16 Nisan 2020 Perşembe
Yanıtsız sorular ve sağduyu
Bu yazıyı sokağa çıkma yasağının ikinci gününde yazıyorum.
Hukukçular, anayasada sokağa çıkma yasağı diye bir kavram olmadığını söylüyor.
İçişleri Bakanlığı genelgesinde bu karara dayanak olarak gösterilen yasa, tüzük vb. maddelerinin konuyla ilgili geçersizliği, özetle de yasağın anayasaya aykırılığı dile getiriliyor.
Yasağın iki saat kala açıklanmasının yaratacağı paniğin neden öngörülmediği, amacın ne olduğu, sosyal (fiziksel) mesafe önleminin bir anda altüst olmasının virüsün yayılması bakımından ne gibi sonuçlara yol açabileceği, Bilim Kurulu’nun bu karardan haberi olup olmadığı haklı olarak soruluyor.
Siyasal yönetim, insanları sıkıyönetime, olağanüstü hal koşullarına mı hazırlıyor sorusu ortalıkta dolaşıyor..
Bütün bu sorular yanıtsız.
Yine hukukçular ve bilim insanlarınca, salgın hastalıklara ilişkin bu türden sınırlamaların karantina, tecrit, izolasyon diye adlandırılması gerektiği, bu nedenle de savaş ve olağanüstü hal koşulları dışındaki uygulamalarda “sokağa çıkma yasağı” kavramının kullanılamayacağı açık seçik anlatılıyor.
Muhataplar suskun.
***
Şehir hastaneleri için üstenci-yandaş vb. firmalara 25 yıl boyunca ödenecek parayla, devlet eliyle çok daha ucuza çok daha fazla sayıda hastane yapılabilecek olduğu rakam rakam açıklanıyor.
Örneğin Çin’deki gibi kısa sürede yapılabilecek sahra hastaneleri yerine yine üstenci-yandaş firmalara bir yıldan önce tamamlanamayacak hastaneler yaptırılmaya girişilmesinin ne anlama geldiği soruluyor.
Kanal İstanbul denilen felaket senaryosunun böyle bir dönemde tekrar sahneye konulmasının anlamı sorgulanıyor.
Marmaris Otluk Koyu’nda kırk bir ağaç kesilerek elde edilen alana yapılmakta olan kışlık saray inşaatının bu koşullarda da devam ettiği doğruysa, bunun sağduyuyla, akılla, devlet yönetme sorumluluğuyla bağdaşılırlığı tartışılıyor.
Perişan durumdaki küçük esnafa, işsizlere, işini kaybedenlere maddi destekte bulunmak şurada dursun, belli yaş üstündeki yurttaşlara büyük bir lütufmuş gibi vaat edilen maske ve kolonyanın neden verilmediği, kendi insanın maske bulamazken başka ülkelere maske vb. gönderilmesinin ne anlama geldiği gibi irili ufaklı sayısız soru, boşlukta yanıtsız kalıyor.
İnfaz yasası denilen örtülü af yasasıyla, cinayet, yaralama, hırsızlık, kaçakçılık vb. suçlar af kapsamına alınmaktayken, bu siyasal yönetime karşı oldukları için ve haklarında henüz verilmiş bir hüküm de yokken tutuklanmış olan aydınların, ellerine silah almadıkları halde “terörist” suçlamasıyla yıllardır cezaevlerinde tutulan, kimileri ağır, ölümcül hasta insanların neden bu kapsamın dışında tutuldukları vicdanları kanatan bir soru olarak orta yerde duruyor.
***
Toplum siyasal yönetiminden bütün bu ve benzer sorulara açık, net, inandırıcı yanıtlar beklerken akıl, vicdan, sağduyunun yanıtı aslında tek bir cümlede özetleniyor:
Tek adam yönetimi bitmiştir.
Çoğulcu, demokratik sisteme bir an önce dönülmelidir.
Bu olamadığı sürece de ne zaman sona ereceği belirsiz koronavirüs felaketi ekonomik ve siyasal yıkımlarla katlanarak devam edecektir.
Bugün ise pazartesi. Dün gece bakanın istifası, ardından bakana övgüler yağdırılarak istifanın kabul edilmeyişi danışıklı dövüş ya da “show” değilse nedir? Ret yazısında istifa nedeniyle ilgili tek sözcük yok. Sanki bakan, övülmek için istifa etmiş gibi.
Bu ülkenin insanları kendileriyle oynanmasına, sürü yerine konulmaya daha ne kadar süre izin verecek? Sanırım asıl soru da bu.
9 Nisan 2020 Perşembe
Kardeşlik, öyle mi?
Cumhurbaşkanı, millete sesleniş konuşmasında kardeşliğin özel önem taşıdığı günlerden geçmekte olduğumuzu söyledi.
Kuşkusuz ki doğru.
Bir ulusu oluşturan unsurların, toplumsal sınıfların ve tabakaların ayrım gözetmeksizin bir arada olmalarını gerektiren zamanlar vardır.
Sıklıkla yaşamakta olduğumuz deprem gibi felaketler, ortak vatanın saldırıya uğraması gibi belki bundan yarar uman az sayıda insan dışında herkesi etkileyecek acı olaylar bunlardandır.
Bunun gibi, bütün bir gezegeni, insan kardeşliğinde, insanlığın ortak yazgısında birleştirmesi gereken zamanlar, durumlar, anlar da vardır.
Bir göktaşının dünyaya doğru hızla yaklaştığını öğrendiğimizde (belki bir gün bu da olacak) herkes kendi dilinde ve inancına göre dua etse de, ortak felaket gerçeği herkesi etkileyecektir.
Herkesi diyorum, ama aynı anda da, öyle bir dönemde bile hırsızların, soysuzların, fırsatçıların, ahlaksızların, her türden sapığın ortaya döküleceğini düşünmemek elimden gelmiyor.
İnsanın mayasında iyiliğin yanı sıra kötülük de var.
Gerçi bu özelliklerin ne ölçüde mayada, bir başka deyişle fıtratta, ne ölçüde toplumsal ilişkilerin, adaletsizliklerin, eşitsizliklerin sonucu olduğu, beni ayrıca ve yakından ilgilendiren bir konudur.
Bununla birlikte, şu anda dünyanın ve dünyayla birlikte de ülkemizin geçmekte olduğu felaketli dönemde, hem dünyada hem ülkemizde kardeşçe bir dayanışmaya gerek olduğu çok açık...
***
Nitekim Türkiye Cumhuriyeti Başkanı da “aziz milletim” diyerek ayrım gözetmeksizin bütün ulusa hitap ederek başladığı konuşmasında bu kardeşlik vurgusunu yapmıştı.
Söz konusu kişiyle dünyaya, insana, hayata, sanırım her şeye bakışlarımız taban tabana zıt olmasına karşın, itiraf ederim ki bu konuşmayı önyargısız dinliyor ve her şeye karşın ülkemiz için yararlı bilgiler, öneriler bekliyordum.
Derken bir anda konuşmanın yönü, ekseni, doğrultusu, anlamı değişiverdi ve “aziz millet”in bir bölümü, üstelik isim vererek, açıkça “fitne odağı” olarak nitelendi.
Yani, ona karşı olan, onun gibi düşünmeyen herkes, bu demektir ki bu ülkenin yarıdan fazlası, fitne odağı ya da ocağı, yani hain, kötülük kaynağı olup çıkıverdi..
Kardeşlik sözü bir anda buharlaşıp kaybolmuş, millet tekrar iki düşman kampa bölünmüştü.
Evet, iki düşman kampa. Çünkü böyle bir zamanda ülkenin en sorumlu, en yetkili makamında bulunan kişinin ağzından çıkan bu söz, kimilerince, “fitne odakları”na karşı bir saldırı işareti olarak da kolayca algılanabilir.
Kaç kişi farkındadır ya da farkında olup da dile getirmeye çekinmektedir, bilemem. Fakat ülkenin herhangi bir olağan döneminde, herhangi bir siyasal tartışma sırasında değil de, böyle olağandışı, olağanüstü, gerçekten de ulusça ve dünyaca kardeşliğe gereksinim olan bir dönemde ve üstelik kardeşlikten söz ederken, kendisi gibi düşünmeyenlere yöneltilen böylesine ağır bir hakaretin, bugün ve yarın, belki yasalarda olmasa da vicdanlarda bir karşılığı olacaktır, olmalıdır.
***
Türkiye Cumhuriyeti Başkanı’nın konuşmasında dikkatlerden kaçmaması gereken bir başka ayrımcı yaklaşım da, virüsün Batı ülkelerden gelenlerce getirildiğini söyleyip umre dönüşü felaketini ağzına almayışıydı.
Bu ayrımcılığın adı, bugün henüz dile tam dökülemeyip bilinçte ve alt bilinçte varlığını sürdürmekte olan, Batı, aydınlanma düşmanlığıdır.
Yani biz Müslümanlar iyiyiz, doğruyuz, geri kalan herkes en azından ötekidir.
Böyle bir akıldan kardeşlik çıkmaz.
------------------------------
Ali Sirmen kardeşime geçmiş olsun. Maltepe Cezaevi avlusunda, havalandırma saatinde, tek potalık teke tek basketbol maçımızda beni her seferinde yenen adamdır. Bu güçlüğün de üstesinden geleceğini biliyordum.
2 Nisan 2020 Perşembe
CİNSEL SUÇ NE DEMEK?
Cezaların
uygulanmasında(infazında) indirime gidilmesi haberlerinde geçen
“cinsel suç” kavramından rahatsızlık duyuyorum.
Cinsel
suç ne demek, cinsellik suç mudur?
Cinsel
suç kavramı akla önce bu gibi sorular getiriyor.
Ne
demek istendiği belli kuşkusuz.
Tecavüz,
cinsel saldırı vb. suçlarından söz ediliyor.
Peki,
bunlar cinsel suç mudur?
Hırsızlık,
cinayet vb. suçları denildiğinde, suçun niteliği suç sözcüğü
kullanılmaksızın da zaten anlaşılmakta.
Hırsızlık
suçu, cinayet suçu , yankesicilik, dolandırıcılık vb suçları…
Bunun
gibi, cinsel suç, ya da cinsellik suçu denildiğinde; dilbilgisi,
söz dizimi bakımından “cinsel-cinsellik” sözcükleri öteki
suç adlarıyla aynı kategoride yer almış olmuyor mu?
Cinsellik
suçu, cinsel suç gibi bir kavramı, çok zorlarsak, seksi kötüye
kullanmak, anlamını, amacını-değerini bozmak, saptırmak vb.
sonuçlara ulaşılabilir belki…
Bu
da suç(cürüm) değil, bir hata, yanlışlık, hastalık, sapkınlık
gibi bir şey olabilir…
Böylece,
öyle sanıyorum ki, cinsel saldırı, tecavüz gibi suçları cinsel
suç diye nitelemekle, bu dil yanlışlığıyla, hem “cinsellik”
kavramını(olgusunu), farkında olmaksızın, hırsızlık, cinayet
gibi suç kategorisine sokmuş oluyor, cinselliği zaten suç olarak
algılamaya yatkın bir toplumun zihnindeki ya da alt bilincindeki ön
yargıları harekete geçiriyor, böylece de işlenen suçun
niteliğini cinayet vb suçlara göre sanki hafifletmiş gibi
oluyoruz…
****
Söz
konusu suçlar acaba ceza yasasında da “cinsel suç” diye mi
ifade edilmiş kaygısıyla ceza yasaının ilgili maddelerine göz
attım…
Çok
şükür öyle değil…
Bu
alandaki suçlar yasanın 102 maddesinde “cinsel saldırı veya
tecavüz suçu” başlığı altında toplanmış. Yani cinsel suç
değil, cinsel saldırı veya tecavüz suçu.
Doğrusu,
bu ifadede bile cinsellik kavramı tartışılabilir.
Çünkü
söz konusu olan saldırı “cinsellik” kavramını aşan bir
anlamda mahremiyete,bir temel varoluş hakkına, insan olma
kimliğine yapılmış bir saldırıdır, yapılabilecek en ağır
bir aşağılamadır.
Bu
saldırıya uğrayan kişinin bütün yaşamınca ağır sonuçları
olabilecek bir suçtur…
(Hayvan
diye adlandırdığımız sevgili varlıklar, bilincinde olmasalar da
–gerçi bunu da bilemeyiz- onlara yönelik bu türden
tecavüzlerin de-tıpkı çocuğa, ya da akıl sağlığı yerinde
olmayan kişilere yönelik ahlâk dışı hareketler gibi cinsellik
kavramıyla nitelenemeyeceği, başka bir ad bulunması gerektiği
kanısındayım.).
Ceza
yasasında “Basit Cinsel Saldırı” ve “Nitelikli Cinsel
Saldırı(tecavüz)” ayrımı yapılarak bütün bu suçlarla
ilgili ayrıntılara girilmiş.
Bunların
irdelenmesi ayrı bir konu.
Özet
olarak söylemek istediğim gazetelerde ve bütün medyada “cinsel
suç” ifadesinin,en azından ilgili yasanın diline uygunlukla,
“cinsel saldırı suçu” olarak değiştirilmesi gerekliliğidir.
.
25.03.2020
26 Mart 2020 Perşembe
ŞU KÖTÜ GÜNLER
Yazılarıma
uzunca bir süre ara verdim. Aslında bu sütunu bütünüyle
kapatmak niyetindeydim. Fakat bu arada yazdığım iki şiir gazetede
yine “Kültür ve Siyaset” başlığı altında konunca iş
değişti… Demek ki gazete bu sütun kapansın istemiyor…
Okurlarımdan da sitemler geldi, gelmeye devam ediyor… Elimden
gediğince yine her hafta, bunu başaramazsam arada bir (Pazar
ekimizde olduğu gibi hiç değilse iki haftada bir) bu sütunda da
yazmayı sürdürmem gerektiğini anlıyorum…
Pazar
eki yazılarımı bu sütunun okurları ne ölçüde izliyor bilmem.
Hilal Köse ve ekibinin yönetiminde bu ekimiz farklı bir canlılık
ve renklilik kazandı. Orada “Okuduklarım İzlediklerim
Düşündüklerim” başlığı altında bir kaç yazım yayınlandı.
Onlar genellikle sanat, edebiyat, kültür vb. konularında… Öyle
de devam edecekler… Bu sütunda ise ister istemez sıklıkla güncel
siyasetten söz etmek gerekiyor … İster istemez diyorum, çünkü
güncel siyaset dediğimiz şeyin,
genel
olarak toplumsal yaşamın bu kadar değersizleştiği ve bu değer
düşüklüğünün sürekli olarak inatla yinelendiği bir başka
dönem olmamıştı. Zaten yazmaya son verme isteğimin başlıca
nedeni de buydu. Aynı şeyleri durmaksızın tekrar etmek zorunda
olmanın sıkıcılığı, daraltıcılığı, bunları yazan
kişinin
de giderek o düzeye çekilmesi…
Öyleyse
ne yapmalı, ne ve nasıl yazmalıyım?
Öncelikle
şiir…
Şiirin
olanaklarıyla dile getirilebilecek konuyu, şiir olarak
yoğrulabilecek duyarlığı köşe yazısı malzemesi olarak
kullanmamak…
Gazetemizin,
kendilerinden çok şey öğrendiğim mükemmel köşe yazarları
olduğunu sevgiyle ve minnetle belirtmeliyim…
Bildiğim
kadarıyla Batıda olduğu gibi bizde de, en azından bizim
gazetemizde, uzmanlık alanları belirginleşiyor.
Her
köşe yazarının aklına estiği her konuda yazdığı dönem sanki
artık kapanıyor…
Demek
ki ben de, yazmayı sürdüreceksem eğer, uzmanlık gerektiren
konulardan çok, edebiyatçı-şair kimliğimden fazla uzaklaşmadan,
hem daha başarılı olabileceğim hem de herkesi ilgilendirecek daha
genel konularda yazmalıyım…
Aslında
10-15 yıl öncelere kadar yaptığım da buydu… “Cumartesi
Yazıları” köşemde, okuduğum kitaplardan, yaşamlarımıza
ilişkin daha genel konulardan da sıklıkla söz ederdim. Fakat çok
zamandır bu artık mümkün değil. Siyasal ve buna bağlı olarak
toplumsal ortamda yaşanan gerginlik başkar şey düşünüp
yazmaya neredeyse olanak tanımıyor.
Birkaç
gün arayla yayınlanan son iki şiirimden ilki, “Suçlusunuz”,
görebildiğim kadarıyla epeyce etkili oldu…
Bu
şiiri ben, Tevfik Fikret’e “Hân-1 Yağma”yı yazdıran duygu
ne idiyse, öyle bir duyguyla yazdım…
“Şehit
Evinden Yükselen Çığlık” ise göz yaşları içinde yazdığım
bir kaç şiirimden biridir…
Yayınlanışı
“ Çanakkale Zafer”nin yıldönümüne rastladı... Kuşkusuz
Çanakkale’deki şehitlerimizi de kapsayan bir ağıttır… Fakat
onu ben, İdlib’den gelen bir şehit haberi üzerine ,internette
tanık olduğum, bir şehit evinden yükselen çığlıklar üzerine
yazdım…
Çok
kötü, olağan dışı kötü günler yaşıyoruz…
Sanki
önceki her şey şu günlerde yaşanmakta olan felâketin
gerisinde, arka planlarında kaldı. Fakat bir şehit evinden
yükselen o çığlık benim kulaklarımdan hiç silinmeyecek ve
sorumluları er geç hesap vermekten kurtulamayacaklardır.
18 Mart 2020 Çarşamba
6 Mart 2020 Cuma
1 Mart 2020 Pazar
KURBAN VE PEYGAMBER
20. yüzyıl şiirimizin çok sayıda büyük ustası vardır. Ben bazen birkaç şiiriyle, hatta tek bir şiiriyle bile bir şaire büyük şair denilebileceğini düşünürüm. Fakat bir de mucize şairler vardır. Onlarsız bir ülke şiirinin düşünülmesi olanaksızdır. 20.yüzyıl şiirimizde bu şairlerin ilki bence Yahya Kemal’dir. “Kendi Gök Kubbemiz” bu şiir için olabilecek en sağlam bir temeldir. Ardından gelen mucize şairin, Nâzım Hikmet şiirinin dili bile o sağlam temel üzerinde yükselir. O dilsel temel, İstanbul Türkçesi dediğimiz şeydir.
Nâzım Hikmet’in ardından iki mucize şairimiz, bence, ikisi de 1914 doğumlu Fazıl Hüsnü Dağlarca ve Orhan Veli Kanık’tır. Dağlarca, 2008’de yaşamdan ayrıldığına göre, yüz yıldan altı yıl daha az yaşamış. Son saatlerinde başucunda olan okurlarından, hayranlarından, genç arkadaşlarından biriyim… Genel geçer ölçülere göre uzun ve tanık olabildiğim kadarıyla da bir ölçüde kendi seçimi olan yalnızlığına karşın iyi bir yaşam. Orhan Veli ise günümüzün ölçülerine görse daha da genç bir yaşta, 36 yaşında, talihsiz bir kaza sonucunda yaşamını yitirmiş. Bu yıl 1950’deki ölümünün 70. Yılındayız.
Ankara’da Belediyenin açıp üzerini örtmediği bir çukura düşerek beyin kanamasından ölmek kaza mı, yoksa ülkemizde alışık olunan ihmallerin sonucu cinayet gibi bir ölüm mü ayrı konu.. Fakat her iki durumda da bir kurban. 1950 yılı Ankara’sı. Büyük olasılıkla ıssız bir gece vakti yine büyük olasılıkla içkili ve yalnız bir genç adam. Yahya Kemal’in şiir üzerine genel olarak söylediği sözlerle tekrar edersek, kısa ömründe bir dilin “yalnız kendine mahsus, süssüz, tabii, samimi, yalın ifade özellikleri “ni kendi ana dili Türkçe bakımından duyumsayarak şiirleştirmeyi başarmış, bir çağdaş Yunus Emre, çarmıhı sırtında yaşamış, öylece de yaşamdan ayrılmış bir şiir peygamberi…
Orhan Veli’ye sevgimde; onu bir mucize şair, bir şiir peygamberi olarak görüşümde erken ve talihsiz ölümünün kuşkusuz ki etkisi var. Fotoğraflarındaki içe dönük görüntü de çoğaltıyor bu etkiyi. Fakat hiç kuşkusuz, öncelikle şiirleridir bende bu duyguyu yaratan. Hem de 1936 yılı Haziran ayında, demek ki 22 yaşında Ankara’da yazıp Varlık Dergisinde yayınladığı “Oaristys” başta olmak üzere, Mehmet Ali Sel takma adıyla yazdığı ölçülü uyaklı ilk şiirlerinden başlayarak…
Orhan Veli şiirleriyle olduğu kadar Fransız şiirinden çevirileriyle de şiirimize büyük katkısı olmuş bir şairimiz. Ben ana dilinden başka da bir dilen şairin o dilden çeviriler yapmasını görev olarak görürüm. Çünkü şairi ancak, ya da en iyi şair bir başka dilde yeniden yaşatabilir. Bu, çeviren şairi küçültmez, büyütür; azaltmaz, çoğaltır. Orhan Veli’ye şiir çevirleri içinde büyük gönül borcumuz vardır.
Ölümünün 70 yılında ona gönül dolusu sevgimle.
Ataol Behramoğlu/10 Şubat 2020
Bostancı-İstanbul
Nâzım Hikmet’in ardından iki mucize şairimiz, bence, ikisi de 1914 doğumlu Fazıl Hüsnü Dağlarca ve Orhan Veli Kanık’tır. Dağlarca, 2008’de yaşamdan ayrıldığına göre, yüz yıldan altı yıl daha az yaşamış. Son saatlerinde başucunda olan okurlarından, hayranlarından, genç arkadaşlarından biriyim… Genel geçer ölçülere göre uzun ve tanık olabildiğim kadarıyla da bir ölçüde kendi seçimi olan yalnızlığına karşın iyi bir yaşam. Orhan Veli ise günümüzün ölçülerine görse daha da genç bir yaşta, 36 yaşında, talihsiz bir kaza sonucunda yaşamını yitirmiş. Bu yıl 1950’deki ölümünün 70. Yılındayız.
Ankara’da Belediyenin açıp üzerini örtmediği bir çukura düşerek beyin kanamasından ölmek kaza mı, yoksa ülkemizde alışık olunan ihmallerin sonucu cinayet gibi bir ölüm mü ayrı konu.. Fakat her iki durumda da bir kurban. 1950 yılı Ankara’sı. Büyük olasılıkla ıssız bir gece vakti yine büyük olasılıkla içkili ve yalnız bir genç adam. Yahya Kemal’in şiir üzerine genel olarak söylediği sözlerle tekrar edersek, kısa ömründe bir dilin “yalnız kendine mahsus, süssüz, tabii, samimi, yalın ifade özellikleri “ni kendi ana dili Türkçe bakımından duyumsayarak şiirleştirmeyi başarmış, bir çağdaş Yunus Emre, çarmıhı sırtında yaşamış, öylece de yaşamdan ayrılmış bir şiir peygamberi…
Orhan Veli’ye sevgimde; onu bir mucize şair, bir şiir peygamberi olarak görüşümde erken ve talihsiz ölümünün kuşkusuz ki etkisi var. Fotoğraflarındaki içe dönük görüntü de çoğaltıyor bu etkiyi. Fakat hiç kuşkusuz, öncelikle şiirleridir bende bu duyguyu yaratan. Hem de 1936 yılı Haziran ayında, demek ki 22 yaşında Ankara’da yazıp Varlık Dergisinde yayınladığı “Oaristys” başta olmak üzere, Mehmet Ali Sel takma adıyla yazdığı ölçülü uyaklı ilk şiirlerinden başlayarak…
Orhan Veli şiirleriyle olduğu kadar Fransız şiirinden çevirileriyle de şiirimize büyük katkısı olmuş bir şairimiz. Ben ana dilinden başka da bir dilen şairin o dilden çeviriler yapmasını görev olarak görürüm. Çünkü şairi ancak, ya da en iyi şair bir başka dilde yeniden yaşatabilir. Bu, çeviren şairi küçültmez, büyütür; azaltmaz, çoğaltır. Orhan Veli’ye şiir çevirleri içinde büyük gönül borcumuz vardır.
Ölümünün 70 yılında ona gönül dolusu sevgimle.
Ataol Behramoğlu/10 Şubat 2020
Bostancı-İstanbul
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

