19 Ekim 2013 Cumartesi

ÖLÜMÜ KABULLENMEK




Bu yazı , kardeşim, arkadaşım, düşündaşım, kaygıdaşım, omuzdaşım.,gazetede masa komşum Oktay Ekinci için olacak.
Oktay Ekinci öldü.
Bu üç sözcüğü yan yana getirmek ne anlama geliyor?
Daha dün, önceki gün, geçen hafta, geçen ay, görüştüğümüz, konuştuğumuz, birlikte yemek yediğimiz, gazeteye her gelişimde komşu masada çalışmalarına gömülmüş olarak gördüğüm sevgili arkadaşımız artık yok mu?
Öldü” sözcüğü ne anlama geliyor?
Bir yaşam bir dostluk, bir insan, tek bir sözcüğe sığar mı?
Öldü demekle gerçekten ölmüş mü olacak?
Bu üzüntüyü, bu kederi, herkesin yaşadığını, ölüm olgusunun ve kavramının insanlığı en başından beri uğraştırdığını biliyorum elbette.
Yine de gerçekle kavram arasındaki gelgitlerle uğraşmayı sürdüreceğiz.
Algılamakta güçlük çektiğimiz ölüm olgusunu kavramlara dönüştürerek aşmaya çalışacağız…



*** *** ***
Bununla ne demek istediğimi biraz daha açmaya, kendim için de daha çok aydınlatmaya çalışayım…
Ölüm, tıpkı yaşam gibi, bir gerçeklik.
Ama onu kabullenmek, yaşamı kabullenmek gibi bir şey değil.
Yaşam zaten kendiliğinden, doğal olarak yaşanmakta olan bir süreç…
Ama ölümün gerçekliği farklı.
Aklıma Lev Tolstoy’un ilk yapıtlarından “Çocukluk”taki anne ölümünün betimi geliyor.
Ölü annenin yüzüne ısrarla bakmakta olan çocuğun zihninden ve ruhundan geçenler…
O algılama güçlüğü ve karmaşası…
Sonunda ölüm gerçeğini neredeyse fiziksel bir dönüşümle içselleştiriyor…
Bu, kabullenmekten farklı bir şey….
Genelde yapılan ise ölümün bir gerçeklik olarak kabul edilmesi ve kişilik ya da inançlar doğrultusunda sözcüklere dönüştürülerek üzerinde artık düşünülmekten vazgeçilmesidir……
Buna karşılık,ölümü içselleştirmek ve böylece aşmak olası mıdır?
Bir başka dünyaya ve oradaki ölümsüzlüğe inanmaksızın, ya da yaşanmakta olan dünyaya ilişkin bir kavramsallaştırma(görev duygusu, özveri, sorumluluk vb.) yapılmaksızın, ölüm gerçeğinin korku ya da tedirginliği aşılabilir mi?
Bu sorgulamayı benzer sorularla sürdürebiliriz…


*** *** ***
Oktay Ekinci için bir duygu yazısı yazmak benim için güç değil.
Mükemmel bir piyanist olduğunu en yakınları dışında kaç kişi biliyor?
Esinleyicisi ve toparlayıcısı olduğu Salı toplantılarımızdan birini Bahçeşehir Üniversitesi Beşiktaş ana yerleşkesinin pencereleri Boğaz’a bakan geniş salonlu restoranında yaptığımız bir akşam, oturmakta olduğumuz masanın gerilerindeki piyanonun tuşlarından yükselen ezgilere başımı çevirdiğimde, piyano çalmakta olanın bir ara nasılsa kalkıp oraya giden Oktay Ekinci olduğunu görüp şaşkınlığa uğramıştım…
O gece Azeri ezgileri de çaldı ve birlikte söyledik…
Piyano öğrenimine çocukluk yıllarında başlamış…
Bu harika becerisini mutlaka sürdürmesi gerektiğini söylediğimde, dervişçe ve bilgece gülümseyişiyle “haklısın” demişti ama, çalışmalarından bunu yapmaya vakit bulamayacağını ikimiz de biliyorduk…
Ben onun kadar yaşamının neredeyse bütün dakikalarını ülkesinin sorunlarıyla boğuşmaya, uyarılar yapıp çözümler üretmeye adamış çok az insan tanıdım…


*** *** ***
Oktay Ekinci’nin öldüğünü, ama düşüncelerinin, ürünlerinin yaşamayı sürdüreceğini söylemek, doğru ama yine de ölüm olgusunu çabuk kabullenmektir…
Bu haksız, zamansız, anlamsız, apansız ölümü kabullenemiyorum.
Oktay kardeşim, düşüncelerinin ve ürünlerinin yanı sıra, tıpkı yitirdiğim başka yakınlarım ve sevdiklerim gibi,mimikleriyle, hareketleriyle, gülmesiyle,bilgece suskunluğu ve yeri geldiğinde fıkralar ve mesellerle taşı gediğe koymasıyla, derin düşünceler içinde ve sigarasını tüttürmekten de geri kalmayarak bir yazı üzerinde çalışırkenki görünümüyle,elimle dokunurcasına olanca canlılığıyla, zihnimde ve yüreğimde yaşamayı sürdürsün istiyorum ve öyle de olacak…
Bu ölümü kabullenemiyorum…



Ataol Behramoğlu/Cumartesi Yazıları/191013

13 Ekim 2013 Pazar

ÇOCUK VE DİN / Ataol Behramoğlu



Çocuk ve din arasında nasıl bir ilişki olabilir?
Öncelikle din olgusuna nereden baktığımıza, onu insan yaşamında nereye koyduğumuza; yanı sıra da çocuk olgusunu nasıl görüp değerlendirdiğimize bağlı bir konu…
Üstüne kitaplar dolusu yazılabilecek ve mutlaka yazılmış olması gereken bir sorun…
Bu anlamda bir araştırma yapmış değilim…
Daha doğrusu, din ve çocuk konularında elbette düşüncelerim var, fakat ikisi arasındaki ilişkinin ne olabileceğini araştırmış değilim…
Öyleyse nereden aklıma düştü bu sorun…
Tahmin edebileceğiniz gibi son günlerin iki olayını yan yana koyuşumdan…
İlki, Fatih Camisi avlusunda, yedi yaşını henüz tamamlamış sekiz bin çocuğa namaz kıldırılması…
İkincisi, bu olaydan kısa süre önce ilk okullarda okunan ulusal andın kaldırılması…
Şimdi, serin kanlılıkla düşünmeyi sürdürelim…

*** *** ***
Din bir inanç ve töre olgusudur.
Herhangi bir seçme şansımız bulunmadan kendimizi bir dinin içinde buluruz.
Çocukluğumuzdan başlayarak zaman içinde bu dinle ilgili bilgiler ediniriz.
Çocuğu dindar olmaya yönlendirmeye hakkımız var mıdır?
Bence hayır.
Çocuğa öncelikle kazandırılması gereken, insana, doğaya, yaşama ilişkin temel bilgiler ve bu bilgilerle birlikte yaşama sevinci, araştırıp öğrenme merakıdır.
Din bilgisi, bütün bunların üstünde değil, onların içinde bir yerdedir.
Yaşamın bütün olgularını aklın değil bir inanç dizgesinin merceğinden göstermeye çalışmak, araştırıp öğrenme merakını, keşfetme coşkusunu, bunlarla birlikte de yaşama sevinci en başta sakatlayıp yok eder.
Bugün ülkemizde yapılmaya çalışılan, din bilgisinin çocuklarımıza insanlık ve kendi kültürümüzün bir olgusu, bir töre bilgisi olarak kazandırılması değil, onlara bir inanç sisteminin dayatılmasıdır.
Ergenlik çağına gelmiş bir insan namaz kılmak istiyorsa bunu zaten kısa sürede kolayca öğrenir.
İlk okul çağına henüz gelmiş çocuğu bunu yapmaya zorlamak yada özendirmek, yapılan iş orada kalırsa, gösterişten öteye gidemeyen anlamsız ve boşuna bir çaba olacaktır.
Çünkü su akacağı yatağı nasıl bulursa, çocuk da çocukluğunu yaşamanın bir yolunu bulacaktır… (Cami avlusundaki çocuk fotoğraflarına sakince, önyargısız göz atın, bunu duyumsayacaksınız…)
Yok eğer o yaşta başlayan zorlama ya da özendirme böylece sürüp gidecekse(ki görünen ve zaten yapılmakta olan da budur), dileyebileceğimiz şey,
çocuklarımızın ve ülkemizin geleceği büsbütün karartılmadan yanlıştan dönülmesidir…

*** *** ***
Andımızın kaldırılması konusuna gelirsek… Çocuk tıpkı mırıldandığı ya da içinden geçirdiği dua gibi,onu da ezbere bir şey olarak, denebilir ki bir oyun gibi tekrarlıyor.
O sözlerde bir ırkçılık, ulusçuluk, bölücülük aramak anlamsızdır.
Fakat tıpkı din olgusunda olduğu gibi, orada geçen bazı kavramlar bir inanç sistemi ve eğitimin temeli olarak dayatılırsa, bence bu da dinsel bir inancın dayatılmasından farksız, onunla aynı ölçüde yanlış olacaktır…
Ülkemizde bugün yaşanmakta olanlar bakımından asıl korkutucu olan ise, günümüz siyasal iktidarının ,aslında çok masum olarak kalabilecek bir okul andını sözüm ona demokrasi ve özgürlük adına kaldırırken, özgürlükle de demokrasiyle de en temelden karşıtlığı bulunan bir inanç sistemini çocuklarımıza dayatmasıdır.
Çocuklarımızın çocukluklarını yaşamasına engel olmaya çalışmayalım.
Tek tek her birinin kendi özgür istençleriyle istedikleri yaşam yolunu bulmalarının biricik temeli ve pusulası, bilimsel ve hümanist eğitimden başka bir şey değildir.



Ataol Behramoğlu/Pazar Söyleşileri/131013

12 Ekim 2013 Cumartesi

AKP ANDIMIZ’DAN NE İSTİYOR?



İlk okul çağlarımızdan bugünlere, hemen hepimizin aklında andımızdan bir şeyler kalmıştır.
Belleğimi yokladım, eksiksiz orada duruyor…
Peki, çocukluğumuzun her okul sabahı bu sözleri yinelerken anlamlarını düşünür müydük?
Sanmıyorum.
Buna karşılık o erken sabah saatlerinde bir ağızdan haykırırcasına seslendirdiğimiz bu sözlerde, anlamlarından çok, onları birlikte söylüyor olmamızın coşkusunu duyumsardık.
Sonrasında da bir anda havalanan bir kuş sürüsü gibi sınıflara dağılır, derslerimize canlılıkla başlardık.
AKP yönetimi şimdi çocuklarımızın elinden bu yaşama sevincini, birlikte olma coşkusunu çekip alıyor.
Tıpkı giysi özgürlüğü gibi, herkes ne istiyorsa, olanakları neye yetiyorsa onu giyinsin, kendi andı neyse içinden onu söylesin demeye getiriyor…
Tabii bu sözde özgürlükçü, aslında yasakçı yönetimin, bununla yetinip burada duracağına inanıyorsak…


***
Andımız “Türküm” diye başlıyor.
Ben hiçbir çocukluk arkadaşımın bu sözcüğü söylemekten tedirginlik duyduğunu anımsamıyorum.
Çünkü bir ağızdan söylediğimiz bu sözcükte, tıpkı siyah okul önlüklerimiz ,beyaz yakalarımız gibi, yoksuluyla varsılıyla, hepimizi birleştirici, eşitleyici bir şey vardı…
AKP yönetimi önce giysi özgürlüğü görüntüsü arkasında, bu birlikteliği,
Bu eşitliği kaldırma yönünde bir adım attı.
Asıl amaç ise, bir kaç gün önceki türban özgürlüğü yasası ile daha iyi anlaşılıyor, belli ki dinsel anlam taşıyan giyim kuşamı ilk okullara kadar yaygınlaştırmak…
Andımızın ortadan kaldırılmasıyla da bir boşluk oluştu.
Bu boşluk da, kuşkumuz olmasın (akıl sahibi herkes bunu zaten görüyor), dinsel içerikli sözlerle, dualarla doldurulmak istenecektir.
En azından amaç budur.
İlk okullardan başlayarak bütün okullarımızın imam giysili din dersi öğretmenlerinin hutbeleri ve öğrencilerce de tekrarlanacak dua ve öğütleriyle açılacağı, bunların her gün tekrarlanacağı günler de uzakta değildir.
Gelmiş geçmiş en büyük demagog, bunu da “cumhuriyetin esasına dönüş” olarak adlandıracaktır.
Tıpkı ihanet ettiği hocasının, pervasızca ve utanmazca, Atatürk yaşasaydı bizim partiye girerdi demesi gibi…


***


Çok sever göründükleri Âkif’in ürünü İstiklâl Marşı’mızda, andımızdakinden çok daha fazla tartışılacak sözler vardır.
İlle de herkesin dindar ve tanrı tanır olmadığı, olmak zorunda da bulunmadığı günümüz Türkiye’sinde, “hakka tapmak” kavramı kuşkusuz ki herkesçe benimsenmeyecektir.
Kahraman ırk” sözü de böyle bir şeydir. Irk kavramı ulus kavramıyla bağdaşmadığı gibi, aynı ırktan bile olsalar(ne demekse bu?) kahramanlık kavramıyla söz konusu ırkı yan yana getirmek istemeyecekler de olabilecektir.
Fakat herkes bilir ki İstiklal Marşımız çok özel koşulların ürünüdür.
Onu bir ağızdan söylerken, tıpkı andımızı bir ağızdan söyleyen çocuklar gibi, sözcüklerin anlamlarını irdelemekten çok, bir ulusa ait olmanın, omuz omuza birlikteliğin coşkusunu duyumsarız…
Bu nedenle AKP(daha doğrusu buyruk verme konumundakiler), andımız gibi, eninde sonunda, İstiklal Marşı’na da el atacaklardır.
Çünkü, içerik konusu bir yana, onun bütünündeki ve birlikte söylenişindeki ulusal birlik duygusuna ve coşkusuna da yabancı ve düşmandırlar…
Özetle, bu siyasal iktidar için önemli olan Türkiye’nin ulusal birliği değil,
İslam ümmetinin bir parçası olmasıdır.
Biricik amaçları ,ulusu ümmetleştirmektir…

***
Bu nedenle bu konudaki sorun, ulusal andın sözlerinin şu ya da bu yana çekilerek yorumlanıp eleştirilebilecek olması değil, AKP’nin onu hangi amaçla, neden kaldırdığıdır.
Bu günkü siyasal iktidar tarafından ulusal andın kaldırılmasını, andın şu ya da bu yönden içeriğine takıldıkları için alkışlayan ya da bunda sakınca görmeyenler, ya bu iktidarın her anlamda ve her alanda ülkeyi bölüp parçalama amacının yeterince farkında değiller, ya da bunda da bir sakınca görmüyorlar demektir…





Ataol Behramoğlu/121013/Cumartesi

5 Ekim 2013 Cumartesi

BİR MEKTUP


Tutuklu doktor kurmay albay sayın Ali Yasin Türker’in annesi Sayın Kadriye Türker’den aldığım mektubu, kendisine saygı ve teşekkürlerimle; “demokrasi paketi”nin mimarları, alkışlayıcıları ve Genelkurmay’ca da okunması dileği ile, aynen yayınlıyorum.

16.9.2013
Pazartesi
Merhaba ataol bey
Selam ve saygılar sunarım nasılsınız iymisiniz iyi ve sağlıklı olmanızı cenabı haktan dilerim o güzel kaleminiz nice uzun yıllar insanlık adına güzel şeyler yazsın ben 66 yaşında ilk okul mezunu bir anneyim maltepede tutuklu doktor kurmay albay ali yasin türkerin annesiyim ben cumartesi yazınızı okuyunca çok duygulandım size bir mektup yazmak istedim sizin dikmiş olduğunuz ayva fidanın altında şimdi benim fidanım oturuyor geçen cumartesi yasinin açık görüşü vardı çocukları ege ve elif birer ayva koparmışlar fakat erken olmasına rağmen çok güzel sulanmış banada nasip oldu biz insanların kaderin Tecellisi hiç beli olmuyor sayın ataol bey ben 16 yaşıma kadar köyde yaşamış bir köy çocuğuyum ancak osman beyle evlenince ankarayla Tanıştım rabim bize 3 evlat verdi 4 tanede Torunumuz var benim beyim çocuklarının rızkını Tırnaklarıyla kazıyarak kazandı 20 sene seyar satıcılık yaptı 20 senede Taksi işletti Tek arzumuz rabimden muhanete muhtaç olmadan çocuklarımızı büyütüp okuta bilmek bizim azmimiz onların gayreti kızım ortadoğu iktisat okudu amerikada mastır yaptı küçük oğlum hacettepe ingilizce işletme okudu 7 sene maliye bakanlığında hesap uzmanı olarak çalıştı şimdi bir özel şirkette rızkını kazanıyor büyük oğlum asker olmayı seçti yasinin harp okuluna dereceyle harp akademisini dereceyle bitirdi amerikada mastır yaptı boğaz içi ünüversitesinde endüstürü mühendisi olarak doktora yaptı 3 tane yabancı dili var bu çocuk bu eyitimi memleketine daha iyi hizmet vermek için yaptı ama şimdi darbeye Teşeppüsten 16 sene gün aldı bu nasıl adalet benim bir anne olarak çok canımı yakıyor benim, oğlum 2003, 2006 arası ispanyada natoda görevliydi benim gelinim sibel hanımda deniz subayı oda ücretsiz izin alıp eşinin yanına gitti orda dünya Tatlısı elif doğdu ama biz hukuku yurt dışında olduğuna inandıramadık oğlum gündüz ispanyada çalışmış gece Türkiyede darbe pilanı yapmış bu çocuğuma atılan çok çirkin bir suç rabim huzurunda bizlere ve çocuğuma yaşatılan bu acıyı rabimin adaletine havale ediyorum 66 yaşında bir anne 76 yaşında babası sadece çocuğumuzun özgür olması için dua ediyoruz
sayın ataol bey oğlum tutuklanalı bu gün Tam 2 sene oldu insanlar 15 20 sene sonra hak istiyor soracam benim oğlum yasin Tutuklanmadan önce gölcük deniz üssü kurmay başkanıydı ancak 30 gün yaptı eylül 16 günu Tutuklandı anladımki hiçbir makam kalıcı deyilmiş ben oğlumu orduya 14 yaşında verdim birinci aylesi bendim ikinci aylesi ordu oldu ama ordu çocuklarımıza çok sessiz kaldı halktanda hiç destek görmedik sadece sizin gibi duyarlı yazarlarımız bizlerin gören gözü konuşan dili oldunuz sizlere, bir anne olarak çok Teşekkür ederim ben ve eşim cumhuriyetin mudayimiyiz cumhuriyet yazarları hepsi bizim için çok değerli sizinle bir anne olarak derlerimizi paylaşmak istedim ancak bizleri sizler anlarsınız ömür boyu size ve aylenize sağlıklı günler diliyorum
Kadriye Türker
Bu akşam 19.30’da Haluk Çetin ile Eskişehir Zübeyde Hanım Kültür Merkezi’ndeyiz.

5 Ekim 2013 - Cumhuriyet

29 Eylül 2013 Pazar

BİR PAZAR ŞİİRİ…





Yazı başlığının Nâzım Hikmet’in “Bugün Pazar”ını anımsatması doğaldır.
Kısa, fakat olağanüstü güzel bir şiirdir gerçekten.
Güzelliği her şeyden çok, duyumsattığı gerçeklik duygusuyla ilgilidir.
Siz de şairle birlikte o güneşli Pazar günü sırtınızı hapishane avlusundaki duvara dayamış gibi olursunuz…
Bir sanat yapıtının ölümsüzlük ya da çok uzun ömre sahip oluşunun
sırrının en çok hangi özelliğinde olduğu çok tartışılmıştır ve herhalde sonsuzca tartışılacaktır.
Ben bu sırrın, gerçeklik duygusu uyandırmakta olduğunu düşünüyorum.
Gerçeklik duygusunu uyandırış, şiirde anlatılan şeyin ille de bir olay olarak yaşanmış olmasını gerektirmeyebilir.
İnsan yaşamadığı bir şeyi de yaşamış, ya da yaşıyormuş gibi bir duyguya sahip olabilir.
Önemli olan, öyle sanıyorum ki, sanatçıyla ürünü arasındaki özdeşlik, ürünün içselleştirilmiş olmasıdır.
Öyle olunca bu duygu okura ve izleyiciye de geçiyor.
Yukarıdaki Pazar şiirine gelirsek, böyle bir şiir yaşanmadan yazılabilir mi?
Sanmıyorum… Gerçi bunu söylerken aklıma aynı anda Oscar Wilde’ın (H.Yağcıoğlu çevirisiyle yıllar önceden belleğimde kalmış)“Reading Zindanı Baladı” adlı şiiri geliyor…
Wilde ( sadece giriş bölümü olduğunu sonradan öğrendiğim) bu şiirde, sevdiği kadını öldüren bir idam mahkûmunu anlatır.
Anlattığı şey kendi yaşamına ilişkin olmasa da, yine kendi hapishane yaşantısı sırasındaki güçlü ve somut gözlemidir..
Şiire gerçeklik duygusunu kazandıran da bu olmalı…


*** *** ***
Nâzım’ın şiiriyle başlayıp Wilde’ın şiirine gelmiş olmakla birlikte, amacım o şiirlerin irdelenmesi değil.
Zaten yine bu sütunda “Bugün Pazar” üzerine yanlış anımsamıyorsam iki yazım yayımlandı.
Oscar Wilde’ın ünlü şiiri ise (Ö.Asaf, T.Alkan çevirileriyle) kitap olarak da yayınlanmış.
Bu Pazar yazısında ben, cezaevlerindeki dostlarla
yurtseverlerle, 1982 Nisan’ında Maltepe Cezaevinde yazdığım ( şiiri esinleyen Joan Baez’e ithaf edilmiş) “Bir Pazar” adlı şiirimi paylaşmak istiyorum…
BİR PAZAR
Joan Baeze

Tozlu,havasız,ışıksız koğuşta
Oturmadaydık suskun,kederli
Pazar günü tekdüze uzuyordu
Herkes kendi küskün düşündeydi


Küçük,transistörlü radyodan
Ansızın ışıklı bir insan sesi yükseldi
Işıdı durgun yüzler
Gün aydınlığınca gülümsedi


"Geçmiş günler" diyordu şarkıcı
Ama diriydi,umut doluydu sesi
Tutunup bu özlemli ezgilere
Aştık zindanın duvarlarını sanki


Karanlık koğuş aydınlanıverdi
Umutla canlandı yürekler
İnsana yaraşan özgürlüktür
Anladım bir daha ve sevinçle dolu gelecekler.


Kederli, bungun günlerim benim
Gün olup geçeceksiniz sizde
Ama ben herkes için istemekteyim
Özgürlüğü, kendim için değil sade


Işıklı sesi o şarkıcının
Bir insan yüreğinden taşan sevgi
İnanıyorum, yıkacak duvarlarını zindanların
Kurulacak sevginin ve özgürlüğün egemenliği





Ataol Behramoğlu/Pazar Söyleşileri/290913

28 Eylül 2013 Cumartesi

ATİNA ŞİİR ŞÖLENİ’NDEN…




Bu haftaki yazım 1. Atina Uluslar arası Şiir Festivali’nin konuğu olarak geldiğim Atina’dan olacak…
İzninizle biraz bu şölenden, biraz şiirden, biraz kendimden ve bu şehre ilişkin anılarımdan söz edeceğim…
Yunanistan’dan ve 22 ülkeden toplam altmış dokuz konuğun ağırlandığı bu buluşmanın Atina’daki ilk uluslar arası festival olduğunu sanmam.
Fakat eşgüdüm komitesinde benim de yer aldığım Dünya Şiir Hareketiyle (WPM) bağlantılı olarak, yine aynı komitenin üyesi şair Dino Siotis’in öncülüğünde geçen yıl kurulan “Şairler Grubu”nun ilk uluslar arası etkinliği olduğu için böyle adlandırılıyor olmalı.
Etkinliğin bence (başka konuk şairlerle de ortak görüşte olduğumuz) en önemli yanı, her gün siyasal gösterilerin yaşandığı Atina’da, ülkedeki ekonomik sıkıntılara karşın, bu ölçekte bir kültür etkinliğinin gerçekleştiriliyor olması.
23 Eylül’de Atina Konser Salonu bahçesindeki açılışla başlayan şiir şöleni,
çeşitli mekânlarda sürüyor. Bu satırları yazmakta olduğum 26 Eylül gecesi ben Atina Kültür Merkezi’ndeki programda şiirlerimi okuyacağım. Festival 29 Eylül’de sona eriyor.
Bütün uluslar arası şiir buluşmalarında olduğu gibi burada da, şairler şiirlerini kendi dillerinde okurlarken, İngilizce ve o ülkenin dilinde çeviriler sahne gerisindeki ekranda izleniyor.
Bu anlamda şanslı olduğumu söyleyebilirim. Çünkü Yunanca, kendi dilimiz dışında şiirlerimin kitap olarak yayınlandığı(ve birkaç basım yaptığı) ilk dildir. Böylece zaten önceden yapılmış çok sayıda çeviriye sahibim…


*** *** ***
Yunanistan’la(Atina’yla, Selanik’le) ilgili , 1970’lerden bugüne sayısız anılarımın hangisinden söz etmeli…
Aklıma öncelikle gelen , 70’li yıllarda bir barış topluluğu olarak geldiğimiz Atina’da, çok büyük bir kapalı spor salonunda gerçekleşen toplantıda büyük şair Yannis Ritsos’la birlikte şiir okumamızdır.
Ritsos’un , sonraki yıllarda dilimize Fransızca’dan çevireceğim eşsiz güzellikteki “Barış”ını okuduğu toplantıda ben de (bu gece de o anımdan söz ederek okuyacağım) “Ne Anlatır Yunan Şarkıları” adlı şiirimi okumuştum…
1984’te ülkeden zorunlu ayrılışımda da ilk durağım olan Atina’da, büyük şairin o sırada yaşadığı adadan, oğlunu uğurlamaya gelir gibi beni uğurlamak için bu kente gelişini ve konuştuklarımızı unutamam…(Bunları bir başka yazımda dile getirmiştim.)
Yıllar önceye ilişkin bu anılar, şimdi hüznün daha ağır bastığı özlem duyguları uyandırıyor…
Sonraki yıllarda da Atina’ya, Selanik’e, başkaca yörelerine çok kez geldiğim bu ülkenin, yaşamımda ve şiirlerimde derin izleri vardır…


*** *** ***


Bu sabah, kaldığımız otelin bir salonunda, katılımcı şairler arasındaki “Sınırsız Şiir” başlıklı söyleşiye katıldım…
Şiir ve sınır arasında nasıl bir ilişki olabilir?..
Şairler (ve şiir ürünleri) arasında da ülkeler arasında olduğu gibi aşılmaz sınırlar var mıdır?
Ben asıl sınırın diller arasında olduğunu(ve çeviri sorununda odaklandığını) söyleyen katılımcılar arasında yer aldım…
Biraz da şakayla karışık, bu sınırı aşılmaz kılan başlıca etkenin yeteneksiz şiir çevirmenlerinin ürünü kötü çeviriler olduğunu söyledim…
Buna, orada söylememiş olsam da sadece edebiyatı değil var oluşumuzun bütününü kapsayan şu düşüncemi de eklemek isterim.
Sadece şairler ve şiirler arasında, sadece ülkeler arasında değil, tek tek bütün insanlar arasındaki sınırlar yapay ve eninde sonunda geçicidir…
Çünkü insan olarak(ve bu gezegendeki canlı cansız her şey gibi) yazgımız ortaktır…
Zaten insana en çok yaraşır amaç, bütün sınırların yok edilmesi için savaşım değil mi?..


*** *** ***


İnternette, twitter’de gördüğüm, ülkemize, bulunduğumuz coğrafya’ya ve ne yazık ki gezegeninizin bütününe ilişkin sayısız kötü haberlerin hiçbirinden ise bu yazıda söz etmek istemiyorum…





Ataol Behramoğlu/Cumartesi Yazıları/280913

21 Eylül 2013 Cumartesi

GÜZE GİRERKEN


Yaz ayları geride kaldı.
İstanbul’da sonbahar Eylül’ü bile beklemeden Ağustos ortalarında yüzünü gösterir.
Yazın büyük bölümünü İstanbul dışında geçirdiğim için bu kez de öyle mi oldu, bilmiyorum.
Fakat Eylül’ün sonuna yaklaşmakta olduğumuz şu günlerde İstanbul bir sonbahar yaşıyor.
Mevsim sonu ya da yeni bir mevsimin başladığı dönemdeki yazılarımda genellikle şiirlerden söz eder, sevdiğim şiirlerden örnekler veririm.
Bu kez öyle yapmak içimden gelmiyor.
Geçmiş yazdan, yaz yaşantılarından da söz etmek istemiyorum.
Nedenini biliyorsunuz.
Hapisteki dostlar, yurtseverler, süregiden adaletsizlik, zulüm, aklımızdan çıkmıyor, çıkması da gerekmiyor.
İnsansak. Vicdan ve ahlâk sahibiysek…
*** *** ***
Twitter’de beni izleyen kimi arkadaşlar, şiirden çok az söz edip, neredeyse bütün iletilerimin siyaset üzerine olmasından yakınıyorlar.
Böyle olmasından ben de sıkılıyorum.
Sözcüklere acıyınız” diye bir söz kalmış aklımda.
Şiir için, güzel duygular için kullanılmayan sözcüklere acıyorum gerçekten.
Sanki dil de yıpranıyor, örseleniyor duygularla birlikte.
Fakat başka nasıl olabilir?
Ülkeniz zulüm altındayken ve bütünüyle gezegen sıkıntılı bir süreçten geçmekteyken, hiçbir mutluluk duygusu tam olarak yaşanamaz, yaşanmamalı…
*** *** ***
Daha önceki bir yazımda da söz ettiğim gibi, kötünün daha kötüsü, bir yalan ortamında yaşamaktır.
Zulmün bile bir tutarlılığı olmalıdır.
F Tipi Cezaevleri, “yaşama dönüş” gibi utanç verici, bağışlanamaz bir yalanla başlamıştı…
Günümüzde iktidarı ele geçiren baskıcı, gerici siyaset, yalanı bir siyaset yapma biçimi olarak kullanıyor.
Barış diyorlarsa, bilin ki amaçları savaştır.
Onların dilinde özgürlük sözcüğü, kölelikle eş anlamlıdır.
Açılım dedikleri, daha çok kapanmaktır.
Sevgi, inanç, duygu, cesaret, özveri, dayanışma… bütün insanca duyguların, erdemlerin, çamurlara bulandığı, değer ve kan kaybettiği bir dönemden geçiyoruz…
Şu son satırı yazmakta olduğum anda çalan telefonumdan Fazıl Say’ın yeniden 10 ay hapis cezasına mahkûm edildiğini öğrendim.
Güze girerken Türkiye’de hukuk ülkemize bu utancı armağan ediyor…
Kimlerle, nasıl insanlarla bir arada yaşamakta, aynı havayı solumaktayız…
Bu lanetten, nasıl, hangi yolla, hangi yöntemlerle, hangi sabırla, hangi olanaklarla, ne yaparak, ne söyleyerek, nasıl davranarak kurtulacağız…
Türkiye kapatıldığı bu zindanı nasıl paramparça edip aydınlığa, özgürlüğe çıkacak…
*** *** ***
Sevdiğim güz mevsimi, özellikle Eylül ilerlemekteyken, mutlu olmasam da asla karamsar değilim.
Türkiye’mizin, cins bir atın sahte biniciyi üzerinden atıp ayaklarının altına alarak rezil etmesi gibi, hak etmediği bu pislikten kurtularak pırıl pırıl arınacağından kuşku duymuyorum…
Yeter ki güzün dirilticiliğine, derin akan halk ırmağına ve gençliğin her an taşmaya hazır enerjisine inancımızı yitirmeyelim, lâyık ve hazır olalım…



Ataol Behramoğlu-Cumartesi Yazıları-210913