4 Temmuz 2019 Perşembe
İNSAN DOĞADA BİR SAPMA MIDIR?
İnsan dışındaki canlı dünyasına baktığımızda insanın sahip olduğu bazı kötü özelliklerin bu dünyada bulunmadığını görüyoruz.
Bunların başında cinayet işlemek, cana kıymak geliyor.
İnsan dışındaki canlı dünyasında cana kıymanın tek nedeni, beslenme gereksinimi, yanı sıra da kendini, ya da türünü korumak için savunmadır.
İnsan ise her türlü nedenle cinayet işleyebiliyor.
Nedensiz, ya da sadistçe güdülerle de cana kıyabiliyor.
İnsan dışındaki canlı dünyasında işkence yoktur.
İşkence gibi görülen kimi uygulamalar yine beslenme gereksinimiyle
ilgili uygulanan kimi yöntemlerdir.
İnsan, kendi soyuna, yanı sıra da başka canlılara işkence uygulayan tek canlı türüdür.
Sadece bu iki kötü özellik bile, insanı bütün öteki canlılardan köklü biçimde ayırıyor.
Doğa kendi düzeni içinde yaşamını sürdürürken, insan soyu bu sürece de müdahale ediyor.
İklimleri bozuyor, hem bitki hem hayvan dünyasında türleri değiştiriyor,canlı ve cansız doğanın yasalarını, işleyişini, doğallığını alt üst ediyor.
***
İnsan dışındaki canlı dünyasında çatışmalar, yine beslenme ve yanı sıra da üreme gereksiniminin karşılanması konularındadır.
Alçakça tuzaklar, ihanetler, dedikodu, iftira, yalan gibi sosyal kötülükler insan dünyasına özgüdür.
Bu özellikleriyle de insan, canlılar dünyasının en kötü, en tehlikeli, en korkulur türüdür.
Bu söylediklerime hümanist karşı çıkışları görüyorum.
Bilimde, sanatta, kültürde elde edilen başarıları yadsıyacak değilim.
Fakat insanın bütün başarıları sonuçta kendisi için, kendi türünün yararına değil mi?
Evren insan türü olmadan da vardı.
Doğa da insan türü ortaya çıkmadan önce vardı, varlığını sürdürmekteydi.
Doğa kendi yaralarını kendisi iyileştirecek yetenektedir.
İnsan ise kendi türüyle birlikte doğayı da yok eden ve giderek bu yok edişte bugün hiçbir canlı türünün sahip olmadığı ve olamayacağı olanaklara sahip tek canlı türüdür.
Hem kendisi, hem canlı ve cansız bütün varoluş için en tehlikeli, hatta tek tehlikeli canlı türü, insan dediğimiz bu türdür.
Bütün bunlar bir arada düşünüldüğünde, bir insansı türden bu gün insan dediğimiz canlı türünün ortaya çıkması, bana bazen ve gittikçe daha da çok, bir sapma, türsel bir sapkınlık olarak görünüyor.
İnsan hiç var olmasa, bu canlı türü ortaya hiç çıkmamış olsa, canlı cansız doğa ve bütün bir evren ne kaybederdi?
Belki hiçbir şey…
****
Bütün bir insanlık tarihindeki ve günümüzdeki akıl almaz, tüyler ürpertici kötülükleri,alçaklıkları, zalimlikleri bir arada düşündüğümde, insan dediğimiz ve benim de bir mensubu olduğum bu türe inancım, güvenim, sevgim, en temellerinden sarsılıyor.
Bilimde, kültürde, sanatta ulaşılmış olan bütün üstün başarılara karşın, kötülük insanın kimliğinde ilaçlara göre şekil değiştirerek, yeni kimliklere bürünerek yaşamaya devam eden alt edilemez bir mikrop gibi varlığını sürdürüyor.
İyilik, merhamet, özveri , kötülüğe karşı başarılar kazansa da onun bütünüyle üstesinden gelemiyor.
İnsan, hem kendisinin,hem canlı cansız varlıklarıyla doğanın, hem üzerinde var olduğu gezegenin en korkulur düşmanı olarak, kendini beğenmişliğin zirvelerinde var olmaya devam ediyor.
Bu böyle nereye kadar sürer, belli değil.
****
Kötülüğe karşı savaşımında iyiliğe elimde geldiğince destek olmaya çalıştım ve olmaya devam edeceğim.
Bu anlamda ve bu savaşımın sınırları içinde yılgın ya da karamsar da değilim.
Fakat bütün bilimsel açıklamaların ötesinde, türümüzün bütününü, var oluşunu sorgulamaktan; acaba insansıdan insan dediğimiz türe doğru böyle bir oluşum gerçekleşmemiş olsaydı, doğa, evren, bütün bir varoluş için her şey daha mı iyi olurdu diye düşünmekten de kendimi alamıyorum…
Ataol Behramoğlu/Kültür ve Siyaset/030719
28 Haziran 2019 Cuma
Kazananlar- kaybedenler
Böyle bir yazı başlığının ardından 31 Mart seçimi sonrasında söylenecekler pek de fazla olmayacaktı.
Devlet olanaklarının kullanılmasına karşı ölçülü bir tanıtım, kibre karşı alçakgönüllülük, yıpranmışlığa karşı gençlik enerjisi kazandı demek yeterli olabilecekti..
Fakat o seçimin galibinin uğradığı haksızlık ve bu iki seçim arasında yaşananlardan sonra ulaşılan sonuç, daha farklı ve daha çok şey söylemeyi gerektiriyor.
Ekrem İmamoğlu’nun Binali Yıldırım karşısında 23 Haziran seçiminde kazandığı ezici zafer, taraflardan birinin başarısı ile ötekinin yenilgisi ötesinde; ülkemizde siyasetin yakın, orta ve uzak geleceği bakımından önemli sonuçlara gebe ipuçları ve anlamlar taşıyor.
***
Türkiye’de siyaset hiçbir zaman bu kadar ayağa düşmemiş, bu kadar çirkefleşmemiş; bu kadar yalan, iftira, tehdit, ahlakdışılık ve haksızlığa, akıl ve vicdanla bağdaşması olanaksız bu ölçüde bir sapkınlığa bulaşmamıştı.
Öyleyse, iki seçim arasında yaşanmış olan bütün bu kirliliklerden sonra kazanılmış zaferin eziciliği, bütün bir toplumun bütün bunları reddettiği anlamına geliyor…
Bütün bir toplumun… çünkü İstanbul Türkiye’yi bütünüyle temsil eden, muazzam çeşitlilikte farklılıkları barındıran bir laboratuvardır.
23 Haziran seçiminde bu farklılıklar, yukarıda sayılan kötülükler karşısında birleşmiş; korkmayacağını, kabul etmeyeceğini, boyun eğmeyeceğini; coşkuyla, sabırla, iyilikle, akılla, enerjiyle, özveriyle ve kararlılıkla gösterip kanıtlamıştır…
***
Kaybeden tarafta bu yenilginin en ağır sonuçlarının iktidarın küçük ortağı içinde yaşanacağını tahmin ediyorum.
Günümüz koşullarında ideolojisi zaten belirsizleşmiş bu oluşumun uzak olmayan bir gelecekte dağılacağından, nereden aldığı belli olmayan bir güçle ve akıl almaz zikzaklar çizerek en yüksek perdeden atıp tutan, kraldan çok kralcı başkanlarının da siyaset sahnesinden çekilip gideceğinden kuşku duymuyorum. Bu sürecin hızlanmasında, tutarlı, dürüst ve etkili duruşuyla seçim sonuçlarında önemli katkı sahibi İYİ Parti’nin ve sayın genel başkanının uygulayacağı siyasetin belirleyici olacağını düşünüyorum.
HDP de, bütün yönetiminin ve haksız yere içerde tutulan yöneticilerinin tutarlı ve kararlı duruşuyla, temsil ettiği hakların ve çıkarların ancak demokrasi içinde geçekleşebileceği konusunda bilinçliliğini bir kez daha kanıtlamıştır.
***
Önümüzdeki süreçte iktidar partisi içindeki çalkantılar giderek şiddetlenecek ve ülkenin başına bela edilen saraycı-tek adamcı sistemin bu ülkenin ve bu çağın dokusuyla bağdaşamayacağı daha iyi görülüp anlaşılacaktır.
Parlamenter sisteme dönüş için gerekli anayasal değişikliğin bir an önce yapılması için adımlar atılması demokrasi ve özgürlüklerin gereği olduğu kadar güçsüzlük ve yetersizliğinin herkesten çok farkında olması gereken iktidarın da hayrına olacaktır.
***
CHP, Ekrem İmamoğlu kişiliğinde odaklanan genç, dürüst, içten, şeffaf, ülke gerçekleriyle barışık enerjiyle yeniden umut oluyor.
Bu partinin şimdi yapması gereken ise yine bir tek adam efsanesi yaratarak onu yorup yıpratmak değil, hem potansiyel olarak hem gerçekte var olan bu adamları ve belki daha da çok kadınları öne çıkararak, yenilerinin önünü açarak, bu partiye yepyeni, çağdaş, güncel bir çehre kazandırmaktır.
Sözcü gazetesinin 24 Haziran sabahı ilk sayfa manşeti müthişti: Geçmişi 1923 olmayanın hedefi 2023 olamaz.
Seçim öncesi ve sonrası gösterilerde Mustafa Kemal’in bir kez daha yol gösteren bir yıldız gibi ışıldaması sıradan bir olgu değildir.
İktidarın ve emperyalizmin 2023’te 1923’ün ölümünü ilan etme hedefi 23 Haziran seçimiyle kolayca çıkamayacağı derinliklere gömülmüştür.
Şimdi yapılması gereken, bütün vatansever güçlerin, 2023’te laik, aydınlık, çağdaş Türkiye Cumhuriyeti’nin ölümsüzlüğünü bütün dünyaya ilan etme hedefinde elbirliği ve güç birliği yapmasıdır.
19 Haziran 2019 Çarşamba
TAŞLAR VE KÖPEKLER
Nasrettin Hoca halk zekâsının mizah alanında eşsiz denebilecek örneğidir.
Böyle bir zekâyı yaratabilen bir halkın bugün zekâ yoksunu bir konuma savrulmuş olması ise yürekler acısıdır.
Halk insanlarının bulunduğu yerlerdeki konuşmalara kulak kabartın…
Oralarda da mizahın, zekânın yerini; korkunun, çekingenliğin, medyadan kapılmış ya da fısıltı gazeteciliğinin ürünü ezberlerin almış olduğunu göreceksiniz.
Bereket sosyal medya var. Özellikle gençlerin ürünü zeki ve cesur buluşlar, toplumun üzerine kapatılmış olan zekâ durgunluğu örtüsünü bir ucundan da olsa zaman zaman aralayabiliyor…
***
Nasrettin Hoca fıkralarını şiirle söylemeyi deneyen pek çok şair olmuştur. Bunlar arasında bizim kuşağımızın ve toplumcu şiirimizin en değerli şairlerinden sevgili Metin Demirtaş’ınkiler özellikle özgün ve başarılıdır. Ben de bu sütunlarda “Hoca ve Despot” başlığı ile Nasrettin Hoca’yı günümüz siyasetinin bazı tuhaflıkları konusunda şiir diliyle konuşturmayı denemiştim. Kaçırmış olanlar bunları “Ne Çok Hain” adlı kitabımdan okuyabilirler. Bugün ise kuşkusuz çoğunuzun bildiği bir Hoca fıkrasını, “Taşlar ve Köpekler”i , şiir olarak değil fıkra olarak sizlerle paylaşmak istedim…
***
Hoca bir gün bir köyden geçerken köpeklerin saldırısına uğruyor. Kendini savunacak sopa vb. bir silahı yok. Bunun üzerine taşa davranmak istiyor, fakat elini attığı her taş toprağa öylesine gömülü ki kımıldatmak olanaksız… O koşıllarda bile mizah duygusunu kaybetmeyen Hoca” Hay Allah!” diyor, “Nasıl bir memleket bu! Köpekleri salıp, taşları bağlamışlar!”
**
“Nereden geldi bu fıkra Behramoğlu’nun aklına “ diyenleriniz olacaktır. Gazetelere, haberlere göz gezdirirken geldi… Öyleyse onlardan aklımda en çok iz bırakanları yorumsuz sıralayalım. Yorum okura kalsın…
“İşkenceyi Protesto Edince Yargılandı “ başlıklı haberde , şu anda halen Tekirdağ Cezaevi’nde tutuklu bulunan Çağdaş Hukukçular Derneği üyesi avukat Engin Gökoğlu’nun(neyse ki beraat ettiği) bir başka davadan söz ediliyor. Habere göre 2017’de cezaevinde(eskiden gardiyan dediğimiz) infaz koruma memurlarının saldırısına uğrayıp kolu kırılan ve yerlerde sürüklenirken “İşkence yapmak şerefsizliktir.Bu yaptığınız işkencelerin hesabını bir gün vereceksiniz” diye “slogan atan” tutuklu avukat hakkında “kamu görevlisine hakaret” suçlamasıyla dava açılmış. Mahkeme, “Gökoğlu’nun doğrudan ithamda bulunmadığı, sloganları hücrede bulunan kameraya bakarak söylediğine kanaat getirerek” beraat karar vermiş… Bu mahkemeyi içtenlikle kutluyorum. Fakat şu soruyu sormaktan da kendimi alamıyorum: Acaba bir tutukluya kolu kırılacak ölçüde şiddet uygulayan bu “kamu görelileri” ne karşı bir dava açılmış mıdır?
***
Dikkatimi çeken bir başka haber İmamoğlu’nun Ordu Valisine “hakareti” konusunda iktidar partisi başkanının söyledikleri.
İmamoğlu validen ve milletten özür dilemedikçe İstanbul’a Belediye Başkanı olamazmış…
Şu andaki ortağıyla birbirlerine karşılıklı olarak en ağır hakaretler etmeyi bulundukları mevki ve konumlarına aykırı bulmayanlar, söz konusu valiye(makamına değil, o makamda bulunan kişiye) yönelik olarak söylendiği iddia edilen bir sözcüğe can simidi gibi sarılmış, bir bardak suda fırtına koparmaktalar.
Fakat valiye hakaret ettiği ileri sürülen kişiye karşı iktidar partisinin her kademesinden ve medyasından gelen alçakça hakaretler konusunda söz konusu genel başkandan tık yok. Vali konusunda gösterdiğiniz hassasiyeti en büyük şehrimizin Belediye Başkanı adayına yönelik hakaretler konusunda da gösterseniz ya, diyen de yok!
***
Nasrettin Hoca’nın köpekli taşlı fıkrasıyla başladık, bu satırların yazarının yine taşlardan ve köpeklerden söz eden “Satranç” başlıklı bir dörtlüğüyle sözümüzü tamamlayalım:
Elinde ne piyon kaldı, ne vezir, ne kale
Düştü birbiri ardına atlar, filler
Ama şah hâlâ ayak diremekte
Yeni taşlar bulundu çünkü:Köpekler
Ataol Behramoğlu/Kültür ve Siyaset/ 190619
12 Haziran 2019 Çarşamba
YALANCININ AMPULÜ(X)
“Yalancının mumu yatsıya kadar yanar” atasözünün tam olarak ne anlama geldiğini araştırdığınızda karşınıza pek çok yorum çıkıyor.
Bunlardan kimileri akla yakın olsa da çoğunun zorlama ve
pek kişisel yorumlar olduğu hemen anlaşılıyor.
Merak edenler internet üzerinden, ya da atasözlerini açıklayan
sözlüklerde bunlara kolayca ulaşabilir.
***
Bana kalırsa konunun açıklaması yatsı sözcüğünün anlamında gizli.
Yatsı, güneşin batışından bir buçuk saat sonraki vakittir.
İki anlamı olduğu düşünülebilir.
Bunlardan ilki, güneşin son ışıklarının da tamamen çekildiği,
karanlığın tam olarak çöktüğü vakit olmasıdır.
İkinci anlam, günün son namazının kılındığı vakti niteler.
En yoksul kişi ya da aile bile, o saatte ve sonrasında artık
ışıksız yapamaz, mumunu yakmak zorundadır...
Mumu bile olmayan bir yoksul, eğer namaz kılan biri de
değilse, güneş batar batmaz uykuya çekilebilir...
Fakat namaz kılan bir Müslüman’ın, yatsı namazı için de,
günün o saatinde büyük olasılıkla ışığa gereksinimi olacaktır.
Buradan yola çıkarak yalancının mumunun yatsıya kadar
yanmasının anlamını çözmeye yaklaşabiliriz...
Hava zaten aydınlıkken, yalancı, bu aydınlığın kendi mumunun
ışığı olduğunu söyleyerek insanları belki kandırabilir...
Yani aslında, mumu filan yoktur...
Ama yatsı vakti gelip de karanlık çöktüğünde, yalanı ortaya
çıkacaktır...
Bir süre belki yine göz boyamaya, insanları kandırmaya çalışsa
da, bir başka atasözümüzdeki gibi mızrak çuvala sığmayacak,yalancı yalanını daha fazla sürdüremeyeceğini görerek cezalandırılmaktan kurtulmak için büyük olasılıkla ortadan kaybolmayı deneyecektir...
***
Yalancılar, kendilerini olduğundan daha büyük, daha önemli göstermeye çalışan kişilerdir.
Bunun için yüksekten atar; bakışlarıyla, seslerinin tonuyla,
seçtikleri sözcüklerle, davranış biçimleriyle insanlar üzerinde
egemenlik kurmaya çalışırlar.
Sahteciliklerinin ölçüsüne göre, bunda başarılı da olurlar.
Fakat yeri gelip de çıkarlarına öylesi uygun olduğunda, bu
kez de tam tersine, kurdun kuzu postuna bürünmüşü oluverirler...
Kendilerini acındırmak için seslerin tonunu yumuşatır, boyunlarını
büker, bir zavallılık görüntüsü alırlar...
Bunlar gerçekten çok tehlikeli, uzak durulması gereken kimselerdir.
Giderek yalanlarına başkalarını olduğu gibi kendilerini de
inandırmayı başarır, büyüklük hastalığına tutulmuş akıl hastaları
gibi kendi paranoyalarının tutsağı olurlar.
Dünyanın heryerinde akıl hastaneleri bu gibilerle dolup taşar.
Fakat onlar, gözetim altında oldukları ve tedavi gördükleri
için insanlık bakımından tehlike oluşturmadıkları gibi, üzüntü,
yardım etme isteği, yerine göre sempati bile uyandırabilirler.
İnsanlık için asıl tehlike, dışarıdaki paranoyaklardır...
***
Zamanımıza uyması için atasözündeki mumu ampulle değiştirdim...
Deniz feneri de denebilirdi...
Zaten atasözlerinin en güzel yanlarından biri, her zamana,her duruma uygulanabilirlikleri değil midir?
Öyleyse yine konumuza uygun bir başka atasözümüzle,“minareyi çalan kılıfını hazırlar”la sonlandıralım yazımızı.
Fakat bu da çaldığın minareye bağlıdır...
Eğer bu minare hiçbir ayakkabı kutusuna, hiçbir kasaya, hiçbir akraba evine, hatta hiçbir tıra sığmıyorsa, yatsı vakti geldiğinde gömüldüğün karanlıkta bağırıp çağırman boşunadır...
Sahteliği anlaşılmış ampulünün de sana bir yararı olamayacaktır artık...
(*) 1 Mart 2014 tarihinde “Cumartesi Yazıları köşemde yayınlanan bu yazıyı 23 Haziran yaklaşırken güncelliği nedeniyle bir kez daha yayınlama gereğini duydum.AB
Bunlardan kimileri akla yakın olsa da çoğunun zorlama ve
pek kişisel yorumlar olduğu hemen anlaşılıyor.
Merak edenler internet üzerinden, ya da atasözlerini açıklayan
sözlüklerde bunlara kolayca ulaşabilir.
***
Bana kalırsa konunun açıklaması yatsı sözcüğünün anlamında gizli.
Yatsı, güneşin batışından bir buçuk saat sonraki vakittir.
İki anlamı olduğu düşünülebilir.
Bunlardan ilki, güneşin son ışıklarının da tamamen çekildiği,
karanlığın tam olarak çöktüğü vakit olmasıdır.
İkinci anlam, günün son namazının kılındığı vakti niteler.
En yoksul kişi ya da aile bile, o saatte ve sonrasında artık
ışıksız yapamaz, mumunu yakmak zorundadır...
Mumu bile olmayan bir yoksul, eğer namaz kılan biri de
değilse, güneş batar batmaz uykuya çekilebilir...
Fakat namaz kılan bir Müslüman’ın, yatsı namazı için de,
günün o saatinde büyük olasılıkla ışığa gereksinimi olacaktır.
Buradan yola çıkarak yalancının mumunun yatsıya kadar
yanmasının anlamını çözmeye yaklaşabiliriz...
Hava zaten aydınlıkken, yalancı, bu aydınlığın kendi mumunun
ışığı olduğunu söyleyerek insanları belki kandırabilir...
Yani aslında, mumu filan yoktur...
Ama yatsı vakti gelip de karanlık çöktüğünde, yalanı ortaya
çıkacaktır...
Bir süre belki yine göz boyamaya, insanları kandırmaya çalışsa
da, bir başka atasözümüzdeki gibi mızrak çuvala sığmayacak,yalancı yalanını daha fazla sürdüremeyeceğini görerek cezalandırılmaktan kurtulmak için büyük olasılıkla ortadan kaybolmayı deneyecektir...
***
Yalancılar, kendilerini olduğundan daha büyük, daha önemli göstermeye çalışan kişilerdir.
Bunun için yüksekten atar; bakışlarıyla, seslerinin tonuyla,
seçtikleri sözcüklerle, davranış biçimleriyle insanlar üzerinde
egemenlik kurmaya çalışırlar.
Sahteciliklerinin ölçüsüne göre, bunda başarılı da olurlar.
Fakat yeri gelip de çıkarlarına öylesi uygun olduğunda, bu
kez de tam tersine, kurdun kuzu postuna bürünmüşü oluverirler...
Kendilerini acındırmak için seslerin tonunu yumuşatır, boyunlarını
büker, bir zavallılık görüntüsü alırlar...
Bunlar gerçekten çok tehlikeli, uzak durulması gereken kimselerdir.
Giderek yalanlarına başkalarını olduğu gibi kendilerini de
inandırmayı başarır, büyüklük hastalığına tutulmuş akıl hastaları
gibi kendi paranoyalarının tutsağı olurlar.
Dünyanın heryerinde akıl hastaneleri bu gibilerle dolup taşar.
Fakat onlar, gözetim altında oldukları ve tedavi gördükleri
için insanlık bakımından tehlike oluşturmadıkları gibi, üzüntü,
yardım etme isteği, yerine göre sempati bile uyandırabilirler.
İnsanlık için asıl tehlike, dışarıdaki paranoyaklardır...
***
Zamanımıza uyması için atasözündeki mumu ampulle değiştirdim...
Deniz feneri de denebilirdi...
Zaten atasözlerinin en güzel yanlarından biri, her zamana,her duruma uygulanabilirlikleri değil midir?
Öyleyse yine konumuza uygun bir başka atasözümüzle,“minareyi çalan kılıfını hazırlar”la sonlandıralım yazımızı.
Fakat bu da çaldığın minareye bağlıdır...
Eğer bu minare hiçbir ayakkabı kutusuna, hiçbir kasaya, hiçbir akraba evine, hatta hiçbir tıra sığmıyorsa, yatsı vakti geldiğinde gömüldüğün karanlıkta bağırıp çağırman boşunadır...
Sahteliği anlaşılmış ampulünün de sana bir yararı olamayacaktır artık...
(*) 1 Mart 2014 tarihinde “Cumartesi Yazıları köşemde yayınlanan bu yazıyı 23 Haziran yaklaşırken güncelliği nedeniyle bir kez daha yayınlama gereğini duydum.AB
6 Haziran 2019 Perşembe
İSLAMBOL’MUŞ…
Her şeyden önce Türkçesi kulağa hoş gelmiyor.
“Bol” sıfatı, o da bazı durumlarda, eşyalar ve kavramlar için kullanılır.
Örneğin, yemek bol deriz.Fakat masada çatal bıçak bol denir denmesine de, yeterince var, çok vb. demek daha doğru olur.
Mutluluk, sevinç sözcükleri için “bol” sıfatını “Ben İsterim ki” adlı şiirinde Azerbaycan’ın büyük şairlerinden Resul Rıza pek güzel kullanıyor.
Ben isterim ki
Sevinç,mutluluk bol olsun
Yürekten yüreğe
Ülkeden ülkeye
Açık yol olsun
Burada da “sevinç”, “mutluluk” gibi olumlu kavramlar “bol” sözcüğüyle nitelenerek bu sıfatın işlevi eşyadan kavrama doğru olarak genişletilmiş oluyor.
Özetle yiyecek bol olur ama kıtlık bol olmaz, mutluluk bu şiirde dile getirildiği gibi bol olabilir ama mutsuzluk bol olmaz.
Bol sözcüğünün bir de dar’ın karşıtı olarak kullanışı var, “pantolon bol” gibi…
Bunlar(her dilin kendine özgü incelikleri gibi) Türkçe’nin incelikleridir.
Şimdi düşündüğümde, bu sözcüğün, canlılar için, bu arada insanlar için kullanılabildiğinin örnekleri de geliyor aklıma.
“Bu bahçede kedi köpek bol, kuş bol..”, “bu ailede çocuk bol” gibi cümleler kurulabilir…
Bu gibi kullanılışlarda da, biraz düşününce, “istemediğin kadar”, “gereğinden çok” ironi nüansları sezilebiliyor…
Bu nedenlerle “İslam” kavram olarak da, “Müslüman kişi” olarak da bol sıfatıyla yan yana iyi durmuyor.
Nesneleşiyor, sıradanlaşıyor,basitleşiyor, azaltılıp çoğaltılabilecek bir şey durumuna indirgenmiş oluyor…
Bu söylediklerim ses benzerliğinden yararlanarak “İstanbul”u “İslambol” yapan bir zevk ve bilgi düzeysizliğinin dil bilgisi bakımından kısa eleştirisi.
Tabii anlayana.
Sözcük sokakta kalsa, konuşma dilinde ses benzerliklerine yakıştırılarak yapılmış herhangi bir sözcük olarak üzerinde durmazsınız.
Öyleydi nitekim de.
Fakat siyasal propaganda amacıyla kullanıldığında durum değişiyor.
Türkçe’nin , İstanbul’un ve din değerlerinin , zevksizlik , bilgisizlik ve ayrımcılığın âleti yapılmasına izin vermemek gerekiyor.
***
Paris’te benim yönetiminde yayınlanan Anka dergisinin İstanbul özel sayısının kapağında İstanbul’un uzun tarihi boyunca çeşitli dillerde sahip olduğu adların bir listesi vardır. Bu özel sayıyı arşivimde bulamadım ne yazık ki. Bu adlardan internette bulduğum bir kaç tanesini sayayım:Vizantion,Bizantium,Antoninya Alma Roma, Constantinople,İstinpolin, Tsargrad,Vizant, Stimbol,Estambol,Eskomboli vb… Bunlardan Constantinople Bizans imparatorluğu süresince şehrin adı olarak kalmış.
Kaynaklarda Fetihten sonraki yüzyıllarda bu adın yanı sıra başta Dersaadet olmak üzere Payitaht-ı Saltanat,Deraliyye, Südde-i Saadet vb. başkaca adların kullanıldığı belirtiliyor.
Halk arasında söylenegelen İstanbul adının resmileşmesi ise 1929’dadır. Nitekim “3 Ocak 1929’da Türkiye Cumhuriyetinin posta telgraf ve telefon genel müdürü, merkezi İsviçrenin Bern şehrindeki Uluslar arası Posta,Telgraf ve Telefon kuruluşuna yazılı olarak bundan böyle Constantinople yerine İstanbul adını kullanılması gerektiğini “resmen bildiriyor.
Yani İstanbul’un İstanbul oluşu da, şehri düşman işgalinden kurtaran, geleceğin Cumhuriyet’inin aldığı kararın sonucudur.
***
Bu günlerin modasının, câmilerde yapılan ve belli ki yapılacak olan konuşmalarda, İslambol/Constantinople gibi uydurma ayrılıklar ve karşıtlıklar yaratarak kaybettikleri İstanbul’u yeniden ele geçirmeye çalışmak çabası olacağı anlaşılıyor.
Türkçeyi, İstanbul’u ve halkın samimi inançlarını bunlardan kurtarmak gerekiyor…
Ataol Behramoğlu/Kültür ve Siyaset/050619
30 Mayıs 2019 Perşembe
İKTİDAR NEYİ TEMSİL EDİYOR
Demokrasilerde siyasal iktidarlar halk iradesini temsil eder.
Siyasal iktidar parlamentoda milletvekili çoğunluğu ve parlamentoya karşı sorumlu hükümet demektir.
Halk, toplumsal sınıflardan oluşur.
Siyasal iktidar çoğunluk oyuyla gelmiş olmasına karşın aslında ağırlıklı olarak bir sınıfın temsilcisidir.
Bu anlamda halk iradesi kapitalist ekonominin egemen olduğu toplumlarda aldatıcı bir kavramdır.
Fakat öyle de olsa, söz konusu toplumu oluşturan sınıflar ve meslek grupları örgütlülerse, siyasal iktidarın üzerinde her birinin etkisi olacaktır.
Yani bu siyasal iktidar ağırlıklı olarak hangi toplumsal sınıfın temsilcisi olursa olsun, az ya da çok bütün toplumsal sınıfların ve meslek gruplarının yararına işler yapmak zorundadır.
Bu olmazsa toplumsal kargaşa çıkar.
Demokrasinin işleyişi zora girer.
Bu son derece sıradan bilgiler yine az ya da çok demokrasinin geçerli olduğu ülkeler için söz konusudur.
Batımızda kalan ülkelerin belli başlılarında yürürlükte olan siyasal sistem, bütün aksamalarına rağmen budur.
Aksaklıklara, sistem içinde şimdilik çözümler bulunmaktadır.
Dünyanın geri kalanında ise(ABD ve Rusya Federasyonu da içinde olmak üzere) siyasal iktidarların neyi temsil ettiği sorusunu ayrı ayrı irdelemek gerekir.
***
Bizde siyasal iktidarlar, çok partili sisteme geçilen 1950’lerden başlayarak, bütün aksamalarına ve kesintilere karşın halk iradesini temsil ediyordu.
Yine 1950’lerden başlayarak iktidarlar halk oyuyla geliyor, halk oyuyla gidiyorlardı.
27 Mayıs 1960’ta halk oyuyla gitmeye niyeti olmadığı anlaşılan siyasal iktidar(bana kalırsa ağırlıklı olarak iç dinamizmin temsilcisi olan güçlerce) gönderildi ve tıkanıklık açıldı.
Demokrasiye işlerlik kazandırılmasıyla ülke bir süre rahatladı.
Fakat bu kez 12 Mart ve 12 Eylül darbeleriyle kazanımlar geri alınarak bu günlerin temelleri o günlerde atıldı.
Bu darbelerin temel hedefi, başta işçi sınıfı olmak üzere, emekçi halkın , köylülüğün,esnafın ve memurun örgütlenmesine engel olmaktı.
Bunda da büyük başarıya ulaşıldı.
***
Bu gün gelinen nokta ise kötünün daha kötüsüdür.
Günümüzdeki siyasal iktidarın neyi temsil ettiğini görmek için 2000’öncesinden başlamak gerekiyor.
Yüzde yirmiler gibi bir oy oranıyla İstanbul’a Belediye Başkanı olan kişinin daha sonra başkanı olacağı siyasal partinin yine o oranlarda bir oyla parlamentoda bu oranın üç katı sayıda milletvekili elde etmesi yaşamakta olduğumuz günlerin başlangıcıdır.
Böyle bir haksızlık ve orantısızlıkla siyasal iktidarı ele geçiren ekibin, bütün bir ülkeyi değil , var olan toplumsal sınıflardan herhangi birini temsil etmek gibi bir derdi de , yükümlülüğü de olamazdı.
Nitekim, bazen geri adımlar atılıyormuş gibi yapılarak adım adına gelinen ve 2018’de Cumhurbaşkanlığı sistemine geçilmesiyle de ulaşılan noktanın, demokrasiyle uzak yakın bir ilişkisi olamaz.
Türkiye’de bugün yürürlükte olan, bir dikta rejimidir.
Bu dikta, dış ve iç koşulların izin verdiği ölçüde ilerleyecek kadar akıllı ve hesaplı davranıyor.
İktidarı kaybetmemenin koşularını da hazırlamak için elinden gelen her önlemi alıyor.
Bu siyasal iktidar bu ülkede bu gün en başta kendilerininki olmak üzere bir zümrenin ve irili ufaklı yandaşlarının çıkarlarını temsil ediyor. Sahnelemeye çalıştığı demokrasi oyununda rol almak isteyen, sanatçı, siyasetçi, gazeteci,akademisyen, bu oyunda ancak figüran olabilecek, işi bittiğinde bir kenara atılacak, unutulacak, silinecek, yok olacaktır.
Destekçi kitlelerin konumu da figüranlıktan farksızdır.
Aydınlanmanın, cumhuriyetin değerlerini savunanların yapması gereken, bu iktidarla diyalog aramaksızın, nezaket için bile olsa ona yasallık sağlayacak en ufak bir ödün vermeksizin, bir milim gerilemeksin, , kararlılık ve cesaretle ilerlemektir.
Bir milim gerisi uçurumdur.
290519/Kültür ve Siyaset
23 Mayıs 2019 Perşembe
19 MAYIS GENÇLİĞE YAKIŞIYOR
En önemli bilgi edinme kaynaklarından Vikipedia ülkemizde hâlâ yasaklı olduğundan onun dışında kalan internet sitelerinden öğrendiğime göre 19 Mayıs 1919 tarihi ilk kez 1926’da Samsun’da “Gazi Günü” adıyla kutlanmış.
O günlerin saf, tertemiz heyecanına neredeyse yüz yıla yakın zaman sonra tanıklık etmek, o heyecana katılmak için bu kutlamalarda çekilmiş fotoğrafları görmek, yapılan konuşmaları bilmek isterdim.
İnternet sitelerinde, 19 Mayıs 1919 tarihinin daha sonra “Ata’nın isteği üzerine Gençlik ve Spor Bayramı olarak kutlanmaya başlandığı” yazılıysa da, bunu hangi tarihte olduğu belirtilmiyor.
Sanırım bu tarih, bu günün “Atatürk Spor Günü” adı altında resmiyet kazandığı 24 Mayıs 1935 olmalı.
Yine internet sitelerinden, Bu ilk 19 Mayıs’ın, Beşiktaş’ın girişimiyle Fenerbahçe stadında Galatasaray ve Fenerbahçe’den yüzlerce sporcunun katılımıyla bir spor günü olarak kutlandığını öğreniyoruz
Nitekim bu tarihten bir süre sonra toplanan Spor kongresinde Beşiktaş kulübünün kurucularından ve başkanlarından Ahmet Fetgeri, 19 Mayısların her yıl Gençlik ve Spor bayramı olarak kutlanmasını önermiş.
20 Haziran 1938’de de(yani Atatürk henüz hayattayken) 19 Mayıs tarihi “Gençlik ve Spor Bayramı” adıyla ulusal bayramlarımız arasına katılmış.
Bu ayrıntıları önemsiyorum. Yakın ve uzak tarihimiz konusundaki ezbercilikten kurtulmamız için bu bilgileri edinmek gerektiğini düşünüyorum
***
19 Mayıs 1919’un gençlik ve spor bayramı olarak kutlanmasının, Atatürk’ün düşüncesi ve önerisi olmasa da, onun bilgisi ve onayı dışında olmadığı da görülüyor.
Üstelik bu tarih, belki de alıştığımız için, gençliğe ve spora yakışıyor.
Gençlik enerji ve yenilik demektir.
Çocukluk sonrasında bilinçli hayatı adımlamaya başlamanın ilk baharıdır.
Spor ise enerji, yarışma, kendi fiziksel sınırlılığını aşma çabası ve rakiple yarış demektir.
Böylece gençlik ve spor sözcüklerinin birbirine yakıştığını da görüyoruz.
Fakat bana kalırsa daha da anlamlı olan, Atatürk’ün 19 Mayıs 1919’u bir başlangıç olarak gençliğe yakıştırmasıdır.
19 Mayıs 1919 Türkiye Cumhuriyetinin genç bir cumhuriyet olarak insanlık tarihine gireceği yolun başlangıcı, o yolda atılmaya başlanan ilk adımlardır.
***
1968 kuşağı konulu bir seminerdeki konuşmamda bizim 68’imizin Batı 68’inin kopyası değil,başlangıcını bizim 1960’lı yılların ilk yarısı ve az daha önceki üniversiteli gençlik hareketinden alan, bizim gençlik tarihimizin ürünü bir hareket olduğunu söylemiştim.
Bu konuşmamda, bu gençlik hareketlerinin öncesinde de, bir temel taşı gibi Atatürk’ün Gençliğe Hitabesinin bulunduğunu eklemiştim.
Gerçekten de bu hitabe, görebildiğim ve bilebildiğim kadarıyla sadece bizim değil bütün insanlığın siyasal tarihinde tektir.
Bir önder düşünün ki 19 Mayıs 1919’dan başlayarak bir ulusun kurtuluş ve kuruluş mücadelesinin süreçlerini anlattığı yapıtını, ülkesinin gençliğine seslenerek tamamlıyor.
Ülkeyi, ülkenin geleceğini gençliğe, yani hep genç kalacak olana emanet ediyor…
Çünkü bugünün genç kuşağı genç olmayı nasıl bir önceki kuşaktan devraldıysa, yarının genç kuşağı da bu emaneti bugünün genç kuşağından devralacaktır.
Yani hiçbir zaman sona ermeyecek bir süreç…
***
Bu nedenlerle 19 Mayıs 1919 sıradan bir gençlik spor bayramı değil, her genç kuşağın Gençliğe Hitabede kendisine verilen önemi ve ödevi bir kez daha anımsaması, ülkenin kurucu önderi tarafından gençliğe verilen değerin her seferinde bir kez daha düşünülüp içselleştirilmesi gereken bir gündür….
Ataol Behramoğlu/Kültür ve Siyaset/220519
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)