır.
Balyoz ve Ergenekon’un çakma hukukçularının utanç verici, acıklı sonları ortadadır.
Ve basın bildirisinden iki cümleyle:
“Geziyi lekelemeye yönelik beyhude çabalarınızı reddediyoruz. ! Gezi bu toprakların eşitlik, özgürlük ve adalet umududur.”
Ataol Behramoğlu/Kültür ve Siyaset/ 130319
Korkunun nedeni Gezi olayının kendisi değil.
Gezi dediğimiz şey sonuçta kendisini Taksim Platformu diye adlandıran bir sivil toplum örgütleri birliğinin sınırlı bir amaç çevresinde bir araya gelerek Taksim Gezi Parkında bir direniş hareketi örgütlemesiydi.
Amaç, Gezi parkının yağmalanmasına engel olmaktı.
AKM’nin yıkılmasına engel olunamadı , fakat Gezi’nin yağmalanmasına çok acılar, ölümler pahasına şimdilik engel olundu.
Aradan geçen şunca yıla karşın şimdilik diyorum…
Çünkü karşımızda bitmez tükenmez kin, hırs, yalan, şantaj, tehdit, küfür, intikam üreten akıl dışı bir mekanizma var.
Kendini güçlü hissettiğinde yapamayacağı kötülük yoktur.
****
Gezi korkusunun nedeni ,amacı sınırlı olan bir hareketten duyulan korku değilse nedir?
Pazartesi günü Taksim Dayanışması Platformunun Karaköy’de Mimarlar Odasında düzenlediği basın toplantısında okunan bildiride ve yapılan konuşmalarda bu nedenler bir bir dile getirildi.
Başlıcalarını belki biraz daha açarak tekrarlamak istiyorum.
Gezi öncelikle gençlik demektir.Bir gençlik hareketidir.
Gençlik ise onu kindar ve dindar olarak tanımlama çabasındaki kafanın tam tersine, zeki, enerjik, yaratıcı bir akıl demektir.
Yaşama sevincidir, aşktır, mutluluktur, yenilik arayışıdır, özveridir, gözü pekliktir…
Karşımızdaki karanlık, kötücül akıl bu gençlikten korkuyor.
Çünkü bu gençliğin büyük bir toplumsal harekete dönüşmesi , ısrarla ayakta kalmaya çalışan kötülüğün sonu olacaktır.
Geziden korkunun başlıca nedenlerinden biri budur…
***
Gezi kadın demektir.
Ev içlerine, orada da mutfağa ve ihtiyaç duyulduğunda yatak odasına tıkılan kadının bayraklaşması, insanlaşması, özgürleşmesi demektir…
Karşımızdaki kirli, karanlık akıl, bu kadın karşısında ölümcül korku duymaktadır.
Çünkü insanlaşan, özgürleşen, erkekle omuz omuza yürüyen, gerektiğinde onun da önüne geçmesini bilen kadının örgütlenmesi, ülkemizde en kötülerinden biri yaşanmakta olan kokuşmuş bir erkek egemen dünyanın sonu olacaktır.
Bugün ülkemizde siyasal iktidarı ne yazık ki elinde tutmayı sürdürmekte olan gücün Gezi’den duyduğu korkunun bir başka başlıca nedeni de budur…..
****
Gezi halk demektir. Çoğulculuktur. Birlikteliktir. Her inanca içtenlikle saygıdır.
Parktaki buluşmada bir ucundan da olsa tanık olduğum birkaç günde bu birlikteliğin en güzel örnekleri sergilendi. İnanan ibadetini yaparken inanmayanı kendisi gibi davranmaya zorlamadı. İnanmayan da inanana engel olmayı aklından geçirmedi. Türkiye toplumu aslında böyle bir toplumdu. Ben çocukluğumda, ilk gençliğimde bu güzel birlikteliğin mutluluğunu yaşamış biriyim. Türkiye bir sentez toplumudur. Dünyanın hiçbir ülkesinin sahip olmadığı bir kültür çeşitliliğine sahiptir. Bu bizim olağanüstü zenginliğimizdir.
Gezi, kendiliğinden, bu zenginliği, bu çeşitliliği sergiledi. Karşımızdaki karanlık aklın Gezi buluşmasından ölümcül korkusunun bir nedeni de bu örneğin bütün ülkeye yayılacak olmasıdır… Zaten öyle de oluyordu…
***
Şimdi yapılmak istenen, Balyoz ve Ergenekon adıyla hukuk görünümü altında işlenen ve bu gün onun yargıç, savcı ve avukatı olanları suçlu konumuna düşüren suçlara, bu kez Gezi iddianamesi ve yargılaması görünümünde bir yenisinin eklenme çabasıdır…
Basın toplantısının izleyicilerinden biri olarak basın bildirisinin okunmasının ve platform temsilcisi konuşmacıların ardından söz alarak Gezi iddianamesini hazırlayan ve Gezi’yi yargılamaya hazırlanan hukukçulara yönelik söylediklerimi buradan da tekrar edeyim:
Siyasal iktidarın askeri değil, cumhuriyetimizin , Türkiye’de ve bütün dünyada aydınlanma değerlerinin savunucusu olun.
12 Eylül yargıç ve savcılarının adlarını bugün belki çocukları ve torunları bile tedirginlik duymaksızın anamamaktadır.
Balyoz ve Ergenekon’un çakma hukukçularının utanç verici, acıklı sonları ortadadır.
Ve basın bildirisinden iki cümleyle:
“Geziyi lekelemeye yönelik beyhude çabalarınızı reddediyoruz. ! Gezi bu toprakların eşitlik, özgürlük ve adalet umududur.”
Ataol Behramoğlu/Kültür ve Siyaset/ 130319
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)