4 Ocak 2015 Pazar

2014’TEN ŞİİR KİTAPLARI


Bütün olumsuz koşulların inadına şairler geride bıraktığımız yılda da kozalarını örmeyi sürdürdüler…
Kıraç topraklarda açan çiçekler gibi, şiir kitapları, reklamsız, tantanasız, gürültüsüz patırtısız birbirini izledi…
2014’te yayınlanan şiir kitaplarının en başına hiç kuşkusuz Özdemir İnce’nin ”Karadelikte Bir Yolculuk ve Tersine Ya da Sapkın Ayetler”ini koyarım…
Sadece “kıdem” bakımından değil, Özdemir İnce geçen zamanla birlikte kendi şiirinin ve Türk şiirinin çıtasını sürekli olarak yükselttiğinden.
Günümüz dünya edebiyatının aramızda nefes alıp veren en önemli bir şair, yazar ve düşünürüdür söz ettiğim…
İmgenin, bilgeliğin, bütün tatlarıyla dilin, bir arada eşitçe yarattıkları doyumsuz bir şiir dünyası….

Rüzgârın olacak ki,sırtına bineceksin, yelesini tutacaksın,
Cenge gideceksin! Bir kor ateşin olacak ki üzerinde
yürümeyi öğreneceksin. Bir değirmenin olacak ki
buğday gibi ezileceksin,un ya da bulgur. Ne çıkarsa bahtına!”


Yine geride bıraktığımız yıl, ilk kez yarım yüz yıl önce yayınlanan “Kargı”nın da yeni bir basımı çıktı…


***
Ergin Yıldızoğlu 2004 yılında yayınlanan “Gece’yle ‘Gece’ Arasında” adlı şiir kitabıyla toplumcu şiirimizi yeni ve çok özgün tema, sözcük ve anlatım özellikleriyle genişletip zenginleştirmişti. “Anabasis”te de günlük siyasetin içinden çekilip alınmış sözcükler ve kavramlarla bir şiir dünyası oluşturma başarısını izliyoruz… Yaşamın bütün olgularının, sözcüklerinin, kavramlarının şiire dönüştürülebileceğini kanıtlayan şiirler… Tadına varmak için usul usul, defalarca okunması gereken, böylece de vazgeçilmezleşen bir şiir dünyası…


***
Tuğrul Keskin “Zitoi Epanastasis”te Kurtuluş Savaşımız sırasında mazlum bir halka kurşun sıkmayı reddettikleri için işgalci Yunan ordusunca kurşuna dizilerek katledilen aynı ordudan iki yüz Yunan komünistinin öyküsünü unutulmuşluktan gün ışığına çıkarıyor… Son bir kaç yılın ürünü başkaca şiirlerinin de yer aldığı kitabında, şairin, günlük konuşma dilini örste dövercesine nasıl çelik sağlamlığı ve ışıltısında bir şiir dili yaratmayı başardığını görüyoruz…
***
İki sevgili arkadaşım, Haluk Şahin ve Abdullah Nefes, 2014’te yeni şiir kitaplarını yayınladılar. Adı giderek Bozcaada’yle özdeşleşen Haluk Şahin’in “Büyüyor Üzümler Bağlarda”sı, bu güzel adamız ve bütünüyle de doğa üzerine,
hayku” tadında şiirlerle örülmüş bir destan diye adlandırılmalı. Şu üç dizeciği, Orhan Veli’ye bir selam diye de okuyabiliriz:


Dalgaların tek işi
Onunla sek sek oynamak
Sanırdı kum kuşu”

Abdullah Nefes 2012’deki “Bahar Kışkırtması”nden sonra geçtiğimiz yılın son aylarında “DörtX100”ü yayınladı… Kitap, tek tek saymadım ama, belli ki yüz tane dörtlükten oluşuyor… İşte, acılardan derlenmiş,dört göz yaşı damlası gibi, ama umudu bileyen bir dört dize:,


Bırakın kokusunu artık ekmeğin
Dağlandı alev, buğday kirlendi
Adı unutmamak oldu geleceğin
Çocukların gülüşü artık Berkin


***

Yücel Kayıran’ın, “baba” sözcüğüyle çok sık karşılaşılan şiirlerinde, Dağlarca’nın “Çocuk ve Allah”taki dünyasını çağrıştıran bir şiirler toplamı buluyoruz. Biraz karışık, gölgeli, sıkıntılı bir dünya, şiirlerle hem tanımlanıyor, hem aşılmak isteniyor gibi…
Salih Bolat’ın yeni kitabı “Atların Uykusu” ,her kitabında kendini yenileyen bir şairin, içindeki alevi dışa vurmada temkinli, düşünce ağırlıklı şiirlerinden oluşuyor.… “Belirsizlikler başlıklı bölümde, “nesir” görünümünde yazı parçalarının nasıl yoğun bir şiir yoğunluğu taşıyabileceği görülüyor…
İbrahim Baştuğ’un “Git”inde, bence baştan sona bütün şiir birikimimizin en güzel, en etkileyici “aşkın bitimi”temalı şiirlerinden biri, kitaba adını veren “Git” şiiri de yer alıyor… Birkaç dize olsun almak isterim:


Git. Biliyorum her aşk uzadıkça boğucudur
…………………
Peşinen kayalara oturacak biliyorsun teknen gitsen
Gitmesen ölü bir balık olarak kıyıya vuracaksın.



İki hafta sonraki yazıyla devam edeceğim…

3 Ocak 2015 Cumartesi

UMUT YILI


Yeni bir yıla genellikle umutlu bir başlangıç yapılır…
Daha iyi bir yaşam için önceden alınmış kararların uygulamasına geçilir…
Gelecek günlerin ne getireceği bilinemese de, umut için nedenler vardır ya da bize öyle gelir…
Yaradılıştan kötümserleri, ya da kötümser olmak için ciddi nedenleri bulunanları bu genellemenin dışında tutuyorum…


***
Bireysel yaşamlar için geçerli olabilecek bu gibi genellemeler, konu toplumsal sorunlar olduğunda zora girer…
Çünkü burada güvenilir değerlendirme ölçütü, kişisel yaşamlar için olması gerekenden çok daha fazla, bu şorunları irdeleyip anlamaya çalışırken ne ölçüde bilgisel donanıma sahip olduğumuzdur…
Bizimki gibi temel eğitimde ciddi açıkları bulunan ve “enformasyon kirlenmesi”nin son sınırlarda olduğu ülkelerde, büyük çoğunluk bu alanda da sağlam bilgilerden çok dedikodularla, duygularıyla, mizaç özellikleriyle hareket eder…
Gelelim yazının başlığının da çağrıştırabileceği asıl konuya…


***

İlk günleri yaşanmakta olan 2015 nasıl bir yıl olacak?
Ben bu “yeni” yılın, bir umut yılı olacağını, olması gerektiğini düşünüyorum…
Bunu söylerken hem duygularıma ve sezgilerime, hem bilgilerime dayanıyorum… 2015 sadece bir umut yılı da değil, özgüven, silkiniş ve ayağa kalkış dönemi olacak…
Bunu içimin derinlerinde hissediyorum…
Neden mi?
Aksaray denilen mekânda birkaç gün önce yapılan Milli Güvenlik Kurulu toplantısından bir görüntü, demek istediğimi yalın biçimde anlatıyor…


***

Toplantı masasının başında, göstermelik olarak sarkıtıldığı besbelli iki bayrak arasında, cumhurbaşkanı sıfatı taşıyan asık yüzlü kişi oturmakta
Sağında, oldukça uzağında başbakan sıfatı taşıyan kişi…
Masa başındakinin zorlama olduğu besbelli kaskatı duruşunun tersine, bu ikincinin, her an kaçacakmış gibi eğreti, tedirgin bir oturuşu var…
Sanki oraya zorla oturtulmuş, ilk uygun zamanda tüymeyi bekliyor…
Solda, cumhurbaşkanı sıfatını taşıyanının yine epeyce uzağında, en yüksek rütbelinin oturmakta olduğu görülüyor.
Oturuşundan ve yüzündeki anlamdan, ne düşündüğünü kestirmek kolay değil.
Fakat sanki hem orada, hem o toplantının dışında. Duruşundan ve yüzdeki anlatımdan, tedirginlik ve sıkıntı okunuyor…
Başbakan kadar kıpırdak olmasa da, o da sanki tası tarağı toplayıp bu sıkıntılı ortamdan kurtulmak için gün sayıyor, ya da içinden yâ sabır çekiyor….
Masa başındakinin arkasında, esas duruşta sopa gibi dikilmekte olan bir başka üniformalı…
Onun arkasında da ortamın kasvetine uygun olarak griye ya da benzer bir renge boyanmış bom boş bir duvar…
Bu duvarda, bu gibi toplantılarda, Cumhuriyetin kurucusu ve simgesi güzel insanın ışıl ışıl bir portresi olurdu….
Şimdi yok. İyi ki de yok. Çünkü bu kasvete hiç mi hiç yakışmazdı…
Bu kasvetli ortamın kendisinin de güzelim ülkemize yakışmadığı gibi…

***
İçimin derinlerinde hissettiğimi söylediğim şeye geliyorum…
Ülkemizin dinamizmini,, yaratıcı enerjisini, büyük ve derin kültürünü, çağdaşlığa ulaşma yolunda verilen nice özverili çabayı hiç mi hiç yansıtmayan bu iç karartıcı fotoğrafın parça parça edilip layık olduğu yere atılacağından en ufak bir kuşkum yok…
Kim mi yapacak bunu?
Duygularımdan ya da sezgilerimden çok, bilgilerimin sonucu olan yanıtım şöyle:
Emekleri yağmalanan, yaşamları karartılan milyonlarca işçi….
Doğayla birlikte kimlikleri de yok edilmekte olan milyonlarca köylü…
Ezilen, horlanan milyonlarca kadın…
İşsiz, umutsuz milyonlarca genç…
Yerli, daha da çok yabancı sermayeye kurban edilen milyonlarca esnaf….
Her toplumsal tabakadan, her yaştan, laik yaşamı, aydınlanma değerlerini
benimseyip içselleştirmiş milyonlarca insan….
Yalana, hırsızlığa, arsızlığa karşı giderek yükselmekte olan toplumsal nefret….

***
Söz konusu kasvetin dağılması an meselesidir….
İnanın…
Toplum bilim emrediyor bunu…








Ataol Behramoğlu/Cumartesi Yazıları/010315

27 Aralık 2014 Cumartesi

DEMOKRASİYE DARBE


Ülkemizi ilgilendiren başlıca konularda temel görüş ayrılığımız olan, onun da ötesinde yazılarımda ağır biçimde eleştirdiğim bazı kişilerle birlikte “demokrasiye darbe” başlıklı bir bildiride imzamın bulunması, bazı yakın dostlarımı, düşündaşlarımı, arkadaşlarımı ve okurlarımı yadırgattı.
Twiter hesabıma bu yönde mesajlar geldi.
Bu yadırgamayı ve görebildiğim kadarıyla belli ölçülerin dışına çıkmayan eleştiri dozundaki yaklaşımları anlıyorum ve saygıyla karşılıyorum.
Fakat söz konusu bildiri şu anda da aynı imzalarla karşıma gelse, imzalamakta yine de tereddüt etmezdim.
Neden böyle düşündüğümü, kuşkusuz tartışmaya açık olarak, açıklamaya çalışacağım…

***

Bir anımla başlayayım…
Ülkemizin 1980’e doğru hızla ilerlediği yıllardı..
Neredeyse her gün bir yazar, bir bilim insanı, bir arkadaşımız katlediliyordu…
Genel yazmanı olduğum Türkiye Yazarlar Sendikasının Sultanahmet’teki bir iş hanının genel merkezimiz olarak sığındığımız birkaç metre karelik odasında haftada bir yönetim kurulu toplantılarımızı yapıyorduk.
Sıklıkla yaptığımız şeylerden biri de bu alçakça cinayetleri lanetleyen basın bildirileri hazırlamaktı.
Günün birinde,yazılarında bizlere ve inandığımız değerlere acımasızca saldıran bir yazar katledildi.
Adını da söyleyeyim, İlhan Darendelioğlu.
O bizlerden nasıl nefret ediyorsa, biz de ondan ve onun gibilerden aynı biçimde nefret ediyorduk.
Fakat sonuç olarak öldürülen kişi bir gazeteci, bir yazardı.
Ne yapmalı, nasıl bir tavır almalıydık?
Bu soru, yönetim kurulunda bir tartışmaya yol açtı.
Benin tavrım açık ve kesindi: Elbette suskun kalmamalı, öteki cinayetler gibi bu cinayeti de düşünce özgürlüğüne karşı işlenmiş bir cürüm olarak lanetlemeliydik.
Tartışmada kimin hangi düşünceyi savunduğunu net olarak anımsamadığım için yanlış bir şey söylemek istemem.
Fakat çoğunluğun suskun kalmaktan yana olduğunu, kınamaktan yana olan başkan Aziz Nesin’le yalnız kaldığımızı anımsıyorum…
Yönetim kurulunun en geç üyesi bir sevgili arkadaşım, yakın zamanlarda bana bu olayı anımsattı ve “o zaman senin sözlerini içimden sana öfke duyarak izliyordum” dedi…
Şimdi ise benim haklı olduğumu düşünüyordu…
Bir bildiri yayınladık mı, yayınlamadık mı, ne yazık ki anımsayamıyorum…

***
Demokrasiye Darbe” bildirisinde Ahmet İsvan, Cüneyt Ülsever gibi birkaç çok saygın isim ve Mario Levi, Pelin Batu , Herkül Milas, Yavuz Baydar gibi değer verdiğim yazar ve gazeteci arkadaşlarımın imzaları da var.
Fakat herhangi bir bildirinin altında imzalarımızın yan yana olacağını düşünemeyeceğim kişilerin çoğunluğu oluşturduğu da gerçek…
Bu nasıl oluyor?

***
Yukarıdaki anı benim kişisel tutumumu açıklar.
Kim olursa, hangi görüşten yana olursa olsun, sadece bir yazar ya da gazetecinin değil,sıradan bir yurttaşın, düşüncesini şu ya da bu biçimde dile getirdiği için yargı önüne çıkarılmasını, tutuklanmasını, üstelik de deli saçması suçlamalarla karşı karşıya bırakılmasını kabul edemem.
Böyle bir uygulamayı kınayan(kuşkusuz kendim yazacak olsam daha farklı bir üslup ve yaklaşımla kaleme alacak olduğum) bir bildiriyi, başka imzacılar kim olursa olsun imzalamakta tereddüt etmem, edemem…

***
Yakın zamanlara kadar siyasal iktidarın yardakçılığı yapmış, bu siyasal kliğin en temel insan haklarına karşı işlediği suçlar karşısında ya destek olup ya suskun kalmış, kimileri şu ya da bu ölçüde bugün belki hâlâ aynı konumdaki kimselerin böyle bir bildiri hazırlamış ya da imzalamış olmaları ise, kendi sorunlarıdır…
Sonuçta, “Demokrasiye Darbe” başlığı altındaki imzalar toplamının, bu iktidarın demokrasi karşıtı kimliğinin özellikle Türkiye dışındaki ülkelerde daha iyi görülüp anlaşılmasında, “sivil darbe”ye en başından beri tutarlılıkla karşı çıkmış ve çıkmakta olanların tepkisinden daha da etkili olabileceğini düşünmek ise sanırım yanlış olmaz…

Ataol Behramoğlu/Cumartesi Yazıları/271214

20 Aralık 2014 Cumartesi

BAZI YENİ KİTAPLAR(1)


Okunmak üzere bekleyen kitaplardan söz etmek için tümüyle okunmalarını beklemek bana haksızlık gibi geliyor…
Kaldı ki hızla ilerleyen zaman içinde bu türden ertelemeler anlamlı da değil.
Bu ve önümüzdeki belki birkaç haftanın Cumartesi yazılarını, genellikle toplumsal konularda ,yeni ya da yakın zamanlarda yayınlanan kitaplara ayırıyorum.
***
Bu yazıda öncelikle sayın Doğan Kuban’ın kitaplarından söz edeceğim. Fakat daha da önce, yine onun, gazetemizin Bilim hekinde geç hafta yayınlanan “Bir Toplumsal Varlık ve Kimlik Sorunu:Türk Olmak” başlıklı yazısından söz etmeliyim …
Günümüzün en yakıcı bir konusunda, seçkin bir bilim insanının, bilgiyle, sağduyuyla, nesnel ve serinkanlı bir akılla yazdığı bu yazı herkesçe, ama herkesçe defalarca okunmalı ve üzerinde düşünülmelidir...
Bu haftanın Bilim ekindeki yazısında da Osmanlıca safsatasını konu edinerek cehaletin elinde ülkemizde eğitimin nasıl yok olmaya gittiğini aynı bilimsel nesnellik ve acıtıcı bir anlatımla vurgulayan sayın Kuban, gerçekten de her yazısıyla en önemli toplumsal-kültürel sorunlarımızı irdeleyip bilimsel çözümler öneriyor ya da duyumsatıyor…
***
Değerli bilim adamının sözünü etmek istediğim kitaplarına gelince…
Çağdaşlaşma Sancıları” başlığını taşıyan ilkinin yayın tarihi pek de yeni değil, 2009.
Fakat konular hiç eskimemiş olduğu gibi, kitabın adından da anlaşılabileceği gibi, toplumsal tarihimizin iki yüzyıl ve belki daha da önceki
sorunlarına kadar uzanıyor…
Şu günlerde de ısıtılıp servis edilen bir konu olduğu için, kitaptaki yazılardan “Biz Osmanlı’nın Nesiyiz?” başlıklı olanına yeniden göz attım ve sayın Kuban’ın bu yazıya çıkış noktası olarak benim Pazar dergimizde o günlerde yayınlanan “Osmanlı’nın Torunu Olmak” başlıklı bir yazımı aldığını görüp anımsadım…
İtiraf ederim ki biraz da korkarak o yazımı arayıp buldum ve bu günün bu yapay gündem üzerine düşüncelerimi beş yıl önce de tıpatıp dile getirmiş olduğumu görüp ferahladım…
Yapay gündemi oluşturan ise, o günün başbakanı, bugün cumhurbaşkanı olarak konuyu ısıtıp yeniden servis ettiren kişiden başkası değildi kuşkusuz…

***
Çağdaşlaşma Sancıları”ndaki yazı başlıklarının aşağıda sıralayacağım bir kaçına göz atmak bile, sayın Kuban’ın bu kitabının, toplumumuzu, aydınımızı birkaç yüz yıldır derinden etkileyen sorunlar üzerine bir baş yapıt olduğunu göstermeye yereli olsa gerek:
Batılılaşma mı, Çağdaşlaşma mı?”, “Çağdaş Olmayan Sömürge Olacaktır”, “Biz Hangi Uygarlıktanız?”,”Uygarlığa Direnen Toplum”, “Ulusal Kimlik ve Ulusal Dil”,”Türk Dili ve Osmanlı Mirasının Doğası”,”İngilizce Üniversite Eğitimi Sömürgeleşmeye Davetiyedir”, “Türkiyenin Sorunu İslamın Sorunudur”, “İslam ve Demokrasi”, “Kadının Çağdaş Konumu”,”Atatürkçülük Üzerine Yorumlar ve Çağdaş Uygarlığa Katılma Sorunu” vb…

***

İkinci kitap Eylül 2011 tarihli ve “Gelecek” başlığını taşıyor… Kapaktaki alt başlık ise şöyle: “Geleceği Sorgulamayan Toplumların Geleceği”.
Her biri özgün değer taşıyan yazılardan iki tanesi üzerinde duralım. “Kendi Dilimizle Düşünce Üretemezsek?” başlıklı olanında sayın Kuban, “bilim sözcüğü ve kavram açısından bazı gelişmemiş yanları olmasına karşın Türkçenin İngilizce’den daha eski, mantıklı ve kesinlikle güzel bir dil” olduğunu belirterek(aynen ve sevgiyle katılıyorum!) “yabancı dille eğitimin bir kölelik çanı” olduğunu anlatıp açıklıyor… Onun sözleriyle “ Bir ülke tümüyle bezirgân olursa kuracağı şey sadece Pazar olur. Bilim üretemez.”
Osmanlı’nın Dünya İmgesi”başlıklı yazıda ise, herhangi bir Batı ülkesinde resim-heykel müzelerini gezerken duyduğumuz acının nedeni, tarihimizin görsellikten yoksunluğu dile getiriliyor….
Üçüncü kitaptan,, bu yıl Kasım ayında, önceki iki kitap gibi “Cumhuriyet Kitapları” arasında yayınlanan “Yarını Baştan Tanımlamak”tan ise belki daha da ayrıntılı söz etmeyi gelecek haftaya bırakıyorum…


Ataol Behramoğlu/Cumartesi Yazıları/ 201214

13 Aralık 2014 Cumartesi

OSMANLI


Namık Kemal’in “Vatan Şarkısı” adlı şiirinin kim bilir ne zamandan anımsadığım iki dizesi son günlerde belleğimde sıklıkla yineleniyor:


Gavgaada şahadetle bütün kâm alırız biz
Osmanlılarız can veririz can alırız biz

Oynandığı dönemde büyük ses getiren ve yasaklanan ,kimilerinin dalga geçmek için adını “Vatan yahut Sakarya” biçiminde de deyimleştirip geveledikleri ünlü “Vatan Yahut Silistre”de geçen bir şiirdir bu…
Beşer dizelik her kıtanın son iki dizesi olarak yinelenen yukarıdaki dizelerden başka, “Osmanlı” sözü bir yerde daha geçiyor:

Osmanlı adı her duyana lerze-resândır
Ecdadımızın heybeti ma’rüf-i cihândır” vb..


İtiraf ederim ki bu iki dizeden ilkinde söyleneni anlamak için, benim de Osmanlıca-Türkçe bir sözlüğe bakmam gerekti…
Farsça bir sözcük olan “lerze”“titreme” demekmiş…(Sonradan C.Şahabettin’in “Elhan-ı Şita”sından anımsadım… ). Bende hiçbir çağrışımı bulunmayan ve yine bir Farsça sözcük olan “resan” ise, “getiren” anlamında bir tamamlayıcı sözcükmüş. ..
Müjderesan/müjde getiren”/”şerefresan/şeref getiren” gibi… Böylece Namık Kemal’in dizeleri de anlaşılmış oluyor. Acele bir çeviriyle: “Osmanlı adı her duyana titreme getirir /Atalarımızın heybeti(gücü, büyüklüğü, yüceliği) dünyaca bilinir”… gibi…


***
Şimdi dürüstçe, açık yüreklilikle, yalansız dolansız soralım: Çocuklarımızın bu şiiri ve (Farsça ve Arapçayla çok daha ağırlaşmış) başkalarını okuyup anlamaları için (ciddi bir Farsça ve Arapça bilgisi gerektiren) Osmanlıcayı ve Arap alfabesini öğrenmeleri mi gerekiyor?
Yoksa lise edebiyat derslerinde, en iyi örneklerinden yola çıkarak ve sözlük yardımıyla, en önemli birkaç şairi ve şiirini inceleyip öğrenmek yeterli değil mi?
Ya da bu çocuklar, edindikleri bilgilerle, söz gelimi Ali Kuşçu’nun XVI. Yüzyılda yazdığı Arapça bir geometri kitabı olan “Tazif’ul-Mezbah”ı; yine söz gelimi Tokatlı Lütfi’nin Mevzuatul’-ulum ve l’-metalibu’l-İlahiye”(Bilimlerin Konuları ve Allahın İstedikleri” )adlı kitabını mı okuyup inceleyecekler?(Bunlar ve başkaları için bkz. Prof.Ş.Turan, Türk Kültür Tarihi).
Can sıkıcı konuyu başkaca sorularla daha da ağırlaştırmadan sonuca gelelim: Neredeyse ana okullarından başlayarak çocuklarımıza Osmanlıca ve Arap dili alfabesi dayatılması, onların kişiliklerinin gelişmesine, geleceklerine hiçbir olumlu katkıda bulunmayacağı gibi, kafalarını karıştıracak, zihinlerini bulandıracak, öğrenme heveslerini bütünüyle yok edecek, zaten çok büyük değer yitimi yaşamakta olan eğitim sistemini daha da içinden çıkılmaz duruma getirecektir.
Bunlar uzmanlık, uzmanlaşma konularıdır ve kuşkusuz her alanın olduğu gibi bu alanların da uzmanları vardır ve olacaktır.
İsteyen herkes istediği dili ve alfabeyi, uzmanlık alanları bu olan eğitim kurumlarında, ya da resmi eğitim kurumları dışındaki olanaklarla öğrenir ve zaten öğrenmektedir de…
Çocuklarımızdan elimizi çekelim… Onları “mezar taşı” okumaya değil,
bilime, felsefeye, sanata, yaşam bilgisi ve yaşama sevinci öğrenmeye yöneltelim…
Osmanlıcadan önce Türkçeyi doğru okuyup yazmalarını, güzel konuşabilmelerini, dilde ve her alanda çağdaşlık bilincine ulaşmalarını sağlayalım.
İçimizdeki, beynimizdeki karanlıkla, geleceğimizin ışıklarını karartma çabasından vazgeçelim…
***


Osmanlı aydınlanmacısı Namık Kemal ve kuşadaşları kendilerine “Osmanlı” deseler de dış dünya onları “Genç Türkler” diye tanıdı…
Osmanlıyı kurtaramadılar fakat Türkiye Cumhuriyetinin temellerine çelikten ve çimentodan bir harç oluşturdular.
Günümüz Osmanlıcılarının, gülünç ve zavallı “yeni saray”lılarının onların adlarını anmamaları, andıklarında da “jakoben” diye karalamaya çalışmaları bundandır…
Çünkü dertleri Osmanlıyla değil, Türkiye Cumhuriyetiyledir.
Osmanlıyı geri getiremeyeceklerini, bunun olamayacağını herhalde
bilmektedirler.
Amaçları, hedefleri, Osmanlının diriltilmesi değil, bu yöndeki çabalar, yalanlar, tehditler, akıl karıştırmalar ve zihin bulandırmalarla, aslında Namık Kemal’ler gibi ilerici, yurtsever Osmanlı aydınlarının da harcında emeği, alın teri bulunan Türkiye Cumhuriyetini yıkıp yok etmektir....








Ataol Behramoğlu/Cumartesi Yazıları/131214

7 Aralık 2014 Pazar

SATILIK VATAN


Bu siyasal iktidarın her hangi bir fabrika, iş yeri, üretim sağlayacak bir kurum açtığını duydunuz mu?
Sadece bir mirasyedi gibi, ülkenin elinde avucunda ne varsa; kamuya, halka ait ne varsa satıyor ve ekonomiyi onunla döndürüyor, ya da döndürdüğünü sanıyor.
Mirasyedinin sonu iflastır.
Soyguncu, talancı, satıcı iktidarın sonunun iflas olduğundan da kuşku duymamak gerekir.
Fakat bu arada olan oluyor; günümüz iktidar sahiplerinin kasaları, cepleri mideleri şişip genişledikçe ülke günden güne kan kaybediyor, güçsüzleşiyor.
Nasıl bir talan programıyla iktidarı ele geçirdiklerini görmek tüyler ürpertici.
Bunu gizlemeye de gerek duymuyorlar.
İlk maliye bakanlarının “babalar gibi satarım” sözü kulaklardadır.
Zamanın başbakanının, farklı sözcüklerle de olsa aynı anlama gelen “ben bir pazarlamacıyım” deyişi de…


***
Şehirler kültür mekânlarıyla, sanat kurumlarıyla, mimarlık değeri taşıyan yapılarıyla, sanatsal değer taşıyan heykelleriyle anlam ve değer kazanır.
Sayısız ülkeden sayısız örnek vermeye gerek görmüyorum.
Şehirlerin de insanlar gibi ruhu, kimliği vardır.
O kimlik, o şehirde yaşanların kimlikleriyle buluşur, birleşir, bir bütün oluşturur.
Bir kentin insanı olmak, orada nefes alıp vermekten, yiyip içmekten çok daha fazla bir şeydir.
Bu iktidar döneminde İstanbul ve Ankara başta olmak üzere, rant konusu olan her kentimizin, kendi tarihsel süreçlerinde kazandıkları kimliklerinin yok edilmesine, ruhlarının kirletilip sakatlanmasına tanık olduk.
Onlarla birlikte o kentin insanlarının da kimlikleri bozuluyor, ruhları sakatlanıp kirletilip sakatlanıyor demektir.
Ne için, ne karşılığında?
Gözü doymaz bir para hırsı, ne pahasına olursa olsun iktidarda kalmak gözü dönmüşlüğü, hepsinden önce de kimliksizlik. Çağdaş bir insan olma kimliğinden yoksunluk. Bırakın çağdaşlığı, bütün bir inanlık tarihinden, bilimden, sanattan, kültürden ürkütücü bir habersizlik., amansız düşmanlık…

***
Bu yazının yayınlanacağı 7 Aralık Pazar günü Ankaralı sanat severler, kim bilir ne yapılmak için (cami mi, AVM’mi, “rezidans” mı, banka ya da ülke yararına ne yapacağı belirsiz iş merkezi gökdelenler mi,;ama herhalde bir sanat ya da kültür merkezi, bilimsel araştırma kurumu, hastane ya da eğitim kurumu değil) satılacak(ya da zaten satılmış olan) Şinasi ve Akün sahnelerini, para, kâr, talan, soygun ve kültürsüzlük canavarından, sanat düşmanlarından kurtarmak için 11.00-16.00 arasında Kuğulu Parkta toplanacaklar.
Hırsızların koruyucuları da orada copları, plastik ve gerçek mermileri, zehirli gazları, panzerleriyle önlem almakta kuşkusuz gecikmeyecekler.
Bu korku, başkentin yaşamında, kimliğinde önemli yerleri olan sanat kurumlarını bir an önce elden çıkarabilmek telaşından çok, vatan satıcılığının korkusudur…
Çünkü bir ülkenin kültürel değerlerini satıp yok etmek, o ülkeyi satıp yok etmekten hiç de farklı değildir.
Öyleyse yurttaşlar, yurtseverler, tıpkı ulusal bayramlarda bir araya gelir gibi, Anıtkabirde buluşur gibi, Akün ve Şinasi sahnelerine sahip çıkmak için Kuğulu Parka akmalıdır…
Gerçek yurtseverliğin, yurttaş olmanın sınanacağı günler bunlardır…





Ataol Behramoğlu/Pazar Söyleşileri/071214

6 Aralık 2014 Cumartesi

DESPOT VE AYDINLARI


Yavuz Bingöl’ün hiçbir açıklamaya sığmayacak, hiçbir özürle giderilemeyecek saçmalamalarından sonra Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Ödülleri töreninde Alev Alatlı’nın söyledikleri “oligark ve aydınları” konusunu bir kez daha gündeme getirdi.(Bir grubun toplum üzerinde erki anlamına gelen “oligarşi” sözcüğünden türetilmiş “oligark” yerine, izninizle ben bizdeki duruma daha çok uyduğunu düşündüğüm “despot” sözcüğünü kullanacağım.)
Yavuz Bingöl’ün Ahmet Hakan’la söyleşideki sözlerini neresinden tutsanız elinizde kalır. Gülünç, acınası, saçma, talihsiz, tutarsız, anlamsız, mantıksız vb… sözlerini ve daha da ağırlarını artarda sıralamak da yeterli olmaz.
En iyisi, epeyce bir zamandır despotun gözüne girmek için çırpındığını izlediğim(birkaç yıl önce birlikte katıldığımız bir TV programında yapmıştım bu gözlemi) bu (artık ne yazık ki eski) arkadaşı çırpınmalarıyla baş başa bırakmak,
yürüdüğü yolun onu daha nerelere götüreceğini izlemek olmalı…
Despot dik duranları severmiş… Despot dik duranları sevmez, onlardan korkar, nefret eder. Despotlar aslında kendilerinden başka kimseyi sevmez. Karşılarında dik duranları değil yerlerde sürünenleri seviyormuş gibi görünse de
bu sevgi acımasız bir efendinin uşağına karşı duyduğu acıma ve tiksinti karışımı bir duygudur…
Sözünü ettiğimiz sanatçının bir başka sanatçının omzunun üzerinden despota uzanmaya çalıştığını gösteren fotoğraftaki yıvışıklık, gözlerden ve zihinlerden herhalde hiç silinmeyecek….


***


Aydın kişiliğinden ve birikimlerinden kuşku duyulamayacak Alev Alatlı’nın söz konusu toplantıda söyledikleri üzerinde daha ciddi durmak gerekir.
Doğrusunu söylemek gerekirse böyle bir kültür ve sanat ödülü uygulaması olduğunu bilmiyordum, ya da unutmuşum ve anımsamıyorum.
Demek ki yeniden canlandırılmasına karar verilmiş…
Alev Alatlı böyle bir ödülü nasıl, neden kabul eder, anlamaya çalışıyorum…
Konuşmasında geçen “Cemil Meriç “adı ip ucu olabilir mi?
İtiraf ederim ki çok iyi tanımadığım, fakat yazılarından okuduğum bölümlerle ilgi ve saygı duyduğum, yaşam öyküsünden de Türkiye’de aydın olma çabasının nice ağır sıkıntılarıyla karşılaştığını bildiğim Cemil Meriç, inanıyorum ki bu gün hayatta olsa o “saray”a adım atmaz, verilen ödülü de elinin tersiyle geri çevirirdi…
Alev Alatlı’nın yanılgısı sanıyorum ki tam bu noktada…
Huzurunda Cemil Meriç adını anmakla despota entelektüel kimlik yakıştırıyor…
Büyük ve hazin bir yanılgı…


***
Despotların da entelektüel kimlikleri, bilgi birikimleri, hatta sanatsal yetenekleri olabilir mi?
Olabileceğinin toplumsal yaşamın en üst aşamalarında da, kişisel yaşam alanlarında da sayısız örneği var…
Bu bambaşka bir konu…,
Fakat bizdeki despot ne yapalım ki böyle biri değil…
Zorlamayla da, itip kakmayla da olmaz, olamaz…
Eninde sonunda bu da bir kişilik, eğitim, bilgi ve ilgi sorunudur…
Dünya 5’ten büyük”müş….
Burada bile bir Türkçe yanlışı, bilgisizliği var…
Duyduğumda anlamakta güçlük çekmiştim …
5’lerden”demek istiyor…
Ama Akdeniz’e “White Sea” diyen kişiye bunu nasıl anlatırsınız?
Zorlayacak olsanız, belki de, biz böyle diyoruz, onlar değiştirsinler bile diyebilecektir…


***
Mantık, akıl, duygu tutarsızlığı içinde bocalayan “sanatçı”lar, ya da bu ödülü sizin elinizden almak onurdur” diyebilen süs bebek(bkz.H.Koçyiğit) kişilikler, Ersoy’lar, Gencebay’lar, kendilerine despotun sanatçısı olmayı yakıştırabilir…
Fakat Alev Alatlı, karşısında entelektüel birikimi olan sağcı bir lider görmek istiyorsa yanlış adreste, dahası yanlış ülkededir…
Emine hanımcığı kim bilir nasıl bir duyguyla ağlatan Orwell’leri Defoe’ları bol keseden harcamasın…
Orwell bizdeki despotu belki gerçekten de ayakta alkışlardı…
Fakat şöyle düşünerek:
Böylesini ben bile hayal edemezdim…”











Ataol Behramoğlu/Cumartesi Yazıları/061214