3 Haziran 2020 Çarşamba

MENDERES




      Menderes’in başbakanlığındaki Demokrat Partisi yönetimi benim  orta okul ve lise yıllarıma rastladı.
       Aile büyüklerimiz seçim sırasında oylarını sanırım Cumhuriyet Halk Partisine vermişlerdir. Fakat sözünü ettiğim yıllarda aile içinde siyaset konuşulduğunu anımsamıyorum.
       Buna karşılık, Atatürkçü ve yurtsever olmak tartışmasız değerlerimizdi.
        Altmışlı yıllara doğru(lise döneminde) yaşamına edebiyat üzerinden hümanizm girecek, o da beni 60 sonrasındaki sosyalizme hazırlayacaktı.
       Okulda da siyaset konuşulduğunu anımsamıyorum. Ne öğretmenlerden bu yönden telkinler geldiğine, ya da biz öğrencilerin kendi aramızda siyaset konuştuğumuza ilişkin bir anı ya da izlenimim yok.
         Sadece(sanırım daha önce de sözünü ettiğim) tek bir anımı paylaşayım…
            Bir  dersimizde  bir öğretmenimizin, o sırada o şehri ziyaret etmekte olan muhalefet lideri  İsmet İnönü hakkında  küçültücü sözler söylemesini  yüksek sesle protesto ederek sınıfı  terk ettiğimi şu andaymışçasına anımsıyorum. ( Günümüzde bir  gencin yedi yıl önceki bir tweeti nedeniyle yargılandığını düşündüğümde,   anlattığım olay nedeniyle başıma bir dert gelmemiş oluşunu; o günlerde -hiç değilse sıradan, günlük  yaşamda- daha özgür ve korkusuz  olunduğu  sonucuna varıyorum…. 

                                                       ***
  
               
       Demokrat Parti  döneminde işlenen suçlar 27 Mayıs 1960 sonrasında bir bir ortaya dökülecekti.
              Bunların en başında Kore savaşında Amerikan emperyalizminin yanında taraf olmamız gelir.
               Yasaklı Nâzım Hikmet’in orada akıtılan kanların hesabını sorduğu şiirlerini sonradan okuyacaktık.
                Bugün Menderes’i demokrasi şehidi olarak göklere çıkaranlar, örneğin,
“Korede Ölen Bir Yedek Subayımızın Menderes’e Söyledikleri” başlıklı şiiri okumalılar.
                Bir başka büyük suç İstanbul’da yaşayan Rum kökenli Türk yurttaşlarına karşı 6-7 Eylül 1955 tarihinde girişilen, ölümlere ve yaralanmalara da yol açan ve bu insanların her şeylerini  geride bırakarak anayurtları Türkiye’den kovulmalarıyla  sonuçlanan zorbalık, yağma ve çapul hareketinin örgütlenmesidir.  
             Nâzım Hikmet’in vatan haini ilan edildiği, sola karşı 1940’larda başlayan baskı ve zulmün  daha da şiddetlenerek sürdüğü 1950’lerin özellikle ikinci   yarısında, ülkenin tek parti ve tek adam diktasına sürüklenmekte olduğu hiçbir yalanın ve demagojinin örtemeyeceği gerçeklerdir.
             Sözünü ettiğim lise öğrenciliğim döneminde radyolarda  okunmaya başlanan “Vatan Cephesi” listeleri ise,  bıktırıcı can sıkıcılığıyla, şu andaki gibi kulaklarımda ve belleğimdedir.
                 O yılların Menderes’i de, fotoğraflarındaki şık giyim kuşamı, özenle taranmış saçları,  kibar ve uygar görünümüyle bağdaşmayan söylevlerindeki  suçlayıcı sözleri ve ses tonuyla yine şu andaymışçasına belleğimdedir…
          Siyaset insanlarına (ve genellikle insana) bakarken , sözler kadar onları söyleyen kişinin bireysel  özelliklerini de gözlemleyip hissetme  gibi bir özelliğim  o yıllarda da olmalı ki  , 1960’lara  yaklaşan bir süreçteki Menderes’te bir sıkışmışlığın çırpınışlarını  hissettiğimi ve içimde ona karşı bir acıma duygusu uyandığını itiraf ederim…
  
                                                   ***
          Yassıada duruşmalarında , kibar, fakat fazlaca  aşağıdan alışları da sanırım pek çok kişi gibi bana da üzüntü verici görünmüştür.  Tutukluluk günlerinde aşağılandığı, hakarete uğradığına ilişkin söylentiler ne ölçüde doğru, ne ölçüde abartılıdır bilemem. Fakat hiçbir biçimde ve ölçüde kabul edilemez. Yürürlükteki ceza yasasına göre verilen idam hükümlerinin uygulanmasının ise, darbe hukuku bakımından açıklanması olsa bile , insani ve vicdani bir  açıklaması olamaz.

                                                 ***
            Benim için   27 Mayıs darbesi bir  devrimdir..Kimliğimi  o devriminin sonucu olan   1961 Anayasasının sağladığı özgürlük ortamına borçluyum. 
Bunu da yüksek sesle dile getirmekten  onur duyarım. Günahları ve sevaplarıyla tarihe mal olmuş bahtsız bir siyasetçinin adını kullanarak kendi suçlarını örtmek isteyenlerim  çabaları ise boşunadır. Tarih kimi kez geriye doğru gidiyor görünse de asıl ve temel gidiş hep ileriye doğru olmuştur.
                

28 Mayıs 2020 Perşembe

BİR ANNE’NİN İLETİSİ ÜZERİNE

   Sayın  Nermin Ünsal, emekli hakim.
   E-posta adresime gelen iletinizi birkaç kez dikkatle okudum.
   Şu anda da, bu satırları yazmakta olduğum internet sayfasında kaydedilmiş olarak duruyor.
    İletinize, tek çocuğunuz, oğlunuz, Halkın Hukuk Bürosu avukatlarından      Aytaç Ünsal’ın ve onunla birlikte tutuklu avukat arkadaşlarının durumunu özetleyerek başlıyorsunuz.
      20 Eylül 2017’de (günümüzde giderek ve artık iyice kanıksanan; inandırıcılığını yitiren;her türlü ve her çevreden muhalefeti korkutup yıldırmak için kullanılan) terör vb. suçlamalarıyla tutuklanan, aralarında oğlunuzun da bulunduğu avukatlar  bir yıl yargıç önüne çıkmaksızın cezaevinde kalıyorlar.
         Bir yıl sonra çıkarıldıkları mahkemede “avukat oluşları, mevcut delil durumu, Anayasa Mahkemesinin ve AİHM’nin içtihatları “ gerekçe gösterilerek tahliye ediliyor, fakat tahliye üzerinden altı saat geçmeden aynı mahkeme tarafından herhangi bir yeni delil olmaksızın  yeniden tutuklanıyorlar.
        Ardından, iki gün içinde, tahliye kararı vermiş olan heyet değiştiriliyor, yerine atanan heyet yargılama yapmadan ağır cezalara hükmediyor.
          Aralarında oğlunuzun da bulunduğu Halkın Hukuk Bürosu avukatları bu durumda üç yıla yakın süredir hapisteler ve dava dosyası Yargıtay’da beklemede…

                                                  ****
         İlginç bir rastlantıyla,  gazetedeki posta adresime gelen mektuplar arasında avukat Aytaç Ünsal’dan da bir mektup var.  Belli ki edebiyat ve şiir sever, duyarlı bir genç insan. “…uzun bir aradan sonra gazetede yazınızla karşılaştığımda uzun süredir görmediğim bir yakınımı görmüş gibi hissettim…” diyor… “Belki hiç tanışmadık yüz yüze, ama olsun, halk kocaman bir ailedir” diye devam ediyor… “Ve bu ailenin üyeleri birbirleriyle  tanışmasalar da  doğal bir bağ vardır aralarında.”
       Gazetede birikmiş bekleyen postalar arasında, belli ki  epeyce önce yazılmış mektubunda Aytaç Ünsal, Grup Yorum’un avukatı olduğunu,  2.5 yıldır tutuklu , açlıklarının da 56. gününde olduklarını yazıyor…
         Mektup yazıldığında Helin , İbrahim, Mustafa Koçak henüz hayattalar…

                                                  ***
       Tekrar sayın Nermin Koçak’ın iletisine dönerek onun satırlarıyla devam edeyim:
     
         Aile olarak karşı koymalarımıza rağmen kendisine yapılan hukuksuzluklar ve adil yargılanma talebiyle  03 Şubat'ta süresiz açlık grevine başlamıştı. Hem doğum günü, hemde avukatlar günü olan 05 Nisan'da anne olarak dilim varmıyor, içim yanıyor ama bu grevi  maalesef ÖLÜM ORUCUNA çevirdiğini öğrendik.
Aile olarak o an, tam da yıkıldığımız andı. Bu anlatılamaz..
Ataol bey, oğlum henüz 32 yaşında ve tek çocuğumuz. Dosya Yargıtay da ve 4 aydır ele alınmıyor.
Her ziyaret edişimde eridiğini gördükçe içim kan ağlıyor. Bugün itibariyle Öĺüm Orucunun 110.gününde, durumu  her geçen gün kritikleşiyor.
Yardımlarınızı bekliyorum.
Saygılarımla
Emekli Hakim Nermin Ünsal”

                                                    ***
           Yazıya başlama öncesinde internet sayfalarında bu davaya ilişkin haberlerin gerçek anlamıyla  yürekler acısı, iç daraltıcı labirentlerinde dolaştım… Hukuk ve hukukçuluk adına üzüldüm, utandım.  Aynı mahkemede alt saat içinde karar değişiyor. Bir heyet görevden alınıyor, yerine atanan heyet bir öncekinin tam karşıtı bir hüküm veriyor?  Hukukçu anne feryat ediyor.  Hukukçu genç insanlar yıllardır ceza evinde, adalet beklentisi içinde  canlarını ateşe  atarlarken ,  dava dosyası aylardır Yargıtay aşamasında raflarda bekliyor. Günlük yaşam sanki bütün bu kötülükler, haksızlıklar , zulümler yokmuşçasına,  aldırışsızca  alışıldık döngüsünü sürdürmekteyken, avukata ve avukatlık mesleğine yönelik bu hukuk dışı ,yaşam söndürücü, cana kastedici uygulamalar karşısında Türkiye Barolar Birliği acaba ne yapıyor?  Dosyanın Yargıtay’da bir an önce görüşülmesi için ne gibi girişimlerde  bulunuyor? Hukukçuların adalet beklentisiyle  ölüm orucuna yattığı bir ülkede, Yargıtay bu girişimi belki de sonlandıracak çalışmaya başlamayı neden geciktiriyor?

Ataol Behramoğlu/Kültür ve Siyaset/27052020

22 Mayıs 2020 Cuma

KORONA’NIN ÖĞRETTİKLERİ

 
      Çok uzun süre  olmasa da (toplam 10 ay!) cezaevi yaşantısından haberli biri olarak korona’nın öğrettiklerinin bir kısmını  zaten biliyorum. Fakat yine de böyle bir yaşantım olmamışçasına yazımı koronanın öğrettikleri üzerinden sürdüreyim…
        Öncelikle yürümek…
        Evde uzun süre kaldığınızda, bulunduğunuz mekânın uygunluk durumuna göre içerde volta da atsanız; dışarıda, açık havada, gökyüzü altında, toprağa basarak yürümek başka bir şey… Bambaşka bir mutluluk…
       Volta, malûm, cezaevi jargonudur. Ahmed Arif’in dizelerini anımsamanın sırasıdır:
                         Kürdün Gelinini söyler maltada  biri
                          Bense voltadayım ranza dibinde…

       Volta tamam da, malta ne demek… Bilmiyordum doğrusu… Şimdi baktım… Hapishanede volta atılan alan demekmiş, yani havalandırmaya çıkılan yer…
          Şair belli ki oraya çıkmak istememiş… Belki yalnız kalmak istemiş… Ranza dibinde ne kadarcık bir alan var ki, volta atabiliyor… Kendi payıma, nerede,ne zaman öğrendim bilmiyorum, birkaç adımlık alanlarda da volta atabilen biriyim…  Ahmed Arif’in bunu yapabilmesi doğal…
           Konumuza dönelim…
           Korona günleri sanırım çok kişiye yürümenin mutluluk  olduğunu anımsattı, ya da öğretti…

                                                         ***
         Yanı sıra öğrendiğimiz bir başka şey, dokunmanın önemi…
          Olur olmaz zamanda  el sıkışmaktan pek hoşlandığımı söyleyemem.
         İnsanların el temizliğine pek de dikkat etmediklerini bilip gördüğümden olmalı…
          Fakat kuşkusuz, el sıkışmanın  gerektiği zamanlar da vardır…
           Dokunmak derken asıl kastettiğim  ise, sevdiklerimizle, yakınlarımızla kucaklaşmak… Onların yüzüne, saçına, omzuna, koluna, bir yerine dokunmak,temas etmek… Biz böyle alıştık… Ya da ben böyle biriyim…Dokunmak önemlidir benim için…
         Şimdi de kendimden, 12 Eylül  sonrasındaki günlerde neredeyse şimdiki gibi büyük ölçüde evlere kapanmışken, dostlarla görüşmeler en aza inmişken yazdığım Sesler adlı şiirimden bir örnek vereyim:
                 
                Ve dostların sesi, bunaldığımda
                  Dokunurcasına duymak istediğim…

      Dokunurcasına duymak … Sadece duymanın yetmeyişi… Duymanın dokunurca çoğaltılması…
       Kuzey ülkelerin insanları için dokunmak çok da önemli olmayabilir… Fakat biz sıcak kanlılar, dokunmadan yaşayamayız pek… Korona sonrasında nasıl olacak bu, bilmiyorum, göreceğiz…

                                             ***
         Korona günlerinin öğrettiği bir başka şey, zamanın değerliliği.
        Hepimizin bildiği  “zaman öldürmek” diye bir  deyim var dilimizde… 
        Zamanı boşa geçirmemek  gerektiği anlamında kullanıldığı gibi, bir şey yapmayıp boş boş oturmak anlamında  da kullanılıyor… 
         Bu ikinci anlamı  başka dillerde de karşılayan deyimler olduğu kuşkusuz. Fakat  herhangi bir başka dilde,özellikle bu ikinci anlamıyla,  zaman ve öldürmek sözcüklerinin bir arada olduğu bir deyim var mıdır, bilmem.
        Korona günleri kendi payıma bana zamanın değerliliğini bir kez daha kanıtladı.
         Kendime ait çok zamanım var ve böyleyken de çalışma  masamdan kalkmaya pek vakit bulamıyorum…
         Demek ki olağan zamanlarda dışarılarda, örneğin yollarda fazlaca zaman harcamıştım… Çalışma masasında geçirilecek zamanları  israf etmişim… Bir başka deyişle de, zamanı öldürmüşüm…
            Çağdaş yaşamda ve özellikle büyük şehirlerde  bu pek çoğumuz için böyle…

                                                                    ***
        Ve tenhalığın güzelliği…
         Batı ülkelerini gören ya da oralarda yaşayanlar, Pazar günleri  özellikle belli şehir merkezlerinin dışında ve daha da çok taşra şehirlerinde sokakların tenhalığını bilirler.
      Yabancı biri için bu tenhalık hüzün vericidir.
      Fakat  şu korona günlerinin tenhalığı bana hüzünle değil başka bir duyguyla o Pazar günlerinin tenhalığını anımsattı. 
        Çocukluğumun, ilk gençlik yıllarımın kalabalıklarla dolup taşmayan; birine  çarpmaksızın  ya da biri size çarpmaksızın  yürüyebildiğimiz sokaklarını özlemle duyumsattı…
                                                            ***

  Korona sonrasında nasıl bir dünya bekliyor bizi?
 Bu konuda düşünmeyi bir başka yazıya bırakalım…
             
Ataol Behramoğlu/Kültür ve Siyaset/20052020

13 Mayıs 2020 Çarşamba

BOZULAN KİMLİĞİMİZ


Türkiye insanı nasıl biridir?
Toplumsal sınıflar, bölgesel ve etnik aidiyetler göz ardı edilerek biz Türkler diye bir genelleme yapılabilir mi?
Bence bütün farklılıkların üstüne yükselen bir genelleme yapabilir ve bunu ulusal kimlik diye adlandırabiliriz…
Fakat benim bu yazıda yapmak istediğim ulusal kimlik kavramının ne olup ne olmadığını irdelemek değil, kısaca köylü, kasabalı, kentli diye ayıracağım insan tiplerimizde zaman içinde gözlemlediğim bazı değişimler ve olası nedenleri üzerinde düşüncelerimi paylaşmaktır.
***
Köylüden başlayalım…
1950’lerden itibaren hızlanan bir süreçte kentleşme ve buna bağlı olarak göç olgusu köyleri dağıttı.
Fakat ülkemizde bu olgu sağlıklı bir oluşum sürecinde gerçekleşmedi.
Sanayisi gelişmiş ülkelerde tarım ekonomisi ve dolayısıyla da köylülük sapasağlam yerinde dururken, bizde bugün ne köy ne de ekonomisi kalmıştır.
1970’lerdeki yurt dışı yıllarımda, Fransa ve İsviçre’deki bağlarda, biraz serüven duygusu biraz para kazanma gereksinimiyle, o ülkelerin köylüleriyle omuz omuza çalışmış, öğle yemeklerini yer sofralarında birlikte yemiş, aralarında bu gün de dostlukla anımsadığım arkadaşlarım olmuştu.
Bu gün de yakınlarından trenle ya da başka araçlarla geçerken, bu Avrupa ülkelerindeki kırsal yaşam zenginliğine , bitek tarlalara, besili hayvan sürülerine imrenerek bakıyoruz…
Bizde ise köyler boşalmış, köylü dediğimiz kişiler de artık sadece, ya da çok büyük ölçüde, köyden ve köylüden söz eden romanlarımızın kahramanları olarak kalmışlardır.
Onlara bir de , kentlerin insan pazarlarında iş bekleyen; işçi olarak inşaatlarda ter döken kol emekçileri olarak rastlarız.
Kentlerde oturdukları, barındıkları yerler de uzak semtler, niteliksiz konutlardır.
Cumhuriyet onun efendi olmasını hedeflemişti.
Bu hedeften sapılmış, köylü geleneksel kimliğini de yitirerek efendilerin hizmetçisi konumuna geriletilmiştir…
*****
Kasaba her zaman köyle kent arasında bir ara bölge konumunda olmuş, kasabalı da köylü ve kentli arasında bir kimlik sahibi, genellikle tutucu, fakat aynı zamanda da güvenilir, sağlam, geleneksel bir toplumsal kesim insanı sayıla gelmiştir.
Bugün ise, çarpık kentleşme olgusu ve yine köylerden göçler gibi nedenlerle bozulup değişen, tanımlanması güç bir kasaba ve kasabalı gerçeği söz konusudur.
****
Kentlerimizi küçük, orta büyüklükte ve büyük kentler diye sınıflandırabiliriz. Bir de mega kentimiz İstanbul var…
Küçük kentler boşalmakta, köyle kasaba arası, niteliksiz yerleşim yerleri olmaktadır.
Orta büyüklükte kentlerimiz kültür ve uygarlıkla bağıntıları genellikle AVM’ler yoluyla karşılanan, yaşam nitelikleri büyük ölçüde yönetimdeki Belediyelerin niteliğine ve çabasına bağlı yerleşim yerleridir.
Mega yada yığma kent İstanbul ise yaşanması da nefes alınması da gitgide güçleşen bir insan cangılıdır…
***
Türkiye insanı Cumhuriyet devrimi ilkelerinin uygulanma süreçlerinde, 1940’lara kadar; köylüsüyle,kasabalısıyla, kentlisiyle, geleneksel kimlik özellikleri üzerinde, yeni ve çağdaş bir ulusal kimlik inşa etmenin sancılarını ve heyecanını yaşamış, bilincini duyumsamıştı….
Sonrasında bu bilinç ve heyecan yitirilmeye başlanmış, hem farklı toplumsal kesimlerin kimlikleri, hem de bütünüyle ulusal kimliğimiz dağılıp bozulmaya yüz tutmuştur.
Bu dağılıp bozulma hızlanan bir süreçte günümüzde denebilir ki tepe noktasına ulaşmıştır.
Türkiye toplumu Cumhuriyet tarihi boyunca, 1950’lerin “vatan cephesi” saçmalığı bile içinde olmak üzere, hiç bir zaman bu kadar bölünmemiş, aynı ulusun yurttaşları olma duygusunu yitirmemiş, birbirine böylesine diş bileyen düşman gruplara ayrılmamış; çocuklar bu kadar sahipsiz, gençler bu kadar amaçsız ve kimliksiz olmamıştı…
Gelinen noktanın sorumlusu ise , hiç kuşkusuz, bölgede çıkarları olan emperyalist güçlerin bilinçli ya da bilinçsiz güdümünde, Cumhuriyetimizin temel ilkelerini,demokrasiyi, laikliği ayaklar altına almış olan günümüzdeki siyasal yönetimdir.

Ataol Behramoğlu/Kültür ve Siyaset/
13/05/2020

8 Mayıs 2020 Cuma

DUAGÛYAN

     Dua Arapça bir sözcük.
      Osmanlıca-Türkçe sözlükte anlamı şöyle açıklanıyor:
     1)Tanrıya yalvarma, yakarı.
     2 )Birinin iyiliği için Tanrıya yalvarma.
     3)Böyle bir yakarışta okunan ibareler.
                              ***
     
   Arapça dua’dan bu kez farsça, duacı anlamına gelen  duagû sözcüğü türetilmiş…
    Bunu biz mi yaptık,  yoksa böylece Farsçadan mı aldık, bilmiyorum doğrusu.
    Duagû dua eden demek ama, bir karşılığı daha var: Vakıf idaresinden ücreti olup karşılığında dua etmekle ödevli kimse….
      Böyle bir maaşlı duacı tanımıyla benim gibi ilk kez  karşılaşmış olanlar da benim gibi şaşırmış olmalılar…
       Duagûyan da duagû’nun çoğulu…  Yani dua etme karşılığında Vakıf idaresinden ücret alanlar…

                                                 ***
      Almanya’da   cenaze törenlerinde ücretli ağlayıcılar diye  bir meslek olduğunu işittiğimde şaşırmıştım…
       Bunlar herhalde özel şirketlerin elemanı olmalıdır…
        Osmanlının  ücretli duagûyanı bana bu meslek erbabını düşündürdü. 
        Vakıf idaresinden ücretli olduklarına göre  kuşkusuz  resmi bir görevleri olmalı…
       Bu da olasıdır ki ordu savaşa giderken ve  savaştayken dua etmekti…
       Bu kurumun varlığı ne kadar süre devam etmiştir, bir başka deyişle de bütçedeki yükü ne zaman anlamsız ve ağır gelmeye başlamıştır incelenmeye değer.
                                                       ****
      Çağdaş, laik toplumlarda da  bir dine bağlılık  ve esas olarak da bu inançtan kaynaklanan dua gereksinimi ,  kişisel bir    olgu olarak  hiç kuşkusuz anlaşılır bir şeydir ve saygıya değer.
        Buna karşılık  dinsel ifade ve deyimlerin  resmi ağızlarda giderek daha sık kullanılır olması, dua olgusunun kişisel bir inanç ifadesi olmaktan çıkarak kurumsallaşmaya yönelişi;  devlet kurumlarının her  inanca eşit mesafede olması gereken çağdaş, laik  bir toplumun varoluş   ilkeleriyle  bağdaşamaz.
        Günümüzde “düagûyan” adında bir meslek  grubu bulunmuyor. 
             Fakat dertlerine deva bulunmasını bekleyen  samimi inanç sahibi  çaresiz insan topluluklarının  sorunlarını ve sorularını  dualarla karşılayıp  ört bas etme çabasındaki   düagüyân erbabının  devletin  her kurumunda,  üstelik yönetici olarak varlıkları  açık seçik ortadadır..
         

                                               ***
         
Devlet yönetiminin her kademesindeki kişilerin ağızlarından çıkan her sözcüğün oradan tartılarak çıkması gerekir.
         Türkiye Cumhuriyeti laik bir devlet kuruluşunun adıdır.
         Laiklikle bağdaşmayan  sözler ve davranışlar,  kimin tarafından söylenmiş ve yapılmış olursa olsun, devlete, cumhuriyete karşı işlenmiş suçlardır.
           Her birey kendi kişisel yaşam alanında, inancının  gereği olduğuna inandığını  dile getirmek  ve gerçekleştirmekte özgürdür kuşkusuz.
            Fakat  devlet(ve toplum), kimi kez yatıştırma aracı, kimi kez inanç sömürüsü, kimi kez sopa gibi kullanılan  dinsel ifadeler ve dualarla değil, hukukla, bilimle yönetilir. 

Ataol Behramoğlu
06.05.20

29 Nisan 2020 Çarşamba

KÖTÜLÜK

   
 Kötülük insanın doğasında mı, toplumsal sistemlerde mi, ikisinde birden midir?
          Toplumsal(siyasal) sistemlerin dayattığı kötülüğe insan  iki nedenle katkıda bulunabilir:
          Birincisi, bu insan zaten kötülük kaynağı olan  sistemin yaratıcısı ya da uygulayıcılarından biridir.
         Söz konusu sistemin  hem nedeni, hem sonucudur. Onun bir parçasıdır. Bu durumda sistemdeki kötülükle insandaki  kötülük bir bütün oluşturur.
           Kötülüğe ikinci tür katkı, kötülük karşısında suskun kalarak yapılandır. Kötülüğün farkındasınız, fakat  çeşitli nedenlerle buna göz yummaktasınız..
           Bu nedenlerin başlıca iki tanesi ise korku ve  çıkar hesabıdır. Kötülüğü görüyor, fakat korku nedeniyle suskun kalıyorsunuz.. Ya da kötülüğü görmekle birlikte   çıkarınız  gereği ses çıkarmıyorsunuz.
           Bu gibi durumlarda da söz konusu insan, kötülüğün yaratıcılarından biri olmasa da ,  sistemden gelen kötülükle  insan doğasındaki kötülük yine  birbirine karışmakta, bir bütün oluşturmaktadır…
           Çünkü kötülük karşısında  korku nedeniyle suskun kalan insan giderek bu kötülüğün ya kurbanı ya  bir parçası durumuna gelecektir.     
         İçindeki vicdan ve akıl dürtülerini susturmaya çalışacak,
ortaya ya hasta bir kişilik çıkacak  ya da kötülüğün yanında yer alarak onun suç ortağı, uygulayıcılarından biri olacaktır. Bunun orta yolu yoktur…
         Kötülüğü görüp de çıkarı gereği suskun kalan insan ise  zaten en baştan bu  kötülüğün suç ortağı demektir. Böyleleri, kötülüğü yaratan sistemin ve yaratıcılarının uşakları, insan soyunun en düşük düzeydeki ürünleridir.
                                         ***
    Şimdi daha açık  ve somut konuşalım.
     Aralarında tahliye  olur olmaz yeni cinayet işleyenlerin ve kaçınılmaz olarak işleyeceklerin de bulunduğu canileri serbest bırakırken; gazetecileri, aydınları,   düşüncelerinden ötürü  sistemin suçlu bulduğu  kişileri cezaevinde tutmak; dahası, uydurma olduğu apaçık yeni gerekçelerle bu suçlamaları daha da ağırlaştırmaya çalışmak kötülük değilse nedir?
         Sisteme ve temsilcilerine  soruyorum: Bu kötülüğü nasıl açıklayacak, nasıl savunacaksınız?
          Canileri salıp aydınları içerde tutmanın kötülük dışında  nasıl bir gerekçesi olabilir?       
        Korku mu? İntikam duygusu mu? Topluma göz dağı vermek mi?
          Bütün bu ve benzer açıklamalar, kötülüğü ortadan kaldırmaz, haklı kılmaz, temsil ettiğiniz sistemin ve sizlerin kötülüğünüzü daha çok göz önüne serer. Kötü ve korkak, kötü ve intikamcı, kötü ve despot olduğunuzu gösterir.
                                         ***
         Kötülüğe alet olan hukukçuya , savcıya, yargıca,yine açıkça ve somut olarak soruyorum: Caniler serbest bırakılırken aydınları içerde tutan kararları imzaladığınız elleriniz titremiyor mu, vicdanınız sızlamıyor mu, aklınız sizi rahatsız etmiyor mu?           
            Kötülüğün de bir ölçüsü, bir derecesi vardır, bu kadarı fazla diye düşündüğünüz  olmuyor mu?
             Kendinizi nasıl aldatıyor, vicdanınızı nasıl susturuyorsunuz?
             Yoksa sadece insanda değil  hayvan dünyasında bile  belli ölçülerde bulunan  akıl, vicdan,adalet ölçülerinden   tümüyle yoksun musunuz?
                                                    ***
          Bir başka somut örnek:
           Ölüm oruçları  ölümle sonuçlanan Grup Yorum üyeleri.
           Ve şu anda ölümün kıl payı uzağında olanlar.
             Grup Yorum, kimsenin kuşkusu olmasın ki gün gelecek, türkülerini özgürce söyleyecek.
              Yetkili bir insanca, uygarca   bunu dile getirse ölümler olmayacaktı ve olmayacaktır.
                  Kötülük inatla suskunluğunu sürdürüyor... 
                                     ***
                  Ve  bütün bunlar karşısında suskun kalan büyük çoğunluk.
                 Her şey yolundaymış, olağan dışı bir şey yokmuş gibi,günlük yaşamlarını olağan akışında sürdürme çabası dışımda  bir kaygıları yokmuşçasına yaşayıp gitmekte olanlar…
          Bilin ki canilerin serbest bırakılıp aydınların cezaevlerinde tutulduğu, insanların adalete ulaşma  uğruna canlarını feda etmeyi tek çare olarak gördükleri  bir ülke lanetlenmiş bir ülkedir.
                Suçludur.
               Kötülükle  lanetlidir.
            Bu suç, bu lanet, bu kötülük,,bu günümüzle ve geleceğimizle, hepimizi, bütün ülkeyi çürütecektir.

Ataol Behramoğlu/Kültür ve Siyaset/290420