10 Kasım 2012 Cumartesi

KARARSIZLAR




     Şu anda kararsız olan büyük bir seçmen kitlesinin yönelimlerinin önümüzdeki seçimlerde belirleyici olacağı söyleniyor.
     Araştırma sonuçları bu doğrultuda.
    Ne ölçüde doğru olduğunu bilemem, fakat  kararsız oranının  seçmen sayısının yüzde kırklarına ulaştığı da söylenenler arasında.
    Bu durumda, kararsız kitlenin  oylarını etkilemek bakımından siyasal partilerin ciddi bir çalışma yapmaları gerektiği ortada.
    CHP ve solundaki partiler açısından bu konudaki düşüncelerimi özetlemek isterim.

             ***                               ***                     ***

   Kararsızlar kitlesi kararsızlık bakımından birleşik bir kitle özelliği taşısa da farklı toplumsal çevrelerden oldukları kuşkusuz.
     Başka bir deyişle, kararsızlıklarının farklı nedenleri olmalı.
     Benim aklıma öncelikle, sadece Güney Doğu'da değil Türkiyenin her yöresinde yaşamakta olan Kürt kökenli yurttaşlarımız geliyor.
    Ben Kürt kökenli yurttaşlarımızın çok büyük çoğunlukla, etnik kökenlerini yadsımaksızın ve yadsınmasına göz yummaksızın, kendilerini Türkiye Türkü olarak hissettiklerinden kuşku duymuyorum...
     Burada bütün sorun, bu konuda  ikircimli olanlara, ulus devlet gerçeğini eğip bükmeksizin, bilimsel verilerle, açıkça, içtenlikle ve bıkıp usanmaksızın anlatmayı başarmaktır.    
       Türkiye farklı etnisitelerin sentezi olan bir ulus devlettir.
       Türkiye Türklüğü bir ırkın adı olmaktan çok daha fazla, bir ulusal sentezin adıdır.
        Türkçe ulusal dil olarak varlığını yüzlerce yıl içinde birleştiriciliği ve bugün ulaşmış olduğu düzeyle  kazanmıştır.
      Bunları böyle dile getirmek, ne Türk ne Türkçe ırkçılığıdır. Bir gerçekliğin dile getirilmesidir.
       Türkiye sentezini bölme girişimi, bölünmeyle değil, tıpkı bir atomun parçalanması gibi parçalanmayla sonuçlanır.
       Bu gerçeğin açıkça, içtenlikle, bilimsel verilerle dile getirilmesinin,  Kürt(ve başkaca etnik kökenlerden) büyük seçmen kitlelerini etkileyeceğinden kuşku duymak için ben bir neden görmüyorum.
      Farklı düşünce sahiplerinin kendi partilerinde, derneklerinde, siyasal örgütlerinde bir araya gelmeye kuşkusuz ki hakları vardır ve zaten öyle de oluyor.
    CHP ve solundaki siyasal partiler, örgütler, bu konuda düşüncelerini, tavırlarını  çok net, çok açık, çok kararlı olarak ortaya koymalıdırlar.

                 ***                 ***                    ***
   İkinci büyük kararsız kitlenin, CHP'ye ve sola din konusunda kuşkuyla bakan çevreler olduğu söylenebilir.
     Gelmiş geçmiş sağcı partilerin ve bu gün AKP'nin bu konuyu nasıl  utanmazca, pervasızca ve en başta da halkın dinsel duygularına saygısızlıkla sömürdükleri bilinen bir şey.
      Buna karşı yapılması gereken, aynı oportunist tavrın başka biçimlerini benimsemek değil, halk insanlarına aydınlanmanın, laikliğin ne olduğunu, Türkiyenin hangi aşamalardan geçerek Cumhuriyet değerlerine ulaştığını anlatmaktır.
     Bunların din karşıtlığı değil, dinin istismar konusu olmaktan kurtarılarak   kişisel alandaki saygın ve din duygusuna çok daha yakışan yerine kavuşturulması olduğunu göstermektir.
  Cumhuriyetle kazanılan değerleri anlatmak bakımından,kadınlarımızın  Cumhuriyet döneminde bir çok Batı ülkesinden daha önce seçme ve seçilme hakkına kavuştuklarını bıkıp usanmadan yinelemek, sadece bu bile, şu ya da bu etki altında sola kuşkuyla bakan, AKP'ye oy veren milyonlarca kadın seçmeni etkileyecektir.
    Bütün bunlar  için her şeyden önce halkın sağ duyusuna güvenmek ;halk insanının doğruya, gerçeğe, içtenliğe olan inancını, beklentilerini iyi anlamak gerekir...

                        ***                              ***                          ***
  
      Kararsız esnaf, köylülük, gençlik, emekliler vb...  Her kesim üzerinde ayrı ayrı düşünmek gerekir...
     Bu yazıyı esnaf ve köylülüğe ilişkin düşüncelerimle bitireyim...
     En gelişmiş Batı ülkelerinde esnaflık ve köylülük sapa sağlam yerindeyken, bizde ikisi de can çekişmekte...
     Emperyalizmin taşeronu iktidar partisinin bu konudaki uğursuz rolü,gelişmiş Batı ülkelerinden somut örneklerle anlatılabildiği ölçüde, bugün sağa oya veren esnaf ve köylü kitleleriyle aynı kesimlerden kararsızların oyları, hiç kuşku duymayalım ki solda büyük bir oy patlaması yaratacaktır...

Ataol Behramoğlu/Cumartesi Yazıları/ 101112

Sanatçılar Girişimi olarak bugün Ankara'da, Ankara'da olamayacaklarımız ise saat 13.00'te Beşiktaş Özgürlük Antı önünde Vardiya Bizde Platformu'nun yanıbaşındayız.

Yazılı medyada yazarın izni olmadan yayınlanamaz..

27 Ekim 2012 Cumartesi

CUMHURİYET YASAKLANAMAZ




Ankara valiliğinin aldığı yasaklama kararı yazımın yayınlanacağı Cumartesi günü hâlâ yürürlükte olacak mıdır, bilemem.   
     Dilerim ve umuyorum ki  bu çağdışı ve mantık dışı karar kaldırılmış olsun.
     Çağdışı ve mantık dışı dedim ama, belki de pek öyle değil.
     Çünkü böyle bir karar  ancak çağdaşlığı benimsemeyen bir başka mantığın ürünü olabilir.
      Daha açık bir deyişle, cumhuriyet ve çağdaşlık düşmanlığının, karanlıkçılığın; baskıcı, despotik anlayışın…
      Kuşkusuz bütün bunların de kendi içinde bir mantığı, bir tutarlılığı vardır…
      Fakat nereye kadar?
      Bir ülke daha ne kadar onu o ülke yapan köklerinden koparılıp bir yok oluş uçurumuna doğru sürüklenebilir?..

             ***                                        ***                    ***

      Adalet ve Kalkınma Partisi adını taşıyan siyasal iktidar, çok açık olarak Cumhuriyet değerlerinin düşmanıdır.
      Cumhuriyet değerlerinin özeti çağdaşlık ve aydınlanmadır.
      Çağdaşlık, insanlığın daha çok demokrasi ve daha çok özgürlükle  geleceğe doğru yürüyüşü demektir.
      Aydınlanma, bu insanın kendi yazgısını kendi eline almış olmasıdır.
       1923’te ilan edilen Türkiye Cumhuriyeti, bu yönde bu ülkenin nice özveriyle, nice acılardan geçerek, nice savaşımlar sonunda ulaşmış olduğu bir aşamadır.
       Kuşkusuz daha tam, daha gerçek bir demokrasi ve özgürlük yolunda atılacak adımlar, yaşanması gereken süreçler vardır.
       Fakat bu gün yaşanmakta olan ise, ülkemizin bunun tersi bir yöne doğru sürüklenmekte oluşudur.
     Ulusal bayramların kutlanmasına getirilen kısıtlamaların, yasaklamaların başka hiçbir anlamı olamaz.
      Sonuçtaki amaç, hiç kuşkusuz, Cumhuriyet Türkiye’sinin  bütün sonuçları, hedefleri  ve değerleriyle ortadan kaldırılmasıdır.

         ***                                     ***                       ***

     Ben 29 Ekim Pazartesi günü saat 11.00 Ankara’da 1.Meclis önündeki buluşmada olacağım.
       Bunu böyle, sanki yapılması çok özveri gerektiren bir şeymiş gibi yazmak ne kadar acı.
      Fakat gerçek ne yazık ki budur.
      Bugün ülkemizde  akıl almaz bir süreç yaşanmaktadır.
       Gençlik, halk, emekçiler, bütün yurtseverler, bütün bir halk, bütün bir ulus,
baskıyla, tehditle, şiddetle, ezilerek, korkutularak, yıldırılarak, ülke emperyalizmin uydusu, bölünmüş, parçalanmış bir din toplumu olmaya doğru sürüklenmektedir.
      Cumhuriyetin kuruluşunun 89. yılında, zindanlar Cumhuriyetçi aydınlarla dolup taşıyor.
      29 Ekimde Ankara’da olmak, ya da bulunduğumuz herhangi bir yerde Cumhuriyet kutlamalarına katılmak, herhangi bir bayram kutlamasının çok ötesinde anlam taşımaktadır.
     Korkmayalım!
     Yürekli olalım!
      Cumhuriyet düşmanlığına boyun eğmeyelim!
     Cumhuriyet yasaklanamaz!
      Cumhuriyete konulan yasak sıradan bir yasaklama değil; daha çok demokrasi, daha çok özgürlük, daha çok insan olmak  için geleceğe yürüyüşümüzde; önümüze konulmuş olan gerici bir barikattır.
      Bütün gerici barikatlar gibi, kararlı, onurlu, bilinçli bir yürüyüşün  önünde
dağılıp parçalanmaya mahkûmdur.


Ataol Behramoğlu
Cumartesi Yazıları
271012 

Yazılı medyada yazarın izni olmadan yayınlanamaz..

13 Ekim 2012 Cumartesi

ATATÜRKÇÜLÜK TÜRK AYDINLANMASIDIR




     Türk sözcüğünden rahatsız olanlar Atatürk adından da tedirginlik duyacaklardır.
      Onları rahatsız kişilikleriyle başbaşa bırakarak konuya girelim.
      Atatürk adı dahice bir buluştur.
      Kurtuluş Savaşımızın  önderi ve Cumhuriyetimizin kurucusuna, gelmiş geçmiş ve gelecek hiç kimseye yakışmadığı ve yakışamayacağı kadar yakışıyor...
      İçerdiği çağrışımlar hem siyasal, hem olabildiğince incelikli ve insancadır.
      Sadece siyasal önderliği değil, bir yakın akrabalığı, aile reisliğini de anıştırıyor.
      Mustafa Kemal hiç kuşkusuz bu ulusun her anlamda atasıdır...
      Fakat yazımın konusu tam olarak bu değil...

               ***                                 ***             ***
        Atatürkçülük ve Kemalizm kavramları arasında bir aynılık ya da farklılık olup olmadığı bir zamandır tartışılıyor.
       Yaygın olan kavram Ataürkçülüktü.
       Kemalizm sanki otuzlarda, kırklarda kalmış bir kavram gibiydi.
       Şimdilerde yeniden gündemdedir.
        Aynı önderin kişiliği ve eylemiyle ilgili bu iki kavram arasında bir farklılık olmaması doğal görünüyor.
        Nitekim Atatürkçü olduğunu düşünen bir kişi Kemalist olduğunu da söyleyebiliyor.
        Bunun gibi, Kemalist olduğunu düşünen kişinin de Atatürkçü olması doğal sayılmalıdır.
         Fakat biraz yakından baktığımızda, bu iki kavram arasında bazı farklılıklar bulunduğunu saptayabiliriz.
         Bu düşüncemi şöyle de dile getirebilirim:
         Bir Kemalistin Atatürkçü olmaması olağan sayılamaz.
         Fakat Ataürkçü olduğunu düşünen kişinin Kemalist olmaması acaba aynı ölçüde  olağan dışı mıdır?

              ***                                ***                             ***
   Şimdi bu iki kavramı ya da olguyu irdelemeye çalışalım.
          Atatürkçülük bana göre, tek bir insanı işaret etse de, o insanın kişiliğinde odaklanmış, o kişilikte yansıyan bir kavramı, bir dünya görüşünü çağrıştırıyor.
          Bu dünya görüşünü ben Türk aydınlanması olarak tanımlıyorum.
          Nitekim imparatorluğun özellikle son yüzyılını kapsayan aydınlanma çabaları ve savaşımları Mustafa Kemal'in kişiliğinde doruk noktasına ulaşmış, önderini bulmuştur.
         Bu anlamda, tartışılabilecek bir yönü yoktur.
         Aydınlanma olgusu tartışılamaz.
         Ancak yadsınır.
        Bu kavramı ve olguyu yadsıyacak ve yadsımakta olanlar ise, bu gün Türkiyede siyasal iktidarı ele geçirmiş olan karanlıkçı çevreler ve kişiler gibi olanlardır...
        Bu gibilerin Atatürkçülüğe düşmanlıkları, öncelikle aydınlanmaya, bu demektir ki insan ve akıl odaklı bir dünya görüşüne düşmanlıklarıdır.
         Özetle, Atatürkçülük bir dünya görüşünün, bir dünya  anlayışının , evrensel bir ideolojinin Türkiye'ye özgü adıdır...
          Kemalizm ise, benim anlayışıma göre, daha çok bir uygulamalar toplamıdır...

                ***                                    ***                            ***
     Bu uygulamaların neler olduğunu burada tek tek sıralamaya gerek görmüyorum.
      Herhangi bi uygulama, kaynağı ne olursa olssun, toplumsal dönemlerle, koşullarla ister istemez sınırlıdır.
       Uygulandığı dönemin izlerini, zorunluluklarını taşır.
       İki örnekle yetineceğim:
       İzmir İktisat Kongresinde alınan kararları bu günün Türkiyesinde aynen uygulamak mümkün müdür?
       Ya da ortaya çıkışından kısa süre sonra reddedilmiş olmakla birlikte  Ataürk'ün de bir dönem yakın durduğu Güneş Dil Teorisi gibi yapay ve zorlama bir Türkçecilik kuramının bu gün herhangi bir geçerliliği olabilir mi?
       Yine özetle, Kemalizm Atatürkçülükten farklı olarak evrensel bir ideoloji değil, kimi yönleriyle herhalde tartışma konusu olabilecek, günümüz koşullarında  yorumlanması ve gerekiyorsa geliştirilmesi   gereken bir uygulamalar toplamıdır.

                      ***                               ***                         ***
        
          Bilimsel sosyalizme inanan bir Türkiye insanıyla yine Türkiyeli bir liberalin
Mustafa Kemal'in kişiliğinde, Atatürkçülükte birleşmemeleri için ben bir neden görmüyorum.
        Dahası, aydınlanma değerlerinin ağır saldırı ve yokolma tehdidi altında  bulunduğu günümüzde, böyle bir birliktelik bana kaçınılmaz görünüyor.
         Buna karşılık, bu iki farklı dünya görüşünün, farklı toplum anlayışının sahipleri ve daha başkaları, Kemalizm diye adlandırılan uygulamaları, her biri kendi açısından, haklı ya da haksız, eleştirebilir, eksik ya da günümüz koşullarıyla bağdaşmaz bulabilir.
          Sonuç olarak, Türkiyeye aydınlanmanın, çağdaşlığın yolunu açan büyük önderin kişiliğinde ve bir bütün olarak eyleminde, gericiliğe, karanlıkçılığa karşı birleşmeliyiz.
         Bu, Atatürkte, Atatürkçülükte birleşmektir.
         Bunun ötesinde, tek tek uygulamalara ve her birinin günümüz koşullarında ayrı ayrı tartışılması  gereken kavramlara indirgenmiş   birleştirme çabaları zorlayıcı ve daraltıcı olabilir.



Ataol Behramoğlu/Cumartesi Yazıları/131012

Yazılı medyada yazarın izni olmadan yayınlanamaz..

6 Ekim 2012 Cumartesi

ERDOĞAN'LA GÜL ARASINDA SIKIŞMAK




     Demek ki bu ülkenin demokratlarının, laiklerinin, liberallerinin,   aydınlanmacılarının, sosyalistlerinin, komünistlerinin, Atatürkçülerinin, yurtseverlerinin, antiemperyalistlerinin....   çıkarabilecekleri, üzerinde anlaşabilecekleri bir Cumhurbaşkanı adayı yok...
     Demek ki bu ülkede Kurtuluş Savaşı boşuna yapıldı...
     Cumhuriyet devrimleri yalandan ibaretti...
      Daha da öncelerden başlarsak, bütün bir 19. yüzyılı kaplayan demokrasi arayışları, sürgünler, idamlar, tüketilen tonlarca kâğıt, mürekkep, çekilen ve çekilmekte olan sayısız acı ve 20. yüzyılın ikinci yarısında hızlanarak etkileri günümüze ulaşan  işçi, gençlik, aydın  hareketleri, toplumcu savaşımlar, yaşanan ve yaşanmakta olan acılar    boşunaydı, boşunadır...
     Demek ki eninde sonunda, bütün bunların sonrasında, iki tane cumhurbaşkanı adayı çıkarabiliyoruz:
      Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül.
       Şimdi aralarındaki çelişki, anlaşmazlık ne olursa olsun, farklı yumurta ürünü de ç olsalar, aynı anne babanın çocukları, ikiz iki kardeş...
        Üslupları arasındaki farklar ne olursa olsun, yukarıda sıralanan kavramların tam karşısında yer alan çevrelerde yetişmiş; Cumhuriyet devrimlerine, demokrasiye, aydınlanmaya karşıt görüşlerle beslenmiş iki karşı devrim ürünü...
        En temeldeki referansları bilim değil din, bilgi değil inanç, insan değil doğa üstü  kavramlar olan iki Cumhurbaşkanı adayı.
       Daha doğrusu tek aday...
       Sonuçta, en temelde, aynı kişi olduklarına göre...
        Demek ki Türkiye Cumhuriyeti bu kadarmış...
      Hiç birimiz sıyrılmaya çalışmayalım, demek ki bu kadarmışız...
      Gücümüz, çapımız, ufkumuz, birikimlerimiz bu kadarmış...
      Acaba gerçekten öyle mi?

          ***                                      ***                          ***

      Ben çapımızın bu kadar küçük, ufkumuzun bu kadar dar, birikimlerimizin bu kadar sığ ve yetersiz olduğuna inanmıyorum...
       Hiçbir acı boşuna yaşanmadı, hiçbir sıkıntı boşuna çekilmedi, hiçbir emek boşa harcanmadı...
       Türkiye Cumhuriyetinin birikimleri, kazanımları,;böylesine bir çırpıda, böylesine ucuza harcanabilecek, gözden çıkarılabilecek kadar sığ ve değersiz olamaz...
       Öyleyse sorun nerede, neden bu küçültücü, utanılası, aşağılayıcı durumdayız? Bir çözüm, bir kurtuluş yolu bulunamaz mı?
         Erdoğan'la Gül arasında sıkışmaktan, bu boğucu zorunluluktan nasıl kurtulabiliriz?

             ***                                 ***                                  ***

       Öncelikle, içinde bulunduğumuz durumun gerçekten boğucu olduğu kavrayarak, algılayarak...
         Böyle bir utanç verici duruma, Erdoğan’la Gül arasında sıkışmış olmaya kendi içimizde, vicdanımızda karşı çıkarak, bu durumu  kabul etmeyerek; kötünün iyisine, “ehveni şer” gibi görünene de razı olmayarak...
         Ahlâksız bir görsel, işitsel ve yazılı medyanın zehirleyici etkisi altında kalmamayı başararak...
         Bunu öncelikle bizler, yukarıda sıraladığım kavramlardan hangisi olursa olsun herhangi birine daha çok değer veren aydınlar başarmalıyız...
       Ülke elden giderken şu ya da bu kavramı daha çok önemsemek, şu ya da bu örgütlenmenin içinde olmak ya da olmamak çok fazla önem taşımıyor...
      Asıl önemli olan, ortak tehlikeye, ülkeyi yörüngesinden saptırmakta olan büyük tehdide, tehdidin de ötesindeki gerçekliğe karşı birlikteliğin sağlanmasıdır…
     Gezegenimizin yörüngesinden sapmak tehdidiyle karşı karşıya bulunduğunu düşünelim...
     Sistemler, ülkeler, ideolojiler arasındaki ayrımlar, karşıtlıklar bir anda ortadan kalkacak; ahlâksızlar, ahmaklar, vurdumduymazlar ve belki kaderciler dışında akıl ve vicdan sahibi herkes elbirliğiyle bu ölümcül tehlike karşısında yapılabilecek olan şeyin bir ucundan tutmaya çalışacaktır...
      Bu gün ülkemiz tam olarak böyle bir tehlikeyle karşı karşıyadır…
      Yapılması gereken de aynen yukarıdaki gezegen örneğindeki gibidir...
       Mantık, bilinç, sağduyu bunu gerektiriyor..

                   ***                                             ***           ***
       Türkiye'nin  aydınları, yurtseverleri,  devrimcileri, çağdaşlığın ve aydınlanmanın savunucuları, hangi toplumsal sınıftan ve hangi siyasal anlayıştan  olurlarsa olsunlar, tıpkı Kurtuluş Savaşı günlerimizdeki gibi, emperyalizme ve ülkeyi yok oluşa  sürükleyen  gerici saldırıya karşı  ortak bir hedefte buluşabilmelidirler.
       Günümüzün dayattığı sorun, zorunluluk budur...
       Erdoğan ve Gül arasında sıkışmaktan kurtulamazsak hepimize yazıklar olsun ve zaten öyle de olur...


Ataol Behramoğlu/Cumartesi Yazıları/ 061012

Yazılı medyada yazarın izni olmadan yayınlanamaz..
     

29 Eylül 2012 Cumartesi

DİKEN




    “Gülü seven dikenine katlanır” dilimizin güzel deyimlerindendir.
     Burada “diken” sözü “gül”le birlikte anılarak az çok sevimlilik kazanıyor olsa da, yine de katlanılması gereken sevimsiz bir şeydir.
      “Dikensiz gül bahçesi olmaz” deyimi de aşağı yukarı aynı anlamı taşıyor.
       Sonuç olarak, hangi  bağlamda kullanılırsa kullanılsın sevimsiz bir şeydir diken.
      Adil olması gereken bir adalet kurumunun üstelik başında bulunan kişinin “diken” gibi bir soyadına sahip olması talihsizlik sayılmalı.
      Fakat bu kişinin adı bundan böyle adaletsizlikle birlikte anılacaksa, kaba deyimiyle “cuk oturmuş” demek gerekir.

                 ***                                     ***                    ***

      “Diken” sözünü “dikmek” fiilinden türetilmiş bir sıfat fiil olarak da görebiliriz.
     Tıpkı gülmekten türetilmiş “gülen “gibi…
     O zaman da akla yine,   gerçi “diken” değil  “eken” sözcüğünün kullanıldığı çok anlamlı başka bir deyimimiz geliyor:
        “Rüzgâr eken fırtına biçer”…
      “Diken” ve “gülen” konumuz bakımından birbirine pek yakışıyor…
       Silivri’deki “diken” Pensilvanya’daki “gülen”i herhalde çok mutlu etmiştir…

                  ***                             ***                            ***

   Sözcüklerle oyalanmayı burada keselim…
   Balyoz adı verilen sözüm ona davadaki kararlar, her ne kadar bekleniyor olsa da, kamu vicdanına  balyoz gibi indi.
     Bu kadar kin, acımasızlık, ölçüsüzlük, yasa tanımazlık, savaş sırasında düşmana uygulanacak hukukla bile bağdaşmaz.
       “Babalık  ve kocalık haklarını kullanamayacak olmak” gibi son derece çirkin, yakışsız çağrışımlara yol açabilecek yine sözüm ona hukuksal ifadeler de, düşmanlığın ulaşmış olduğu boyutları gösteriyor.
       Bazı  iç dünyaların  çirkin ve karanlık içyüzlerini  gözler önüne seriyor…

              ***                    ***                 ***
    Balyoz ve Ergenekon davalarının hukuk bakımından irdelenmesi yönünde söylenecek her söz, tekrardan ibaret olur.
    Sahteliği kanıtlanan dijital veriler , wikileaks belgelerinin açığa çıkardığı gerçekler, ulusal ordunun ve bütün bir muhalefetin ortadan kaldırılma planları,
duruşmalar boyunca  yaşanmış ve yaşanmakta olan hukuksuzluklar, yasa tanımazlıklar, her türlü adalet ve  vicdan duygusunun ayaklar altına alınması…
     Balyoz davasında verilmiş olan mahkûmiyet kararları  bütün bu olgularla birlikte düşünüldüğünde, sadece  vicdanını ve ahlâk duygusunu tümüyle yitirmiş kişileri ve çevreleri mutlu edebilir.
    Bir de, bu mahkûmiyet kararlarının “askeri darbe” tehdidine karşı verilmiş yasal bir hüküm değil, yaşanmakta olan “sivil darbe”nin bir aşaması  olduğunu göremeyecek kadar  gözlerini kin ve nefret bürümüş olanları… Bir takım aydın ve insan müsveddelerini…

                   ***                                    ***                                  ***

   Balyoz kararlarının kamu vicdanında açtığı yara, bir dikenim açabileceğinden  çok büyüktür.
   Yine de sözlerimi girişteki “mecaz”la sürdürecek olursam, Türkiye’nin bu dikeni saplandığı yerden çıkararak layık olduğu yere fırlatıp atacağından kuşku duymuyorum…
     Bu ülkenin yargıçlarına, savcılarına, sadece hukukun değil bütün alanların aydınlarına sesleniyorum:
     Vicdanınızda bir dikenle yaşamaya boyun eğmeyin. Onu oradan çıkarıp atacak yürekliliği gösterin. Bunu yapamaz ya da yapmakta gecikirseniz, kangrene dönüşecek olan yara sizlerle birlikte bütün bir ülkeyi çürütüp yok edecek.


Ataol Behramoğlu/Cumartesi Yazıları/290912

Yazılı medyada yazarın izni olmadan yayınlanamaz..

26 Ağustos 2012 Pazar

BİR TATİL BELDESİNDEN




      Gerçi bu yazı yayınlandığında tatil sona ermiş olacak, fakat yazıyı yazmakta olduğum şu anda bir tatil beldesindeyim.
     Haydi adını da yazayım: Bodrum
     Sanki sihirli bir çınıltıya sahip bu sözcük.
      Bodrum’un  başka tatil beldelerimizden  daha farklı bir anlamı  ve yeri var gibi..
     Nereden geliyor olabilir bu farklı anlam?
     En başlara, Halikarnas Balıkçısı’na kadar gitmeye gerek yok.
     Zaten şu anda Bodrum ilçesinin ve ona bağlı yerleşim yerlerinin sokaklarını, otellerini, motellerini  dolduran yerli yabancı yazlıkçılardan , ya da Bodrum’u mesken tutmuşlardan  kaç kişi bilir Balıkçı’nın adını ve bu adın anlamını.
      Nedeni ne olursa olsun Bodrum’un bir büyüsü, farklı bir çekiciliği olduğu kuşkusuz.
      Bu, kimlileri için rutubeti az havasıyla,  kimileri için tekne turlarıyla, kimileri için gece kulüpleriyle, kimileri için magazin dünyasının ünlülerinin bu
tatil beldemizi mesken tutmuş olmasıyla ilgili olabilir.
      Bizim  bu yaz bir haftadan azıcık  fazla  tatilimiz için,  çeşitli seçenekler arasından Bodrum’u seçmemiz , birleşik olarak yazılan iki sözcüğün oluşturduğu  tek bir sözcükle ilgiliydi daha çok: Günışığı.
     Şimdi adı “Göltürkbükü” gibi benimseyemediğim bir biçime dönüştürülmüş Gölköy sahilindeki bu otelde on yıl kadar önce birkaç gün kalmıştık.
      Yabancı otel motel adları arasında bu Türkçe sözcük gerçekten de bir inci tanesi gibi ışıldıyordu.
      Tıpkı sahipleri Mehmet ve Ercan kardeşler gibi bu adın da değişmemiş olduğu görmekle ayrıca sevindik.
                                 ***                 ***         ***
     Amacım Bodrum’u değil, bir tatil beldesinde olmayı yazmaktı. Yine de kocaman bir giriş paragrafı Bodrum’a ayrılmış oldu…
     Her ne ise… Ağustos ortalarının serin bile sayılabilecek bir akşamüstüne doğru, kafa kafaya vermiş bir ılgın ve bir palmiye ağacının altındaki bir masada, (Günışığı’nın sahiplerinden Mehmet’in sözleriyle) “karayel gibi esen bir meltem”in  hızlandırdığı dalgaların kesintisiz sesine kulak vererek bu satırları yazmak kuşkusuz ki bir mutluluk…
      Fakat nereye kadar?
      Aklınız ülkenizde ve dünyada  olup bitenlerde…,
   Daha doğrusu bir türlü bitmek bilmeyen, olmaya devam edenlerde…
   Bir tatil beldesinde olmak bunların zihninizden silinmesini sağlamıyor.
   Zaten isteseniz de silemezsiniz…
   Bu bir insan karakteri, kişilik sorunu…

           ***                 ***               ***
    Sürekli olarak bir tatil duygusu içinde yaşayan, ömürlerini tatile çıkmış gibi sürdüren insanlar var mıdır dersiniz?
    Herhalde olmalıdır…
   Bu gibilerin böyle duygular yaşamaları için tatil beldelerinde olmaları da zorunlu olmasa gerek.
      Kafalarını boşaltmaları, kapılarını ve pencerelerini kendi kişisel yaşamları dışında her şeye kapalı tutmaları yeterlidir.
      Bunun gerekçelerini bulmakta da başarılıdırlar.
     Onlara kalırsa,  sen ne yaparsan yap dünya zaten bildiği yolda ilerleyecektir.
      Zaten her şeyi kapkara görmenin de anlamı yoktur…. gibi avuntular, kendini kandırmacalar…
         Bireyciliğin bin bir çeşit kılıfı, gerekçesi…
        
              ***                      ***                     ***

    Bir tatil beldesinde olmak kuşkusuz ki gerekli ve güzel bir şey…
    Fakat  ne kadar mutlu olursanız olun, tatil duygusu da bir süre sonra tekdüzeleşerek can sıkıntısına dönüşmeye başlıyor…
     Bu sürenin uzunluğu ya da kısalığı, yukarıda değindiğim gibi, kişiye göre değişen bir şey…
    Kimileri bütün bir yaşamı tatilde gibi yaşamaktayken, bazı başkaları için bu tatil duygusu birkaç günde sona eriyor…
     Ne kadar yorucu olsa da çağdaş kent yaşamının ritminden  kopamayan,  böyle bir kopmayı kaçaklık ve sonucundaki  kaçınılmaz yozlaşma  sayan  bu ikinci tip insanlar için sanırım en doğrusu, bu bir kaç günlük kesintisiz tatiller dışında kalan yaşamı parçalara ayırmaksızın,  bütünlük içinde yaşamayı başarabilmek…

Ataol Behramoğlu/Pazar Söyleşileri/260812

Yazılı medyada yazarın izni olmadan yayınlanamaz..

11 Ağustos 2012 Cumartesi

CAMİ ARKASINA GİZLENMEK



      Arapça “cami” sözcüğü, derleyen, toplayan, içine alan, içinde bulunduran anlamına geliyor.
        Müslümanlar bu sözü ne zaman ibadet yeri anlamında kullanmaya başlamış olabilirler, bilmiyorum.
      Yine Arapça “mescid” sözcüğü “Secde edilen yer,küçük cami” demek. Kuran’ın 9. Suresi olan “Tövbe”(ya da Tevbe) Suresi’nin 107. Ayetinde Tanrı tarafından peygamberi Muhammet’e şöyle hitap ediliyor:
   “Zarar vermek, kâfirlikte bulunmak, inananların arasını açmak ,Allah ve Peygamberine karşı savaşanlara daha önceden gözcülük etmek için bir Mescit yapıp ‘Biz ancak iyilik istemekteyiz’ diye yemin edenlerin yalancı olduklarına , şüphe yok ki Allah şahittir.” (“Kuranı Kerimin Türkçe Anlamı”, Milliyet gazetesinin çeşitli kaynaklardan derleterek hazırlattığı özel ek.)
        Söz konusu sureye düşülen dipnotta, sözü edilen mescidin “Medine’de iki yüzlüler tarafından yaptırılan Mescid-i Dırar” olduğu belirtiliyor.
      Benim buradan çıkardığım anlam, cami yaptıranların ille de iyi niyetli kimseler olmadığı, hatta aralarında göz boyamak için bunu yapanların bulunduğu ve bu kâfirliğin, münafıklığın, iki yüzlülüğün İslam peygamberi tarafından da bilindiği ve suçlandığıdır…
     Nitekim bazı başka kaynaklardan da Muhammed’in bazı camilerde namaz kılınmasını yasakladığını, bunları yıktırdığını öğrendim. Merak edenler internette “Kuranda Cami ve Mescit Var mıdır?” başlıklı oldukça ayrıntılı makaleye bakabilirler.
                        ***                  ***           ***
    Türkçemizde cami üzerine söylenmiş pek çok deyim var.
   Bazılarını anımsayalım:
  “İki cami arasında binamaz”, iki şey arasında kararsız kalan kişiyi anlatan güzel bir deyimdir. Ya da ben böyle anlıyorum…
    Yaşlanmış olmasına karşın güzelliğini koruyabilmiş hanım efendiler için “cami yıkılmış ama mihrap yerinde” diye bir deyim türetilmiş…
    “Cami ne kadar büyük olsa da(yani cemaat ne kadar çok olsa da) imam bildiğini okur” diye bir başka deyim var.
    “Caminin(mescidin) mumunun yiyen kedinin göz kör olur” diye bir deyim daha varmış ama, bana zorlama geldi. Fakat anlamı fena değil. Kamu malını yiyen, cezasını bulur demekmiş…
    “Eceli gelen köpek” le ilgili, içinde cami sözcüğünün geçtiği deyimi hepimiz biliriz…
    Bütün bu deyimlerde ve benzerlerinde dikkatimi çeken, hepsinin günlük yaşama ilişkin çağrışımlar içermesi…
     Yani halk camiden korkmuyor, onu bir afralanma tafralanma yeri olarak görmüyor, cami kavramını gösterişle bir tutmuyor… Camiye tıpkı evine girer gibi giriyor , onu günlük yaşamının bir parçası olarak görüyor…  Namaz kılmayı bir gösteriş vesilesi olarak algılamıyor, ya da öyleydi…
   Çocukluğumuzda, yaz günlerinde, bulunduğumuz kentin en büyük camisinin avlusundaki havuzunda serinlemek en sevdiğimiz şeylerdendi…
      Kimsenin kızıp bizi oradan kovduğunu da anımsamıyorum…,
     Çünkü, o yıllarda, çok da eskilerde değil 1950’lerde, İslam dini  bir korkutma, tehdit, çıkar sağlama,  ayrıcalık v b.aracı değil, günlük yaşama ilişkin doğal bir şeydi…
            ***                                         ***                          ***
   Camiyle ilgili deyimlere Sanatçılar Girişimi’mizin öncülerinden sevgili Mehmet Güleryüz bir yenisini ekledi: Cami arkasına gizlenmek…
    Bu deyimi ben çok sevdim ve tutacağından da kuşku duymuyorum…
     Cami arkasına gizlenmek… Yani yaptığın, yapacağın kötülükleri gözden gizlemek için bir paravan, bir gizleme perdesi oluşturmak…
    İnsanların gözünü bu perde ile kapatarak, onları korkutup ürküterek, işlediğin suçları, günahları görmelerini engellemek…
     Böyle bakıldığında, bu perdenin çok büyük, çok görkemli olmasına özenmek, işlenen ve işlenecek suçların büyüklüğü hakkında da fikir verebilir…
        Bu gibilerin yaptırdıkları ve yaptıracakları mekânlar, adı ne olursa olsun kutsal yapılar değil, harcında alın teri sömürüsü, yalan dolan, kan ve gözyaşından başka bir şey bulunmayan, zevksiz taş, toprak, çimento vb. yapı malzemesi yığıntıları olacaktır.
     Tıpkı Tövbe Suresi’nin 107. ayetinde sözü edilen “Mescid-i Dırar” gibi…

Ataol Behramoğlu/Cumartesi Yazıları/110812

Yazılı medyada yazarın izni olmadan yayınlanamaz..